31 Mart 2013 Pazar

YENİ DÜZEN DİPLOMASİSİ YENİ SORUNLAR DEMEKTİR


Şu belirlemelere katılmamak mümkün mü?

“Entelektüeller, ulusların sistemlerin çalışmasını analiz ederler; devlet adamları ise bu sistemleri kuran kişilerdir.

Bir analistin bakış açısı ile bir devlet adamının bakış açısı arasında büyük farklılık vardır.

Analist hangi sorunu inceleyeceğini kendisi seçebilir, devlet adamı ise sorunları önünde bulur.

Analist açık bir sonuca varmak için ne kadar zaman gerekiyorsa o kadar zaman kullanabilir; devlet adamı için asıl sorun zamanın darlığıdır.

Analist üzerine risk almaz.
Vardığı sonuçlar yanlış çıkarsa, başka bir inceleme yazabilir.

Devlet adamı ise bir tek tahmin yapma hakkına sahiptir; yaptığı yanlışlardan geri dönüş yoktur.

Analistin elinde bütün bilgiler vardır ve bunlar analistin entelektüel gücüne göre değerlendirilir.

Devlet adamı ise doğruluğu henüz kanıtlanmamış tahminlere göre karar verir, kaçınılmaz değişimi ne derece akıllıca yönlendirdiğine ve her şeyden önce barışı ne kadar iyi koruduğuna göre tarih tarafından değerlendirilir.

İşte bu yüzden devlet adamlarının dünya düzeni sorunu ile ne kadar başarılı veya başarısız bir şekilde ilgilendiklerini araştırmak, çağdaş diplomasiyi anlamanın sonu değil, belki de başlangıcıdır.”

Hepsi aklımıza yatan yukarıdaki belirlemeleri 1973–1977 yılları arasında Richard Nixon’ın ve Watergate skandalıyla görevden alınan Nixon’ın yerine geçen Gerald Ford başkanlığı döneminde Amerikan dışişleri bakanı olan Henry Kissinger yapmıştır. Dış politikada yöntem belirleme uzmanlığını geliştiren, bu yöntemleri yüklü bir ücret karşılığı verdiği konferanslarla anlatan Henry Kissinger’in bu konuda yazılmış “Diplomasi” adını verdiği birde kitabı vardır. Ülkemizdede Türkçeye çevrilerek yayınlanan bu kitaptan diğer alıntılara geçmeden önce yukarıdaki satırlara biraz değinsek nasıl olur?

Az önce okuduğunuz belirlemelere bakılırsa devleti yöneten başkan yada başbakanla herhangi bir spor karşılaşmasını yöneten hakem arasında büyük benzerlikler var. İkiside içinde bulundukları duruma göre anlık karar vererek hükmeder. Kararlarından çok büyük oranda geriye dönemezler. Geriye dönerlerse belki de inandırıcılıklarını, buna bağlı olarakta hüküm gücünü kaybederler. Her olay; tekrarı olmayan içinde yaşanılan anda, çok kısa zamanda gelecekle ilgili ilişkiler kurarak çözümlenmelidir. Maç yorumcuları gibi hakemlerin, tarihçiler gibi başkan veya başbakanların sonsuz zamanları ve aldıkları her karardan vazgeçmek gibi lüksleri yoktur. İşte bu yüzden devler arenasında bir ülkeyi yönetirken kararlı olmak yetmez. Danışmanlarla işi idare etmekte mümkün ama kıyaslı muhakeme gücüne sahip olmak için donanımlı olmakta gereklidir.

Henriy Kissinger’in belilemelerine dönelim.

“Roosevelt, bir dostuna şöyle yazdı: -Kan ve demir politikası ile süt ve su politikası arasında bir seçim yapmak gerekirse, kan ve demir politikasından yanayım.
Bu politika, yalnız ulus için değil, uzun vadede dünya için de daha iyidir.-”

Adamların niyetini açığa çıkarırken önce ulus sözcüğüne vurgu yapmak istiyorum. Amerikan birliğinin kurulması her türlü inancın çokluğu bir çok dilin konuşulduğu farklı milliyetler yüzünden mümkün olamayacağını bildikleri için Amerikan ulusu söylemine sarılıyorlar. Ama yönetmek istedikleri ülkelerin birliğini bozmak amacıyla ulusçuluğun faşistlik olduğu fikrini yayıyorlar. Aslında Roosevelt’in söylediklerine dikkat edersek bunu isteme nedenleri ortaya çıkıyor. Kan ve demir politikası boşuna tercih edilmiş değildir.

“Güç dengesi, uluslararası düzeni yıkma kapasitesini sınırlar; paylaşılan değerler üzerindeki anlaşma ise uluslararası düzeni yıkma arzusunu durdurur.

Hukuka dayanmayan güç, kuvvet gösterilerine neden olur; güçten yoksun hukuk da boş kabadayılıktan ileri gidemez.”

Bu güç dengesi Kissinger’in dışişleri bakanlığı döneminde Sovyetler Birliğinin varlığı tehlike sayılarak başlayan nükleer silahlanma, karşılıklı nükleer silahlanma yarışına dönüşünce kıyamet teorisine dayandırılmıştı. Yani bir savaş çıkmasıyla, nükleer silahların kullanılması durumunda dünyanın felaketi olur düşüncesi iki büyük gücün savaştan kaçmasını sağlamak teorisiydi bu. Bir yere kadar bunun caydırıcı etkisi olmuştur. Buna bağlı olarak oluşan uluslar arası hukuk güçlü olanların hukukudur.

“Bu ‘Kıyamet Günü’ süreci, ‘casus belli’yi etkili bir şekilde politik kontrolden çıkardı.

Her kriz, seferberlik kararı şeklinde, bir savaşa doğru hızlanma mekanizması taşıyordu ve her savaşın genel bir savaş olacağı da kesindi.”

Şu anda yaşanılanların aynı tehlikeleri içerme ihtimali taşıdığını gösteriyor. Bu genel bir savaşa dünüşebilir mi? Umulur ki dönüşmesin. Gerçi ihale üzerimize kalacak gibi görünüyor. Bu yok olmamıza neden olur endişesini taşıyorum.

