DİZİ YAZILAR etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
DİZİ YAZILAR etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Aralık 2012 Salı

YAKIN TARİHE BİR BAKIŞ: KÜRTLEŞTİRİLEN TÜRKLER KÜRTLEŞEN ERMENİLER VE PKK 7


 
“İşte, tüzüğünde ‘Türk’ü, Kürt’ü nerede ve ne şart altında olursa olsun öldür’ maddesi bulunan Taşnak’ın üyesi bir Ermeni ile bir Kürt aynı masadadır.

Şimdi bu manzaradan 2000’ler Türkiyesi’ne baktığımızda da Kürtlerin yine Ermenilerle aynı masaya oturabildiğini ve bir milyon Ermeni ile 30 bin Kürdün katledildiğinin hayal edilip, bu işin Türk devletine yıkılabildiğini görmekteyiz.”
Cemal Korkmaz’dan yaptığım alıntılardan bu satırlarla geçen bölümü bitirmiş ve son söz olarak “Hatırlarsanız yüzleşme adı altında Nobel ödüllü ünlü romancımız Orhan Pamuk’ta bu iddiaları savunuyordu” demiştim.

Cemal Korkmaz’ı okumaya devam edelim.

“1879 yılında Van’da İngiliz görevlisi olarak bulunan Yüzbaşı Clayton, Rusya’nın güneye inmesine set çekmek için Büyük Ermenistan kurulmasını önermektedir. Doğu Anadolu’ya Ermeni göçü yapılması ve Türklerin göç ettirilmesini savunmaktadır. ‘Bu iş başarıldıktan sonra geriye kalan Kürtlerle Nasturiler Ermenilerle kader birliği ettirilmeli ve bu ırklar birleştirilmelidir.’

Bu siyaset daha sonra tüm Batılı emperyalistler tarafından sahiplenilecek ve özellikle Ruslar bu işin teorileştirilmesiyle meşgul olacaklardır. Kürtlerle Ermenilerin ırksal birlikteliği Medlere dayandırılacak ve bugüne kadar sahiplenilen teorinin köşe taşları oluşturulmaya başlanacaktır…. 1930 yılında Zürih kentinde toplanan II. Enternasyonal toplantısında da bu konu gündemdedir. Ermeniler Kürt davasının en hararetli savunucularıdır. Daha sonra 1933’te Erivan’da Kürdoloji Kongresi toplanacaktır.

Nitekim Nikitin ‘1928’den itibaren Ermenistan’da Kürt edebiyatı yaratıldı’ diyerek bu gerçeği itiraf etmektedir. Yine Nikitin işi Erzurum’daki menşeileri Ermeni olan bazı aşiretlerin sonraları Kürtleştiğine kadar vardıracaktır. Seçtiği örnek ise Mamakanlı aşiretinin aslında Mamikonyan isminden türediğidir.

Hem batılı ülkelerin hem komünist sistemin denendiği ilk devlet olan Sovyetler Birliğinin ortak gayretleriyle kurulmak istenen Büyük Ermenistan için Kürtlerin Osmanlının son dönemlerinden bu yana kullanıldıkları görülüyor. 12 eylül sonrasında Solcu Kawa örgütünü bitirmek amacıyla kurdurulan PKK yönetim kadrolarının Kürtleşen Ermenilerin eline geçmesi Ermeni terör örgütü Asala’nın PKK’ya destek vermesi tesadüf değildir. Bunun üstüne Büyük Ortadoğu Planını yani BOP’u da eklerseniz yap boz tamamlanmış olur. Bunu Cemal Korkmaz’da şöyle belirtiyor.

“Yine Faik Bulut da Dersim aşiretlerinin bir kısmının Ermeni kökenli olduğunu vurgulamakta ve bir çok aşiret ismi sayarak iddialarına dayanak yapmaktadır. Bu savlardan hareketle Ermeni ve Kürt işbirliğinin temelleri atılmaktadır. Hem Osmanlı hem de Türkiye Cumhuriyeti Devleti zayıflatılmaya çalışılmaktadır.

Çok doğru. Bütünüyle amaç bu. Bunun için Türkiye Türksüzleştirilmekte. Bunun için doğudaki Türk aşiretler Kürtleştirildi. Hatta batıdan doğuya görevli olarak gidip kalanlarla, mübadele yoluyla balkanlardan gelen Müslüman nüfusun doğuya yerleştirilenleri de…

Türk adı faşist damgası yemeye yeter sayıldı bu ülkede. Bu benim çok ağırıma gidiyor. Eminim bir çok demokrat veya muhafazakâr Türk’ün de ağırına gidiyordur.

Bu yazı dizisini Kürt vatandaşlarımızı dışlamak düşüncesiyle yazmadığımı bir kez daha özellikle vurgulamak isterim. Tasada ve kıvançta bu ülke için birlik olan herkes kardeşimdir. Hepimizin kardeşidir. Bu yazı dizisini hazırlamaktaki amacım bir durumu ortaya koymaktı. O durumun arkasını da göstermekti. Kesinlikle komplo teorisi üretmediğimi düşünüyorum. Komplo üretmemek için de kulağımızın üstüne yatıp uyuyacak değiliz. Bir takım gerçekleri, gün gelip şaşırmamak, ne yapacağımızı bilemez duruma düşmemek için, görmek ve göstermek zorundayız.   

  
BİTTİ

 
Yazışma Adresim: www.goleaydin@hotmail.com
Gazete Adresimiz: www.anadolumedyagrup.com


Yayın Tarihi: 17.12.2012

16 Aralık 2012 Pazar

YAKIN TARİHE BİR BAKIŞ: KÜRTLEŞTİRİLEN TÜRKLER KÜRTLEŞEN ERMENİLER VE PKK 6



Önceki bölümü bitirirken Yusuf Halacoğlu’nun;
‘Elimde bir liste var. Resmi belgelere göre dönmelerin listesi. Kimlerin dönme oldukları, Ermeni ismi, Türk ismi hepsi var. Hangi evde oturduklarına kadar var. Tehdit olarak söylemiyorum. Bunları açıklamıyorum, açıklamayacağım da. Şimdi ben bunları öğrenince ne yapayım? Paylaşmayım mı? Bunları Ermenileri kötülemek için söylemiyorum. Bazı Ermenilerin tehcirden kurtulmak için kendilerini Kürt Alevi gösterdiklerini söylüyorum.’
sözlerini aktaran Özgür Erdem’in yazdıklarının ardından;
“(...)Ulus devletlere son verme çabası içinde olan Amerika ve Avrupa Birliğinin, kendi ulus kimliklerini korumakta olmaları bu yüzyılın yaman çelişkisi olacaktır. Bizim içimizdeki ve orta doğuda cetvelle çizilen sınırlarla parçalanan siyasi coğrafyalarda kalan Kürtler, birkaç amaç ve hedefle devletlendirilmeye çalışılmaktadır. Bu yazının amacı bizi ilgilendiren yanını ortaya koymaktır. Gerisi halkımızın ve yöneticilerimizin bileceği iş...”
demiş, Özgür Erdem’in yazısından alıntılarımın son satırlarını bu bölüme bırakmıştım. O satırlar şöyleydi:

“Halaçoğlu, bu sözlerinden ötürü Türk Tarih Kurumu başkanlığından alındı. Suçu Türkleri koruması ve tarihsel gerçekleri ortaya koymasıydı. Ancak Halaçoğlu’nu şimdi çok önemli bir görev bekliyor. Madem Ermeni dönmelerinin listesi elinde, bunu yayınlasın.”

Şimdi sırada Cemal Korkmaz’ın yazdıkları var. Cemal Korkmaz konuyu 1. dünya savaşı sonrasına götürerek Kürt Ermeni ittifakına değiniyor.  

“Tevfik Paşa, I. Dünya Savaşı sonrası yenilenlerin akıbetlerini belirlemek için toplanan Paris Barış Konferansı’na Osmanlı’yı temsil etmek üzere gider. İtilaf Devletleri’nin Osmanlı’ya hazırladığı sonu onaylamakla görevlendirilmiştir. Paris’te Sevr taslakları hazırlanmaktadır (...)
Fransız Dışişleri Bakanlığı saatli salonuna … (girer A.G) Fransa Başbakanının iki yanında biri Ermeni, biri Kürt olmak üzere iki kişi oturmaktadır. (…) Bogos Nubar, Berlin Konferansı’nda (…) Devlet batırıp İngiliz işgalcileri davet etmek konusunda babasından aldığı kariyeri geliştirmektedir (...).

Kürt Şerif Paşa ise Osmanlı maliyesinden maaşlı olmakla birlikte, konferansta ABD Başkanı Wilson prensiplerinin savunuculuğunu üstlenmektedir.”
Burada bir ayraç açıp Wilson ilkelerinin neler olduğunu görelim.

* 1. Barış Antlaşmaları açık ve şeffaf biçimde yapılmalı, gizli antlaşmalar yapılmamalıdır.
* 2. Karasuları dışındaki denizlerde dolaşım, savaşta ve barışta, özgür olmalıdır. Uluslararası kararla, uluslararası antlaşmalara uyulmasını sağlamak için genel veya bölgesel ablukalar oluşturulabilir.
* 3. Uluslar arasındaki bütün ekonomik engeller kaldırılmalı ve serbest ticarete izin verilmelidir.
* 4. Uluslar, iç güvenliği sağlamaya yetecek miktarın dışında silahlanmamalıdır. Bunun sağlanması için garantiler verilmelidir.
* 11. Romanya, Sırbistan ve Karadağ toprakları boşaltılmalı ve Sırbistan’a denize açılma imkânı verilmelidir. Balkan devletlerinin sınırları ulusçuluk prensibine göre düzenlenmelidir.
* 12. Osmanlı İmparatorluğu’nun Türk olan kısımlarına egemenlik hakkı tanınmalı, fakat Türk olmayan halklara bağımsızlık verilmelidir. Çanakkale Boğazı, sürekli olarak, bütün milletlerin ticaret gemilerine açık olmalı ve bu durum milletlerarası garanti altına konmalıdır.

