12 Kasım 2009 Perşembe

TARİHİN MESELELERİ TARİHTE KALMALIDIR -2

         Her taşın altından bir Sezen gibi her sorunun içinden bir soran çıkmıyor mu, artık iyice öfkelendiğimi hissediyorum. Oysa soranda Sezen’de sorunu tam bilmiyor. Onlar sorunlara karşılarında yaralı ve sevimli bir ceylan varmış gibi, acıma duygusunun mantığıyla yaklaşıyorlar. Hiçbir zaman tarihe böyle yaklaşılmaz. Siz nerede insancı bir tarih gördünüz? Tarih sadece olayların meydana geliş sebebini ve sonucunu anlatır. Bunu resmi tarih diye küçümsemenin mantığı var mı? Ona bakacak olursanız her ülkenin tarihi resmidir, resmi tarihi istemiyorsanız o zaman dünya üzerinden devleti (ama bütün devletleri) kaldırın olsun bitsin. Devlet kalkarsa tarih olarak yazacak bir şey kalmaz, sizde kurtulursunuz. Madem devletler var bu tarihi bilmek sizin içinde öncelikli şarttır.

         Geçen hafta 28.10.2009 Çarşamba günü Haber Türk televizyonunda Ermeni açılımıyla ilgili tartışma vardı. Yusuf Hallaçoğlu’nun da katıldığı programda konuşmacılar tarihi, bir reçete veya bir tedavi metodu gibi anlatmaya özen gösteriyorlardı. Ermeni konusunda uzmanlaşan tarihçi Yusuf Hallaçoğlun’u konuşturmadılar bile. Bir komşunuzu, bir arkadaşınızı veya bir zümreyi acımanızı, koruyup kollamanızı anlarım, ama bu tarih olmaz ki. Bunun adına başka her şey diyebilirsiniz, tarih asla..

         Hem içte hem dışta bu konuyla ilgilenen herkeste şunu gördüm: Ermeni sorunu 1915'te başlamıştı, daha öncesi yoktu. Anadolu'da her şey güllük gülistanlık iken Osmanlı kendi Ermeni kökenli vatandaşlarını kılıçtan geçirmiş ve tehcir uygulamıştı. İzninizle romantik tarihçi diyeceğim böylelerine. Hadi Sezen’i anlarım diyelim, nede olsa duygulara hitap eden bir sanatçıdır o. Diğerlerine ne oluyor? Star gazetesinin 18 ekim 2009 tarihinde verdiği “açık görüş” adlı ekinde tarafsızlık adıyla ortaya çıkan bir yazar tarafından yazılan şu satırlara bakar mısınız?

         “Diaspora hakkında söz söyleyecek olanların, eğer biraz olsun vicdan taşıyorlarsa, diaspora lafını ağızlarına almadan önce oturup şu soruların yanıtını düşünmelerinde, üstelik kırk kez düşündükten sonra konuşmalarında yarar var. Diasporanın nasıl oluştuğunu, 1915'te yaşananlar olmasaydı, diaspora dediğimiz insanların bugün birer Türkiye Cumhuriyeti yurttaşı olacağını, bu insanların, buradan, bu topraklardan, Sivas'tan, Malatya'dan, Diyarbakır'dan, Tekirdağ'dan, Samsun'dan dünyanın dört bir yanına dağıldığını ve bunun sebebinin yine bu topraklar üzerinde uğradıkları insanlık dışı tavır olduğunu hatırda tutmadan, diaspora hakkında söz söylemek hangi vicdana sığar? Yerinden yurdundan edilmiş, mülklerine, topraklarına el konmuş, kiliseleri yağmalanmış, yıkılmış, cami, kaymakamlık binası, ahır, silah deposu yapılmış bu insanlardan kalan mülkler üzerinde güzel güzel oturup, diaspora hakkında söz söylemek hangi vicdana sığar?”