“Harold Nicolson durumu şöyle özetledi:
-Biz Paris’e, yeni düzenin kurulacağı inancıyla geldik; ayrılırken gördük ki, yeni düzen eski düzeni kirletmekten başka bir şey yapmamıştır.-” 

Sovyetler sonrasında oluşturulan Amerikan merkezli politikalar, kendi söylemleri üstüne bir şey katmadan söyleyebiliriz; “yeni düzen eski düzeni kirletmekten başka bir şey yapmamıştır” yapmayacaktır. Yeni düzenin yeni sorunlar yaratacağı gün gibi açıktır. Önce balkanlarda başlayan kaos şimdi orta doğu ve kuzey Afrikayı sarmıştır. Kafkaslar da sırada bekletilmektedir.




Yazışma Adresim: www.goleaydin@hotmail.com
Gazete Adresimiz: www.sakaryaanadolu.net 


Yayın Tarihi: 20.03.2013
   

SEN NEYMİŞSİN BE ABİ?


Ne yapsam, nasıl anlatsam bilmiyorum. Öyle bir insan örneği vardır diliniz tutulur, anlatamazsınız. Bu örnekteki insan her şeye ahkâm kesmeye bayılır. Doğru sözlerde söyler kimi zaman, şaşırırsınız. Her işi yapmıştır. Asla kendini bir işte dikiş tutturamayanlardan görmez. Çevresinin genişliği ve bu çevredeki kredisinin varlığına bağlar bu durumu. Hakkını yemeyelim çene çalmakta pek hünerlidir. Sözü süslemeden, dolaştırmadan hedeflediği konuya dikkatleri çekecek şekilde konuşur. Çevrenizde böyle bir kişi bile yok mudur? Varsa şöyle bir bakın ne kadar okuyup araştırmaya meraklıdır? Hemen hemen hiç, değil mi? Sorsanız vaktim mi var derler. Tamam, vakti yoktur ama toplumumuzun da kitap okuma alışkanlığı yok! Bunu bildiğiniz için inanmakta güçlük çekmezsiniz. Okuyana şaşılır bu ülkede, “nasıl vakit ayırabiliyorsun?” diye de sorulur birde.

Buraya kadar anlattığım, baskın karakterde olmakla birlikte, olumlu olan bir insan örneği. En azından bir şeyleri başarmış olduğu görülür. Birde bunun tersi var, çekilir gibi değil. Her işi eline yüzüne bulaştırır. Sorarsanız çok şanssızdır. Talih hiç yüzüne gülmemiş. Konuşurken kopuk ipleri bir birine bağlar gibi konuşur. Ordan burdan kırıntı bilgiler edinmiştir. Genede kendisini çok bilgili görür. Üstelikte bir konuşma ustası olduğunu sanır. Bununda hakkını yemeyelim girişkendir. Saygıda kusur etmez. Hatta kimi zaman kantarın topuzunu kaçırır. O zaman saygısına övgülerini ekler. Böyle insanı sevenlerde vardır mutlaka. Benliklerini doyuran övgülere kimin ihtiyacı yok ki?

Bir arkadaşım vardı, benim gibi Beşiktaş taraftarıydı. Çok güzel futbol oynardı. Oyunculuğu Hollandalı ünlü futbolcu Cruyff’un özelliklerini taşırdı. O sıralarda semtimizde bulunan 100 dönümlük arazi parçasında (biz tarla derdik, çünkü öncesinde ekilip biçilen bir tarlaydı) hafta sonları maçlar oynanırdı. Büyüklerin arasına giremeyen bizim yaşlarımızda kişilerde o tarlanın bir ucunda kendilerine uygun boyutlardaki alanda futbol oynarlardı. Kurduğum her takıma onu mutlaka alırdım. Benden birazda küçüktü. Daha sonraki yıllarda kendisine tavla öğretmiştim. Tavlada ondan çektiğimi kimseden çekmedim. O daha çok yeniyken bir turnuva düzenledim. Turnuvada onunla oynadığım ilk maçta 5-0 yenilerek elendim. Hiçbir şey bilmiyordu ama şansı çok iyiydi.

Şansı iyiydi dedim ya, öyle böyle değil. İlerde ticarete atıldığında bunu açıkça gördük. 
Ticarette de onu diplomalı iktisatçı sanırdınız. Öyle önerileri vardı ki Tüsiad Müsiad duysa kesin ülke yararına bulur, üstelik neden bunu düşünemedik diye dövünürlerdi. İşsizliğe çare olacak buluşları bile vardı. İş adamları odalarının üyeleri birer kişi işe alsa işsiz kalmaz derdi.

Hiç umulmadık bir anda bambaşka işlerle karşınıza çıkardı. Bir keresinde bir bisküvi firmasının genel satıcısı oldu. İşi büyüttü, iş pazarlamaya başladı. İş pazarlamacılığından ülke pazarlamacılığına dönüştü. Turizm sektöründen sanayi sektörüne, pazarlanan ne varsa pazarladı. İletişimden bileşime kadar konuyu geliştirdi. İşleri rast gidince konuşmacı olarak iş adamlarına öğütler bile verdi. Doğudan karkas et getirip batıda sucuk yapıp satmalarını önerirdi. Sanki ortalıkta et vardı da.. En beğenmediğiniz ülkede etin kilosu 8 lirayken bizde 30 lira olmasının başka açıklaması var mı? Tıpkı benzinde olduğu gibi. Başka ülkelerde benzinin litresi 2, bizde 5 lira. Ne ülkeyiz yahu! Ama arkadaşım coşmuştu bir kere.

Her işin bir ilki vardır ya, işte o ilkler çok heyecan verir herkese. Arkadaşıma da tabii.. hatırlıyorum, ticarete atılmasına yakın belediyede işçi bile olmuştu. Kadrolu olmak çok çok zorken o bunu başarmıştı. Daha sonra sadakatinden dolayı yükselmiş, belediye garajında kantin işletmişti. O zamanlarda sendikacı olmuştu. İşçi eylemlerine katılarak grev gözcülüğü yapmıştı. Bütün bunların ilerde onun yöneticiliğinde önemli katkılarda bulunacağını acaba düşünmüş müydü? 

