31 Mayıs 2014 Cumartesi

KEŞKELERE BAKIN 1

Keşke her sorun böyle çözülse. Ama kim böyle insafa gelir ki?..

“Ozan Abdullah olarak tanınan Öztürk’ün Kayseri’nin Sarıoğlan ilçesine bağlı Tuzhisar beldesindeki evinin pencere demirlerini bir süre önce kırarak içeri giren hırsız evde altın ve para bulamayınca, sehpa üzerinde duran ve ‘sahan’ adı verilen kapaklı bakır tabağı çaldı.

Ölen annesinden hatıra olarak kalan bakır tabağın çalınmasından büyük üzüntü duyan Abdullah Öztürk, olayı duyurmak için bir türkü besteledi.”

Keşke tüm ilgili birimlerce ülkemizde ve dünyada böyle çalışmalar yapılsa ve yeryüzünün kirliliği azaltılsa..

PAMUKKALE Üniversitesi’nde (PAÜ), nano teknoloji kullanılarak pamuklu kumaşların deterjan ve suya gerek kalmadan güneş ışığında kendi kendini temizlemesini sağlayan bir ürün geliştirildi. TÜBİTAK’ın da desteğini alan ürün için üniversite tarafından patent başvurusu yapıldı.
PAÜ Mühendislik Fakültesi’ndeki Çevre Mühendisliği, Tekstil Mühendisliği ve Biyoloji Bölümü tarafından 18 ay önce, pamuklu kumaşların güneş ışığında kendi kendini temizlemesini sağlayacak bir ürün için çalışmalara başlandı. TÜBİTAK’ın da destek verdiği projeye İtalya’dan Napoli Üniversitesi ve Kuzey İrlanda’dan da Ulster Üniversitesi ortak oldu. Çevre Mühendisliği Öğretim Üyesi Doç. Dr. Hüseyin Selçuk, Tekstil Mühendisliği Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Sema Palamutçu, Çevre Mühendisliği Öğretim Üyesi Doç. Dr. Fehiman Çiner ve Biyoloji Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ahmet Hilmi Çon’un birlikte çalıştığı projenin son aşamasına gelindi. Tekstil Mühendisliği labaratuvarında pamuklu kumaş parçalarına nano partikülleri uygulandı. Ardından başta çay olmak üzere çeşitli lekeler sürülen kumaş parçaları güneş ışığında yaklaşık 4 saat bekletildi. Kumaşların deterjanla temizlemeye gerek duymadan, üzerindeki lekeleri güneş ışığı sayesinde kendi kendine temizlediği gözlendi.”

Biz bu buluşla ne kadar tam gaz gideriz bilmiyorum. Keşke sonuç alınabilse.. ama sanmıyorum. Buna benzer bir çalışma uzay araştırmaları sırasında uzay endüstrisi tarafından bakteriler vasıtasıyla denenmiş ve susuz çamaşır makinelerinde başarı sağlanmıştı. Deterjan firmaları bunun yaygınlaşmasını 1970’lerden bu yana engelliyordu. Keşke bu durum olmasa..

Ozan Abdullah Öztürk’ün evinde yapılan soyguna dönelim. Nerde kalmıştık?

“Öztürk, AA muhabirine yaptığı açıklamada, çalınan bakır tabağın kendisi için çok değerli olduğunu belirterek, ‘Eve giren hırsız, annemden hatıra olarak kalan kapaklı bakır tabağı çalmış. Annem yoksul olduğu için yemeklerini bu tabakta yer, yiyeceklerini bu tabakta saklardı. Annem ölürken bile elinde tuttuğu bakır tabağı, yıllarca hatıra olarak sakladım. Hırsız evde altın veya para bulamayınca bakır tabağı çalmış. Tabağın çalındığına çok üzüldüm ve olayı anlatan bir türkü besteledim’ dedi.”

Neyse, bu konuya gene döneriz. Konularımız çok.

Keşke herkesin bir uğraşı olsa.. meslek yaşamı bittiğinde çok gerekli çünkü. Ruhsal yıkıntıyı önlemenin başka yolu yok! Olta avcılığı bunlardan biri.

Çanakkale’nin Ayvacık ilçesi sınırları içinde yer alan Assos Antik Kenti’nde, 2 bin 300 yıllık bronz olta iğneleri gün yüzüne çıkarıldı.
Kazı Başkanı Prof. Dr. Nurettin Arslan, AA muhabirine yaptığı açıklamada, antik dönemde Assos’ta balıkçılığın önemli yer tuttuğunu söyledi.
Önceki yıllarda kazılarda balık yemede kullanılan çok sayıda tabak ele geçtiğini anımsatan Arslan, bunların yanında bu yılki kazılarda insanların balık tutmada kullandıkları, bugünkü olta iğneleriyle hemen hemen aynı olan çok sayıda bronz olta iğnesinin gün yüzüne çıkarıldığını bildirdi.
Prof. Dr. Arslan, ‘Deniz kıyısında yaşayan bir halkın, aynı zamanda temel besinlerinden biri olan balıklardan faydalanmak için bu tür oltaları kullandıklarını açıkça söyleyebiliriz’ dedi.
Olta iğnelerinin stoada da (üstü kapalı, sütunlu galeri) bulunduğunu belirten Arslan, ‘Bu iğneler, günümüzden 2 bin 300 yıl öncesine ait objeler.
Assos’ta yaşayanlar, avladıkları balık türlerine göre bu iğneleri çok farklı boyutlarda üretmiş’ diye konuştu.”

Oltayla balık tutulur tutulmasına da, türküyle hırsız insafa getirilir mi? Keşke, ah keşke..

Ozan Abdullah’ın anne yadigârı bakır tabağın bulunması için bestelediği türkünün sözlerini gelecek bölümde görelim.


DEVAM EDECEK


Yayın Tarihi30.05.2014

YALNIZLAŞMAYA DOĞRU

Annemin beni kucağına alıp Guraba Hastanesinde felç hastalığından yürüyemeyişime çare ararken kendimi hatırladığım en küçük halim 3-4 yaş civarı olmalı. Tabii ondan önceside vardı, ama insan hafızasının hatırlamaya başlaması, bilincinin açılması çok daha erken çağlar olamıyor ne yazık ki. Kendimi hatırladığım o yaşlardı işte. Yani bundan 54-55 sene öncesi.. annemin yanında kardeşi kadar yakını can yoldaşı halası oğlu vardı. Babam uzun yol şoförüydü, her hastaneye gidişimizde bizimle olamıyordu. Annemin halası oğlu, benim canım ağabeyim (nedense dayı dememiştim kendisine, kız kardeşi vardı onada teyze demedim, ablamdı o benim), öyle umulmadık zamanda karşımıza çıkardık ki, annemin üstünden yükünü alırdı. Beni kucağında bıkmadan taşıyan annem koca İstanbul’larda hastane ile ortopedik araç gereçler yapıp satanlar arasında gidiş gelişinde nefes almaya fırsat bulurdu böylelikle. Annem, halası, eniştesi ve çocukları gurbet kuşlarıydı. Çaresiz birbirlerinden kuvvet alacaklardı, çünkü sırtlarını dayayacakları başka kimseleri yoktu.   

Eski Yugoslavya’nın Makedonya’ya bağlı Ohri’nin ilçesi Struga’da öğretmenliği bırakıp anası babası ve kız kardeşiyle beraber Türkiye’ye göç etmişti. Tıpkı servetlerini bırakıp gelen babamlar gibi.. o dönem, kimliklerinden vazgeçmeyip Sırplaşmaya, Makedonlaşmaya direndikleri için Türklerle birlikte bütün Müslüman halkların  her çeşit baskı ve göz açtırmayan vergiler yoluyla ellerindeki mallarını bırakıp doğup büyüdükleri toprakları terk etmeleri sağlanmıştı. 1956 sonrasında Türkler kafileler halinde ya mallarını yok pahasına satıp, yada olduğu gibi bırakıp bireysel çabalar ve büyük umutlarla adeta kaçarak Türkiye’ye, anavatana gelmişlerdi. Bu göçmenler devletten devlete anlaşmalı gelmedikleri için her konuda çok zorluklar çektiler. İşsizlik, açlık, sefalet, hastalık kaderleri olmuştu. Ama bu kadere teslim olmamışlar, direnmişler ve topluma kendilerini kabul ettirmişlerdi. Çok çalışkan bir nesildi o nesil. Çok da kahraman.. aradan geçen zaman, onları hayata karşı galip ilan etti.

Devamlı gülen bir yüzü vardı. Onun yüzünü görmek insanın içini açardı. Sohbetiyle güzel bir yemek yemiş gibi olurdunuz. Anlattıklarından çok, anlatış biçimi önemliydi. Kesinlikle içinize işleyen sesle konuşurdu. Zarif ve yumuşacık.. bizim oraların ses tonlaması ve vurguları onu simgeliyordu adeta. Kibar adamdı.

2005 yılında kalın bağırsak kanserine yakalandı. Sayısız ameliyatlar oldu. Sayısız kemoterapiler gördü. Birkaç ay sonra babamda cilt kanserine yakalandı. Geçmiş olsun telefonu açtığında babama Çapa Tıp Fakültesini önerirken, cesarette veriyor, hastanelerimizi övüyordu.

Babam 05.11.06’da vefat etti. Cenazeye hasta haliyle Adapazarı’na gelmiş, beni çok şaşırtmış, duygulandırmış, bir o kadarda gururlandırmıştı.

Bu çok değerli ağabeyim kanserle girdiği amansız mücadeleyi 4 sene önce kaybederek vefat etti. Mekânı cennet olsun. Her ölüm bir kayıptır, her kayıpsa yalnızlığın basamakları. Hayat bizi yalnızlaşmaya doğru ister istemez sürüklüyor ne yazık. Bugün bunlar aklıma geldi ve hiç tadım yok! Kusura bakmayın.


Yayın Tarihi28.05.2014

SİZİN NE KADAR UMURUNUZDA

Ne kadar umurunuzda bilmem ama dört sene önce yazdığım bir yazıda haberler arasında gezinirken bizim nelerle uğraşmamıza rağmen gelişmiş ülkelerin nelerle uğraştığını gördüm. Gelecek için bilim adamlarının bulguları ve düşünceleri nelerdi? Dünya ulussuz bir dünyaya doğru gidecek mi bilemem ama uluslar arası birlikteliğe gideceği kesin ve bunun güçlüler lehine geliştiğini görmemek için kör olmak gerek.

Bir gerçekte vardır ki devlet kutsal olmaktan epey zamandan beri çıkmış durumdadır. Uluslar arası birliktelikten ortaya çıkan kurumlar bireyi devlete karşı koruyor ve savunuyorlarsa bunu önemli bir gösterge olarak kabul etmek gerekir.

Bizim ülke içi siyasetimizin içler acısı durumuna bir bakın birde dünyanın doludizgin nereye gittiğine...

“İZMİR’de, Kızılay’ın doğduğu gün bir bebeğe AİDS’li kan verdiği için Türkiye’yi 787 bin lira tazminat ödemeye mahkum etmesi üzerine devlet, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) kararına uyarak, aileye yasal faiziyle birlikte toplam 948 bin TL tazminat ödedi.
İzmir’de, 1996 yılında yaşanan olayda, doktorlar erken doğan Y.O.’nun kanının değişmesine karar verdi. Aile ise kanı Kızılay’dan temin etti. Ancak Kızılay’dan alınan ve bebek Y.O.’ya nakledilen kanda AİDS hastalığına neden olan HİV virüsünün bulunduğu ortaya çıktı.”