Osmanlı’dan maaş alan Kürt Şerif Paşanın Wilson ilkelerini neden savunduğunu 12. madde çok güzel anlatıyor değil mi? Fakat Wilson ilkeleri barış konferansında pek önemsenmiyor. Türk olmayan halklar içinde kendine yer arayan Kürt Şerif Paşanın istediği gerçekleşmediği gibi Çanakkale ve İstanbul boğazları daha sonra yapılan anlaşmalarla genç Türk devletine bırakıldı.

Ayracı kapamadan önce 3. maddeye dikkati çekmek istiyorum. Ne masum istek değil mi? Aslında bütün savaşların ana nedeni orda yatıyor.

Cemal Korkmaz’a dönelim

“İşte, tüzüğünde ‘Türk’ü, Kürt’ü nerede ve ne şart altında olursa olsun öldür’ maddesi bulunan Taşnak’ın üyesi bir Ermeni ile bir Kürt aynı masadadır.

Şimdi bu manzaradan 2000’ler Türkiyesi’ne baktığımızda da Kürtlerin yine Ermenilerle aynı masaya oturabildiğini ve bir milyon Ermeni ile 30 bin Kürdün katledildiğinin hayal edilip, bu işin Türk devletine yıkılabildiğini görmekteyiz.”

Hatırlarsanız yüzleşme adı altında Nobel ödüllü ünlü romancımız Orhan Pamuk’ta bu iddiaları savunuyordu.



DEVAM EDECEK


Yazışma Adresim: www.goleaydin@hotmail.com
Gazete Adresimiz: www.anadolumedyagrup.com


Yayın Tarihi: 14.12.2012

YAKIN TARİHE BİR BAKIŞ: KÜRTLEŞTİRİLEN TÜRKLER KÜRTLEŞEN ERMENİLER VE PKK 5


Önceki bölümü bitirirken Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgeleri için dindarlığın önemli olduğunu belirterek, okullaşmanın yaygın olmadığı “Köylüleşememiş bir topluluğun” en büyük etkileşimi dindarlıkla sağlanır demiştim. AKP’nin bu yörelerde sağ partilerin yerini alarak ikinci parti olabildiğini ekleyerek, İnan Kahraman’ın bu konuda söylediklerini bu yazıya bırakmıştım. Kaldığımız yerden devam ediyoruz.

“Doğu ve Güneydoğu’daki bu Kürtleşmenin bir diğer önemli ayağı ise AKP’nin artan etkinliğidir. PKK’dan sonra bölgedeki ikinci parti AKP’dir. Ancak AKP’ye verilen oylar da bölgedeki Kürt-İslamcı güçlenmenin İslamcı kolunu oluşturmaktadır.

Güneydoğu’da gördüğümüz Türklerin Kürtleşmesi olgusu 1960’larda başlayan sanayileşme ve göç olgusu ile birleşince 1990’lardan sonra etkilerini görmeye başladığımız yeni bir Kürtleştirme (...) (hareketineA.G) dönüşmüştür. Böylelikle sadece Doğu ve Güneydoğu’nun Türk nüfusu değil bütün Türkiye bir Kürtleştirme (...) ile karşı karşıya kalmıştır.

Türkiye’deki Türk varlığını hedef alan ve Batının yüzlerce yıllık Türkiye’yi Türksüzleştirme programını (...) (dolaylı olarak üstlenen A.G) üstlenen Kürt ayrılıkçılığının önünü kesmenin yolu da Kürtleşmenin önüne geçecek bir Türk programından geçmektedir.”

Geçenlerde epeydir görmediğim arkadaşım söyleşimiz sırasında ‘eğer sermayenin merkezi İstanbul istememiş olsaydı hiçbir batı ülkesi Kürt hareketini bu derece destekleyemezdi. Onlar halkın dağlardan inip kapitalist sisteme uyum göstermesini, üretilen mal ve hizmetlerin müşterisi olmasını istedikleri için yabancı sermaye ile örtüşen çıkarları sonucunda batı ülkeleriyle paralel tavır sergiliyorlar’ dedi. Sol aydınlarla sermayenin söylemlerinin ilk kez bir noktada birleştiğini belirtti. PKK’nın gizlendiği dağların Türk malı yiyecek ve giyecekle tıka basa dolu olmasını örnek olarak gösterdi. Ayrıca Doğu ve güneydoğu Anadolu’da hayvancılığın bitirilmesini buna bağladı. Ona göre hiçbir batı ülkesi o kadar uzun süre, o kadar çok yardım yapmazdı. Sizcede haklı mıdır bilemem ama bir görüştür, bu görüşün kendine göre dayanakları vardır. Yukarıda da andığım Bu dayanaklarını gerçekçi bulduğumu söyleyebilirim.

Şimdide başka bir kaleme geçelim. Bu konuyla ilgili görüşlerini ünlü tarihçimizin yazdıklarıyla pekiştiren Özgür Erdem’in yazdıklarını okuyalım.

“Bu konu birkaç ay önce Türk Tarih Kurum Başkanı Prof. Dr. Yusuf Halaçoğlu tarafından da dile getirilmişti:

‘Araştırmalarımızda Kürt diye bildiğimiz insanların aslında yapısal olarak ‘Türkmen asıllı’ olduğunu, Kürt Alevi olarak bilinen vatandaşların ise -Ermeni kökenli- olduğunu gördük.’

Halaçoğlu bu açıklamasından sonra bölücü çevrelerin büyük tepkisiyle karşılaşmış, adeta linç edilmişti. Halbuki, bu yalnız Halaçoğlu’nun bir iddiası değil, pek çok tarihçinin kabul ettiği bir olgu.

Mesela Prof. Dr. Hasan Köni şöyle diyor:

‘Tehcir sırasında, yerinden olmamak için ‘convert’ olan yani Müslümanlığa dönen Ermeniler de var. Bunların kim olduğunu bilemiyoruz. Sayıları 300-400 bin kişi. Ayrıca dönmüş Museviler ve dönmüş Rumlar da var. Bunları maalesef Türkiye Cumhuriyeti kendi vatandaşlarını rahatsız etmemek için açıklamıyor. Belki de devletin içinde de yüksek rütbeye gelmiş, Ermeni kökenli dönmüş insanlarımız var.’

Hrant Dink bile kabul ediyor bunu. Tehcire kaç kişinin tabi olduğunun tartışıldığı bir toplantıda şöyle diyor:

‘Aynı dönemde yaklaşık 500 bin Ermeni, din değiştirip Türk olmuştur.’

Batılı tarihçi Hans Lukas Kieser ise şöyle diyor:

‘Pek çok ipucu, Kürt Aleviliğinin beşiği olan Dersim’in en azından bir bölümünün Kürtleşmiş Ermeni asıllı halklardan oluştuğunu gösterir.’

(...) Halaçoğlu sözlerinin arkasında durmuş ve şöyle demişti:

‘Elimde bir liste var. Resmi belgelere göre dönmelerin listesi. Kimlerin dönme oldukları, Ermeni ismi, Türk ismi hepsi var. Hangi evde oturduklarına kadar var. Tehdit olarak söylemiyorum. Bunları açıklamıyorum, açıklamayacağım da. Şimdi ben bunları öğrenince ne yapayım? Paylaşmayım mı? Bunları Ermenileri kötülemek için söylemiyorum. Bazı Ermenilerin tehcirden kurtulmak için kendilerini Kürt Alevi gösterdiklerini söylüyorum.’

Yavaş yavaş yazı dizimizin sonuna geliyoruz.  Ulus devletlere son verme çabası içinde olan Amerika ve Avrupa Birliğinin, kendi ulus kimliklerini korumakta olmaları bu yüzyılın yaman çelişkisi olacaktır. Bizim içimizdeki ve orta doğuda cetvelle çizilen sınırlarla parçalanan siyasi coğrafyalarda kalan Kürtler birkaç amaç ve hedefle devletlendirilmeye çalışılmaktadır. Bu yazının amacı bizi ilgilendiren yanını ortaya koymaktır. Gerisi halkımızın ve yöneticilerimizin bileceği iş...


DEVAM EDECEK


Yazışma Adresim: www.goleaydin@hotmail.com
Gazete Adresimiz: www.anadolumedyagrup.com
Bütün yazılarım...: http://hayatintatlarivehayatindusundurdukler.blogspot.com


Yayın Tarihi: 12.12.2012

10 Aralık 2012 Pazartesi

YAKIN TARİHE BİR BAKIŞ: KÜRTLEŞTİRİLEN TÜRKLER KÜRTLEŞEN ERMENİLER VE PKK 4



ÇİZGİ-YORUM COŞKUN GÖLE

Kürt milliyetçiliğinin bugün Türk milliyetçiliğiyle içselleştirilen ırkçı ve faşist tanımları aynen içerdiğini bizzat uygulamalarıyla görülmektedir. Bunun bir sebebi olmalı değil mi? Bana kalırsa bu nedenler şöyle sıralanabilir: 1.’si toprak ağalarının feodal yapıda yapılmak istenen değişimi engellemeleri, 2.’si tehcir sırasında Müslümanlaşarak oralarda kalan Ermenilerin Kürt milliyetçiliğinin içine sızmaları, 3.’sü emperyalist ülkelerin orta doğudaki emelleridir. Geçmişte yapılan hataları da 4. neden olarak sayabiliriz.