Bu kadarla da kalsa iyi. Şiire de, tiyatroya da meraklıydı. Hatta keşke herkes böyle olsa diye içimden geçirirdim. Bir keresinde başrolü üstlendiği bir oyunda oynamıştı. Anti komünist, anti masonistti. Yahudileri sevmezdi. Eh bende ırkçılık boyutunda değil ama dünyaya egemen oldukları için Yahudilerden hoşlanmazdım. Ne o öyle kardeşim, sinema, edebiyat, bilim ve teknoloji onların güdümünde nasıl olur? Ama öte tarafta Allahın zenginliği istediğine, bilimi isteyene vereceği gerçeği vardı. Adamlar demek ki çok kafa yorup teknolojinin sahibi de olmuşlar. İslam dünyası ajanların oyuncağı olmuş, ülkeleri perişan durumdayken liderleri iktidarlarının derdine düşmüşlerdi. Bundan daha iyi olmaları mümkün değildi tabii. Bunun cevabını hepsi öbür tarafta versinler artık. Ortalığı boş bulan Yahudiler Hitler’in yaptığı soykırımı kullanarak mağdur edebiyatıyla kendilerinin kollanmasını sağladılar. Teknolojiyi her konuda emellerine uygun bir dünya oluşturmaya yönelik geliştirdiler ve kullandılar. GDO’lu besinlerle kendilerine bağımlı bir dünya tarımcılığını oluşturdukları gibi, istedikleri anda dünya nüfusunu hem sayısal hem nitelikçe ayarlayabilir hale gelmek üzereler. Bunların içine tıp bilimini de koyabilirsiniz. Kuru kuruya hamaset dönemleri 18. ve 19. yıllarda kalmış olmalıydı. Donanımlı, öte dünya kadar bu dünyayıda anlayan imanlılar bu topluma gerekmez miydi? Ne yazık ki hamaset yapmaktan öteye geçemeyen inanmış insanlarımız var. Hepsi için söylenmese de geneli böyle ne yazık ki. Arkadaşım bunlardan biri değildi. Herkesten farklıydı. Ama büyük düzene sakalı kaptırmıştı bir kere; nereye çekerlerse o yöne gidiyordu. Tüccarlık, idarecilik derken en sonunda kendisini yanlış sularda yüzer bulmuştu. Bunu bir tek ben görüyordum.

Çoktandır kendisinden bir haber alamıyorum. Kim bilir nerelerdedir? Belki geleceğin planını yapıyordur. Bir gün umulmadık biçimde karşıma çıkacağından kuşkum yok! Bu yüzden ona şarkıcı değilim ama müzisyen geçmişime dayanarak MFÖ’nün şarkısını söylemek istiyorum.

“SEN NEYMİŞSİN BE ABİ?”
     

NOT:
Bu yazı bir kurmacadır, böyle bir arkadaşım gerçekte yok! Ararsanız buna benzer birini bulursunuz belki. Her hikâye kimilerine tutan, kimilerine hiç tutmayan günlük fallar gibi
kimine uyar kimine uymaz. Bu yüzden ortaya  çıkan benzerlikler kimseyi şaşırtmasın.




Yazışma Adresim: www.goleaydin@hotmail.com
Gazete Adresimiz: www.sakaryaanadolu.net 


Yayın Tarihi22.03.2012

OYUN BİTİNCE ŞAHLAR VE PİYONLAR AYNI KUTUYA KONUR (kısaltılmış)


Hayat bir okuldur. Bu okulun beş öğretmeni bize daima bir şeyler öğretmeye çalışırlar. Bunlardan bir çift göz ve bir çift kulak diğerlerinden az farkla ön sıralarda yer alır. Görmesini bilen göz gördükten, duymasını bilen kulak duyduktan sonra eskilerin “idrak” dediği algılama yetisi gelişir. Kimilerinin kapalı olan algılama kapıları zaman gelir birden bire açılıverir. Tabii bunun için “muhakeme”; kıyaslı yargılama gücünün kişide olması gerekir. Yargılama gücünün en güzel biçimde polisiye filmlerde kullanıldığını bilirsiniz. Hatta sizde öyle filmleri izlerken çoğu zaman akıl yürüterek bir tahminde bulunursunuz. Tutar yada tutmaz önemli değildir. Aslında yapılan tahminler tutmazsa filmden alınan keyif artar.

Son on yılın Türk dizileri içinde en ilgi göreni “Kurtlar Vadisi”nin başlarda büyük kitlelerce, sonraki yıllarda özel izleyicilerince izlenmesi boşuna değil. Yer altı dünyasının üyesi olmaya teşne yarı bitirimlerle, iç ve dış siyaset konusunda ahkâm kesmeye meraklı yarı entelektüeller bu filmi baş tacı ettiler. Bu film izlemelerinden sonra olayın görünenin aksine görünmeyen yanında gizlenen asıl amacın ne olduğunu sorgulamayı öğrendiler mi çok merak ediyorum. Onca tiryakilik boşuna gitmesin değil mi?

Ülkemiz son yıllarda böyle bir süreçten geçiyor. Bu süreç Sovyetler Birliğinin yıkılmasından sonra baş döndürücü biçimde gelişti. Gerçeği ararsanız süreç Osmanlının Tanzimat dönemine ve ilan edilen 1. meşrutiyete kadar gider. Oradan da büyük Atatürk’ün önderliğinde kurulan Cumhuriyetimize kadar uzanır. Aktörler değişse bile maksatlar değişmemiştir. Daha rahat bir hayat yaşamak için başkasını sömürmek tek maksattır. Dünya enerji kaynaklarının en fazla olduğu Ortadoğu ve kuzey Afrika, batılı ülkelerce bu nedenle paylaşılıp duruldu.

Sovyetler Birliğinin yıkılmasından sonra silahlanmak üzerine kurulu politikalar bitince, yeni pazarlar kurarak dünyaya yeniden düzen verme çalışmaları da hız kazandı. İlk işaretleri Yugoslavya’nın parçalanmasıdır. Batılı ülkelerin burnunun dibinde bu uğurda ortaya çıkan Bosna Hersek vahşeti unutulmadı, henüz hafızalarımızdaki tazeliğini koruyor. Slovenya, Hırvatistan, Makedonya tek kurşun atılmadan ayrılırlarken, Bosna Hersek’te vahşet uygulandı. Hatta Boşnakların sahiplendikleri Türk kalıntılarını bile ortadan kaldırmak tek amaçlarıydı. Çünkü Türklük İslamlıkla özdeşti ve Avrupa’nın ortasında Müslüman görmek onların istemediği bir şeydi. O kadar belliydi ki bu, AB’ye Bulgaristan alınırken Bosna Hersek’in adı bile geçmedi. Oysa Bosna Hersek Bulgaristan’dan on gömlek kültürlü, gelişmiş ve uygardı. Boşnak milleti Avrupa’nın en asil milletlerinden biridir. Onlar savaşa bile bayramlık giysilerle giderler.