“Bilim adamları Dünya’dan 20 ışık yılı yani yaklaşık 120 trilyon mil uzaklıktaki bir gezegenin, bağlı olduğu yıldıza uzaklığının, ne çok sıcak ne de çok soğuk olmayacak bir mesafede bulunduğunu tespit etti. “Gliese 581-g” gezegeninin su ve hayatın varlığı için tam doğru konumda olduğundan artık emin olduklarını açıklayan bilim adamları, gezegende su olup olmadığıyla ilgili henüz bir bulguya sahip değiller.”

Sizin ne kadar umurunuzda bilmiyorum ama Ertuğrul Özkök köşesinde yazmıştı;

“Bravo Deniz Ülke Arıboğan.

Kendine aydın diyen bazıları ‘Hayır’ oyu veren herkese ‘Ruh hastası’, ‘Ahlaksız’ ‘Darbeci’ diye yüklenirken, o bir bilim insanı hassasiyeti ile yüzde 42’nin ruh halini anlamaya, anlatmaya çalışıyor.

Şunları söylüyor:

‘Bu kitle aslında ülkesini çok seviyor ve geçmişini sahiplenmeyi bir vazife olarak görüyor. Bütün değerlerinin bu kadar lanetlenmesine, bu kadar tartışılıp speküle edilmesine hazır değildi ve şimdi ona tepki duyuyor.’

Yani diyor ki: Daha doğrusu o demek istiyor, ben de soruyorum ki:

Bu yüzde 42’nin, Tophane’de sopasının ucundan duman tüten ‘delikanlı’ kadar, hiç olmazsa o kadar, şefkate hakkı yok mu?”

“Bilim adamları Dünya’dan 20 ışık yılı, yani yaklaşık 120 trilyon mil uzaklıktaki bir gezegenin, bağlı olduğu yıldıza uzaklığının, ne çok sıcak ne de çok soğuk olmayacak bir mesafede bulunduğunu tespit etti. Bilim adamları bağlı oldukları yıldıza yaşama uygun mesafede bulunan gezegenleri "Goldilocks" (Düğün Çiçeği) şeklinde anıyor. Bu ismin kaynağı ise orijinal adı "Goldilocks and Three Bears" olan "Üç Ayı" masalı.”

Sizin ne kadar umurunuzda ama Ertuğrul Özkök’ün aynı yazsına gene dönelim.

“Bravo Kadri Gürsel. 
Ne diyor, hem de açık açık, hiç kıvırtmadan, adını koyarak:
“AKP iktidarının Kürtler kadar Türklerle de müzakere etmesi gerekir.”
Geçen pazartesi günü Milliyet’teki köşesinde aynı samimiyetle devam ediyor:
“Bütün Türklere demokrasi güvencesi vermeden, Kürtlerle demokrasiyi konuşmak mümkün olmadı, olmayacak.
Kürt sorununu çözüm yoluna sokmak, Türkleri bölen nedenlerin üzerine gitmekten geçiyor.”
Haksız mı?
Bu memleketin artık Kürt sorunundan büyük bir Türk sorunu var diyenlerin hiç mi hakkı yok...
Türk’ü çoktan unutmuş, defterinden silmiş, şimdi de başkalarına unutturmaya çalışan(lar) (anlar mı) bilemem.
Ama çok iyi bildiğim bir şey var.
Kürt sorununu çözmek için İmralı’ya, Kandil’e gidenler, bir zahmet sahillere de uğramak zorunda.”

Sizin ne kadar umurunuzda bilmem ama;

“Amerika Ulusal Uzay Vakfında düzenlenen basın toplantısında bulgularını açıklayan Carnegie Institution astronomi uzmanı Paul Butler, ‘Suyun olması için gezegenin ne çok soğuk ne de çok sıcak olmaması gerek. Bunun için de ne çok uzak olacak ne de çok yakın’ dedi.”

Sizin ne kadar umurunuzda bilmiyorum.

“Bir süredir dünyada ve ülkemizde küçük alışveriş duraklarının, bizdeki adıyla bakkaliyenin ölümüne tanıklık ediyoruz.”                                                                                                        

“Butler, ‘Gliese 581-g’ gezegeninin tam doğru konumda olduğundan artık emin olduklarını açıkladı. Ancak, gezegende su olup olmadığıyla ilgili henüz bir bulguya sahip değiller. Basın toplantısında, ‘Şimdilik tek bildiğimiz, bu gezegen sıvı halde su için ideal mesafede. Ve yüzeyinde suyu koruyacak atmosfer yoğunluğuna sahip. Bunun dışında bir yaşam olduğu ile ilgili söylenecek her şey spekülatif olur’ diye konuşan Butler yine de spekülasyon yapmaktan kendini alamadı: ‘Dünyada bir söz vardır. Nerde su varsa orada hayat vardır.’
Pennsylvania Eyalet Üniversitesi astronomlarından Jim Kasting ‘İlk defa gerçekten heyecanlıyım. Bu gezegen, hayata tam müsait ilk gezegen’ dedi.”

Sizin ne kadar umurunuzda bilmem. Bu kadar araştırma ve keşifler yapılıyor, aklınıza bir şey geliyor mu? Bence bu dünya yaşanmaz olmak üzere. Ufak ufak kaçmanın yolları aranıyor olmasın bu? Şaka, şaka..


Yayın Tarihi26.05.2014

ŞAİRLERİN ŞİİRLERİYLE SÖYLEDİĞİ

Merhaba sevgili okurlar. Bir Pazar gününe daha erdik. Gene sizlere şiirlerimle sesleneceğim. Bilen bilir 12 Haziranda ev sahipliğini futbol cambazı Brezilya’nın yapacağı 2014 dünya kupası maçları başlayacak. Brezilya ile ülkemiz arasında en az 8 saat saat farkı var. Bu futbol severleri uykusuz geceler bekliyor demektir. Beklide kimi maçları kaçıranlarda olacaktır. Bundan 4 sene önceki dünya kupası maçlarının çoğunu seyrettim. Finalde hiç şampiyon olmamış iki takım karşı karşıya gelmişti. Final oynayan bu iki takımdan biri Hollanda diğeri de İspanya’dı. Kim kazansa ilk kez dünya şampiyonu olacaktı. Tıpkı şiirin yolunu bulması gibi şampiyon olacak takımlarda öyle yollarını bulmuşlardı. Küçük ama çalışkan ülke Hollanda her zaman sevdiğim ülkedir. Bir amcam orda yaşadı. Yeğenlerim halâ ordalar. Hollanda’ya bu yüzden de bir yakınlık duyuyorum. Büyük ülkelere öyle büyük bir sevgi beslemem, öyle hayranlıkta duymam. Çünkü büyüklüklerinin bedelini hep bizlere ödeterek büyük olmuşlardır.
Bu onları öğrenme ve bilmeme engel değil tabii. Ayrıca onlara düşmanlık beslememe de gerek görmüyorum. Düşmanlık kör olmakla eş. Onları yeneceksek üretimimizle, yeni hayat tarzları sunarak yeneceğiz.

Konuyu dağıtmayalım. İspanya coşkulu bir Akdeniz ülkesidir. Coşkularımızla birbirimize benzeriz. Nede olsa bizde Akdeniz ülkesiyiz. Sakin ve çalışkan güçle Hollanda, coşkulu ve artistik özelliklerle İspanya bakalım güzel bir futbol ziyafeti sunmuşlardı. Öngörülerime göre İspanya ağır basıyordu. Onlar rakibe top göstermeden maç kazanıyorlardı. Gene öyle bir sonuç olacak sanıyordum ve yanılmadım. İspanya şampiyonlukla turnuvayı bitirdi.

Şiire gelince:

Bu hafta az, iki uzun iki kısa, dört şiiri beğeninize sunacağım. Konuklarım var ve bu yüzden yazmaya pek fazla vaktim olmuyor.

*** ***

Bu şiirde sevgide dahil, hiçbir şey kaf dağının ardında değil göremeyeceğimiz kadar yanımızdadır diyorum. Öyle değil midir gerçekten? Her şeyi biz idealistleştirerek zorlaştırmıyor muyuz?

…. ….

52
Senin için yazdıklarıma kalemlerde isyan ediyor, ak kağıtlarda.
En içli ahlarını duyuyorum ahlarımın arasında.
Duysan dayanamazdın, belki yüreğin “dön” derdi “seni çok sevenine dön.”
“Dön ve bir daha ayrılma yanından hiç.”
“Öyle kolay mı seven birini bulmak?”
“Sever, hem de çok sever de sevilemezsin, sevdiğin kadar.”
“Ne şarkılar geçer dilinden sevilmek özlemiyle.”
“İçli, sevda yanığı kara şarkılar.”
“Sevmek yetmez, birde sevilmek istersin.”
“Hemde ölesiye çok sevilmek..”
“İşte bak, seni sevenin orda, senin için isli kara.”
“Sevdandan yanmış tutuşmuş, görmez misin?”
Derdi mutlaka yüreğin. “Dön!”
“Seni çok sevenine dön!”
Benim, kalemlerin ve güvercin kanadı ak kâğıtların
Gözyaşları dinerdi belki
Bilmiyorsun bir tanem, hayat kısacıktır.
Seveni aramaya fazla vaktimiz yok!
Bulamadan biter bir gün.
Hem bütün iyi şeyler kaf dağının ardında mıdır?
Bundan mı, bu kadar mutsuzluğumuz?
Yoksa kaf dağı körlüğümüze masal mı?
Göremediğimiz kadar yanımızda her şey oysa.
Bir gül bahçesinde ömrümüz tükeniyor
Katmer katmer açmış bir gülü görmeden
Gördüğümüzde bahçe biter, gül biter.
Bahar biter, yaz gider
Bülbüllerde susar o gün.
Gel ömrüm gel!
Sevdalar yankılansın yüreğimizde..

Aydın Göle
13 ekim 2002

*** ***

Aslında imkânsız olan ne çok şeyin sadece zor olduğunu görmeyiz. Zor olduğunu görsek her şey öyle kolaylaşacak ki.. şiirde göreceğiniz gibi, sevdayla harmanlayıp bunu anlattım.

…. ….

53
İmkânsız olan nedir
Hiç sordun mu kendine
Beni sevmek mi?
Benden ayrılmak mı?
Bütün olumsuz soruların olumluya çıkar cevabı
“İmkânsız” yoktur bir tanem.
Olsa olsa “Zor” vardır.
Hiçbir “zor” ise imkânsız değil.
Baksana, Milyonlarca hücreden
Bir hücreyi seçerde anneler
Işığa biz “merhaba” deriz
Sonra milyonlardan geçip
Birbirimizi bulmaz mıyız?
Bulmakla kalmayız hem
Birbirimizin oluruz. Sonsuza dek..
Ne “zor” şey değil mi?
Kader dediğimiz işte bu
İşte bu zora ermek kader.
Bir zamanlar aksakallı bir dede
Bütün kaderleri
Çifter çifter bağlayıp taşlara
Denize atmış, acısız bir dünya için
Atmışta sevenler kurtulamamış önce
Çünkü canım çünkü
Sevgidir insanı büyüten
Sevgidir bir tanem yüreklere ışık yakan
Hiçbir ışık bizi aydınlatmaz sevginin aydınlattığı kadar
Sevgiden uzaklaşma,
Yüzün kararmasın
Sevgiden uzaklaşma beni hep sev
Yüreğimiz karanlık denizlerde kaybolmasın
Kederli gemiler gibi.