Bugünkü nesiller için uzak bir dönem, ülkeler tarihi içinse çok yakın bir geçmişten söz edelim. 1974’teki Kıbrıs çıkarması ve 1983’te Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetinin ilanı sırasında aynı ülkenin kıvançta ve tasada ortak vatandaşları olarak Kürt arkadaşlarım ülkeleri Türkiye’yle gurur duymuşlardı. Bu arkadaşlarım aradan geçen yıllarla birlikte bana olan ilgilerini sürdürdüler. Ben bir çoğuyla hala arkadaşım. İçlerinden bir kaçı 17 ağustosta çalıştıkları inşaat yıkılınca altında kalarak can verdiler. Onların sağ kalanlarıyla aynı sokakta serilen yataklarda komşuluk yaptık. Çay, sigara, su, ekmek paylaştık. Bizim güzelliğimizin birlikteliğimizden kaynaklandığını düşünüyorum. Bu ülke varlığını gene böyle sürdürecektir eminim. Yazımızın konusuna bakarak insanları milliyetlerinden dolayı ayırdığım sanılmasın. Sözünü ettiğim konu bir olguyu ortaya koymak içindir. Kimseyi dışlamak düşüncesinde değilim. Irkçılık karşı çıktığım şeydir. Bu ülke de asla ırkçı olamaz.

Bu girişin ardından İnan Kahraman’ın yazdıklarına kaldığımız yerden devam edelim.

“Elbette böylesi bir düzenin başındaki Kürt beyi egemenliğini ne Osmanlı idaresine ne de Cumhuriyet’e teslim etmek istemiştir. Her girişimde de isyan ederek bu egemenliğini korumaya çalışmıştır.
(...) böyle bir rejim içinde maraba toprağa bağlı bir köledir. Kürt beyini doyurmayan ona haraç vermeyen, (...) maraba, haklı davasında bile haksız duruma düşmek zorundadır.

Bu (...) derebeylik rejimi tarihin her döneminde Türklerin toplumsal ve iktisadi hayatlarının tam zıddıdır ve (henüz köylüleşememiş bile olmaktan A.G) kaynaklanan avantaj nedeniyle sorun Türklerin aleyhine olarak çözülecektir (gelişme ve özgürleşmeye giden insanlığın, belli kilometre taşlarından biri olan köylüleşme olgusu, köylüleşememekten dolayı eksiklik  yaratması gerekirken, -elbette bütün Kürtleri aynı kalıba sokmak haksızlık olur- eskiden derebeyinin, şimdi terör ağalarının sözünü dinlemek zorunda olmaları nedeniyle üstünlüğe dönüşebiliyor A.G).

“1990’lara gelindiğinde Doğu ve Güneydoğu’daki Kürt derebeylerinin yerini Kürt terör ağaları almıştır. PKK terörünün giderek artan etkisi ile bölgedeki devlet otoritesi yerini terör örgütünün otoritesine bırakır.
Bölgedeki Kürt toprak ağaları ise bu kez PKK terörünün başındaki isimler olarak ortaya çıkarlar.
Bugün PKK’nın önde gelen isimlerinden Sırrı Sakık ve Ahmet Türk gibi pek çok ismin aynı zamanda bölgenin en büyük aşiretlerinin liderleri olması tam da bu gerçeğe işaret etmektedir.”

Yukardaki satırlar parantez içindeki sözlerimizi doğruluyor. Birde seçimlerde gelinen noktaya bakalım.

“1990’lara kadar merkez sağ partiler başta olmak üzere MHP ve CHP gibi partilerin de önemli ölçüde oy aldıkları Güneydoğu aradan geçen yirmi yılda egemenliğin adım adım PKK ve destekçisi siyasi partilerin egemenliğine girmiştir.

Kürtleşmenin boyutu o denli büyüktür ki yıllarca MHP çizgisindeki adayların seçim kazandığı Iğdır gibi bir milliyetçi Türk ilinde bile bugün belediye seçimlerini PKK’nın siyasi partisi kazanmaktadır. AKP’li Cemil Çiçek bile son yerel seçim sonuçlarının ardından yaptığı değerlendirmede ‘PKK Ermenistan sınırına dayandı.’ diyerek bu gerçeği itiraf etmek zorunda kalmıştır.”

Bu bölgelerde dindarlık önemlidir. Köylüleşememiş bir topluluğun en büyük etkileşimi  dindarlıkla sağlanır. AKP buralarda sağ partilerin yerini alarak ikinci parti olabilmiştir. İnan Kahraman’ın bu konuda söylediklerine gelecek yazımızda bakacağız.

 
DEVAM EDECEK


Yazışma Adresim: www.goleaydin@hotmail.com
Gazete Adresimiz: www.anadolumedyagrup.com


Yayın Tarihi: 10.12.2012 

7 Aralık 2012 Cuma

YAKIN TARİHE BİR BAKIŞ: KÜRTLEŞTİRİLEN TÜRKLER KÜRTLEŞEN ERMENİLER VE PKK 3




ÇİZGİ-YORUM COŞKUN GÖLE
 
Değişmiyen sosyal yapısıyla, istila edercesine yerleştikleri kentleri kendilerine benzetmeleriyle Kürtçülüğün ırkçı nitelikler taşıdığını söylemek yanlış olmaz. Geçen yazımızda İnan Kahraman’ın bu konuda yazdıklarına yer vermeye başlamıştık. O yazıdan seçtiğim bölümlerle devam edelim.

“Kürtçüler yıllardır Türk devletinin Kürtleri asimile ettiğinden, Kürtlere yönelik bir “imha ve inkâr politikası”ndan bahsetmektedirler ama rakamlar tam tersini söylemektedir. Türkiye’nin Türk yoğunluğu bulunan Batı bölgelerinde yıllardır varlıklarını koruyan ve asimile olmak bir yana gittikçe sayılarını arttıran Kürtler, çoğunluk oldukları Güneydoğu Anadolu’da Türk nüfusu tamamen asimile etmişler ve Güneydoğu’yu tek bir Türk kalmamacasına Türksüzleştirmişlerdir.”

Sadece güneydoğu mu? İstanbul’da bile böyle bir uygulama var. Bu bazı mesleklerde kendini belli ediyor. Mesela bazı hatlarda minibüs taşımacılığında, mesela sebze hallerindeki kabzımallıkta, pazarcılıkta, işportacılıkta başkasına iş yapma hakkı tanımıyorlar. Bu konuda ne çok kavgalar olmuş ve bu haberler gazetelerin birinci sayfalarında yer bulmuştur. Taşeron  işlerde mafyatik uygulamalarla egemenlik kurarak, inşaat işçiliğiyle konut sektörüne kadar uzanarak, yerleştikleri bölgelere yabancıları almayarak, kenar ve dış semtlerden içe doğru giderek şehirleri Kürtleştirme hareketinin uzun yıllardır sürdürüldüğünü söyleyebiliriz.    

Bu durumla ilgili olarak İnan Kahraman’ın yorumu şöyle:

“Kürtçülerin iddiası Kürtlerin Doğu ve Güneydoğu’da Türklerden bile daha önce bulunduklarıdır. Ancak her ne hikmetse binlerce yıllık Kürt toprağı olduğu iddia edilen ve adına da Kürdistan dedikleri coğrafyada bugün bile Kürtçe değil Türkçe konuşulmaktadır.
Üstelik bağımsız Kürdistan için ayaklanan bölücü örgüt PKK’nın elebaşları, en başta da Apo, Kürtçe bilmemekte, Kürtçü örgüt her türlü iletişim ve propaganda faaliyetini de Türkçe yürütmektedir.

Binlerce yıllık bir Kürt egemenliğinin bulunduğu iddia edilen bir bölgede, bölge halkını geçtik, terör örgütü bile hala iletişim dili olarak Türkçe’den başka bir dil kullanamıyorsa ve bu topraklarda bugüne kadar tek bir Kürt devleti bile kurulamadıysa ortada açık bir Kürtçü çarpıtma olduğunu düşünmek gerekir.”

PKK’nın 12 eylül sonrasında Orgeneral Turgut Sunalp tarafından Kürtçü ve Solcu KAWA örgütünü (*1)  yok etmek için kurulduğunu AKP milletvekili ve gazeteci Şamil Tayyar söylemişti. Öylede olsa sonuçta bu hareketin hamiliğine soyunan üstelik mütteffiğimiz olan ülkelerin (*2) sayesinde PKK hak iddialarıyla Türkiye’nin bütünlüğüne göz dikmiş bir terör örgütüdür. İnan Kahraman’ın dediği gibi bu örgütün lider kadrosu Türkçeden başka dil bilmemektedirler. Kapatılmaktan ve isim değiştirmekten başka temsil iddiasında bulundukları bölge halkına fayda sunamayan PKK uzantısı gibi duran BDP milletvekillerinden birçoğu hatırlarsınız sanırım, açılan Kürtçe dil kurslarına gitmişlerdi. (...) Şimdilik bu kadarla yetinelim ve İnan Kahraman’ın yazdıklarına dönelim.

 “ (...) ne yazık ki dil kültür, uygarlık gibi değerler sadece ve sadece tarihsel süreçlerin ürünüdür ve silahla yaratılamamaktadır.