Bu gün PKK ile yürütülen barış görüşmeleri “Kurtlar Vadisi” filminin gerçek hayattaki görünen biçimidir. Abdullah Öcalan’la yapılan görüşmelerde öyle. Geçenlerde gene bir heyet Abdullah Öcalan’la görüşme yapmak üzere İmralı adasına gitti. Görüşme üzerine gazetelerde yazılanları okumuşsunuzdur. Okuduklarımın içinde ilginç değinmeler vardı. O değinmeler uluslararası alanda dönen oyunları göstermesi bakımından dikkatimi çekti.

Burada ayrıntıya girecek değilim. Okuyanlar bilir; Abdullah Öcalan kendisinin bir çok komployu boşa çıkardığını ekleyerek nerdeyse ülkede olan biten ne varsa devlet eliyle yaratıldığını iddia ediyordu. Aynı şey kendisi hakkında da yıllardır söylenmedi mi? AKP’li milletvekili Şamil Tayyar bunu köşesinde dolaylı olarak yazdı. Hatta PKK’nın 12 eylülde kürt  sol örgüt Kava’yı bitirmek amacıyla kurdurulduğunu belirtmiş, TV8’de Erkan Tan’la yaptığı bir sabah söyleşisinde bunu dile getirmişti.

Bu anlatılanları duyunca sade bir vatandaş olarak Kurtlar Vadisi filmini izliyormuşsunuz gibi gelmiyor mu size? Bakın Abdullah Öcalan’ın Şu sözleri sanki o dizi filmden alınmış bir söz gibi değil mi? “Neden, çünkü bu bir rejim değişikliği olacak.” Ayrıca rejim değişikliğine gidilirken bunu birilerinin gönlüne göre yapmasına izin vermeyeceklerini ekliyor.

Hiçbir olay başladığı gibi bitmez. Başlangıçta tasarlanan çok şey ilerleyen aşamalarda gerçekleşmesi imkânsız bir şey olur çıkar. Bazen de hiç hesapta olmayan şeyler kimi zaman kendiliğinden, kimi zaman sevk ve idare edenler tarafından tasarlanan şeyin içine sokulur. Rejimi değiştirmek o kadar kolay mı? İsterse bu “anaların göz yaşları dinsin” sloganıyla sunulsun, fark etmez.

Bu yolda daha çok oyun seyredecek, kimilerine çok kızacaksınız. Oyun içindeki oyunlarla başınız daha çook dönecek. Şimdiye kadar oynananlarla dönmedi mi? Siz “Kurtlar Vadisi”ni nasıl izliyordunuz o zaman Allah aşkına. O diziden hiç bir şey öğrenmediniz mi? Hatta dizi ülkemizde olacakları bazen bir hafta önceden bildiriyordu, nasıl görmezsiniz?

“Kurtlar Vadisi”ni hiç seyretmedim. Diziden söz edildiğinde çapraz ilişkilerin doğurduğu sonuçları, parasal getiri uğruna kurulan çıkar ilişkilerinin ülküleştirerek (idealleştirilerek) Vatan, Millet, Sakarya edebiyatıyla sunulmasını örnek gösteriyordum. Aynı silahla vurulan sağcı ve solcuların “ajan provakatörler”ce kullanıldığı dönemi yaşamış bir kuşaktan geliyordum. Bunları kışkırtan, besleyen iç ve dış güçlerin kimler olduğunu o zamanlar Uğur Mumcunun kitaplarını okuyarak öğrenmiştik.

Oyun içinde oyunlara bakarak bu oyunun nasıl biteceğini kestirebilir misiniz? Sevk ve idarede kantarın topuzunu kaçırarak mağlup olanlar tarihin tozlu raflarında kötü şöhretleriyle baş başa kalırlar. Çünkü oyun bitince şahlarıda piyonlarıda aynı kutuya koyarlar. 


NOT:
Bu yazıyı eklemeden e-postayı yollamışım. Önce Yavuzla yolladım, klasör boşmuş. Eve gelip yazıyı ekleyerek yeniden yolladım. Bu kez kısaltılmış olarak yayınlandı.


Yazışma Adresim: www.goleaydin@hotmail.com
Gazete Adresimiz: www.sakaryaanadolu.net 


Yayın Tarihi15.03.2013

OYUN BİTİNCE ŞAHLAR VE PİYONLAR AYNI KUTUYA KONUR


Hayat bir okuldur. Bu okulun beş öğretmeni bize daima bir şeyler öğretmeye çalışırlar. Bunlardan bir çift göz ve bir çift kulak diğerlerinden az farkla ön sıralarda yer alır. Görmesini bilen göz gördükten, duymasını bilen kulak duyduktan sonra eskilerin “idrak” dediği algılama yetisi gelişir. Kimilerinin kapalı olan algılama kapıları zaman gelir birden bire açılıverir. Tabii bunun için “muhakeme”; kıyaslı yargılama gücünün kişide olması gerekir. Yargılama gücünün en güzel biçimde polisiye filmlerde kullanıldığını bilirsiniz. Hatta sizde öyle filmleri izlerken çoğu zaman akıl yürüterek bir tahminde bulunursunuz. Tutar yada tutmaz önemli değildir. Aslında yapılan tahminler tutmazsa filmden alınan keyif artar.

Son on yılın Türk dizileri içinde en ilgi göreni “Kurtlar Vadisi”nin başlarda büyük kitlelerce, sonraki yıllarda özel izleyicilerince izlenmesi boşuna değil. Yer altı dünyasına meraklı yarı bitirimlerle, devleti korumak adına yapılan yasal sınırın dışında haber alma taktikleri ve buna bağlı olarak gelişen polisiye olaylarla, uluslar arası ilişkiler yönündeki dönen oyunları anlama çabasındaki bir takım yarı entelektüeller bu filmi baş tacı ettiler. Bu film izlemelerinden sonra olayın görünenin aksine görünmeyen yanında gizlenen asıl amacın ne olduğunu sorgulamayı öğrendiler mi çok merak ediyorum. Onca tiryakilik boşuna gitmesin değil mi?

Ülkemiz son yıllarda böyle bir süreçten geçiyor. Bu süreç Sovyetler Birliğinin yıkılmasının ardından sonra hız kazandı. Gerçeği ararsanız süreç Osmanlının Tanzimat dönemine ve ilan edilen 1. meşrutiyetine kadar gider, ordanda Atatürk’ün önderliğinde kurulan cumhuriyete kadar uzanır. Aktörler değişse bile maksatlar değişmemiştir. Daha rahat bir hayat yaşamak için başkasını sömürmek tek maksattır. Bunun için dünya enerji kaynaklarının en fazla olduğu Ortadoğu ve kuzey Afrika batılı ülkelerce paylaşılıp duruldu.