         Bunu Ermeniler için  söyleyenlerin balkanlardaki Türk ve Müslüman göçünü incelemelerini salık veririm. Ben balkanlardan gelen bir ailenin evladıyım. İkinci dünya savaşı öncesinde, savaş sırasında Alman, İtalyan, Bulgar işgallerinde cana gelen tehditleri, savaştan sonra kurulan komünist sistem sırasında yıldırıcı vergi politikalarıyla, ölüleri için bir metre kefen bezi istemek konusunda çıkarılan bin bir zorlukları duyarak büyüdüm. 1989 Bulgar zulmü sonrasında önce İsveç’e sonra Türkiye’ye göçen soydaşlarımız hala akıllarda olsa gerek. Ermeni yurttaşlarımız başımızın tacıdır. Ama Ermeniciler işin aslını bilmiyorlar. Bunu 1915 tarihiyle sınırlamak büyük haksızlık olur. 

         1915 tarihi Osmanlının bitmek üzere olduğu tarihtir. Bundan sonrasını Türkiye Cumhuriyetine yüklemek hangi akla sığar? Kaldı ki bu tarih ermeni olaylarının başlangıç tarihi de değildir. Daha öncesi de vardır. Ama buna sıkı sıkıya sarılanlar öteden beri cumhuriyetimizin demokratlaşmasını istedikleri savıyla iddialarda bulunuyorlar. Ben inanamıyorum.

         Sözü Özdemir İnceye bırakmanın tam sırası. Hürriyetteki köşesinde Özdemir İnce  şöyle yazmış:
         “KAN GÖLÜNDEN 1915'E
         Bunların hepsi doğru, belki eksiği var ama fazlası yok! Ama öncesini unutup tarihi 1915'te başlatmak da hangi vicdana sığar? 1774 ile 1915 arasında ne oldu? Bunun yanıtını bulmak ve bilmek zorundayız. “Ermeni Gailesi” denen Ermeni meselesi, 1774 yılında imzalanan Küçük Kaynarca Antlaşması'na dayanarak Rusya'nın Ortodoks Hıristiyanların, dolayısıyla Ermenilerin koruyucusu rolünü üstlenmesiyle başlamadı mı?
Erzurum'daki İngiliz Konsolosu Trotter “Hiç kuşku yok ki, (1877-1878) Rus işgali sırasında yerel polis teşkilatına alınan birçok Ermeni, fırsattan yararlanarak Müslümanlara eziyet etmişlerdir” demiyor mu? Bir zahmet edip Bilâl N. Şimşir'in belgelere dayalı “Ermeni Meselesi” (Bilgi Yayınevi, s. 54) okunmalı.

         1880 sonlarında başlayan kanlı Ermeni eylemleri, 1915'e kadar devam etmedi mi? Taşnak ve Hınçak'lar pek çok kan döküp pek çok insanın canına kıymadılar mı? (s. 66)
Rumeli'de isyanlar sonucu (ve Rusya sayesinde) Bulgar devletinin kurulmasını örnek alan Ermeni komitacıları Doğu Anadolu'yu kan gölüne çevirmedi mi?
Protestan misyonerlerin ABD'ye gönderdiği Ermeniler orada vatandaşlık hakkı kazandıktan sonra Anadolu'ya geri dönüp Ermeni çeteler oluşturmadılar mı?  Yakalandıklarında, ABD pasaportu taşıdıkları için cezalandırılmaktan kurtulmadılar mı?
         1 YILDA 25 AYAKLANMA
         Hınçak ve Taşnak komitacıları İstanbul'da sayısız suikast düzenlemediler mi? Sadece 1895 yılında 25 Ermeni ayaklanmasında binlerce insan öldürülmedi mi? Ermeniler Van'ı 80 bin insanın yok edildiği bir mezbahaya çevirmedi mi? Birinci Dünya Savaşı'nda Rus üniforması giyen Ermeniler Doğu Anadolu'da  hiç katliam yapmadılar mı? Diaspora bunları da öğrenmek, bilmek ve konuşmak zorunda. Sadece küçük bir bölümünü hatırlattığımız ihanet eylemleri hiç konuşulmadan Ermeni diasporasının hal ve gidişini anlamak mümkün mü? Bu da hangi vicdana sığar?”