Silahın yetersiz kaldığı yerde ise Kürt(çü)lerin imdadına yine Batılı emperyalist devletler yetişmiştir. Neredeyse üç yüz yıldır İngiliz Rus ve Amerikalılar tarafından kurulan ‘Kürdoloji’ enstitülerinde Kürtçe diye bir dil yaratılmaya çalışılmaktadır ama yine de ortada adına dil denebilecek yeterlilikte bir ürün ortaya konabilmiş değildir.”

Peki halkın kullandığı dil Kürtçe değil mi? Kürtçedir ama edebi ve bilimsel yazı birikimi olmayan bir dildir. Farsça ve Arapça egemenliğinde içinde çok sayıda Türkçe kelimelerin olduğunu, kelime ekleriyle fiil çekimlerinin Türkçe dilbilgisi kurallarına benzediğini söylersek abartmış olmayız.



DEVAM EDECEK


(*1)  bknz: Kawa - Kürt sorunu ve Etnik Örgütlenmeler 1 Yazar:Raşit Kısacık
(*2)  bunlardan biride Fransa’dır. Fransa eski cumhurbaşkanı Fransua Miterrand’ın eşi Daniela Miterrand ülkesiyle ülkemizin ve Irak’ın kürt bölgelerini komşu kapısı yapmış, oralarda bir takım siyasi çalışmalar yürütmüştü)



Yazışma Adresim: www.goleaydin@hotmail.com
Gazete Adresimiz: www.anadolumedyagrup.com




YAKIN TARİHE BİR BAKIŞ: KÜRTLEŞTİRİLEN TÜRKLER KÜRTLEŞEN ERMENİLER VE PKK 2


Terör örgütüyle yapılan dolaylı görüşmelerin akan kanı durdurmak kadar asıl amaca varmak konusunda anlaşma sağlamak için yapıldığını belirterek ilk bölüme noktayı koymuştum. İkinci bölüme geçmeden önce asıl amacın ne olduğuna değinmek gerekiyor
Başbakan üniter yapıya dokunmamaktan söz etse bile Büyükşehir Belediye yasalarıyla üniter yapıdan vazgeçildiğini anlıyoruz. Başbakanın Valilerin seçimle göreve gelmesi fikride başka türlü açıklanamaz. Anadilde eğitim, anadilde savunma gibi isteklerin karşılanması da bölgesel farklılığın kabulü, üniter yapının terki anlamını taşır. Parçalı yapıya sahip devlet yapısına adım adım gidiyoruz. Asıl amaç işte bu. Türkiyeyi federeatif ve dini buyrukları devlet yönetiminde esas alan yapıya sokmak olarak özetleyeceğimiz bu yapıya Başbakanımızın düşündüğü denetimsiz, tüm yetkileri kuşandığı başkanlık sistemini de eklerseniz 21. yüzyılda hem çok parçalı, hem totaliter yönetimlerce yönetilen ülke olmaya doğru koştuğumuzu görürsünüz. Peki bu noktaya nasıl geldik? Bunun AKP önceside var. Bu yazının bir amacı bu konuyada ışık tutmak... ilk bölümde Kürtleşen Ermenilerden söz ederken Türklerinde Kürtleştirildiğini belirtmiştim. Yazar İnan Kahraman bu konuda şunları yazmış:

İnan Kahraman soruyor; Asimile Olan Kim: Türkler mi, Kürtler mi?

“Genç cumhuriyet kuruluşundan itibaren etnik meseleyi çözmek ve ulusal devlet yapısını güçlendirmek için bir program uygulamaya koymuştu. 1927 yılında bu planın ana hatlarını çizmek açısından bir nüfus sayımı yapıldı. Bu nüfus sayımında vatandaşlara ana dili soruldu ve her dilin bir etnik kimliği simgelediği düşünülerek Türkiye’nin etnik bileşimi çıkarıldı. Sonuçta Türkiye nüfusu 13.648.270 olarak belirlenmiş, 11.777.810’lu Türk nüfusa karşı 1.184.446 Kürt nüfus tespit edilmiştir. 1927 yılı rakamları ile bakıldığında Türk nüfusun Kürt nüfusun 10 katı olduğu görülmektedir.
Bu tarz bir nüfus sayımı son olarak 1965 yılında yapılmış, 1927’de toplam nüfusun %8,5’ine denk düşen Kürt nüfus aradan geçen zaman zarfında oransal olarak gerilemiş ve %6’ya düşmüştür. Demek ki 40 yılda Kürt nüfus Türk nüfusa oranla % 2.5 gerilemiştir. Bu gerileyiş ise son derece normal bir durum, ulus-devlet olma sürecinin ve sosyolojik gerçeklerin doğal bir sonucudur.”

Burada araya girmek ihtiyacı duyuyorum. Henüz Anadolu şehirciliği kavramı oluşmadığı için İstanbul Ankara İzmir gibi şehirlerin sosyokültürel farklılığı baskındı ve erişilmesi gereken kentlilik olgusunu temsil ediyordu. Köylü yığınların yoğun göçü bu görünümü bozdu. Hızlı gecekondulaşmayla birlikte şehirlerin dokusu değişti. Göçenler büyük şehrin kültürüne uyacaklarına bu şehirleri kendilerine uydurdular. Yapılamayan toprak reformu ile Kürt derebeyliğinin yerinde kalması, geleneklerinden kopmayıp kızlarını eğitime vermeyen, köylü bile olmayan kitlelerin büyük şehirlere göç etmesi ulus devlet olma sürecini tıkamıştır.
İnan Kahraman buna şöyle değinmiş.

“Ancak bugün geldiğimiz tabloya baktığımızda 1965’lere kadar normal seyrinde giden bir toplumsal sürecin önemli bir kırılma yaşandığı ve sürecin tersine döndüğü gerçeği ile karşılaşıyoruz.

Kürtçülerin bugünkü iddiası Türkiye nüfusunun yaklaşık 20-25 milyonunun Kürt olduğudur. Elbette bu büyük bir uydurmadır ama bu rakamın sadece yarısının doğru olduğu bile kabul edilse ortada sosyolojik gerçeklere tamamen ters bir garip durum oluşmaktadır.”

Kürt nüfusundaki artışın sebeplerine şimdi geliyoruz.

“Aynı durum Güneydoğu Anadolu bölgesi özelinde daha belirgin bir biçimde kendini göstermektedir. 1927 nüfus sayımında Güneydoğu Anadolu’da nüfusun yaklaşık %25’i Türk’tür.
1927 yılında Diyarbakır’da 56 bin Türk yaşamaktaydı. Bu da toplam nüfusun %30’u eder.
Bugün ise Diyarbakır’da 1.36 milyon kişi yaşamaktadır. Eğer bugün de aynı oran olsaydı, Diyarbakır’da 393 bin Türk yaşıyor olmalıydı!
Yine örneğin Urfa’da 1927’de 82 bin Türk yaşıyordu ve Türklerle Kürtlerin oranı aynıydı.
Bu oranlar korunsaydı bugün Urfa’da 575 bin Türk yaşıyor olacaktı!
Ancak Güneydoğu’da böyle bir Türk nüfus artık kalmamıştır.
Çünkü Türkler, Kürtler içinde hızla erimiş ve Kürtleşmiştir. (Türklerin Kürtleştirilmesi ile ilgili kapsamlı bir analiz için bkz. Gökçe Fırat, Kürt Sorununda Gizlenen Gerçekler ve Kürt İstilası, İleri Yayınları, 2007)

Bu ise Kürt kimliğinin aslında nasıl da ırkçı bir kimlik olduğunu göstermektedir.”



DEVAM EDECEK



Yazışma Adresim: www.goleaydin@hotmail.com
Gazete Adresimiz: www.anadolumedyagrup.com


Yayın Tarihi: 05.12.2012


4 Aralık 2012 Salı

YAKIN TARİHE BİR BAKIŞ: KÜRTLEŞTİRİLEN TÜRKLER KÜRTLEŞEN ERMENİLER VE PKK 1



“Türkiye’de iç savaş devam edecek, Türk ekonomisi sıfır noktasına inecek, vatandaşlar başkaldıracaktır; Türkiye bölünecek ve Kürt devleti kurulacaktır. Ermeniler Kürtlerle olan ilişkilerini iyi bir şekilde yürütmeli ve Kürtlerin mücadelesini desteklemelidir. Bugün Türklerin elinde olan topraklar yarın Ermenilerin olacaktır.” (Lübnan  Ermeni  Ortodoks  Başpiskoposu, 1993)

Türk elçiliklerine yaptığı saldırılarla ünlenen ve birçok elçi ve konsolosumuzu katleden ermeni terör örgütü Asala 1973 yılında kuruldu. Türkiye’nin kararlı ve dirençli mücadelesi sonucu bu terör örgütü 1985 yılında fiili varlığına son verdi. Başta okuduğunuz Lübnan Ermeni Ortodoks Başpiskoposunun sözleri, sona eren Asala örgütünün fiili varlığı bitmiş olsa da başka bir kanalda devam ettiğini gösteriyor. Kaldı ki Ermeni ülküsü Asala örgütüyle sınırlı değil, tahmin edeceğiniz gibi öncesi de var, elbette sonrası da olacaktır. Konumuz PKK-Ermeni, Kürt-Ermeni ilişkileri ile Türklerin Kürtleştirilmesi. Ana konumuzu ilgilendirdiği kadarıyla bu alana da değineceğim.