Sovyetler Birliğinin yıkılmasından sonra silahlanmak üzerine kurulu politikalar bitince, yeni pazarlar kurarak dünyaya yeniden düzen verme çalışmaları da hız kazandı. İlk işaretleri Yugoslavya’nın parçalanmasıdır. Batılı ülkelerin burnunun dibinde bu uğurda ortaya çıkan Bosna Hersek vahşeti unutulmadı, henüz hafızalarımızdaki tazeliğini koruyor. Slovenya, Hırvatistan, Makedonya tek kurşun atılmadan ayrılırlarken, Bosna Hersek’te vahşet uygulandı. Hatta Boşnakların sahiplendikleri Türk kalıntılarını bile ortadan kaldırmak tek amaçlarıydı. Çünkü Türklük İslamlıkla özdeşti ve Avrupa’nın ortasında Müslüman görmek onların istemediği şeydi. O kadar belliydi ki bu, AB’ye Bulgaristan alınırken Bosna Hersek’in adı bile geçmedi. Oysa Bosna Hersek Bulgaristan’dan on gömlek kültürlü, gelişmiş ve uygardı. Boşnak milleti Avrupa’nın en asil milletidir. Onlar savaşa bile bayramlık giysilerle giderler.

Bu gün PKK ile yürütülen barış görüşmeleri “Kurtlar Vadisi” filminin gerçek hayattaki görünen biçimidir. Abdullah Öcalan’la yapılan görüşmelerde öyle. Geçenlerde gene bir heyet Abdullah Öcalan’la görüşme yapmak üzere İmralı adasına gitti. Görüşme üzerine gazetelerde yazılanları okumuşsunuzdur. Okuduklarımın içinde ilginç değinmeler vardı. O değinmeler uluslararası alanda dönen oyunları göstermesi bakımından dikkatimi çekti.

İşte bir örnek:

“Cemaatin merkezi ABD’dir. Benim buraya alınmamla birlikte Fethullah da ABD’ye alındı.
Bir yazar (yazarın adını hatırlayamadı) ‘Fethullah Gülen, Nur hareketine sızdı’ diyor. ‘Kesin bilmiyorum, Kemalistlerin sızması’ diyor.
Nur hareketini inceleyin, Saidi Nursi eski Nurs köyündendir. Eski bir Ermeni köyüdür. Teşkilatı Mahsusa’ya girdi, sonradan Mustafa Kemal ile takıştı.”

Şu sözlere bakar mısınız? “Benim buraya alınmamla birlikte Fethullah da ABD’ye alındı.” Şaka gibi bir söz değil mi bu? O zaman iktidara taşınmış olan rahmetli Bülent Ecevit (eski Ecevit’i ayrı tutmak lazım) Amerika tarafından kendisine, daha doğrusu Türkiye’ye verilen Öcalan’a karşılık Fethullah Gülen’i Amerika’ya vermiş. Biz Fethullah Gülen’in sağlık nedenleriyle Amerika’ya gittiğini biliyorduk değil mi?

Abdullah Öcalan konuyu derinleştirerek Fethullah Gülen hareketine bir bakış açısı daha ekliyor. “Bir yazar (yazarın adını hatırlayamadı) ‘Fethullah Gülen, Nur hareketine sızdı’ diyor. ‘Kesin bilmiyorum, Kemalistlerin sızması’ diyor.”

Aynı şey kendisi hakkında da yıllardır söylenmedi mi? AKP’li milletvekili  Şamil Tayyar bunu köşesinde dolaylı olarak yazdı. Hatta PKK’nın rahmetli Turgut Sunalp paşa tarafından kurdurulduğunu belirtmiş, TV8’de Erkan Tan’la yaptığı bir sabah söyleşisinde bunu dile getirmişti.

Öcalan’ın konu ile ilgili son sözleri şöyle:

“Fethullah Gülen ABD’de yaşıyor. 120 devlette okul açmış, para nereden? Florida kontrgerillanın eski merkezidir, Türkeş ve Latin Amerika’daki kontrgerilla, orada yetiştirildi. Yeni merkez ise Utah’tadır. Emre Uslu vs. orada eğitildi. Sağda ve solda örgütleri kontrgerilla ele geçirdi.”
   
Neler neler öğrendik değil mi? Bugünden yarına dair verilmiş ipuçlarından daha öğreneceğimiz çok şey var!

“Eski yaşam alışkanlıkları top yekun bırakmak gerekir. Neden, çünkü bu bir rejim değişikliği olacak. Tanzimat, Meşrutiyet, Cumhuriyet, 1950 çok partili hayata geçişten çok daha önemli, bu hepsinden daha derinlikli olacak. Zamanında söyledim anlamadılar. Anlamış olsaydılar, Ergenekon olmazdı, AKP bunları diyor ama çok yüzeysel bakıyor. Benim çok inatçı olduğumu biliyorsunuz. Ben ilk günden demokratik Cumhuriyeti savundum, onlar beni anlamadılar; APO’yu bitirdik” dediler. Stratejik hatalar yaptılar. Ergenekon’u saptılar umarım bu sefer böyle olmaz. Onun için benimle oynanmayacağını özellikle AKP’ye anlatmalısınız. AKP’lilerle konuşun anlatın. Siz Meclis’tesiniz size çok görev düşüyor. Anlamlı bir uzlaşmaya gidilseydi (Ecevit döneminde) ne Ergenekon ne AKP olmazdı. Biz AKP’yi çıkartan gücüz.”

Ne olacakmış farkına vardınız mı? “Neden, çünkü bu bir rejim değişikliği olacak.” Henüz fark edememişlere Abdullah Öcalan açık açık söylüyor. Rejim değişikliğini AKP’nin gönlüne göre yapmasına izin vermeyeceklerini ekliyor. “Tanzimat, Meşrutiyet, Cumhuriyet, 1950 çok partili hayata geçişten çok daha önemli, bu hepsinden daha derinlikli olacak. Zamanında söyledim anlamadılar. Anlamış olsaydılar, Ergenekon olmazdı, AKP bunları diyor ama çok yüzeysel bakıyor. Benim çok inatçı olduğumu biliyorsunuz. Ben ilk günden demokratik Cumhuriyeti savundum, onlar beni anlamadılar; APO’yu bitirdik” dediler.”