 Aydın Göle
13 ekim 2002

*** ***

Aşk öyledir işte. Kendinden aşkınlaşmadan, yani kendinden ayrılmadan aşk olmaz. Aşk ile hiçbir olaydan etkilenmeyiz, her olay bizden çok uzaklardadır. Seven insanlar bana hak vereceklerdir eminim.

…. ….

54
Rüya mıydı gözlerin
Dudakların rüyamı
Kimindi öptüğüm dudaklar
Aşkı meleklerden çalmıştık hani biz
Buna mı kızdı felek
Bunu mu kıskandı
O mu bitirdi
Dağların eğildiği bu aşkı
Aşk; aşkınlaşmaktır candan
Hem candan, hem tenden
Bir haber dolaşır Geçen her demden
Ne damardakini duyar
Ne zamandakini

Aydın Göle
14 ekim 2002

*** ***

Bu haftaki son şiir kısa mesajla gönderilmiş bir şiir. Beklediğim yar gelse ölümü bile yenerim diyorum. Tırtıldan kelebeğe dönerek sembolünü onun için kullandım.

…. ….

205
Ben öksüz ben yetim
Sevmekti salt niyetim
Yalnız kalmakmış diyetim
Ödeyemiyorum
Beri gelsin ödeyen varsa
Yar dediğin eğer yarsa
Akşam üstleri yağmurlarıyla gelse
Doğum günleri mumları yanar karanlığıma
Sanki bir bebek
Baharda uçuşan mavi kelebek
Olurum tırtıldan dönerek

 Aydın Göle
13 ekim 2002

***

İyi pazarlar sevgili okurlar. Haftaya görüşmek dileğiyle hoşça kalın.



Yayın Tarihi25.05.2014

APTAL KUTUSU TV AKILLI KUTU OLACAK MI

Konuşulan Türkçeden tutunda, yayınlanan film ve dizilerdeki içeriğe kadar televizyonları, namı diğer “aptal kutsunu” sürekli eleştiriyorum. Basın yayın kuruluşlarının en az eğitim kurumları kadar önemli olduğuna inanıyorum. Etkilerini çok kısa zamanda görüyoruz, sorarım size, nasıl inanmayayım? Yabancı filmlere yapılan Türkçe çeviri seslendirmeleri gençler arasında İngilizce fiil çekimli ve İngilizce’ye özgü ses vurgulu Türkçe konuşma en küçük kentlerde, hatta köylerde bile böyle yaygınlaşmadı mı? Artık argomuz bile Türkçe değil. İşin Burasında gelişmiş ülkelerin açık pazarı oluşumuzu görmemek körlük olur. Ne almıyoruz ki onlardan? Adamlar ürünlerinin alışkanlık yapıp sürekli ve daha çok kullanılması için kültürlerini de sattıkları ürünün içinde veriyorlar, yada sinema ve televizyon yoluyla beyinlere şırıngalıyorlar.

Sözünü ettiğim işin bir boyutu. Birde yerli programlarla bir kitlenin, bir gurubun görüşleri dayatılıyor. Kimi zaman iktidarlarında bunda parmağı olabiliyor.

Son zamanlarda televizyon dizilerini izlediniz mi? İzledinizse neleri fark ettiniz? Geçen yıllarda olduğu gibi dizilerin konusu kırsal yörelerde geçmiyor. Diziler kenti keşfetti. Artık bundan sonra kent insanının sorunlarını izleyeceğiz sanırım. Türkiye hızla kentlileşirken köylülüğün, ağalığın kutsallaştırılması yapılamazdı zaten. Dikkat edin ağalığın dedim. Ağalık, yani toprak ağalığı doğuya (hadi açık söyleyelim, köylüleşememiş Kürtlere) ait, gelenekçi, tutucu bir düzendir. Gelenekçiliğe övgü dizilerle, kumaya razı genç kızlar yetişti. Buradan nereye gider? Özgürlüğünden kaçan kadınlara mı? Üretim dışı tutulan, bireyleşemeyen insanlara mı?

Televizyonlardan bu konuları içeren ne diziler geçti…

Seymen Ağa, Samur Ağa, Ömer Ağa, Boran Ağa, Son Ağa, Sıla, Berivan, Asi, Asmalı Konak, Kırık Ayna, Kınalı Kar, Beyaz Gelincik, Zerda.

Bu dizilerle ağaları beyleri, aşireti, kanayan yaraya parmak basıyoruz diyerek, ilkelliğin abidesi “töreyi” Türk insanına dayattılar. Aşiret ağaları, beyleri bu dizilerde adalet dağıtan holywood yakışıklısı olarak gösterildi. Yakışıklı ağaların köleleri (köylüleri) çalışıp ağalarının ceplerini doldururlarken onlar gıcır gıcır otomobillerle, gencecik kızlarla yaşıyorlardı. Gençler bunlara özenip kartal kanat yürür, hepsi keskin bakışlı ağır ağabeylik oynar oldular.

Bir başka konu da vatandaşı devletten koparma harekâtıdır. Bu yolla özelde bir çok kurum, genelde devlet vatandaşın gözünden düşürülmek istendi. 

Kod Adı, Hatırla Sevgili, Sağır Oda, Hacı

Bu dizi filmler çeşitli televizyonlarda yer buldular. İçlerinde en uzun soluklu olanı “Kurtlar Vadisi’dir.” Bu diziyle birlikte derin devlet, siyaset ve mafya ilişkilerinin anlatıldığı “Kod Adı”  dizisinde beni en şaşırtan şey senaristlerin aldığı bilgilerdir. Bu senaristler bu bilgileri nerden alıyor ve bu ilişkileri nerden biliyorlar? Bunlar önceleri istihbaratçı mıydılar?  Çünkü geçmişi bilmekle kalmıyor geleceği de haber veriyorlardı. İstihbaratçı olmadıkları muhakkak canım, yoksa bunları yayınlayamazlardı.

Bütün bunlardan sonra televizyonlara bir şeyler oldu galiba. Yıllarca yaptıkları hatadan sonunda vazgeçtiler ve bu tip filmleri toptan kaldırdılar.

Senaryoların neredeyse yüzde 95’i kentte geçiyor artık...

Arka Sokaklar, Behzat Ç., Ezel, Kanıt gibi polisiye diziler,
Türk Malı, Papatyam, Geniş Aile, Akasya Durağı gibi komedi dizileri,
Kavak Yelleri, Küçük Kadınlar, Arka Sıradakiler gibi gençlik dizileri,
Yaprak Dökümü, Hanımın Çiftliği gibi klasik diziler,
Öyle Bir Geçer Zaman ki, Fatmagül’ün Suçu Ne, Bitmeyen Şarkı gibi dram içerikli aile dizileri..

En az bundan önce yayınlanan diziler kadar bağımlılık yaratıyor.

Tartışmasız usta Gani Müjde’nin yazdığı Deli Saraylı, (yabancı olsalar önde gelen dünya televizyon ödüllerini alacaklarına inandığım, ne yazık ki başka hesaplar yüzünden yayından kaldırıldı) Perran Kutman ve Çetin Tekindor’un müthiş oyunlarıyla hem güldürüyor, hem yurtseverlik aşılıyor.

Sırada ülkesini ve cumhuriyetini demokrasiyle birlikte savunan tartışma programları olmalı. Şimdiye kadar bağırış çağırışla seviyesiz kişilerin yüzünden sinirlerimizin altüst olduğu tartışmalar izledik. İyice ölçüyü kaçıran müdavimlerden vazgeçen tartışmalarla uzman ve kültürlü tartışmacılarla bozulan kişiliklerimizi tamir edebiliriz umarım. 

Aptal kutusu böyle böyle akıllı kutusu olacak sanırım. Ama nerde...


Yayın Tarihi23.05.2014

BU ÜÇ KONUYU BİRLEŞTİRİP YORUMU SİZ YAPIN

Elimden geldiğince eğitim konusuna da yazılarımda değiniyorum farkındaysanız. En son yazımda yüksek öğrenim görenlerinde işsiz kaldığını belirtmiştim. Hatta verdiğim iki örnekle gördükleri yüksek öğrenim dalından çok farklı işlerde çalışıp ilerlemek zorunda kalanlardan söz etmiştim. Bunlardan biri biraderim, biri de arkadaşımın oğluydu. Bu neyin göstergesidir? Bu bence eğitimdeki planlama düzensizliğinin göstergesidir. Devlet hangi sektöre ne kadar eleman yetiştirmek gerektiğini hiç bilmiyor olabilir mi? Bunu düşünebiliyor musunuz? Büyük ölçekte mutlaka nereye, ne nitelikte ve ne kadar sayıda eğitilmiş insana ihtiyaç olduğunu devlet biliyor. Peki o zaman yaşanan bu duruma ne denir?

Artan nüfusun oranında istihdam artmadığı için devlette çaresiz durumdadır. Hele hele ekonomik hayattan çekilince buna çözüm getirme yeteneğini de kaybetmiştir. Ortada tek bir çare vardır. O da çığ gibi gelen genç nesli umut tacirliğiyle bir şekilde oyalamaktır. Sadece devlet oyalasa iyi, özel sektörde gençleri dershaneler yoluyla oyalıyorlar. Aslına bakarsanız içlerinden çok azı hedefe ulaşmakta. Bunun için her ilde üniversiteler açıldı, açılıyor ve daha da açılacaktır. Her ilde bundan sonra büyük illerdeki gibi birkaç üniversite olursa şaşmayalım. Çünkü genç nüfusu oyalamanın başka yolu yoktur. Tabi sorunu kökünden çözmeye niyeti olan iktidarlar gelmediği sürece bu böyle sürecektir.

Ben 1968 yılında ilk okul 5’ten bitirme sınavıyla mezun oldum. O yıllarda lise mezunu olan direk yedek subay olarak askerlik yapmaktaydı. Yeri geldikçe her yerde belirtiyorum, o dönemde okuma yazma oranı düşüktü (bu yüzden liseliler yedek subay oluyordu tabi), ama verilen eğitim bugünküyle kıyaslanmayacak kadar kaliteliydi. O dönemde ilk okuldan lise öğretmenlerine kadar bütün eğitim kadrosu idealist insanlardı. Tek dertleri gelecekteki ülkemiz insanını iyi eğitmekti. Ücretleri başka iş yapmalarını gerektirmiyordu. Hatta gazete kitap ve dergi alabilecek ekonomik güce sahiptiler. Çoğunun mutlaka öğrencilerini özendirecek bir yeteneği vardı. Güzel sanatlara karşı eğilimliydiler. Kimi bir enstrüman çalıyordu, kimi  resim yapıyordu, kimi el becerileriyle hünerlerini ortaya koyuyordu.