1925 yılında çıkan Kürt isyanında yakalanıp idam edilen şeyh Sait’in torunu olan Abdülillah Fırat’la yapılan söyleşiden bölümleri bizlere aktaran yazar Ahmet Dinç’in 26 ekim 2006 tarihli yazısıyla konumuza girelim.

“Bölge halkının bu insanlarla kirvelik yaptığını belirten Fırat, ‘Sadece dedemin babası Şeyh Mahmud Feyzi zamanında 500'ün üzerinde Ermeni köyü toptan Müslüman oldu.’ diyerek yeni bir tartışma başlattı. Zaman’a çarpıcı açıklamalarda bulunan eski Erzurum Milletvekili Abdülilah Fırat, din değiştiren bu kişilerin 1915’teki olaylar sırasında ‘ortada durduğunu’ anlattı. Fırat, ‘Ne Ermeni'den ne de bizden yana oldular. Olayları önlemek için çok uğraştılar. Ancak PKK olayı çıktıktan sonra bu köylerin çoğu PKK'dan yana oldu ve bize tavır aldı.’ ifadelerini kullandı. Ermeni asıllı gazeteci Hrant Dink'in, ‘Soykırımı asıl Kürtler yaptı’ iddiasına da tepki gösteren Fırat, ‘Önce onlar Müslümanlara saldırdı.’ karşılığını verdi. Avrupa ülkeleri ve Rusya’nın 18. yüzyıldan itibaren Ermenileri kışkırttığını vurgulayan Abdülilah Fırat, şöyle konuştu: ‘Biz sadece canımızı, namusumuzu koruduk. Ermenilerin anayurdu Filistin’dir. Romalılar sürmüştür Anadolu’ya. Kürtler, onlara Filistinli anlamında ‘Fille’ der. Ermeni tehciriyle ‘Fille’ler geldikleri yerlere yani anavatanlarına geri gönderildi. Çatışmalarda ölen Ermeni sayısı birkaç bini geçmez.”

Burada bir gerçekle karşı karşıyayız. Tehcir (güvenlikli bölgeye taşıma) sırasında hiçte azımsanmayacak sayıda Ermeni Müslüman olup köylerinde kalarak Kürtleştiler. Yazımızın ilerleyen bölümlerinde Kürtleşme veya Kürtleştirme hareketinin sadece Ermenilerle sınırlı kalmadığını göreceğiz. Türklerde paylarına düşeni fazlasıyla aldılar. Ahmet Dinç’in yazdıklarına devam edelim. 

“(Abdülillah Fırat;) Dedeleri Şeyh Said, onun babası Şeyh Mahmut Feyzi ve dedesi Şeyh Ali Palevi zamanında binlerce Ermeni köyünün toplu halde Müslümanlığa geçtiğini ve süreç içinde bunların Kürtleştiğini dile getir(di)...”

1991 seçimlerinde 19. dönem ve 1995 seçimlerinde 20. dönem Refah Partisi Erzurum Milletvekili olan ve 28 şubat süreciyle kapatılan Refah Partisinin yerine açılan Fazilet Partisine geçen Abdülillah Fırat’ın sözlerine yer veren Ahmet Dinç’in yazısının son satırları şöyle. 

“Abdülilah Fırat, Ermenilerin Kürtlere karşı bir hıncı olduğunu söylüyor. Fırat’a göre bu hınç, Batılı devletlerin önerdikleri, ‘gelin Osmanlıdan ayrılıp Ermenilerle beraber bağımsız bir devlet kuralım’ önerisine Kürtlerin hayır demesiyle başladı. Şimdi Avrupa bu fesadı devam ettiriyor.’ diyen Fırat, sözlerine şöyle tamamlıyor: ‘Ermenileri dün silahlandırıp üzerimize salanlar, şimdi de başka bir manada soykırım yasalarıyla üzerimize salıyor. Yani bu 100 yıllık kampanya değişik usullerle halen devam ediyor. Kürtleri birlik içinde tutmanın tek yolu din duygusudur. Kürtler dinden uzaklaşınca kimse onların önünü alamaz. Hatta Ermenilerle birleşip ayrılırlar. Son 30 senedir bir kısım Kürtler sünnet olmadı, yani dinden bu kadar uzaklaştı.”

Ak Partide bu savlarla Kürt isteklerine yanaştı. Türkiye’yi dönüştürme hareketi içinde sadece inanca dayalı değişim olmamasının diğer sebebide budur. PKK’lı Kürtlere hak ve hürriyetler verilince terör durur ve ayrılıkçı fikirler bertaraf edilir sanıldı. Habur kapısından giriş yapan teröristler taraftarlarınca kahraman gibi çiçeklerle karşılanıp ayaklarına götürülen mahkemeyle yargılanarak serbest bırakılınca yapılan işin yanlışlığını gören halkın tepkisi karşısında Ak Parti, özellikle başbakan dilini değiştirmek zorunda kaldı. Aslında ulaşılmak istenen asıl sonuçtan vazgeçilmiş değil. Nitekim terör örgütüyle dolaylı görüşmelerin yapılması, akan kanı durdurmak kadar asıl amaca varmak içindir de.



DEVAM EDECEK



Yazışma Adresim: www.goleaydin@hotmail.com
Gazete Adresimiz: www.anadolumedyagrup.com


Yayın Tarihi: 03.12.2012

29 Kasım 2012 Perşembe

ŞEYH EDEBALİ ÖĞÜTLERİ 2

ÇİZGİ-YORUM COŞKUN GÖLE


Görgüsüzlük bencilliği, bencillikte kibri doğurur. Kibir kendinde erişilmezlik görme halidir. Öyle bir insan kendisini herkesten üstün görür. Kendisine çizilmiş sınırları kabul etmez. Kimseyi anlamaz, anlayamaz. Onun için herkesin sorunu önemsizdir. Dünyanın tek merkezi vardır; o da kendisidir. Sevdiklerini bu kibirleriyle incitip üzdüklerini düşünmezler bile.

Şeyh Edebali ne güzel demiş.

----Kibirliyle dost olma: Hal bilmez, ahval bilmez, gönül bilmez; üzülürsün.

Kibir kendini erişilmezlik derecesinde görmek olunca söz söyleme ve tavırlarda karşısındakini küçümseme, işi azıtınca da ezip yok etme isteği görünür. Sözler emredici ve sesle birlikte bir üst tonda ağızlardan çıkar. Siyasetçilerin demeç ve nutukları gibi hiçbir yaraya merhem olmayan bir konuşma tarzı hiç duymadınız mı? Kimileri kibrinden ötürü karşısındaki kişiyi döver gibi, yada en olmadık biçimde karalayarak konuşur. Ukala dediğimiz böyle kişiler sadece kibirlerinden ukala olmazlar. Kara cahil derecesinde bilgisiz olduğu halde kendini çok bilen biri olarak zannederek olur olmaz her yerde ve her fırsatta çok konuşanlarda ukaladırlar.

Şeyh Edebali ne güzel demiş.

----Ukalayla dost olma: Çok konuşur, boş konuşur, kem konuşur; üzülürsün.

Doğrunun yanında olmak adaleti sağlamanın temel şartlarından biridir. Bazen doğrunun yanında durabilmek için yürek ister. Şartlar her zaman aynı olmayabilir. Şartlar ne olursa olsun doğruya eğip bükmeden doğru, yanlışa da yanlış diyebilen ne kadar tanıdığınız vardır hiç düşündünüz mü? Öyle insanlara meziyet sahibi, erdemli insanlar diyoruz değil mi? Oysa her ne şart altında olursa olsun doğrunun yanında olmak, doğruyu savunmak sıradan bir şey olmalıydı. Bugün kahraman olmak için fazla çaba göstermenize gerçektende gerek yok. Biraz sözünüzde durur, biraz da adil görünürseniz kahraman sayılmamanız için hiçbir neden kalmaz.

Şeyh Edebali ne güzel demiş.

----Namertle dost olma: Mertlik bilmez, yürek bilmez, dost bilmez; üzülürsün.

Korkak ve alçaklık olarak açıklanabilecek namertlik kavramı bireyselleşmeyle birlikte yok olacağına artmış olduğu görülüyor. Çünkü bireyselleşme özgürlüğün yaslandığı ufukların göstergesidir. Korkaklık ve alçaklık özgürlük değil esaret üretir. Mertlik; yani yiğitlik, bileği ve yüreği pek olmak özgürlük ufuklarını sonsuz kılar.

Bu saydıklarım bir masalda olan şeyler midir? Biz hep bir hayali mi özlemle bekliyoruz. Elbette hayır! Gelişen teknolojiyi bilgi ve  insani değerlerle harmanlarsak masal gerçek olur ve Şeyh Edebali’nin üzülürsün dediği nitelikte insan sayısı en aza ineceği için herhalde üzülmeyiz.
   

Şeyh Edebali’nin yazımıza konu olan o muhteşem öğütlerini birde toplu olarak görelim.

* Cahil ile dost olma: İlim bilmez, irfan bilmez, söz bilmez; üzülürsün.
* Saygısızla dost olma: Usul bilmez, adap bilmez, sınır bilmez; üzülürsün.
* Aç gözlü ile dost olma: İkram bilmez, kural bilmez, doymak bilmez; üzülürsün,
* Görgüsüzle dost olma: Yol bilmez, yordam bilmez, kural bilmez; üzülürsün.
* Kibirliyle dost olma: Hal bilmez, ahval bilmez, gönül bilmez; üzülürsün.
* Ukalayla dost olma: Çok konuşur, boş konuşur, kem konuşur; üzülürsün.
* Namertle dost olma: Mertlik bilmez, yürek bilmez, dost bilmez; üzülürsün."