         Bu soruyla bu yazıyı bitirelim. Hangi yurt sever bunu bilmeden Ermenici olabilir. Evet “tarihi tarihe bırakalım”, yoksa Yahudi - Arap sorunu gibi bitmeyen bir sorun olarak daha binlerce yıl sürecek yeni bir sorunu gelecek nesillere bırakırız.   

Devam edecek.

Yazışma Adresim: www.goleaydin@hotmail.com
Bütün yazılarım...: http://hayatintatlarivehayatindusundurdukler.blogspot.com


Yayın Tarihi: 11.11.09

10 Kasım 2009 Salı

TARİHİN MESELELERİ TARİHTE KALMALIDIR - 1

         AB üyeliği sürecinde her ülke ile AB arasında ilginç gelişmeler yaşanıyor. Hiçbir ülkenin üyeliğe geçiş süreci diğeriyle benzeşmiyor. Fakat son zamanlarda ilginç gelişmeler var. Bazı ülkelere dayatılan maddeler süreci durdurunca özel şartlar eklenerek o maddeler itpal edilmiş oluyor. Çek Cumhuriyeti bu konuda bizler için çok güzel bir örnektir. İkinci Dünya Savaşının sonrasında yapılan anlaşmalarla kendi sınırları içinde kalan, Hitler’le işbirliği yapmış Almanları sınır dışına sürmek için çıkardığı ve anayasasında da bulunan bazı kanunları kaldırma isteği Alman hükümetinin ısrarlı tutumuna rağmen bertaraf edildi.

         Hürriyet gazetesinde bu konudaki yazısını okuduğum Ferai Tınç adlı bayan köşe yazarına sözü bırakıyorum:

         “İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Çekoslovakya Yönetimi, sınır boylarındaki Almanları, savaş sırasında Nazilerle işbirliği yaptıkları gerekçesiyle Almanya’ya göçe zorladı. İnsanlar hapislere atıldı, öldürüldü ve mal varlıklarına el konuldu.

         Bu operasyonun hukuki temeli, zamanın cumhurbaşkanı Beneş’in adını taşıyan ve Çekoslovakya Anayasası’nda da yer alan kanunlardı.

         Avrupa Birliği ile tam üyelik müzakereleri sırasında, Almanya’nın baskısıyla bu kanunları anayasadan çıkartması istendi. Ama mümkün mü? Bunun yapılması demek, Sudeten Almanların açacakları tazminat davalarına davetiye çıkartmak demekti. Çek Cumhuriyeti bu isteğe karşı koydu ve Anayasa’daki Beneş kanunlarını korudu.

         Dönemin Genişlemeden Sorumlu Komiseri Günter Verheugen, Çek Cumhuriyeti’nin tam üyelik müzakerelerini noktalarken, “Tarihin meseleleri tarihte kalmalı” sözlerini kayıtlara geçiriyordu.

         TARİHİN meseleleri tarihte kaldı ama Vaclav Klaus ve Avrupa Birliği’ne şüphe ile yaklaşan Bazı Çek’lerin içi rahat etmedi. Almanya’daki Sudeten örgütlerinin “biz milyonlarca mağdur” diye başlayan açıklamaların ve taleplerin sonu gelmiyordu ki.

         Avrupa Birliği’den yana olan Çeklerin karşı çıkmalarına ve Cek Parlamentosu’nun Lizbon Anlaşması’nı onaylamasına rağmen Klaus, Almanlara tazminat hakkından kurtulmak için garanti istedi.

         Ve Cuma günü bu garantiyi aldı.

         Slovakya da (Eskiden Çekler ve Slovaklar, Çekoslovakya adını taşıyan tek cumhuriyettiler. Komünizm sonrasının ilk cumhurbaşkanı olan ünlü yazarları Vaclav Havel’in yumuşak geçişiyle iki ayrı cumhuriyet oldular. Bu iki ayrı cumhuriyetin o zamandan kalan ortak konularından biride bu konudur. –aydın göle-) kendi anayasasındaki Beneş yasaları için güvence istedi. Bu kez söz konusu olan azınlık Almanlar değil Macarlardı. Onun isteği, Hırvatistan ile katılım anlaşmasına eklenecek bir cümle ile çözümlenecek.