12 mart sonrasında eğitimin yapısını bozacak af dönemlerinin ardından sınıfta kalmama dönemi başladı. 1980’lerin ortasında öğretmenlerin maaşları geçinmek için yetmemeye başladı, önceleri kaçak olarak, daha sonra açıkça ek işlerde çalışmaya başladılar. İçlerinde taksi şoförlüğü yada taksicilik yapanlarını bilirim. Açılan dershanelerde eğitimin köküne kibrit suyu ekti. Çünkü artık devlet okullarında temel dersler geçiştirilmeye başlanmış, üniversiteye girebilmek için o dersler dershanelerde (bilen ve çalışkan öğrencilere daha çok eğilerek, tembellerinin de sadece parasını almayı düşünerek) öğretilir olmuştu. Ne yazık ki ortaya yarış tayları çıkmıştı. Öğrenciler sınavlarda dereceye girmeye çalışan yarış taylarıydı artık.

Böyle bir durumda hangi eğitim kalitesinden söz edilebilir? Eğitim aynı kalitede sürseydi ülkemizin bugün içinde bulunduğu kargaşa yaşanır mıydı?

Başka bir konuya geçelim.

Geçmiş yıllarda gazetelerde bir haber dikkatimi çekmişti. Haber gazetelerden televizyonlara da taşınmıştı. Tarihi mirasımız olan kültürel varlıklarımızı Kültür Bakanlığı Milli Savunma Bakanlığından istemiş. Bunu duyunca kocaman bir “hayda” çekmiştim. Yahu bunlar ilgili Bakanlıkta neden değil? Oraları Milli Savunma Bakanlığına kim vermişti? O zamanın Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay kültür varlıklarımızı gene aynı dönemin Milli Savunma Bakanı Vecdi Gönülden istemiş ve kendisinden söz almış. Verilen söz tutulmayınca habercilere şikayetle milli saraylarımızın battaniye ve ayakkabı deposu olarak kullanıldığını söylemişti. Vecdi Gönül’de bu şikayete alınmıştı.

Birde şu habere bakın:

“2010 yılı Fizik dalında Nobel ödülü, grafen ismi verilen iki boyutlu bir karbon bileşiğinin labaratuar ortamında üretilmesinde ve özelliklerinin incelenmesinde gösterdikleri çabalardan ötürü Manchester Üniversitesi’nden iki profesöre, Andre Geim ve Konstantin Novoselov’a, verildi.
İkilinin üzerinde çalıştıkları grafen, atom kalınlığında olduğu için iki boyutlu olarak tanımlanan, karbon atomlarının altıgen bağlantılarla bir düzlemde yan yana geldiği bileşik olarak tanımlanıyor. Fiziksel açıdan bilinen en sağlam madde olarak tanımlanan grafen, bu özelliğine elektrik iletkenliğinin yüksek olması da eklendiğinde, önümüzdeki yıllarda süper iletkenler başta olmak üzere birçok başlıkta bilim ve teknoloji dünyasını etkileyecek bir buluş olarak kabul ediliyor. Nitekim kendisine ve meslektaşına Nobel Ödülünü kazandıran grafen hakkında Andre Geim, ‘Plastik hayatımızda ne değiştirdiyse grafen de aynı potansiyele sahip’ açıklamasını yapıyor.”

Benim ne anlattığımı mı soruyorsunuz? Hiç canım. Ne anlatacağım? Her şey açık değil mi? Benden yorum beklemeyin, yorumu siz yapın.


Yayın Tarihi: 21.05.2014

YÜKSEK OKUL OKUMUŞ İŞSİZLER ORDUSU

Okula gitmeyen, öğrenim gördüğü devreleri hatırlamayan, o yılları andıkça özlemle karışık duygular yaşamayan var mıdır? Benden daha genç olup da, daha geç mezun olanlar bilgisayar kullanmayı, internette gezinmeyi bildikleri için o eski arkadaşlarını facebook denen toplumsal buluşma sitesi aracılığıyla bulabiliyorlar. Ben istesem de bulamam. Birincisi benim kuşağımda olanlar bilgisayarla tanışmayı, ondan korkup ürktükleri için inatla istemiyorlar. Aslına bakarsanız çoğu onu kutsallaştırıp hayranlık besledikleri halde birazcık kafayı çalıştırmak zor geliyor. Baksanıza çocuklarına bilgisayar almayan kalmadı nerdeyse. Neyse.. konudan sapmayalım. İkincisi ben şimdi arkadaşlarımın çoğunun ad ve soyadlarını hatırlamıyorum.

Okul yılları ne taze umutlar taşıdığımız yıllardı değil mi? Beni; mübarek kadın, canım annem karnında bebesi ile kucağında okula götürdü, merdivenlerle okulun üçüncü katlarına çıkardı. Göçmen ve yapayalnız olarak ne muhteşem bir hayata tutunuştur o.. zaten okul hayata tutunmanın ilk aşamasıdır. Annem böylelikle beni hayata bağlamış oldu.

Daha sonra evlâtlarımızı okula göndermeye sıra geldi. Aynı duyguları tekrar bu kez başka biçimde yaşadık. Eğitimli olsunlar, zorlanmadan hayat kursunlar istedik. İşçilik, ırgatlık zor zanaattı. Az mı çilesini çekmiştik? Bizden önceki kuşaklar doğru dürüst işçi bile olamamıştı ya.. bunun adı gelişmeydi kime sorarsanız. Dünya yerinde durmuyordu.

Yazılarıma derinlik katan karikatürlerini gördüğünüz kardeşimi babam bu düşüncelerle okuttu. Günde kimi zaman 18 saat direksiyon sallayarak kazandığı maaşla çocuk okutmak kolay iş değil. O zamanlar bütün okullar parasızdı. Çok cüzi bir kayıt ve kayıt yenileme parası ödenirdi. Ona rağmen annemle babam ekonomik yönden az güçlük çekmemişti.

Kardeşim şimdiki Marmara üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesinin ilk mezunlarındandır. Okulu bitirdikten sonra işe girmek ayrı bir dertti. Ankara Siyasal (eskiler mülkiye mektebi derlermiş) elindeki ayrıcalığı kaybetmemek için o mezunlara az engeller koymadılar. Bir kere dış ilişkiler bölümlerinden mezun olanlara elçi, kamu bölümünden mezun olanlara vali ve kaymakam olma hakkının tanımamasını hükümetlere uygulatıyorlardı. Şimdiki mezunlar bu engelleri aştılar mı bilmiyorum. Geriye sadece müşavirlikler kalmıştı. Onun için de az ter dökülmedi. Yazılı sınavlar kazanılıyor sıra mülâkata geldiğinde “biz sizi ararız” denilerek körpecik beyinler umutsuz bir beklenti içine sokuluyorlardı. Tabii aranmıyorlardı. Bu söz halâ nazikçe “sizi işe alamıyoruz” demek için kullanılıyor. Daha doğrusu adayları başından savma sözüdür bu söz.

Kardeşim o dönemlerde çizgi dünyasına yeni girmiş ve adını kabul ettirmişti. Ama karikatüristlikle hayatını kurmak istemedi. Muhasebe bürolarında muhasebeciliğe başladı, sonunda mali müşavirliğe yükseldi. Tekstil piyasasında mali müşavirlik yaptı. Bir ara bir tekstil firmasının kurucu ortağı oldu. Bu aşamaya gelene kadar otellerde kaldı, arkadaşlarıyla bekâr evlerini paylaştı, pansiyonları yıllarca mesken edindi. Çok zorluklar çekti. Annem o eve gelmeden güzel yemekler yapmazdı. O geldiğinde evimize bayram gelmiş olurdu. Tıpkı Gurup Gündoğarken’in “Ankara’dan ağbim geldi” şarkısı gibi bir durum bizim evimizde de yaşanırdı. Bir farkla; ağbi olan bendim. Ve kardeşimin İstanbul’dan gelmesini dört gözle beklerdim. Düşününki o zamanlar cep telefonunu bırakın, evlerde doğru dürüst telefon bile yok! Hafta; ay kadar, ay; yıl kadar uzun gelir, zaman geçmek bilmezdi. 

Bu konuda yazılacak o kadar çok şey var ki…  

Aynı çileleri işçi ailesinden gelip okuyanlar arasında çekmeyen yok! Kapı komşum İsmail T’de, büyük oğlu Ahmet’le aynı durumu yaşadı. Ahmet Orman fakültesini bitirdi. Bitirdiği yıl mühendis adayları için yapılacak KPSS sınavlarına nerdeyse iki yıl vardı. Geyve orman işletmesi şefliğinde ihtiyaç gereği geçici olarak çalıştı. Sonrasında KPSS sınavlarına girmiş, sonuçlar belli olana kadarda İzmir’e gezmeye gitmiş, orda bir restoranda iş bulup bütün bir yaz kalmış. Ahmet’le bu arada karşılaştığımda anlatmıştı; önce komi olarak başladığı işte patronlara, gitar çalıp şarkıda söylediğini söyleyince bu kez müzisyen olarak işe devam etmiş. Ona müziği ve gitar çalmayı öğrettim. O öğrettiklerimin üstüne bin koyarak gelişti. Onunda niyeti müzisyen olmak değil. O da yüksek okul okuduğunun karşılığını mesleki olarak görmek isteyenlerden. KPSS sınavlarını kazanmış. Orman işletmelerinde mühendis personel alımı yok sanırım.  İşte bu yüzden bir ara polisliğe başvuruda bulunmayı düşünmüş.

Kapı komşum İsmail fabrika ve öğrenci servisliği yapan bir firmada şoförlük yaptı. Ahmet’le karşılaştığım gün kardeşi küçük bir operasyon geçirdiği için babası İsmail hastanede refakatçi olarak kalmış. O da kız kardeşine refakat eden babasının yerine 4-12 fabrika servisini çekmeye yarım otobüsü hazırlıyordu. Ahmet ayrıca ehliyetli bir şoförde..

Bu iki örnek, yüksek öğrenim görenlerin, gördüğü eğitime bağlı olarak mesleğini yapamadığını gösteriyor. Çoğu böyle. Yeteneksiz olarak elenseler diyecek sözüm olmaz. Bunlar genellikle fırsat bulamadan eleniyorlar. 

Başbakanımız ne demişti, “her okuyanın iş bulacağı kuralı yok!” dememiş miydi? O zaman bu gençleri neden okutuyoruz?  Pıtrak gibi her ile üniversite neden açıyoruz? AB’de en çok yüksek öğrenim mezunu olan toplum olarak görünmek için mi? Adamlar bu kez de yüksek okul okumuş işsizler nüfusumuzun arttığını (biz görmesek de) görmezler mi?


Yayın Tarihi19.05.2014

ŞAİRLERİN ŞİİRLERİYLE SÖYLEDİĞİ

Merhaba sevgili okurlar. Bir Pazar günü gene sizlerleyim. Umarım, keyifleriniz yerindedir. Dilerim, bu gün gönlünüzce bir tatil günü yaşarsınız. Deniz mevsiminin açılmasına daha var.  Belki bu gün piknik yapmak istersiniz. Yada balkon sefası ne güne duruyor, öyle değil mi? Bu satırları okuduğunuza göre gazetemizde elinizde demektir. O halde buyurun şiirlere gidelim.

Bu şiirde kısa mesajla yollanmamış şiirlerden. Bu günkü şiirler, ikisi dışında hepsi kısa mesajla yollanmamış şiirler zaten. İlki arayıpta bulamadığım sevgili, yar ve dostu anlatıyor.

….    ….

47
Yüreğine inandığım
Sevgisiyle mutlandığım
Dostluğuna güvendiğim
Yitirmekten korktuğum
İnsanı arıyorum
Yani seni..

Sinesine sığındığım
Ellerine sarıldığım
Beni sevdiğini sandığım
Kıyasıya yanıldığım
İnsanı arıyorum
Yani seni..