BİTTİ



Yazışma Adresim: www.goleaydin@hotmail.com
Gazete Adresimiz: www.anadolumedyagrup.com


YT: 28.11.2012

27 Kasım 2012 Salı

ŞEYH EDEBALİ ÖĞÜTLERİ 1

ÇİZGİ-YORUM COŞKUN GÖLE


Ülkemizin eğitim politikaları yaz boz tahtasına benzer. Aynı partinin aynı bakanlığının değişen bakanları bile birbirlerinden farklı politikalar uygularlar. Milli eğitim bakanlığıda bundan nasibini alır elbette. Oysa her işin başı eğitimle başlar. İstikrarlı ve kararlı politikalar yürütülüp gençler okumaya, araştırmaya özendirilseydi, bugünümüz çok daha farklı olurdu mutlaka. Gelişmiş ülkelerde okuma alışkanlığı bizlerden kat kat fazladır. Oralardaki günlük gazete satışlarıyla kitap satışları okuma alışkanlıklarının bir göstergesi. Yıllık araştırma giderleri gelişmekte olan bir çok ülkenin gelirlerine denk. Sonuçta bunlar yatırıma dönüyor. Yatırımlarda insana.. insana daha iyi bir gelecek hazırlamak güdülen amaç olunca harcama yapmaktan kaçılmıyor.

Eski Sovyet bloğunun ülkeleri bile eğitim yönünden bizden daha zengin bir mirasa sahipler. Başka Sovyet bloğu ülkelerine bakmaya gerek yok, Azeri kardeşlerimiz bize örnek olarak yeter. Onlar bizden daha fazla okuma alışkanlığı kazandılar.

Bizde genel olarak okumadan bilgi sahibi olmak gibi kötü bir alışkanlık var. Her kes sohbetlerden edindiğiyle, yani sözlü bilgiyle yetiniyor. Bu bilgi tam bilgi değildir. O bilgide derinlik yoktur. Bu sığ bilgiyle yarı bilge olanlarımız çok. Oysa en kötüsü yarım yamalak diyebileceğimiz tarzdaki bilgidir. Çünkü sonuca ulaştırmaz. Gelgelelim her kesimden, her meslekten insan bu kadar az bilgiyle kendini tam donanımlı görür. Korkunç cahillik budur işte. Kara cahil dediğimiz genel kültür ve davranış kültürü sahibi olmayan, hiçbir şey bilmeyenlerde konuya dahil edilecek olursa ortaya güzel bir manzara çıkmaz. Öyle insanların bilgisi bilgi değil, sözü söz değildir. Onlarla hiçbir konuda görüşülemez.

Şeyh Edebali ne güzel demiş.

----Cahil ile dost olma: İlim bilmez, irfan bilmez, söz bilmez; üzülürsün.

Bilgi bilene üstünlük getirmemeli. Bilen, toplumdan ayrı bir varlık görmemeli kendini. Böyle bir durum en azından saygısızlıktır. Saygı, trafik ışıklarının icat edilmediği dönemlerden bu yana insaların tek yol göstericisi.. birlikte olmalarını sağlayan, davranışlarını düzenleyen kavram. Günümüzde öneminden hiçbir şey kaybetmediği gibi kapsamı genişleyen tek şey. Yaşama hakkıyla birlikte gelen bu kavram ölene değin üstümüzde taşıdığımız derimiz kadar önemlidir. Nasıl ki tenimizi oluşturan derimiz olmadan temas ve hava ile gelen tehlikelere açık olursak, saygı eksikliğiylede eşrefi mahluka, yani yaratılan en şerefli varlık insan olma özelliğimizi kaybetme tehlikesine açık oluruz.

Şeyh Edebali ne güzel demiş.

----Saygısızla dost olma: Usul bilmez, adap bilmez, sınır bilmez; üzülürsün.

Saygısızlığı doğuran ana nedenlerden bir tanesi, belkide en önemlisi aç gözlülüktür. Ne yaparsanız yapın aç gözlü birini doyuramazsınız. Doyurmaya kalkışmayın bütün çabanız boşa gider. Doyuramadığınız için, aç gözlünün size gösterdiği bir saygı varsa tedavülden kalktığını görürsünüz. Çünkü onlar almak üzere kurulmuş zemberek gibidirler. Her şeyi almak, kimseye hiçbir şey bırakmamak isterler. Hatta işi azıtanlar amaçlarına varacak her yolu kural tanımazlıkla mubah sayarlar.

Şeyh Edebali ne güzel demiş.

----Aç gözlü ile dost olma: İkram bilmez, kural bilmez, doymak bilmez; üzülürsün,

Aç gözlülük insanı önlem almaktan alıkoyar. Mide fesadına tutulanlar buna örnektir. Her gördüklerini yemeden önce kendilerine neyin dokunup neyin dokunmayacağını bilseler, birde neyi ne kadar yiyeceklerine karar verseler bu sorunla kesinlikle karşılaşmazlar. Aç gözlülük pis boğazlılıkla sınırlı değil elbette. Saygı eksikliğiyle gelinen bu noktada görgü eksikliğide  ortaya çıkar. Görgü toplum ve aileden kazanıldığı gibi eğitilmede kazanılır. Görgü olaylar ve durumlar karşısında izlenecek bir yol, bir tutum alma biçimidir. Bu tutum bin yıllarca saygı imbiğinden geçerek incelmiş davranışları doğurmuştur. Görgüsüzlük bütün bunlardan yoksun olma halidir. Böyle insanlar aşılanmamış meyve ağacına benzerler. Görünüşü sevdiğimiz bir meyvenin ağacına benzese bile ne yazık ki aşılanmamış ağacın meyvesi pek lezzetli olmaz.   

Şeyh Edebali ne güzel demiş.

----Görgüsüzle dost olma: Yol bilmez, yordam bilmez, kural bilmez; üzülürsün.


DEVAM EDECEK


Yazışma Adresim: www.goleaydin@hotmail.com
Gazete Adresimiz: www.anadolumedyagrup.com


Yayın Tarihi: 26.11.2012

ÜÇ ABD’Lİ ŞİRKETİN EDERİ SEKSEN DEVLET 2

ÇİZGİ-YORUM COŞKUN GÖLE


“Tüm Avrupa’da sadece 3 bin 300 endemik var. Avrupa, Anadolu'nun 15 misli alana sahip... Bak ne kadar çok endemik var, düşün... İşte şimdi bizim yapacağımız şey, bizim kurtuluşumuz Türkiye’nin doğal bitki örtüsünü, endemiklerini korumak, kurtarmak... Başka çaremiz yok. Aksi halde dünya çölleşiyor, Türkiye de çölleşecek, ölecek, bitecek... Ağaç, çalı,
meyve, çiçek, ot, neyse o canlı kendine göre yaşamak için koşullara ihtiyacı var. Korunacak ki dünyada hayatını sürdürsün..”

diyor ve ekliyor;

“Bugün dünyaya hakim olan kim? Global şirketler. Ne  yapıyorlar peki bunlar? Kendine hayat veren doğal ekosistemi kullanıyorlar. Havayı kullanıyorlar, suyu kullanıyorlar kullanıyorlar, kullanıyorlar... Ozon deliniyor, iklimler değişiyor, buzullar eriyor, topraklar çölleşiyor... Ama kimin umurunda!”

Evet kimin umurunda? “Ormancı” Ali Ağaoğlu’nu aklınıza getirin. Hani orman kenarı konutları uğruna ormanları yok ettiği hayalini anlattığı reklam filminde gene kendisi oynayan şu Ali Ağaoğlu.. onlar gibileri neleri yok etmez?

Hayrettin karacanın dediği gibi; “O büyümek zorunda. Üretmek zorunda. Sen de tüketmek zorundasın. Her ne pahasına olursa olsun.”

Mine Şenocaklı’nın 20 Ağustos’ta Vatan gazetesinde yayınlanan Hayrettin Karaca’yla yaptığı söyleşiden seçtiğim bir bölüm aktarmanın tam yeridir.

“Karadeniz’in gezmediğim vadisi yok... Ta suyun çıktığı yerlerin sonuna kadar... Orada öyle bir endemikler var ki, onlar HES’lerle kaybolup gidiyor şimdi. Türkiye’de 3 bin 500 tür endemik bitki var.

- Yani yalnız orada yetişen, oraya mahsus olan... 

Evet. Dünyada bir tek orada var, başka yerde yok. Ben işe başladıktan sonra 900’den 3500’e çıktı bu endemikler. Tüm Avrupa’da sadece 3 bin 300 endemik var. Avrupa, Anadolu'nun 15 misli alana sahip... Bak ne kadar çok endemik var, düşün... İşte şimdi bizim yapacağımız şey, bizim kurtuluşumuz Türkiye’nin doğal bitki örtüsünü, endemiklerini korumak, kurtarmak... Başka çaremiz yok.”

Daha önce Ali Ağaoğlu için söylediklerimi düşünün. Siyasi iktidarlarda bu mantıktan farklı mantığa sahip değiller. Gene Hayrettin Karaca’nın dediklerine kulak verelim.

“(...)bizimkiler de ne diyor? Büyüyeceğiz diyor. Hiç suya,  havaya, toprağa, insana  nasıl zarar vereceğimizi düşünmeden... Bak, Tarım Bakanı biz GDO’yu almayız dedi. Bir ay sonra ülkeye 25 tane GDO’lu ürün geldi. GDO’lu tohum olursa Amerika seni gebertir, kendine mahkum eder. Benim toprağım benim için bitecek. O kadar...”