         İRLANDA da Lizbon Anlaşması’nı referanduma götürürken, kürtaj yasasını korumak ve İrlanda Hükümeti’nin koyduğu vergi yasalarında AB’ye uyum aramamak konularında ayrıcalıklar elde etmişti.”

         Bu konuya neden değindiğimi tahmin edin bakalım.
         Evet yanılmadınız, sözü bizi ilgilendiren iki konuya getireceğim.
         Biri Ermeni konusu, biri de Kıbrıs konusu.

         Kendi içimizdeki Ermenicilerde dahil (Ermeni vatandaşlarımızı ayrı tutuyorum. Ama kraldan daha çok kralcı olan bizim Ermenicilerimiz var.) bin dereden sular getirerek sorunu diri tutmaya çalışıyorlar. Özürcüler mi ararsınız, bir cenaze sonrasında milliyet değiştirenler mi? Ne o cinayeti savunurum, ne o cinayete kurban gideni, nede cenaze sonrası ortaya çıkan manzarayı..

         Çek Cumhuriyetinin AB üyeliği sürecinde elde ettiği ayrıcalık bize bu konuda önemli bir koz sağlamalıdır diye düşünürüm. Uluslar arası bir yaptırım olarak Demokles’in kılıcı gibi tepemizde tutulan ermeni sorunu artık aşılmalıdır. Herhalde buna en çokta içimizdeki Ermenici şampiyonları üzüleceklerdir.

         Gelelim Kıbrıs sorununa.. Kıbrıs sorunu iki toplumu ilgilendiren bir sorundur. AB üyeliği ile kendilerine koruyucu bulan Rumlar bu sorunu iki toplumun sorunu olmaktan çıkardılar. Bizim liboşlar Kıbrıs kesiminin üyeliğinden önce bu sorunu çarçabuk çözmemizi, yoksa AB üyeliğinde bu konunun çok büyük bir ayak bağı olacağını savunuyorlardı. Gelinen noktada bu artık epey zor. Kıbrıs Rum kesiminin koruyucuları eski söylemle yaptırımlarda bulunamazlar artık. Tabii buna direnebilecek siyasi iradenin olması lazım en başta.

         Buradan başka bir şey daha çıkıyor. Ülkeler hayati çıkarlarından vaz geçmeyince pazarlıklarında başarılı oluyorlar. İşte onlara o zaman “tarihin meseleleri tarihte kalmalı” denilir. Peki tarihin meseleleri tarihte kalır mı?

Devam edecek.


Yazışma Adresim: www.goleaydin@hotmail.com
Bütün yazılarım...: http://hayatintatlarivehayatindusundurdukler.blogspot.com

8 Kasım 2009 Pazar

ŞAİRLERİN ŞİİRLERİYLE SÖYLEDİĞİ 20


         Sevgili okurlar merhaba. Bugün uzun bir şiirimle sizlerle beraber olacağım. Bu şiiri kan kardeşime yazdım. Yazdığım bütün şiirlere rağmen şiirden çok hoşlanmadığını söylediğinde ona şiirin neden doğduğunu anlatmak istemiştim. Şiir duyan yüreğin sesidir, bilen aklın, gören gözün.. bütün gelişmeler şiirsel bakışla güzel, şiir maddeye mana giydirmektir demek için yazıldı bu mısralar. Çünkü bence şiir budur. Benim şansızlığım şiirden çok mizaha düşkün bir kan kardeşimin olması sanırım. Fakat buna rağmen amacıma ulaştım. Şiirin içindeki gizli eleştiriyi gördü.

         Bu şiiri Esra Kol adında şimdi Ankara’da evli olan derneğimizin gençlik kolu başkanına gösterdiğimde ne anladığını sordum, umutsuzluk aşıladığını anlamış. Daha sonra gene Esra Kol’un dediğine göre onun arkadaşları da bu şiire umutsuzluk şiiri demişler. Çok şaşırdım inanın. Ben umutsuzluk şiiri yazmadım. Yazdığım şiir bir sitemdi. Adına da sitem dedim zaten.