Barış görüşmeleri denilen bu görüşmelerden önce AKP ne diyordu? “Analar ağlamasın! Asker anasıda, terörist anasıda..” asıl amaç gizlenerek sonunda “analar ağlamasından, barış görüşmelerine” ulaştık. Meğer bir rejim değişikliği yaşıyormuşuz! AKP bunu bize duygusal biçimle süsleyerek “anaların göz yaşlarını dudurma” kararlılığı olarak sunuyordu. Abdullah Öcalan AKP’yi iktidara taşıyan güç olduklarını ve kendisiyle oynanmaması gerektiğini tehdit edercesine ekliyordu.

Biz demek ki boşuna seçimlere gidip oy kullanıyormuşuz. AKP’ye oy verenlerde partilerini iktidara taşıdıkları düşüncesiyle kendilerini kandırmasınlar. Devamında bu sözü Öcalan bir adım daha ileri götürüyor ve şöyle diyor.   

“İslamcıların 40 yıllık rüyasıydı, rüyalarını gerçekleştirdik. Biz AKP’ye iktidarı altın tepside sunduk. Bize bir teşekkür etmedikleri gibi 2. Atatürk rolüne soyunup daha çok üstümüze geldiler, ezmeye çalıştılar. Benim demokratik kriterlerim var bunu anlattık, bir baktık ki AKP hegemonya kurmak istiyor, 1923-40-50 CHP yerine AKP…”

Durun daha bitmedi. Şu satırlarada göz gezdirelim.

“AK Parti’nin çıkışları yanlıştır. Son bir buçuk yılda büyük bir savaşa yüklendiler. Nihai tasfiye operasyonları yaptılar. Sayın Başbakanı buna inandıran ekip (2011’de) PKK’yi bitireceğiz’ dedi. 10 bin kişiyi (KCK) içeriye aldılar, Bu güç MİT’e de darbe planladı. Ben hemen devreye girdim, ‘bu darbedir’ dedim. Ergenekon’dan farkı yok. Başbakan MİT’e darbe yapılınca sıranın kendisine geldiğini gördü, Başbakan vatana ihanet suçundan tutuklanacaktı. (Durdu yeniden söze başladı) Genelkurmay Başkanının (İlker Başbuğ’u kastetti) tutuklanması da budur. O güce Cevat Öneş ‘darbe’ dedi. Bu yüzden ben devreye girdim, yardımcı olayım dedim.”

Oyun içindeki oyunlarla başınız döndü mü? Siz “Kurtlar Vadisi”ni nasıl izliyordunuz o zaman Allah aşkına. O diziden hiç bir şey öğrenmediniz mi? Hatta dizi ülkemizde olacakları bazen bir hafta önceden bildiriyordu, nasıl görmezsiniz?  MİT’e darbe yapılınca sıranın kendisine geldiğini gördü, Başbakan vatana ihanet suçundan tutuklanacaktı. (…) Bu yüzden ben devreye girdim, yardımcı olayım dedim.”

Yahu bu ülkeyi kim yönetiyor? Bu konuda ne düşünüyorsunuz doğrusu merak ediyorum. Hiç tahmin etmediğiniz durumla mı karşı karşıyasınız? Öyle bir bölgede yaşıyoruz ki inanılması güç şeyler görüp duymadığınız günün, hatta saatin olmadığını rahatlıkla söyleyebilirsiniz. Bir filmin sonuna gelinmiş gibi bütün düğümler hızla çözülüyor.

“Kirli işler dönemini Baykal, AKP’ye devretti. Baykal tarihi hata yapmıştır. Tayyip Bey kurnaz çıktı. Deniz Baykal’ı kullandı. Ergenekonun bizden beklentisi 2002’den itibaren savaşı tırmandırmamızdı. Ben AKP’nin tam olarak oturması ve olgunlaşması için bilerek bekledim, sabrettim. AKP anlar dedik. AKP darbe ile uğraşırken başını belaya/derde sokmayalım dedik. Onlar darbelerle uğraştılar. 2007, 2009 hatta 2011’e kadar seçim hesapları, oy hesapları yaptılar. Ben geri çekildim.”


“Kurtlar Vadisi”ni hiç seyretmedim. Diziden söz edildiğinde çapraz ilişkilerin doğurduğu sonuçları, parasal getiri uğruna kurulan çıkar ilişkilerinin ülküleştirerek (idealleştirilerek) Vatan, Millet, Sakarya edebiyatıyla sunulmasını örnek gösteriyordum. Aynı silahla vurulan sağcı ve solcuların “ajan provakatörler”ce kullanıldığı dönemi yaşamış bir kuşaktan geliyordum. Bunları kışkırtan, besleyen iç ve dış güçlerin kimler olduğunu o zamanlar Uğur Mumcunun kitaplarını okuyarak öğrenmiştik.

Öcalan’ın BDP’lilerle görüşmesinde yaptığı konuşmayı bitirelim. 

“Ne ev hapsi, ne de af bunlara gerek kalmayacak. Herkes, hepimiz özgür olacağız. Şunu bilin ki bu hamlem komployu boşa çıkaracaktır. Ben komployu aşıyorum. Başarılı olursam, Ne KCK tutuklusu kalır ne başkası. Bu olmazsa 50 bin kişiyle halk savaşı olacak. Ölen ölecek, ben karışmıyorum. Yalnız, herkes bilmeli ki, ‘Ne eskisi gibi yaşayacağız, ne de eskisi gibi savaşacağız’. Kendime güveniyorum. Şunu iyi bilin devlet de ben de vazgeçemeyiz. Tarihi bir barış ve demokratik yaşama geçiş.
Kandil onların savaş sistemine katılmadığım için… Bu yüzden onlara kızıyorum.
Umarım AKP’de bizi yanlış anlamaz. Yanlış anlarsa felaket olur. Buna rağmen AKP diktatoryasını bize dayatırsa kabul etmeyiz.”

Az önce, “Yahu bu ülkeyi kim yönetiyor?” diye sormuştum. Siz biliyor musunuz? Oyun içinde oyunlara bakarak oyunun biteceği günü ve zamanı bu ülkeyi kimin yönettiğini anlar mıyız düşüncesiyle merak ediyorum. Çünkü oyun bitince şahlarıda piyonlarıda aynı kutuya koyarlar. 