Bu kısır döngüyü kırmak lazım.

Doğal hayatı korumak gerekir. Korumazsak önce siyaseten giden özgürlükler, daha sonra her alandan gider. Neden oluyor bütün bunlar? Büyümezse yok olma tehlikesiyle karşılaşan şirketlerin büyüme arzularından tabii. Güzel bir söz var; “karın açlığını doyurmak kolay, aç gözlülüğüyse doyurmak imkânsız.” Büyüme arzuları aç gözlülüğe dönmüş şirketler, önce devletlerin varlığını, sonra dünyanın varlığını yok edeceklerdir.



BİTTİ

Yazışma Adresim: www.goleaydin@hotmail.com
Gazete Adresimiz: www.anadolumedyagrup.com


Yayın Tarihi: 21.11.2012

ÜÇ ABD’Lİ ŞİRKETİN EDERİ SEKSEN DEVLET 1

ÇİZGİ-YORUM COŞKUN GÖLE


Dünyanın gittiği yer öyle pek hoş bir yer değil. Görünüşte bir ilerleme, bir gelişme var. Teknolojik gelişmeye bağlı olarak bireyselleşmenin, bireyselleşmeyle birlikte kişisel özgürlüklerin arttığı bir gerçekliktir. Devletin baskısı, toplumun baskısı, inanç sistemlerinin baskısı her geçen gün kırılıyor. İdeolojilerin insanı boğan ahtapot kolları kesildi, dahada kesilecek kuşkusuz. Bütün bunlar çok güzel şeyler. Gene de dünyanın gittiği yer öyle pek hoş bir yer değil. Büyük ilerlemeler, büyük gelişmeler oldu evet, ama ne bahasına?

Bu sorunun cevabı nedir derseniz söyleyelim, doğal hayatın yok edilmesi bahasına.. bugün dünyaya hakim olan küresel şirketlerdir. Onlar; aynı zamanda kendi ülkeleri olan yaptırım gücü yüksek ABD, AB gibi ülkeleri, diğer ülkeleri istedikleri biçime sokmaları için kullanırlar.

Şu tabloya bakar mısınız?

1990’ların ortasında 42 şirketin geliri 48 ülkenin gelirine eşitti. 2012 itibariyle 3 ABD’li şirketin geliri 80 ülkenin gelirine eşit oldu.

Şimdi bu oranlara erişmiş şirketlere sahip bir ülkenin ekonomik gücü karşısında hiçbir ülke öyle pek kolay tutunamaz. Siz onlara ancak hizmetçilik edersiniz, bunu kabul etmek gerek. Onların biçeceği rolleri üstlenir, sonrada içeriye karşı iktidar efelenmeleriyle erkeklik taslarsınız. Bu hiçbir şeyi değiştirmez üstelik, bir de bunu bilirsiniz. İşin zor yanı davul sizde olsa bile tokmak onlarda olduğu için sizin ritimlerinizi pek çalmazlar. Bunu da bilirsiniz. Onun için havanız suyunuz kirlenir siz müdahale edemezsiniz.  Hava veya suyunuzun kirletilmesi için bu şirketlerin ülkenizde etkin olarak bulunmaları gerekmiyor. Brezilya yada Avustralya veya Kenya’da yeşil örtüye verilen zarar sonuçta bütün dünyayı etkileyeceği için sizde etkilenirsiniz. Gaz salınımıyla delinen ozon tabakasının, doğal gazların enerjiye dönüştürülüp ısınmadan aydınlanmaya kadar her alanda kullanılması sonucu yanardağ faaliyetlerinin durmasıyla  ozon tabakasının onarılamadığını bilim adamları  söylüyorlar. Peki bütün bunlar niçin denetlenmiyor? Çünkü bu şirketler büyümek zorunda. Büyümez ve güç kaybederlerse ülkeleride büyümez ve güç kaybeder.

Bunun için ellerinden geleni yapıyorlar. Ellerinde her ülkeyi pes ettirecek sayısız ateşli, ateşsiz silaha sahipler. Ateşli silahları saymaya gerek var mı? Bildiğiniz bütün silah ve savaş endüstrisinin içine uzay endüstrisini de, “cern” gibi bilimsel araştırmalarıda bu potanın içine atabilirsiniz. Ateşsiz silahlarsa yenen içilen gıda ürünlerinden, ilaçlara kadar çeşitlenmektedir.
Bunların içinde en tehlikeli iki konu var ki, biri; GDO’lu besinler, diğeri raf ömrünü uzatmak, maliyetlerini düşürmek ve sürekli satışı sağlamak için tiryakilik yaratan tatlar içeren katkı maddeli gıda ürünleridir.

GDO’lu besinlerle sadece besinler etkilenmemekte, doğanın bitki örtüsüde değişmektedir. Bugün orta asya ve uzak doğu bitki haritasında 1970-1980 arasında var olan 110 bin bitiki türünden sadece 10 bin bitki türü kalmıştır. Gene 1970’lerde yapılan ölçümlere göre yetişkin bir insan 125 milyar hücreye sahipken günümüzde 25 milyar hücreye sahip.

Katkı maddeleriyle üretilmiş gıda maddeleriyle beslenen Fransa gibi ülkelerde genç ölülerin cesetlerinin çürümediği belirtilmektedir. Verilen rakamlara bu son olguyu eklerseniz insanlığın büyük değişimin eşiğinde olduğunu görürsünüz. Şimdiye kadar geçen evrede ilkinde avlanarak bulduğunu yiyen, ikincisinde tarımı keşfedip, hayvanı evcilleştirdikten sonrada üreterek yiyen insan, laboratuarda yapısı (genetiği) değiştirilmiş, yada yapay maddeler içeren yiyecekler yiyen insana dönüşmüştür. Bütün bunlar insanlığı tehdit eden konulardır.

Doğal hayatı korumak gerekir. Tema vakfının başkanı, eli öpülesi büyüğümüz, bilgemiz sayın Hayrettin Karaca bakın neler diyor.

“Tüm Avrupa’da sadece 3 bin 300 endemik var. Avrupa, Anadolu'nun 15 misli alana sahip... Bak ne kadar çok endemik var, düşün... İşte şimdi bizim yapacağımız şey, bizim kurtuluşumuz Türkiye’nin doğal bitki örtüsünü, endemiklerini korumak, kurtarmak... Başka çaremiz yok. Aksi halde dünya çölleşiyor, Türkiye de çölleşecek, ölecek, bitecek... Ağaç, çalı,
meyve, çiçek, ot, neyse o canlı kendine göre yaşamak için koşullara ihtiyacı var. Korunacak ki dünyada hayatını sürdürsün..”



DEVAM EDECEK



Yazışma Adresim: www.goleaydin@hotmail.com
Gazete Adresimiz: www.anadolumedyagrup.com


Yayın Tarihi: 19.11.2012


İNSAN KALABİLEN İNSANI BULMAK 3

ÇİZGİ-YORUM COŞKUN GÖLE


“TBMM Başkanı Çiçek, Meclis bütçesi görüşülürken yaptığı açıklamada, Anayasa’da milletvekilliği ile bağdaşmayan işlerin belli olduğunu ancak etik ilkelerin belirlenmesinin de Meclis’in saygınlığını arttıracağını söyledi. Çiçek  ‘Ümit ediyorum siyasi etik komisyonu önemli bir rapor hazırlayacak. Bu Meclisin saygınlığına büyük ölçüde katkı sağlayacaktır’ dedi.

Çiçek’in girişimi ve her partiden birer üyenin katılımıyla oluşturulan TBMM Etik Komisyonu, konuyla ilgili yasa teklifi hazırlayacak. Yeni düzenlemeye göre,  milletvekillerinin mesleklerini yapabilme konusundaki tek ayrıcalık ‘Sanat’ olacak. Resim ya da beste yapan, kitap yazan veya sanatsal alanda herhangi bir faaliyet gösteren vekil bu çalışmalarını sürdürebilecek.

Çiçek daha önce Şükür’ün TV’de paralı yorumculuk yapması konusunda ‘Yasalara göre, vekilin özel bir kanalda yorum yapmasının önünde engel yok. Ama işin etik yönü var’ demiş Şükür de TV’de yorum yapmak için Başbakan’dan izin aldığını açıklamıştı. Anayasa uyarınca TBMM üyelerinin, kamuda ve kamu yararına çalışan dernekler, vakıflar, meslek kuruluşları ile sendikalarda görev almaları, bir taahhüt işini  kabul etmeleri, temsilcilik ve hakemlik yapmaları yasak bulunuyor. Özel bir TV kanalında paralı yorumculuk ise, kapsama girmediği için Hakan Şükür’le ilgili bir yaptırım uygulanamamıştı.”


Yasal boşluktan yararlanan Hakan Şükür için şöyle denebilir; “köpeksiz köy buldu, değneksiz geziyor”. Bu insanlık değildir işte. İsterse bin rekat namaz kılsın her gün, isterse kırk kere hacca gitsin, önce insana, sonra bağlı bulunduğu halka sorumluluklarını yerine getiremezse yüce Allah’ın rızasını kazanmış olamaz. Kaldı ki önceliği ve söylemi “DİN” olan bir partiden seçilmiş bir insan buna nasıl dikkat etmez?