Aydın Göle
08 ekim 2002

***   ***

Gönderilmiş şiirlerden ilkine sıra geldi. Bu şiiri neye yorarsanız yorun. Her yoruma uyacaktır. Oysa kör edici hayranlıkla boş vermişçiliğin eleştirisi var.  Böylelikle seyirci olunur, oyuncu olunmaz. Hatta kendi hayatımızın bile.

….    ….

203
Güneşe bakıp kör olmak mıdır hayranlık
İçinde kalmak mı zordur, dışında kalmak mı
Seyranlık değil işimiz, bitsin seyranlık
Yoksa “eşeği çayıra salmak” mı

Aydın Göle
10 ekim 2002

***   ***

İçinde bulunduğumuz zaman dilimi görece bir kavramdan başka bir şer değil. Çok daha uzun veya çok daha kısa aralıklarla aynı ömrü yaşayan iç içe geçmiş dikey ve yatay geçişler var. Bir su sineğinden bir kaplumbağaya, oradan gezegenlere, galaksilere kadar her şeyde gelişim süreçleri aynıdır. Böyle bakıldığında bozuk saatlerimizi hangi doktor tedavi edebilir, bir sorun kendinize. En kötünün bile yaşamsal karakterini kendi anlayışımıza göre değiştirmeden tedavi edilebilir mi? Ama yıldızlar kimseyi değiştirmeden ışıklarını veriyorlar. Güneşte.. Gönderilmiş şiirlerin ikincisini buyurun.

….    ….

204
Tedavi edebilir misin doktor
saatimin ayarını
Gönyeye getirmeden
insanlığın ağyarını
Yıldızların yerimi var semada da
bize her gece borçlu
Hepsi inci tanesidir daima oruçlu
Bir bakış almazlar baksak bile
Bir karış, bir fersah mesafedeler
Devşirin devşirebilirseniz
Bir çiçek gibi

Aydın Göle
08 ekim 2002

***   ***

Gönderilmemiş şiirlere gene dönelim. Seni bir gün bile sevmezsem lime lime yanıp da ölemeyerek, ölümü bile özleyeyim diyen bir vaat şiiridir bu şiir.

48
Denizler mavi değil senin kadar.
Yapraklar gözlerin kadar yeşil değil.
Bu yüzden sevgilim bu yüzden,
Denizler kurudu hasedinden.
Her güz dökülüyor yapraklar.
Minicik esintiden.
Başaklar, saçlarını görse,
Annesini yitiren çocuk kesilir.
Durmadan ağlar, durmadan.
Kadife neymiş, ipek neymiş,
Kabarmış kirpidirler korkudan,
Teninin yanında senin.
Gül kokusundan utanırdı,
Duysa o mis kokunu.
Ben güneşi istemem senin şavkın yeter
Bülbülün sesi de yok şarkısı da
Bana senin şarkın yeter.
Ben senin sesine meftunum bülbül sussun
Hiçbir rüzgâr terimi kurutmuyor.
Hiçbir şey beni avutmuyor.
Gel freahfezalar söylensin dillerde
Ruhum şöyle keyfince dinlensin
Gel, gel de bu hasta kentim şenlensin
Gel yarim yarim,
Severek bitirelim bu ömrü.
Seni bir gün bile sevmezsem,
Dağlar yürüsün üstüme.
Denizler boğsun
Ateş külümü bile yaksın
Gene de göremeyeyim ölümü.
Denizler mavi değil senin kadar.
Yapraklar gözlerin kadar yeşil değil.
Gel yarim yarim.

Aydın Göle
11 ekim 2002

***   ***

Bu ayrılık şiiriyle de “sensizlik” tanımını yapmayı sürdürüyorum.

….    ….

49
Sen bilmiyorsun senden sonrasını
Halâ tutuyorum senin yasını
Sen yaşıyorsun şükür ama
Sensizlik doldu kollarıma
Her gece onu öpüp okşuyorum

Sen bilmiyorsun senden sonrasını
Ne geceler yaşadım katran karası
Görsen sabaha çıkmaz derdin
Aç timsahlar gibi saldırdı sensizlik
Bir lokmada yuttular beni
Sonra yalancı gözyaşlarını döktüler

Sen bilmiyorsun senden sonrasını

Aydın Göle
12 ekim 2002

***   *** 

En çok sevdiğimize emin olabiliriz. Sevildiğimize emin olmamız mümkün mü? Olsa olsa annemizin sevgisinden emin oluruz. Bu yüzden kazanılmamız için bir tebessüm yeter.

….    ….

50
İçimde sana ermenin telaşı
Seni sevmenin heyecanı var
Bir rüzgâr bu kadar
gezmemiştir sokakları
Yağmurlar yağmamıştır hasretle
bulutlardan kopup
Saçlarında gezmek istiyorum
Sıcak gecelerine imbat olup
Sana yağmak istiyorum çisil çisil
Öyle birden bire değil, usul usul
Sırılsıklam ıslatmak istiyorum sevgimle
Belki o zaman benden vazgeçmezsin
Ben her şeyden vazgeçtim senin için
Sen en vazgeçemediğimdin
Sense bir sonbahar benden vazgeçtin
Ben her şeyi bir daha kazanamam
Yolun sonu bu çünkü
Lâkin sen beni
Bir gülümsemenle kazanabilirsin
Dene istersen.

Aydın Göle
13 ekim 2002

***   ***

51
Kalbim mi dilime, dilim mi kalbime hükmediyor, bilmiyorum
Andıklarında, ikisi birlikte anıyorlar senin adını
Ben ekmek gibi dilim dilim kesiliyorum
Her diliminde gözlerin var, yeşilinde boğulduğum.

Aydın Göle
13 ekim 2002


İyi pazarlar sevgili okurlar. Haftaya buluşmak dileğiyle..



Yayın Tarihi18.05.2014

İKİ ŞEY ATBAŞI GİTMELİ

Türkiye’de uzun zamandır iki şey at başı gidiyor. Bu iki şeyde beraberinde bölünmelere neden oluyor. Biri cumhuriyet sonrası palazlanıp kurumlaşan sermaye ile Anadolu sermayesidir, diğeri büyük şehirlere özgü kültürel yabancılaşmayla, nüfus olarak daha küçük şehirlere özgü Anadolu İslam kültürüdür. Bu iki kültür anayasa değişikliği için yapılan halk oylaması sonucuyla (güney doğu bölgesini de sayarak söylersek) 3 ayrı Türkiye’yi ortaya çıkardı.

Osmanlı mirasını reddetse de kurumsal olarak Osmanlıya ait olan sosyal etmenleri devralan cumhuriyet, bunun sonucu olarak beş yıllık planlarla devletin öncülüğünde sanayileşirken sıfırdan bir sermaye sınıfını oluşturmaya çalıştı. Atatürk sonrasında ve özellikle 1950-1980 arasında bu sermaye, ithal ikamesiyle korunarak tekel konumuna gelirken, yabancı sermaye ile işbirliğine giderek montaj sanayisine yöneldi. İstihdam sağlaması ve gelir üretmesi yönünden bu gelişme olarak görüldü. Oysa bu, kendi özgür sanayisini kurup sanayileşememesi için cilalanmış art niyetli bir yoldu. Sol görüş işte buna çok uzun süre karşı çıktı.

Solun savunduğu teze göre yabancı sermaye ile kalkınma görece kalkınmadır. Şehirleriniz görece olarak mamur hale gelirken, geliriniz, o meşhur iktisat söylemiyle söylersek “kâr transferiyle” ülke dışına çıkmaktadır. Bu sermaye en başta İstanbul’da olmak üzere Bursa, Kocaeli, İzmir ve Adana  gibi başlıca liman şehirlerinin dışında yatırım yapmayı yeğlemez denmiş ve yeğlememiştir.

Bu boşluktan Anadolu sermayesi faydalanmış ve yabancı sermaye ortaklı büyük sermayenin bıraktığı alanları doldurmuştur. Önceleri yan sanayi olarak varlığını sürdürmeye çalışan Anadolu sermayesi daha sonra kendine uygun bulduğu alanlarda üretim yaparak ülke ekonomisinde söz söyler hele gelmiştir. Söz söyler duruma gelince de kendini anlayacak, kendini geleceğe taşıyacak partileri iktidara getirmiştir.

Bunu göremeyen İstanbul sermayesi düştüğü ücret tartışmalarıyla halk kesimlerinin nefretini kazandığı için (burada TİSK başkanı Refik Baydur’un geçinme güçlüğü çeken insanların gözünün içine bakarak asgari ücreti yarıya indirme önerisi unutulur gibi değil) onların sözcüsü liderler gözden düşmüşlerdir. AKP ve lideri başbakan Recep Tayyip Erdoğan tamda bu sırada ortaya çıkar. Gerçi Anadolu sermayesinin de ücret konusunda farklı bir düşüncesi yok! Onun tek derdi varlığını pekiştirmek ve uluslar arası alanlarda yer bulabilmekti. Çünkü  kendilerinde böyle bir birikim ve güç var artık. Cemaatlerse bu işin bir parçası. Eskiden TÜSİAD görüş bildirerek hükümetlere ekonomide yol gösterirken şimdi cemaatler bu işi sadece ekonomide değil her alanda devralmışlardır.

Bugün olanlara bence böyle balkımalıdır.

Uzun sözün kısası: Cumhuriyetin ilk yıllarında devlet eliyle sermayenin doğduğunu, daha sonrada korunduğunu görüyoruz. Kolaycılığa alışan bu sermaye yerli araba, yerli televizyon, gibi konulara yönelmeyerek ve kültürel olarakta ortaya yerli, gelişmiş bir kültür koyamayarak Cumhuriyetin değeri olmayı beceremediği için bunu yapacağından kuşku duyduğum, ama adı Anadolu, yani yerli sermaye olan sermayeye iktidarı devretti. Bunların hiç değilse halkın içinden çıktıkları için halka yabancı gelmeyen, dini geleneklere dayalı kültürleri var.

Bu gerçek burjuva yapısını getirir mi, zamanla göreceğiz. Birden bire zenginleşme ile kültür oluşmayacağı için bugün görünen küçük işaretlere bel bağlanamaz tabii. Fakat İstanbul sermayesi ile Anadolu sermayesi zıtlaşmadan burjuvaziyi oluşturmalıdır artık. Gerçek burjuvazi demokrasiyi talep eder, çünkü yaşaması demokrasiyle mümkündür (bizdeki haliyle sermaye gerçek burjuvaziyi doğuramamıştır, bu yüzden demokrasimiz sık sık darbelere maruz kalmıştır). Doğu toplumlarının demokrasi talebi hiç olmadı. Japonya buna en güzel örnek. Gelişmiş bir sermaye sınıfı ve dünyada ilk ona girecek firmaları var, fakat kralın liderliğinde aşırı geleneklerle (her fert bir nefer gibi) yönetiliyorlar.

Buradan da şu sonucu çıkarabiliriz: Japonya’da gelir ve eğitilmişlik düzeyi, teknoloji kullanımı için gerekli, demokrasi için değil. Oradaki bu gelişmişlik bizi yanıltmasın. Ülkemizde de böyle olmayacağını kimse söyleyemez.