         Görüyor musunuz? Sizin niyetinizle şiir okuyucusunun anlayışı aynı olamayabiliyor. Boşuna dememişler; söyledikleriniz, karşınızdakilerin anladığı kadardır. Ne söylerseniz söyleyin durum bu. Sizde bu anlattıklarımın dışında başka şeyler anlar veya düşünürseniz bana yazar mısınız? Aşağıda e-posta ve bu gazetede yayınlanan yazılarımı topluca sunduğum blog adreslerimi bulacaksınız. İstediğiniz yere yorum bırakabilirsiniz.

***   ***   ***

SİTEM

Sarhoş ve tembel bulutların
gökyüzündeki seferlerini iptal et!
Yağmur yağmasın söyle,
şimşekler çakmasın,
güneş doğmasın her sabah,
ay gülümsemesin kimseye geceleri..
Damarlarda niye tur atıyor bu kan?
Şiiri emzirmek içinse durdur!
Bu rüzgar,
kimi zaman
salıncaktaki çocukları sallar gibi,
sallamasın daldaki yaprakları.
Minik kuzucuklar
yaramazlık yapmasın yemyeşil kırlarda..
Bebekler anne memesine
saldırmasın büyümek için.
Söz!
O zaman şiir yazmam sana.
… … …
Çaylar derelere,
dereler ırmaklara,
ırmaklar denizlere
koşmasın deli gibi, emret!
Yer altı suları
nereye gidiyor böyle gizli gizli,
yollarını kes, sor!
Çıldırasıya renkleriyle
gelin tacı gibi gök kuşağı
çıkmasın aman ha!..
Ben rahat duramam,
sana şiir yazarım yoksa!..
… … …
Çocuklar;
su birikintilerinde,
okyanus fırtınları yaşamasın,
kağıt kayıklarını yüzdürmesinler!
Akan sümüklerini yalamasınlar,
sivri dillerini çıkarıp,
oyunla kendilerini unutmasınlar!
Korkuları kaygıları,
o nazik saygıları,
öfkeyi, küfürü yasakla!
Çeliğe su vermesin usta eller!
Yer çekimine inat
neden uçuyor bu uçaklar?
Bu gayret niye?
Ben kendimi kaybedip şiir yazarım bilmiş ol!
… … …
Kelimelere yasak koy!
Mesela “sevgi” kelimesi gereksiz,
aşkı hele, çok tehlikeli ilan et!
Kalp dediğin nedir ki,
“susmak bilmez geveze.”
Vurdur mel’unun başını!
Yoksa sana şiir yazmamı zorlayacak, korkarım.
… … …
Ölmeden geçir herkesi
sırat köprüsünden!
Bırak akıp gitsin yanından hayat,
sen sadece seyret!
Parmağını bile kıpırdatma!
İhtiyar dünyanın duygusuz fosilleri emret çıksınlar yer yüzüne!
Gülümsemeleri ipotekle
yarının hesabına!..
Kadehlere likör,
üstüne su katmasın kimse!
Yayılmasın tül gibi dalga dalga sis!
Küstah, şefkatli, güleç, ağlamaklı gözler
olur olmaz yerlerden bakmasınlar,
yoksa sana şiir yazmak tehlikesi var.
… … …
İnce bir çizgi bırakıp ardında,
büklümlü kabuğuyla bir sümüklü böcek,
iki antenini açmasın,
bakmasın arsız arsız öyle!
Ateş böcekleri çakmak gibi çakmasınlar kıvılcımlarını ağustosa!
Dağlar
yaklaşmasın uzaklardan esmer esmer,
yalnızlık türküleri söylenirken trenlere..
kalp dediğin nedir ki
susmak bilmez geveze ve hain..
kurşuna dizmeli hainleri
bir duvar dibinde,
gözlerini bağlamadan..
Yazmazsam o beni vuracak!
… … …
Alın yazımı yok et!
Hayatımı…
İçimdeki çocuğu yaşatma!
Eline kırbacı al,
istediğin gibi oyna zamanla!
Yoksa, yoksa..
eh anla artık yoruldum!..
… … …
gerçeğe karşıdan bakan ilgisiz,
taş gibi donuk adamlar yarat!
İşte o zaman sana şiir yazmayacağım söz!
Oysa şiirler şahidim seni sevdiğime,
yazdığım şiirler..
Onlar ki benimle ağladılar,
benimle güldüler.
Sen şahitlerimi yok etmemi istiyorsun.
Üzülüyorum, kederleniyorum.
Kederli olduğum zamanlar hep,
ama hep uyuyorum.
Daha doğrusu ölüyorum.
Çünkü uyumak ölüme eş.
Bunu istedin madem,
şartlarımı yerine getirirsen eğer,
sana söz!
ŞİİR YAZMAYACAĞIM