NOT:
Yazı tehlikeli bulunarak yayınlanmadı 


Yazışma Adresim: www.goleaydin@hotmail.com
Gazete Adresimiz: www.sakaryaanadolu.net 


Yayın Tarihi: 08.03.2013

30 Mart 2013 Cumartesi

“NEDEN BEN”DEN HAMDIM PİŞTİM YANDIM’A


Çok kez belirttim, 6 aylıkken çocuk felcine yakalanmışım. Çocukluktan ergenliğin başlangıcına kadar bir dönem hastanelerde geçirdim. Şişli Etfal, Haydarpaşa Numune hastanelerinde annemle yatmışım önceleri. Daha sonra Vakıf Guraba hastanesinde yattım. Bu hastanede beş yaşındayken sol, sekiz yaşındayken sağ ayağımdan olmak üzere bir dizi ameliyatlar oldum. Ameliyatlar sonrasında doktorlarımın gözetiminde uzun yıllar süren kum ve güneş banyosu yöntemiyle tedavi gördüm.

Felcin etkisiyle böbreklerimde yanmalar çocukluğumda başlamıştı, sıklıkla kum döktüm. İleri yaşlarda o kumlar taşa dönüştü. 1988 ocak ayının 13’ünde böbreğimden taş alındı. Taşı alındıktan sonra bir buçuk yıl tedavi gören böbreğim kendine gelemeyince 1989 haziranında tamamen alındı.    

Doktorum böbreğimde taş olduğunu, onu ameliyatla almak gerektiğini söylediğinde eve gelip kendi kendime “neden ben” deme cahilliğini gösterdim. Meğer kendime ne çok acıyormuşum. Kendime acıdıkça başıma gelmeyen kalmıyordu. O aralar yeni bir iş kurmakta olan, sizlerinde karikatürleriyle tanıdığınız kardeşim ameliyat olduğumda geceleri refakatçim olarak yanımda kaldı. Gündüzleri annem geliyordu. İlk gece narkozun etkisiyle genellikle uyuklar haldeydim ama sık sıkta uyanıyordum. Böbrek ameliyatlarında hasta başı ve ayakları bel bölgesinden aşağı tutularak yan yatırılır. Benimde çocuk felcinden dolayı sırt kemiğim eğrilmiş olduğundan, birde ameliyat sırasında uzun süre bu biçimde yatırıldığım için çok acı çekiyordum. Ameliyat ağrılarından daha fazla bel kemiğimin ağrısını duyuyor, yerimde duramıyordum. İki elim yana açılmış, sağ elim serumlu durumda bir ara uyandığımda kardeşim yatağıma başını dayamış uyuklar vaziyette ama sırtımın altına soktuğu iki elini kımıldatarak ağrılarımı dindirmeye çalıştığını görünce gözlerim yaşardı. O anda kendimi unuttum. Bana olan sevgi ve merhametini bildiğim ayağım, kolum, gözüm, kulağım ve övüncüm kardeşime o an çok acıdım. Serumlu elimle başını okşamaya elimi oynattım. Damarımdaki iğne batınca ah çektim, uyandı. Sabaha işe gidecekti. Uykusuz nasıl günü geçirirdi? Göz yaşlarım coşmuştu bir kere. O ise çok acı çekiyorum sanmıştı. Bu yaşadıklarım bana bir daha asla “neden ben” dememeyi öğretti. Çünkü acılar olgunlaşmamız için gerekli diye düşünmeyi öğrendim. Olgunlaşmak pişmektir. Pişerken ise yanmamak olmaz. Biz bu dünyaya olgunlaşmak için gönderiliyorsak ki gönderilirken itirazımız olmadığına göre pişmeye, yanmaya hazır olmalıyız. Olgunlaşmanın bir tek yolu yok! Kim bilir neler neler bekliyor o yolda bizi.

Bir inancınız olmasa bile o inanmadığınız şeye inanırsınız. Bunun doğrultusunda kendinize bir dil geliştirirsiniz. Siz isterseniz ona bilimsellik deyin, isterseniz akılcılık. Ama sonunda bir duygu katma ihtiyacı mutlaka duyarsınız. Akıl ve duyguyla birleşen konular vicdanımızı oluşturur. Vicdana ters hiçbir şey akılcı olamaz. Olursa o kişisel faydacılık olur. Olgunluk buna karşı tutum almakla belli olur. Din bu sahada insanı iyi olmaya zorlar. İyiki zorlar; doğuştan algılama ve anlama yetisine sahip olmayanlar kişisel faydayı temel alır ve önünde durulamaz güçler olurlardı yoksa.

Aşağıda “Neden ben” konusunu işleyen Erol Afşar’ın kaleme aldığı bir konuşmaya yer veriyorum. Zenci şampiyon tenisçi Arthur Ashe’ye kulak vermekte yarar var.

*    

Wimbledon’un ilk zenci Şampiyonu Arthur Ashe kan naklinden kaptığı AIDS’den ölüm döşeğindeydi.
Hayranlarından biri sordu; “Tanrı böylesine kötü bir hastalık için neden seni seçti?”
Arthur Ashe ibretlik bir cevap verdi;
Tüm dünyada 50 milyon çocuk tenis oynamaya başlar.
5 milyonu tenis oynamayı öğrenir.
500 bini profesyonel tenisçi olur.
50 bini yarışmalara girer.
5 bini büyük turnuvalara erişir.
50’si Wimbledon’a kadar gelir.
4’ü yarı finale, 2’si finale kalır.
Elimde şampiyonluk kupasını tuttuğum zaman Tanrı’ya ‘Neden ben’ diye hiç sormadım.
Şimdi sancı çekerken, Tanrı’ya nasıl ‘Neden ben’ derim?

*

Yaratılıştan itibaren vicdan sahibi olanlara sözüm yok! Onlar ellerindeki değeri biçilemez şeyin farkında olmayabilirler. Ama kendilerine acımadıklarını görürsünüz. Her canlıya aynı açıdan yaklaşır bu insanlar. Sokakta gördükleri aç, üşümüş, yaralı herhangi bir hayvanı evlerine alıp iyileşene kadar bakarlar. Hatırlar mısınız, haber bile olmuştu; yarası iyileştirilen bir aslan doğal ortamına salındıktan yıllar sonra kendisini iyileştirenlerle karşılaştığında iki ayağının üstüne kalkıp boyunlarına sarılmıştı.

Laf lafı açar demişler, nerden nereye geldik işte. Kendine acımaktan kaynaklanan “Neden Ben” sorusundan olgunlaşmaya, oradan vicdana, oradan da vefaya geçtik. Geçtik evet ama sürüklenmedik. Bunlar birbirini izleyen kavramlar. Bu kavramlar tek başına da bir anlam taşırlar. Yalnız “vefa” kavramı içlerinden ayrılır, o gösterilen vicdana teşekkürdür.