Peki gelişmiş olmak demokrat olmaktan daha mı önemlidir? Çoğu kişi için sorun görürsünüz; gelişmiş olmak demokrat olmaktan daha önemlidir. Oysa bu iki şey at başı gitmelidir.


Yayın Tarihi16.05.2014

ÖNEMSİZ BİR YAZI

Merhaba sevgili okurlar. Kimi zaman beklenmedik arızalar olunca ne yapacağımızı şaşırıyoruz. Geçtiğimiz Pazar günü aniden modemim bozulunca bu duruma düştüm. İnternete giremeyince yazı da gönderemedim. Dolayısıyla mecburi bir tatil yapmış olunca pazartesi günü yazımı okuyamadınız. Affınıza sığınıyorum. Bir günlük aradan sonra gene karşınızda olmanın zevkini yaşıyorum. Yazımı kısa tutacağım çünkü misafirimiz olan teyzemizi uğurluyoruz.

Aynı şekilde dört sene önce Almanya’dan başka bir teyzem ve eşi gelmişti. Teyzem Arnavut; hiç Türkçe bilmediği için onunla her gelişinde bakışmayı yeğliyoruz. Aramızdaki sevgi bağı gözlerimizle anlaşmamızı sağlıyor. Öyle şefkatli bakıyor ki, benim engelli oluşumdan eridiğini görüyorum. Eniştemde Arnavut, biraz Türkçe biliyor. Bildiği Türkçe, sohbet etmemize yetmiyor. Benim konuştuklarımı anlaması için kılıktan kılığa giriyorum. Sanki tiyatroda bir oyun oynuyorum. Kullandığım kelimeleri zaman çekimlerinden ve eklerden arındırıyorum. Ortaya garip bir dil çıkıyor. Yabancı ancak bu kadar Türkçe konuşur. Az Türkçe bilenlere böyle konuşmanın yararlı olduğunu görüyorum. Kelimelerin yetmediği yerde jest ve mimiklere baş vuruyorum. Hiç değilse sohbet etme imkânı buluyorum.

Eniştemin ismi ilginç; Acem. Acem biliyorsunuz İranlı demek. Arnavut’un acemi bilmesi bana ilginç geliyor. İran nere, Makedonya nere.. bu ismi Osmanlının o coğrafyaya götürdüklerinin bir işareti olarak görüyorum.

Eniştem daha önce dayımla Türkiye’ye 1977 yılında gelmişti. Dayımla birlikte az meşk etmemiştik. O da sesiyle bize katılıyordu. Dayım Arnavut halk şarkıları tutkunu. Ben her parçayı bilmiyor, sadece gitarla akor atıyordum. Bu özelliğim aklında kalmış. Org çaldığımı söyleyince ona da çalmamı istedi. Kız kardeşim, benim her şeyim Nurşen’im bir gece orgu kurdu. Başladık meşk etmeye.. enişteme bildiğim az sayıdaki Arnavut halk şarkısı “shkovani tiran”ı çaldım, o da söyledi. Ama o ne söylemek. Sesi ve söyleyişi çok harikaydı. Anılarım arasına o gecede girdi. Uzun bir süre unutabileceğimi sanmıyorum.

Misafirimiz olduğu için bugün önemli (!) bir konuda yazmadım. Bu günde öyle olsun dedim sevgili okurlar. Kusurumu bağışlayın.

Hepinize mutlu günler..



Yayın Tarihi: 14.05.2014

ŞAİRLERİN ŞİİRLERİYLE SÖYLEDİĞİ

             Merhaba sevgili okurlar. Bir haftadır havalar serin gidiyor, farkında mısınız? Bunaltmıyor ama geceleri üşütüyor bile. Çok şükür beklenen mevsim yağmurları yağıyor. Bu yağışlar susuzluğumuza çare değil. Gölleri dolduracak yağışlar kışa aitti. Kış kurak geçince gölümüzün doluluk oranı tehlikeli safhaya kadar geriledi. Bu yağmurların göle olmasa da tarıma katkısı olacaktır tahmin ederim. Havaların biraz açmasını, güneşin kendisini biraz göstermesini mi bekliyor, mevsim kendini belli etmeli mi diyorsunuz? Henüz yaza girmedik. Gerçi baharda da günlük güneşlik, sıcak havalar olabilir, ama acele etmeyelim. Yazın yazlığını yapacak çok zaman var önümüzde.

            Yakında dünya kupası maçları başlayacak. İzleyecek misiniz? Ben izlemeyi düşünüyorum. Bir önceki vuvuzelalı dünya kupası maçlarından zevk alamadım. Vuvuzela gürültüsüde, çekişmesiz futbolda bu düşünceye beni itti. Sanki birde dünyada futbol geriledi. Bütün büyük takımlarda bir tutukluk, bir gerileme var. 1974’ten beri televizyondan dünya kupasını izlerim, giderek o eski tatları alamıyorum. Bu yıl Brezilya’da yapılacak dünya kupası maçları geçen yılları aratmasın yeter.

            Hayata renk katacak özel zevkler olmalı. Bunun önemi emekli olunca anlaşılır. Boş zamanlar o kadar çoğalır ki, dolduracak konular olmazsa can sıkıntısı ve bunama başlar. İnanç ve ibadetin yanına araştırıcı, el becerilerini geliştirici, zihin açıcı uğraş mutlaka edinilmeli. Edebiyatın her türü, spor, seyahat önerilebilir konulardır. Benim elimden daha çok yazmak ve okumak geliyor. Müzik zaten hayatımın önemli bir parçası. Sadece dinleyici değilim, 24 yıldır müzisyenim de. Her türlü seyirlik sporu severek izlerim. Bir ara kartpostal biriktirme ve derlemeyle (hadi şu bildiğimiz kelimeyi kullanalım; “koleksiyonculuk” la) uğraştım. Şimdi müzik parçaları biriktiriyorum. Şiirle müziğin uyumu bu konudan daha büyük haz almama sebep oluyor.

            Sözü çok uzattım, bu haftaki şiirlere dönelim artık.

***

            Umut hiç bitmez. Her zaman hayatın motorudur. Bu şiir de umudu anlatan bir şiir.    

….    ….

195
Gözlerimde fer
Ardımda gölgem var.
Yürüyor, dans ediyor, şakacı.
Sallanan saatin sarkacı,
Umuda götürüyor,
Mutluluğa götürüyor beni.

Aydın Göle
26 eylül 2002

***   ***

            Sevgiyi tarif et deseler nasıl tarif ederdiniz, hiç düşündünüz mu? Bu şiir böyle bir tarifi amaç edindi.

….    ….

196
Sevgi baldan tatlı
Sevgi ateşten sıcak
Sevgi pamuktan hafif
Sevgi güneşten parlak
Sevgi serçe kadar ürkek
Sevgi kral kadar güçlü
Sevgi çocuk kadar masum
Sevgi buldu beni.
Başka şeye gerek yok.

Aydın Göle
25 eylül 2002

***   ***

            Aşk hayatın anlamımıdır? Bence cilasıdır. Önemli olan sevgidir. Fakat aşk olmasa ruhlar çok kaba kalırdı. Kendinizle barışmanızı aşk sağlar. İsterseniz köşklerde yaşayın, içinizdeki duygular ölmüş olursa keyifle yaşayamazsınız. Aşk işte bu duyguları diriltir. 

….    ….

197
Ben vardı benim içimde günlere küskün
Yalnızdım, sıkılıyordu ruhum,
her odasında köşkün
Aşk benden uzaktı, aşk benden aşkın
Ruhumu bir gün avucuna aldı aşkın

Aydın Göle
30 eylül 2002

***   ***

            Ayrılıklarda sözcüklerden çok hareketler öne çıkar. O sırada sözcükler ne kadarda yetersizdir. Şiirde bunu belirttim.

….    ….

198
Söylemek istediklerim
Ellerime vuruyor
Gözlerime biniyor
Kaçak sözcükler
Boşluğa düşüyor.
Sen duymuyor görmüyorsun
Görmüyorsun pür melâlimi
Hayır, senin günahın yok
Bir günahkâr varsa
takvim yapraklarıdır
Ellerime güvercin doğdun sen,
pembe gagalı
Sonra uçtun maviliklere
Bir nokta olana dek ardından baktım

Aydın Göle
30 eylül 2002

***   ***

            Herkesten sevgi istiyordum bir ara. Çünkü Allahın huzuruna vardığımda sevildiğim kadar günahsız olacağımı düşünüyordum. İyi insan olmanın bir gereğiydi benim için. Amaç olarak gene öyle ama herkese iyi görünmenin ve herkesle iyi olmanın imkânı yok.

….    ….

199
Canınızdan can,
Nefesinizden bir nefes
Verebilir misiniz
Yıldız istemiyorum sizden
Ay yerinde güzel
Beni sevebilir misiniz
Kalbinizde yerim var mı
Ömür yolculuğunda
Beni taşıyabilir misiniz
Geceme ışığınız
Uykularıma yastığınız var mı
Sizin elinize muhtacım, dost elinize
Ben yüreğimi verdim hepinize
Kanınız ılık, ılık akmadı mı,
duymadınız mı
Tatlı bir rehavet yok mu bedeninizde
Hissedin beni; göreceksiniz
Üzgünde olsanız tebessüm edeceksiniz


Aydın Göle
30 eylül 2002

***   ***

            Hiçbir şey istendiği biçimde bitmez. Ne çok şey bitmeden yarım kalır. Hatta insanın geleceği inşa edilirken bile. Oysa son yolculuğun (ölümün) kaçınılmaz olduğunu düşünen hiç yok.

….    ….

200
Dünler sol elimde, sağ elimde yarınlar
Bütün değil hiçbir şey,
neye baksam yarımlar
Bilgeler sus pus şimdi sisli kasımlar
Son yolculuğadır bütün geri sayımlar

Aydın Göle
01 ekim 2002

***   ***

            Sözden çok eylem önemlidir öyle değil mi? Zaten gerçekten seven söze hiç gerek duymaz, her hareketinde sevgi vardır zaten.

….    ….

201
Leyleğin ömrü lâk lâkla geçer
Hacı olur dünyayı tavaf ederek
Benim ömrüm leylâkla geçmez
Hacı olamam kalbine girmezsem
Yeşil gözlerinde boğulduğum

Aydın Göle
02 ekim 2002

***   ***

            Gönderilmemiş bir şiir daha. Gene ayrılık şiiri.

….    ….

46
Uyumayın bu gece korkuyorum
Korkuyorum yaşamaktan,
yıldızlara kayıtsız bakıyorum
Belki fark etmeden,
yavaş yavaş ölüyorum
Uyumayın bu gece, uyumayın diyorum

Tanrım, o beni sevmese de,
ben onu seviyorum
Sevmek değil, kölesi olmak bile az,
nasıl anlatsam bilmiyorum
Bu gece uyumayın,
uyumayın hatırım için
Başımda bekleyin, çünkü ben ölüyorum

Hatırım için kulak verin
belki bu son sözlerim
Belki biraz sonra
ışığa kapanacak gözlerim
Yok, yok, sizde hiç hatırım yok
Gidin o halde,
yada uyuyun meleklerle beraber
Ama gitmeyin uyumayın bu gece, korkuyorum
Yıldızlar üstüme geliyor hep birden
Onun endamını resmediyorlar,
ben boğuluyorum
Uyumayın bu gece ben korkuyorum

Aydın Göle
05 ekim 2002

***   ***

            Haftaya görüşmek üzere iyi pazarlar sevgili okurlar.