Aydın Göle
22 ekim 2000

***   ***   ***

Başka bir “şairlerin şiirleriyle söylediği” köşesinde buluşacağımız mutlu pazarlara erişmeniz
dileğiyle…


Yazışma Adresim:

Bütün Yazılarım:


Yayın Tarihi : 08.11.09

6 Kasım 2009 Cuma

BİR YANDA DOMUZ GRİBİ, BİR YANDA GDO’LAR

         Bugünkü yazımızın başlığına ait biri 24.06.09, diğeri 23.10.09 tarihlerinde yayınlanan iki yazı yazmıştım. İlkinde GDO’lar (Geni Değiştirilmiş Organizmalar), ikincisinde Domuz Gribi hastalığı ve aşısı için yapılan çeşitli eleştirilerden bahsetmiştim. Ülkemizde de ciddi biçimde Domuz Gribi görülmeye başlayınca Ecevit hükümetinin MHP’li Sağlık Bakanı Osman Durmuş’un başlattığı tartışma giderek büyüdü. Son iki gündür Sağlık bakanı Recep Akdağ’la Başbakan Recep Tayyip Erdoğan arasında aşı konusunda çıkan görüş farklılığı, şimdiye kadar söylenenlerin haklılığının bir bakıma onayıdır. Ben o yazının başlığını “BİLGİYE TESLİM OLMAK” koyarken bunu işaret etmek istemiştim.

         Dünyada Domuz Gribi aşısı hakkında o kadar çok sağlam kaynaklara dayanan bilgi var ki, hangisinden söz edilse aşının denenmeden, panik havasıyla üretilip hızla dağıtıldığını duyarsınız. Dolayısıyla aşının insan sağlığına zararlı olduğunu öğrenirsiniz. Hamile bayanlara ve küçük çocuklara bu aşının yapılmaması fikri daha yaygın. Aslına bakarsanız böbrek üstü bezlerine vereceği zarardan tutunda, kısmi felçlere kadar bir çok yan etkilere sahip bir aşı her yaştan insanlar için risklidir. Domuz Gribine yakalanmamak için aşı olurken hiç hesapta yokken, aşının sebep olacağı bir hastalığa yakalanmak hoş olmasa gerek. İşte bu yağmurdan kaçarken doluya yakalanmaktır.

         Uzmanlar Domuz Gribinden korunmanın çok kolay olduğunu söylüyorlar. Temizlik birinci şart, sonrasında sarılmamak, öpüşmemek ve tokalaşmamak geliyor. Sık sık sıcak içecekler ve günde iki üç defa yarım çay bardağı sirke içmek virüsün ağız içinde üremesine engel olur deniyor. Ayrıca ev yapımı turşunun da virüsü öldürdüğü belirtiliyor. Sabah ve akşam tuzlu suyla gargara yapmakta, buruna günde bir kere tuzlu su çekip sümkürmekte öneriliyor. Gördünüz mü? Korunmak bu kadar kolay işte. Hem fazladan masrafta gerektirmiyor.

         Gelelim GDO’lara, yani şu meşhur Genetiği Değiştirilmiş Organizmalı ürünlere...

         Tarım ve köy işleri bakanı Mehdi Eker, Genetiği Değiştirilmiş Organizmalı ürünlere ilişkin yayınlanan yönetmelikle ilgili tartışmaları ne kadar eleştirirse eleştirsin hafife alınacak bir kararla karşı karşıya değiliz.