Başa dönecek olursak her tür sorun, sıkıntı veya görülen eziyet olgunlaşmayı sağlar. Tabi karşılaşılan duruma sabır göstermek şart! Bakın, buraya kadar hiç anmadığımız sabır olgusuda konumuza eklendi. Olgunlaşmak bir sabır işi. Sabırsa beklemesini bilmektir. Olgunlaşmak pişmektir demiştik ya, pişmek sabırla mümkün. Bunun için sabrederek öncelikle “neden ben” dememek gerekiyor. Faruk dostumun sözüdür; “bundan öncede her türlü soruna göğüs geren, eziyet gören; acılar, sıkıntılar çeken insanlardan ne farkım var, ben altın kaplama insan değilim, benimde etim kemiğim var.”

Sabır sonunda meyvesini mutlaka verir. Birde istemesini, kimden isteneceğini bilmek gerekir. O zaman kainat o isteğe seferber olur denir.

Gene Erol Afşar’ın yazdıklarını aktarıyorum.

*

Brenda yamaç tırmanışı yapmak isteyen genç bir kadındı.
Bir gün cesaretini toplayarak bir grup tırmanışına katıldı.
Tırmanacakları yere vardıklarında, neredeyse duvar gibi dik, büyük ve kayalık bir yamaç çıktı karşılarına.
Tüm korkularına rağmen, Brenda azimliydi.
Emniyet kemerini taktı, ipi yakaladı ve kayanın dik yüzüne tırmanmaya başladı.
Bir süre tırmandıktan sonra, nefeslenebileceği bir oyuk buldu.
Orada asılı dururken, gruptan yukarıda ipi tutan kişi dalgınlığa düşerek ipi gevşetiverdi. Aniden boşalan ip, hızla Brenda'nın gözüne çarparak lensinin düşmesine neden oldu.
Lens çok küçüktü ve bulunması neredeyse imkânsızdı.
Lens yamacın ortasında bir yerlerde kalmıştı ve Brenda artık bulanık görüyordu.
Ümitsizlik içinde Brenda, lensini bulması için Allah’a dua edebilirdi yalnızca ve içten içe düşünüp dua etmeye başladı;
“Allah’ım! Sen bu anda buradaki tüm dağları görürsün. Bu dağlar üzerindeki her bir taşı ve yaprağı bildiğin gibi, benim lensimin yerini de biliyorsun. Onu bulmama yardım et.”
Patikalardan yürüyerek aşağı indiler.
Aşağı indiklerinde, tırmanmak üzere oraya doğru gelen yeni bir grup gördüler.
İçlerinden biri “Aranızda lens kaybeden var mı” diye bağırdı.
Brenda’nın sonradan öğrendiğine göre, lensi bir karınca taşıyordu ve karınca yürüdükçe yavaşça kayanın üzerinde hareket edip parlayan lens kızların dikkatini çekmişti.
Eve döndüklerinde Brenda lensini nasıl bulduklarını babasına anlatacak ve bir karikatürcü olan babası da ağzıyla lens taşıyan bir karınca resmi çizerek, karıncanın üzerindeki baloncuğa şunları yazacaktı;
“Allah’ım! Bu nesneyi neden taşıdığımı bilemiyorum. Bunu yiyemem ve neredeyse taşıyamayacağım kadar ağır.
Ama istediğin sadece bunu taşımamsa, senin için taşıyacağım.”

***

“Neden ben” diyeceğimiz ne çok durum vardır. En acısı evlat kaybetmek! 1999 depreminde pazarcılık yaptıkları Bolu’dan gecenin ilerlemiş vaktinde gelen iki evladının Bakkallar durağındaki şimdiki “Elit oteli” olan yerde yer alan binanın altındaki gecenin o saatinde açık olan internet kafeye yorgunluk atmaya girmeleri ve depremle birlikte yıkılan binanın altında kalarak can vermeleri üzerine metanetini koruyan Erenler Belediyesi meclis üyesi ve sağlık işleri ilgilisi sayın büyüğüm Ramazan Tezgel ağabeyim’in sabrı konumuza örnektir. Geçtiğimiz aylarda eşinide kaybeden Ramazan Tezgel ağabeyim “Allah verdi, Allah aldı” diyordu. Onun daima gülümseyen ve daima bir yerlere yetişme telaşındaki görünüşünü görseniz pişmenin ne olduğunu anlarsınız. Koca şairimiz Nazım Hikmet “sen yanmasan, ben yanmasam, nasıl çıkar karanlıklar aydınlığa” boşuna dememişti.

Erol Afşar’ı yazısını bitirelim.

***

Hz. Eyyüp Peygamber’in başına musibetler üst üste gelir…
Bâbil askerleri kavmini katleder.
Yıldırımlar düşer, verimli arazileri ve o an çalışmakta olan insanlar yanar.
Eşkıyalar kavmine saldırır, sürülerini alırlar.
Beş oğlu depremde enkaz altında kalıp ölürler.
Bu olayların şoku ve etkisiyle kavmi, isyan bayrağı açar.
Aktaracağımız olay oğullarının cesetlerini görünce yaşadığı ve sonrasıdır;
Hz. Eyüp enkazdan her oğlunu çıkarışında ağıt yakar, derken irkilir, aklı başına gelir ve bize Hz. Eyüp Sabrı olarak intikal eden o muhteşem duruşu sergiler;
“Eyy Yüce Rabbim, benim kusurumu affet!
Melun şeytan, çocuklarımın vefatını bana, mühim bir hâdise gibi gösterdi...
Senin bana emanet olarak verdiğin bu evlâtlarımı, Senin istediğin zaman alma hakkını unutup, hadisenin gafletine daldım ve onları bir an tamamen benim sandım!...
Oysa, bütün Kainatın sahibi Sen olduğun gibi, onların da sahibi Sendin!...
Lânetlenmiş şeytanın vesvesesiyle düştüğüm bu gaflet ve hatadan dolayı Sana tövbeler ediyorum, beni affet ey Yüce Rabbim!...”

***

 “Neden ben”den Mevlâna’nın şu üç kelimelik sözüne; “HAMDIM, PİŞTİM, YANDIM”a ulaşmadan olgunlaşmamız beklenebilir mi? Sanmıyorum!


  
Yazışma Adresim: www.goleaydin@hotmail.com
Gazete Adresimiz: www.sakaryaanadolu.net 


Yayın Tarihi: 01.03.2013