  
Yayın Tarihi: 11.05.2014

NE KUSURSUZ İNSAN ARA NE İNSANDA KUSUR…

Kusursuz insan aramaya kalkarsanız insansız kalırsınız. İnsanda kusur ararsanız ne çok kusur bulursunuz. Peki bu neden böyledir? Bu ben merkezci kişiliğin sebep olduğu bir yanlış algılama biçimi değil midir? Her şeyi kendimizi örnek alarak kıyaslarız. Her şeyin tek ölçüsü kendimizi görürüz. Bu, dünyadaki insan sayısı kadar ölçü ve hüküm var demektir. O zaman ortak bir noktada buluşmak nasıl mümkün olur? Demokrasi buna verilebilecek güzel bir cevaptır. Derin ve büyük bir hoş görüdür bunun cevabı.

Bundan yüz sene öncesine kadar bizi bırakın, dünyada bile demokrasinin ‘D’si bile yokken doğu bunu dinsel düşünce tarzıyla çözmüştü. Uzak doğuda da mülkiyetten arınan birey yüklerinden kurtulmuş ve kendi içine, iç gücüne kavuşmuştu. Ortadoğu dinlerinin yorumu olan Anadolu dervişliği insanın kendi güçsüzlüğünü aşma yolu olarak kalbe girmeyi, girdiği her kalbi (gönlü) Allah rızası için kazanarak Allahı en büyük sevgili, aşkın en büyük kaynağı kabul etmişti. Bunun için aşk tarif edilirken ilahi ve cismani diye ikiye ayrılır. Cismani aşk ise Allahın sevdiği kullarını, bir başka sevdiği kuluna sevdirmesi olarak belirtilir. Her aşk pembe gözlüklüdür. Hiçbir kötülüğü bu gözlükle görmenize imkân yoktur. İşte hoşgörünün gerçekleşmesi böylece mümkün olur.

Buna örnek güzel bir hikâyeyi sizlerle paylaşmak istiyorum.

***

Günün birinde yolu bir dergâha düşen kendi halinde bir adam, dergâhta, bir Mevlevi ile bir Bektaşi”nin sohbet ettiklerini görünce yanlarına yaklaşır. Kendini tanıtır ve dergâhı merak ettiğini, nasıl zikir edildiğini izlemek için geldiğini söyler.
Erenler başlar adama çeşitli nasihatlerde bulunmaya, her biri kendi yolunu mümkün olan en tatlı dille anlatmaya çalışır.
Adam bir yandan onları dinlerken, bir yandan da gözleri onların giysilerine takılır.
Mevlevi’nin giydiği kıyafette kollar o kadar geniş ve uzundur ki hem içine üç kişinin birden kolu sığabilir, hem de uzun olduğu için yalnızca kolları değil, elleri de kapanabilir.
Bektaşi’nin kıyafetinde ise tam tersi bir durum vardır.
Elbisenin kolu daracıktır, neredeyse tene yapışmıştır; üstelik kısa olduğu için, eller ta bileklere kadar açıktır.
Bu duruma hayret eden adam, sebebini öğrenmek ister.
Büyük merakla, önce Mevlevi’ye sorar:
“Pirim, kıyafetinizin kolları neden o kadar geniş ve uzun; bunun özel bir sebebi var mı?”
Mevlevi hiç beklemediği bu soru karşısında oldukça şaşırır.
İki kolunu da biraz yukarıya kaldırır, sonra ellerini birleştirerek kollarını daire sekline getirir ve şöyle der:
“Evet, özel bir sebebi vardır. Çünkü biz insanların günahlarını, ayıplarını, kusurlarını örteriz. Başkaları görmesin diye üzerini kapatırız.”
Yanıttan oldukça hoşnut olan adam ayni merakla bu kez Bektaşi”ye döner:
“Peki ya siz, pirim? Sizin kıyafetinizin kolları neden bu kadar dar ve kısa?
Siz insanların günahları ve ayıplarını örtmez misiniz?”
Bektaşi kendi kollarına bakar, birkaç saniyelik bir dalgınlıktan sonra gülümser ve adama bakarak şöyle der:
“Biz mi? Bizim geniş kıyafetlere ihtiyacımız yoktur.
Çünkü biz insanların günahlarını ve kusurlarını görmeyiz.”

ÖZETLE:

Seveceksen öylece sev.
Ne kusursuz insan ara, ne de insanda kusur.
Birincisini zaten bulamazsın, ikincisinde ise, bulduğun her kusur, öğrendiğin her ayıp sahibini değil, seni çirkinleştirir. Her ikisi de seni mutsuz eder. Birincisini bulamadığın için, ikincisini ise bulduğun için mutsuz olursun…

***

Hikâyemizi ve hikâyemizden alınacak dersi yazan böyle yazmış. Fazla söze gerek yok!


Yayın Tarihi09.05.2014

İSTATİSTİKTEN FELSEFEYE GİDEN YOL

Bugün hayatımızı yönlendiren yöneticiler istatistiki bilgilere ihtiyaç duyarlar. Rakam okumakta önemli bir iştir fakat rakamlar görünür değerleri gösterir, iç duyusal konulara giremez. İnsanın bulgusu olmasına rağmen mekaniktir ve içeriği bakan göze göre değişir. Bu yüzden istenirse kötü amaçla da kullanılabilir. Verimliliği arttırmak, yada doğan olumsuz sonuçlara doğru biçimde ulaşmak için istatistik bilgiler çok gereklidir.

Bunun farkında olan siyasi liderler fırsatları kaçırmamak, hatta arttırmak için analistlerle birlikte çalışırlar. Her seçim veya halkoylamasından sonrasında açıklanan istatistiki sonuçlar geleceği belirlemekte önemli bir gösterge olabilmekte.

Halkoylamasının veya seçimlerin ardından, çıkan “evet-hayır” yada “oy” oranlarını dikkate alan değerlendirmeler yapılır, yapılmaya da devam edilecek. Başbakanın etrafındaki analistlere “bana seçimlerde kullanılan karşıt oylarının anlamını araştırıp verin” benzeri isteklerde bulunması alınan sonuçların neleri gösterdiğinin önemini vurgular bence. Bu konu üstüne seçimler sonrasında çok şey yazılır çizilir, üstünde durmaya niyetimde, isteğimde yok.  

Biz olaylar ve sonuçları üstüne konuşmayı çok seven toplumuz. Elbette konuşmak, tartışmak çözüme ulaşmak için önemlidir. Ama bu bir maç sonrası gevezeliğine dönerse kime yararı olur, hangi sonuca ulaşılır? Boşa kürek çekmiş olmaz mıyız? Bütün takımların taraftarları Pazartesi günü işbaşı yaptıklarında işliklerde sadece hafta sonu yaptıkları maçları konuşurlar. Birde bu takımlardan biri üç büyük kulüpten biriyse ve yenildiyse diğer iki büyük kulübün taraftarı için çok güzel malzeme olur. Ya bu takımlar kendi aralarında maç yapıp biri diğerini yendiyse çıkan gürültüyü siz düşünün. İş veriminin düşmesi cabası..

Hayat devam ediyor. Daha kim bilir kaç maç oynanacak, kim kime üstünlük sağlayacak? Aynı şekilde kaç hükümet kurulacak, kaç hükümet düşecek? Tarih bunları ve daha bir çok şeyi yazmayacak. Hayatımızın görece önemli konularını da yazmayacak. Kişisel tarihler de kimsenin umurunda değil. Kitap okuma ve okunan kitap türleri oranlarına bakarsanız bunu açıkça görürsünüz. İstatistik okumak bir iştir fakat bütün bunları okumak daha büyük iştir. İstatistikten felsefeye giden bir yol vardır.   

Peki şunun istatistiği ve felsefesi nedir?

Bütün canlılar kendine özgü güzelliklere sahiptir. Hele birde yavru iseler, bakmaya doyamazsınız. Yayından boşalmış ok gibi duran tayı, yemyeşil çayırlarda zıp zıp zıplayan minik kuzuyu,  sapsarı tüyleriyle güzelim civcivi, annesiyle derede yüzen ördeği seyretmek ne kadarda  güzeldir. Bir köpek ve bir kedi yavrusunun şımarıklıkları ömre bedeldir. Ama bunların içinde en özel olanı sanırım kedidir. Çünkü kedi kadar ekâbir (elit, kendi halinde, en büyük olmanın umursamazlığında) bir başka canlı yok. Sevmenin ve sevilmenin dozunu keyfini bozmayacak düzeyde tutmaya özen gösteren çok seçkin bir hayvandır. Oyuna bayılır. Miskinlik yapmak mesleği, baş köşe konuğu, temizlik kumkuması bir kedi sahibi belki de kendini dünyanın en varlıklı insanı sayar.

Bunlar hangi istatistiğe girer?


Yayın Tarihi07.05.2014

HEDEFİM BU

Eski yazıları karıştırmak müflis tüccarın eski hesapları karıştırması gibidir denebilir. Öylede olsa geçen zaman içinde neler değişmiş neler değişmemiş, neler yapılmış neler yapılmamış, mücadelesi verilen bir konuda ne kadar yol alınmış sorularına cevap olması açısından bence zaman zaman yapılması gerekir. Ben aşağıda okuyacağınız yazıyı okuduğumda şahısların değiştiğini ama şartların olduğu gibi kaldığını gördüm. Engellilerin erişilebilir-ulaşılabilirliği konusunda 7 yılda başlanamayan işlerin tamamlanması için tanınan 3 yıllık ek sürenin de bitmesine 1 yıl kalmasına rağmen görünür bir gelişme olmadı. Yani “Batı Cephesinde Yeni Bir şey Yok!”

O yazıyı zaman zaman açıklamalarda bulunarak ana konusuna dokunmadan aktarıyorum.

***

Dün altı nokta körler derneği Sakarya şubesi başkanı Yüksel beyden (şu anda, değişmiş olan yönetim kuruluna Aşkın başkan başkanlık ediyor) öğlen üzeri bir telefon geldi. Çoktan beri görüşemediğimizi, saat 17:00’ye kadar dernekte olacağını söyledi. Gittim.
Konukseverlikle kapılarda karşıladı. Muhabbet sohbet derken saatler saatleri kovaladı. Yüksel hoca halk eğitim merkezinde görme engellilere okuma yazma öğretiyor (öğretiyordu demek gerek, artık orda değil). Kendisinin öğretmenlik vasfından aklıma ilk öğretim kursu verip vermedikleri geldi. Açık öğretim programları altında hem ilk öğretim, hem lise kursları veriyorlarmış (daha sonra bu halk eğitim merkezlerinde alınıp ilk öğretim kurumlarına verildi. İlk öğretim kurumları 4+4+4’e dönüştürülünce ne oldu, haberim yok çünkü artık açık öğretimi bıraktım). Telefonlara sarıldı, ama yoğun trafik nedeniyle telefonlar düşmediği için kayıtların devam edip etmediğini, devam ediyorsa ne kadar daha devam edeceğini öğrenemedik.

Bunun üzerine halk eğitim merkezine kendim gittim. Girişteki merdivenlerde rampa olmadığı için içeri giremedim. Vatandaşlardan yardım istedim, sağ olsunlar, içerden bir görevli bayanı bana gönderdiler. Selam sonrasında bayan görevlinin ilgilerine teşekkürle, girişte bir rampanın olmayışına şaşırdığımı belirttim. Arkada bir rampa var dediler. İçeride kendileriyle görüşmek için belirtilen tarafa gittiğimde rampa dedikleri rampanın ancak bebek arabalarının geçebileceği genişlikte bir rampa olduğunu gördüm.