Ne dedik? AKP önceliği ve söylemi “DİN” olan bir partidir değil mi? Peki önceliği din olan bir parti hacca giden bir milletvekiline ceza verir mi? Burası Türkiye! Şimdiye kadar her kesimden çok çelişki yaşandı, bu kesimde de yaşanır doğal olarak, çünkü mayası aynı insan. Haber şöyle;

“AKP'de 2. Hakan Şükür krizi

Lig TV’de ücretli futbol yorumculuğu yapıp, partisinden de eleştiri alan ve krize neden olan AKP milletvekili Hakan Şükür, ikinci bir soruna daha yol açtı. Parti yönetimine haber vermeden yurt dışına giden Şükür’ün yerel seçimlere ilişkin Anayasa değişikliğinde oy kullanmaması parti kurmaylarını da kızdırdı.
Şükür, yerel seçim tarihini öne çekmeyi amaçlayan anayasa değişikliğinin oylamasına, parti grubundan izin almadan ve mazeret bildirmeden katılmadı. AK Parti kurmayları, oylamada yer almayan Cevdet Erdöl ve Naci Bostancı’nın, mazeretli olduklarını, ancak Şükür’ün Meclis’e neden gelmediği konusunda bilgilerinin bulunmadığını söylediler. AK Parti grup yönetimi oylama öncesi ve sonrası Şükür’e ulaşmaya çalıştı ancak irtibat kuramadı. Grup yöneticileri ‘Hakan Şükür’ün hacca gittiğini duyduk. Bir bilgi de ABD’de olduğu yönünde… Nerede olduğunu bilmiyoruz’ dediler.”

Bu işler böyledir. Söz konusu parti olursa herkes sigaya çekilebilir. Sigaya çekilmekle kalınsa iyi, 100’er bin dolarcıklardan da olunur. Şimdi o düzenlenme kesin olarak çıkar emin olabilirsiniz. Ama halk için bir konu yanlış yapılmışsa onun düzeltilmesi uzar da uzar. Biliyorsunuz 2010’da çıkan torba yasasıyla bir takım düzenlemeler yapılmış, herkes sigorta kapsamına alınmıştı. Bu konuda SGK uzmanı Erhan Nacar’a bir bayan izleyici yaşadığı sorunu anlatmış.

“Türkiyem programına telefon bağlantısıyla katılan bir bayan izleyici programa damgasını vurdu. Canlı yayına telefon bağlantısıyla katılan Deniz Söyler isimli bir bayan, ‘Genel sağlık sigortası bizi üzüyor. Ben bunu ödemeye mecbur muyum kardeşim?’ dedi.
 İzleyici ‘Benim çocuğum çalışmıyor. İki tane yabancı dili var. Kızım memuriyet sınavına girip yüksek puanlar alıyor ve ortada kalıyor. Ben ise iki tane sigorta ödüyorum. Ben dul bir insanım’ ifadelerini kullandı. Sinirli konuşma tarzıyla dikkat çeken Deniz Söyler, sosyal güvenlik uzmanının ‘Bu soruyu çocuklarınız adına mı soruyorsunuz?’ sorusuyla ise sinir küpüne döndü. ‘Kardeşim ne demek çocuklarınız adına mı soruyorsunuz? Şaka mı yapıyorsunuz? Bunu ödeyen benim. Neden çocuklarımın adına sorayım, kendi adıma soruyorum’ diyerek cevap veren izleyici programdaki tansiyonu iyice yükseltti.”

Tansiyon nasıl yükselmesin? Sigortasız kimse kalmasın diye herkesi sigorta kapsamına alırken, çalışmayan veya çalışamayan insanların sigortalarını da ana-baba sigortalıya yükleyen devlet olursa elbette yükselir.

Bu durumda insan kalabilen insanı bulmak herhalde dünyanın en zor işidir. 


BİTTİ



Yazışma Adresim: www.goleaydin@hotmail.com
Gazete Adresimiz: www.anadolumedyagrup.com


Yayın Tarihi: 16.11.2012

İNSAN KALABİLEN İNSANI BULMAK 2



Tek örnek bu değil. Kim bilir  daha ne çok gizli kalmış insanlık örneği vardır. Kimse aşağıdaki haberde sözü edilen kızımız gibi davranmaz. Hele söz konusu bir yarışmaysa ve yarışmanın sonuna önde girip önde bitireceği belli olmuşsa.. gelin haberi okuyalım ve iyiki böyle insanlarımız var diyelim.

“Öte yandan yine Trabzonlu bir kız çocuğu olan Hilal Coşkuner, Trabzon Gençlik Spor İl Müdürlüğü’nün 2006 yılındaki Okullararası Kros İl Birinciliği yarışması sırasında 2 bin metrelik yarışın son 200 metresine önde girmiş, tam ipi göğüsleyeceği sırada hemen arkasında koşan Sibel Gül'ün yere düştüğünü görerek yarışı bırakarak arkadaşına yardım etmişti. Hilal yarışmada derece alamamış ama Türkiye Milli Olimpiyat Komitesi tarafından aday gösterildiği 2006 Dünya Fair Play ödülüne layık görülmüştü.”

Böyle yavrularımızı görünce benim gözlerim yaşarıyor. Geleceği temiz ellere bırakmanın büyük gururunu duyuyorum. Onların elinde ülkemiz daha güzel günlere kavuşacaktır. Örnek davranışlarla yavrularımızı özendirelim. Böyle davranan insan sayısını arttırmaya yavrularımızdan başlayalım.

Örnek olmak amacıyla işi azdırıp sıkıcı olmamak gerek. Unutmamalı ki onlar daha çocuk. Çocuklar avucunuzdaki serçeler gibidir. Ellerinizi açarsanız uçar giderler, sımsıkı kapatırsanız ölür giderler. Her şeyi eğlenceli hale getirmek şart. Başka türlüsü büyüklerin bile dikkatini çekmiyor. Eğlenceli olmalı düşüncesiyle işi sulandırmamalıda. İşi sulandırmak kontrolü yitirmektir. Bunun için eğlenceninde dozu iyi ayarlanmalı bana sorarsanız.

İşi sulandırıp azdırmak, istenmeyen sonuçlarda aldırabilir. Eğlence olarak başlayan şakaların sonuçları buna tipik birer örnektirler. Bakın şu habere;

***

“El şakasından kaçarken 4 kattan düştü
Bursa’da kaldığı yurdun dördüncü katındaki odasından sigara içmek için yangın merdivenine çıkan üniversite öğrencisi 20 yaşındaki Onur Uzman, iddiaya göre 21 yaşındaki arkadaşı A.G.’nin yaptığı el şakasından korunmak isterken aşağı düştü. Çenesi kırılan genç, hastanede tedavi altına alındı

Uludağ Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü 2’nci sınıf öğrencisi Onur Uzman, aynı üniversitede Endüstri Mühendisliği Bölümü birinci sınıf öğrencisi olan arkadaşı A.G. ile Kredi ve Yurtlar Kurumu binasının dördüncü katındaki odasında dersleri olmadığı için sohbet ederken, sigara içmek için yangın merdivenine çıktı.

Burada birbirlerine el şakası yaptıkları öne sürülen gençlerden Onur Uzman, korunmak isterken dengesini kaybederek aşağı düştü. Çenesi kırılan dişleri dökülen Uzman, yoldan geçen bir araç ile UÜ Tıp Fakültesi Hastanesi’ne kaldırıldı. Tedavi altına alınan gencin hayati tehlikesinin olmadığı belirtilirken, iç kanama tehlikesine karşı kontrol altında tutulduğu öğrenildi.
Olaydan sonra polis tarafından gözaltına alınan A.G. ise ifadesi alınması için polis merkezine getirildi. Olayla ilgili başlatılana soruşturma sürüyor.”

İnsanlık ve şaka insanın var olduğu tarihten beri vardır sanırım. Bundan sonrada olacaktır mutlaka. El şakası sonunda eşek şakasına varıyor. Hiç kimse kusura bakmasın ama ben Hakan Şükür’ün yaptığı TV yorumculuğunu da eşek şakaları içine koyacağım. Adam dünyalığını kazanmış, mesleğinde başarılı. Tuttu milletvekilliğine aday oldu ve seçildi. Kıyak emeklilik hakkını kazandı. Ömür boyu aile bireylerinin tamamı (ana-baba, eş ve çocuklar) devlet parasıyla dünyanın her yerinden sağlık kontrolünden geçebilecek, tedavi alabilecek. Emeklilik maaşı 7 küsur bin tl. Bunlara sözüm (varda yok,) yokta, her bölüme 100 bin dolar aldığı maç yorumculuğu eşek şakası değilse nedir. Bunun neresinde insanlık onuru vardır. Millet vekili seçilen milletin konularıyla ilgilenmek zorunda değil midir? “Büyüklerinin daha iyi bildiği” gerekçesiyle boşlayarak milletin konularıyla ilgilenmeyecekse neden milletvekili oldu?

Ama durun! Bu böyle uzun süre sürmeyecek! Çünkü iktidar partisi bile bu durumdan rahatsız. Bunun için yeni bir düzenleme geldiği haberleri ortalıkta dolaşıyor.    

“Milletvekillerinin TV’lerde paralı yorumculuk yapması da dahil, bazı faaliyetlerde bulunmasına kısıtlama getiriliyor.

TBMM’de çalışmalarını sürdüren siyasi etik komisyonu, milletvekillerinin TV’lerde para alarak yorumculuk yapması da dahil, bazı faaliyetlerde bulunmasına kısıtlama getiriyor.”

 
DEVAM EDECEK



Yazışma Adresim: www.goleaydin@hotmail.com
Gazete Adresimiz: www.anadolumedyagrup.com
Bütün yazılarım...: http://hayatintatlarivehayatindusundurdukler.blogspot.com


Yayın Tarihi: 14.11.2012