Ben akülü arabamla oradan geçemezdim. Ön ve bir arka teker ancak sığardı. Arka tekerlerden biri boşta kalırdı. İşte o zaman sirklerde çalışmamış olmama hayıflandım. Belki denge konusunda beceri kazanıp rampası, asansörü olmayan resmi ve özel kurum binalarından içeri girmekte zorlanmazdım.

Neyse dostlar, rampa ararken bu arada açık öğretim bölümünü buldum. Kayıt şartlarını öğrendim. 24 eylül, yani bu gün kayıt için son günmüş. İlk okul diploması ve bir vesikalık resimle birlikte başvuru yapmak gerekiyormuş. Kayıt sırasında, öncesinde Ziraat Bankasına açık öğretimin ilk öğretim bölümü için yeni kayıt adı altında 20 tl ödeme yapılıp alınan dekontta gerekli evrakların içine eklenmeliymiş.

Öğreneceğimi öğrenmiş oldum. Çekip gitmedim, o görevli bayanı bekler düşüncesiyle tekrar görmek için ilk giriş kapısına döndüm. Görüştük. Arkadaki rampanın darlığının farkında. Ama işte belki geçerim diye önermiş. Ayrılırken bunları gazetemde yazacağım dedim. “Yok, yok bunları yazmayın, bizim güzelliğimizi yazın” dedi. Geri döndüm. Kapıda ikinci bir görevli bayanın daha olduğunu gördüm. Görevli bir bey de minik sohbetimize katıldı. İlk bayan tekrar “bizim güzelliğimizi yazın” deyince ikinci bayanı göstererek “evet bu güzelliği yazacağım, gerçekten güzel bir bayan dedim. Görevli bey “beyefendi güzelden anlıyor” dedi. Güzelliğinde hem fikir olduğumuz bayan gülümsedi. İlk bayan güzel bayana sarıldı; “güzeldir benim arkadaşım” dedi. Güzel bayanda derin alçak gönüllülükle arkadaşının daha güzel olduğunu söyleyince, ben ortada uçuşan güzel sözcüklerine “benim gibi bir engelliyle ilgilendiğine göre hanım efendinin belli ki ruhu güzel” sözcüğünü ekledim. Karşılıklı gülüşmelerle oradan ayrıldım.

Dostlar ne mi yapıyorum? Önce ilk öğretim sonrada lise diploması almaya çalışıyorum. Bunun ilk adımlarını attım. İlkokul mezunu olduğum için sarı basın kartını alamadım. Lise diploması alıp bende sarı basın kartı sahibi olacağım. Hedefim bu.

***

Hedefini bulamamış mermi gibi boynum düştü. Ben sarı basın kartını alamıyordum. Hedefimden saptım sevgili okurlar. Geldiğimiz nokta bu. İnsan üzülüyor tabii…



Yayın Tarihi05.05.2014

ŞAİRLERİN ŞİİRLERİYLE SÖYLEDİĞİ

Merhaba sevgili okurlar. Pazar günü bütün bir hafta dinlenmeyi kurduğumuz, günleri iple çeke, çeke getirdiğimiz tatil günüdür. Fakat tatil günleri biz çalışma günlerinden daha çok yoruluruz. Buna akıl sır erdiremedim gitti. Neden böyle olur? Çalışmadan insan yorulur mu hiç? Oysa bir pikniğe, yada bir sahil kasabasına denize giderek yorgunluk atma hayalleri kurmaz mıyız? İşte tatil günleri buna fırsat verir. Eşimizi, çoluk çocuğumuzu alır bir yerlere gideriz. Akşam eve döndüğümüzde ne çok yorulduğumuzu fark ederiz. Kim sorarsa biz dinlenecektik. Giderken yapılan hazırlık, dönerken toplanma sırasında eşya kaybetmeme telaşı başlı başına iştir. Birde oralarda ilk gençlik günlerimizdeki gibi biraz hoplayıp zıpladıysak vah halimize ki, ne vah.. birkaç gece uyku haramdır bize.

            Rahmetli babam kamyon şoförüydü. Evine hep hasretti. Hafta sonu yerinden kıpırdamazdı. Hele yolculuk hiç yaptıramazdınız. Rahmetli; tatil denilince yatmak ve bol, bol uyumak anlardı. Ünlü tiyatrocumuz Ferhan Şensoy bu konuda bir sohbetinde “tatil, yatmaktır” demişti. O zihnen bile hareketsizliği savunuyor. Bütün bir hafta o kadar yorulan başka bir şey düşünemez ki. Bence tatillerde konusu sıkıcı olmayan, sürükleyici romanlar okunmalı. Şiir severseniz şiir kitapları da önerilebilir. Bu günde her Pazar olduğu gibi, birazda bu amacı güderek şiirlerimi sunmaya devam edeceğim.

            İlk şiir günlerin birbirinden farksız olduğuna vurgudur. Onları ad vererek anlamlandıran biziz.

….    ….   

Ne günüydü
Günlerden neydi
Rengi yok günlerin
Kokusu yok
Adından başka
Hiçbir şeyi yok
Ne uzun
Ne kısa
Hepsi yirmi dört saat
Her gün aynı
Önceki günden farkı yok
Bu günün.
Sonraki gününde farkı olmayacak
Bu günden.
Sıralanmışlar, zincirlerin halkaları gibi
Bir trenin vagonları gibi
Birbirinden farksız
Haftalara aylara,
Mevsimlere yıllara
Uğramadan geçmez.
Kayboluyoruz içinde
Meçhule taşınıyoruz.

Aydın Göle
23 eylül 2002

***   ***

            Burada okuyacağınız numarasız ve isimsiz beş şiir, sevdiğim ve yaşama azmini takdir ettiğim Esra Kol’la bir telefon görüşmesi sırasında deliliğin sınırlarında yaptığımız sohbetten sonra doğdu. O panik atak ve paranoya teşhisiyle tedavi görüyordu. O sıralar yazdığı şiirleri bir görseniz.. ben ona bu şiirle bizim dışımızdaki hayata bakmadan kendimizle yoğunlaşarak bir yere varılamaz demek istedim. Asıl bundan ayrı kalmak delilikti.

....    …. 

Bardakta duran dişlerin gibi
Umutsuzluklar ısırır
Ansızın dallanan dilin
Zehirli mantardır, kovuklarda.
Kaktüs kılıcına asılı,
örümcek ağı mıydın
Metroda paket içinde
Bir dansöz cesedi miydin
Nemli hülyaların zıddı mıydın
Yırtık mektup dolu vazo mu
Pencereler titrerdi
Bir gri bulut titrerdi
Hava sürtünüyordu soğuk, soğuk
Niyetleri karmakarışık eder mi
Mutfakta pişirilen bir çağın
İçinden bir kelime
Kopup gelirse

Aydın Göle
24 eylül 2002

***   *** 

            Yukarda da dediğim gibi bu şiirler Esra Kol’la yaptığım bir telefon sonrasında bu şiirler doğdu. Oysa biz bu konuları konuşmamıştık bile. “mutfakta pişirilen bir çağın içinden bir kelime kopup gelse” niyetler bozulur, hele bu çağı yapanların ısrarlı çabaları (ki şiirin “acımasız sürekliliği vardı” mırası buna vurgudur.) bizi kendimizle yoğunlaşmaktan alıkoyacak bir geleceğin işaretidir diyorum.

....    ....

Acımasız sürekliliği vardı
Gül deresinde laleler akardı
Mantığı, hareketleri alt üst
Dehşetli çıplak andı
Acıtıyordu, acıtmadığı yer yoktu
Aynı dünyayı iki kere yendim.
Karşılığında
Avrupa’nın işkence salonlarına
davet aldım.
Giriş izni almadan kapılardan geçtim
Tarihin yapılışına yaklaştım
Kokusundan başım döndü
Sendeledim, düşecektim.
Nerdeyse hayata küsecektim.
Vazgeçtim o bitmez yolculuklardan

Aydın Göle
24 eylül 2002

***   *** 

            Bütün hastalar hastalıklarını bilir ve hasta olduklarını kabul ederler. Sağır olanlar bunun dışındadır. Birde delirenler.. bu şiirle birazda bunu anlatmak istedim.

....    .... 

Ben delirmedim
Sandalyeler masalar bana düşman kesildi
Güneş delirdi, deniz delirdi
Her şey biçim değiştirdi
Her şey delirdi, biçimler delirdi
Ben delirmedim.
Seni bilmem.
Fakat ben
Herkesten ve senden
Daha çok görüyorum
Görülmeyeni görüyorum
Sen boşuna bakma
Biçimler yerlerinden kaçmış
Yerinde durmuyor hiçbir şey
Düşüncelerim damlıyor
Islanan yerleri siliyorum
Gün boyu yürüyüşlerimin,
yorgunu ayaklarım.
Yıldızları öğrenecektim yürekten
Ağaçların altında şarap içecektim
Piyanoyu yakacaktım hatta
Ben delirmedim
Yok, yok, ben delirdim
Hayatı sunileştirip,
Yıldızları piyanoya düşürüp
Ben delirdim.

Aydın Göle
25 eylül 2002

***   ***

            Deliler gecenin ayla aydınlanmış yüzünde heykel gibi dururlar. Her taş onların kaidesi. Bu şiirde aynı telefon görüşmesinden sonra okuduğum Y.K. Karaosmanoğlu’nun “Yaban” adlı romanından alıntılarla oluştu.

….    ….

Delilerin temelidir her taş
Her taşa otururlar azametle
Anlayamaz kimse amaçlarını
Kurulu saat gibi
Sağanak yağmur gibi
Konuşurlar durmadan
Anlatamazlar hiçbir şeyi

Düğümlerle bağlanmış, renk, renk ipler gibi
Kesik, kesik konuşurlar
Durmadan konuşurlar
Her düğümde rengi
Başkalaşır iplerin

Aydın Göle
25 eylül 2002

***   ***

            Sırada kısa mesajla gönderilmiş şiirler var. Gene sevda var bu şiirde. Sevenin kendine söz geçirememesini vurgulamak istedim.

….    ….

193
Kelebekler
Gökyüzünün nazlı çiçekleri
Rüzgârlarla savrulur ya oradan oraya
Sen gönlümün şeytan uçurtması
Senle savruldum yıllara
Beni yenik düşürdün zamana
Sözüm geçmez kendime bile

Aydın Göle
25 eylül 2002

***   ***

            Atilla İlhan bir şiirinde “ayrılık sevdaya dahil” demişti. Evet sevdada ayrılık var. Her ayrılık yürek yakar, sevdanın ayrılığı da bir başka türlü yakar. Bu şiirle bunu vurguladım. 

....    .... 

194
Kıyamet sevgi bitince başlar
Seversen yürekten, görürsün
Dağlar devrilse yankısı,
Yürek sökülse sancısı,
Olur muydu bu kadar.
Gök kuşağımda renkler siyah

Aydın Göle
25 eylül 2002


….

            Hepinize iyi pazarlar sevgili okurlar. Haftaya görüşmek ümit ve dileğiyle, hoşça kalın.


 Yayın Tarihi04.05.2014