         Bundan öncede Nasrettin hocamızın bir fıkrasından esinlenip “BİZİM EŞEK TAM YEMEMEYE ALIŞMIŞTI” başlığıyla bu konuya değinen yazı yazdım hatırlarsanız. Hem fikrimi belirtmiş, hemde karşı görüşlülerin savunmasını vermiştim. Hiçbir savunma doyurucu değil benim fikrimce.. çok yüzeysel, hatta asıl gerçeği örtemeyen çocukça diyebileceğim savunmalardı. GDO’lar gelecek için büyük tehlikedir. Bana kalırsa bu konuyu eşiktekinden beşiktekine kadar herkes bilmeli, konu üzerine fikir üretmelidir.

         Bundan önceki savaşlar doğal kaynakları ve enerjileri ele geçirme savaşlarıydı. Ele geçirilen ülkelerin kaynakları ve insanları yüzlerine kondurdukları sahte gülücükle kullanıldılar. Hatta bunun için Afrika’dan insan çalınıp köleleştirilmedi mi? Amerika’nın zenginliği böyle sağlanmadı mı? Çok uluslu şirketler ki, her nasılsa gene içlerinde Yahudi ailesi olan Rothschilds ve Rockefeller gibi aileler devletlerin önüne geçecek kadar zenginleşmedi mi? “Büyülü sanat: Sinema” adlı yazımda da bu ailelerin marifetlerinden söz etmiştim, hatırlayın.

         Şimdi doğal kaynak ve enerji savaşlarıyla birlikte çok daha katı, çok daha öldürücü gizli bir savaşın içindeyiz. Artık yiyecek ve içecek savaşlarının tek taraflı mağduruyuz, bu unutulmasın. Burada savunulan organik tarımın dünya nüfusuna yetmeyeceğidir. Oysa bu ürünlerle üretilen gıda ürünleri dünyayı beslemekten çok, var olan nüfusun azalması sonucunu doğuracaktır. Yoksa hedeflenende bumudur?

         Kimbilir belki de başbakanımız bunun için en az üç çocuk yapmamızı istiyor. Çok çocuk yaparak bir taraftan hastalıklarla, bir taraftan beslenme yoluyla, bir taraftan savaşlarla nüfusça giderek azalıp yok olmamızı önlemek istiyordur belkide..

         Tabi bu işin şakası.

         Fakat ortadaki durumun hiç şakası yok!




Yazışma Adresim: www.goleaydin@hotmail.com
Bütün yazılarım....: http://hayatintatlarivehayatindusundurdukler.blogspot.com

Yayın Tarihi: 06.11.09

4 Kasım 2009 Çarşamba

YEMEK TARİHİ KÜLTÜR TARİHİDİR – 4

         Ama Fransa ve İngiltere'de çatal, kaşık ve bıçağın günlük hayata girmesi için bir yüzyıl daha gerekecekti.

         II. Henry'nin ölümünden sonra IV. Henry olarak tahta geçen yeğeni Navarreli Henry (1589 - 1610) saraya sıkça yaptığı ziyaretler sonucu iyi sofra anlayışına alıştı ve bundan büyük zevk duymaya başladı. Daha sonra tahta geçince de iyi yemek kavramının gelişip yerleşmesine büyük destek verdi. Böylelikle Fransa'nın önde gelen aileleri de kaliteli sofralar kurmaya özen gösterdiler. Navarreli Henry'nin tarihe bir gurme olarak geçtiğini de belirtmekte yarar var. Ayrıca içinde büyük tavuk ve biftek parçaları bulunan bir çorba da IV. Henry'nin (Potage Henry IV) adıyla anılıyor bugün.

         Fransız aşçılar yeni mutfak kültürünü çabuk öğrenip benimsediler ve birkaç kuşak sonra şimdilerde çok beğeni toplayan Fransız mutfağına ulaşacak gelişmenin temelerini attılar. Ağır, çok baharatlı ortaçağ yemeklerinin yerini giderek daha lezzetli ve hafif yemekler aldı. Sebze ve meyvenin yanı sıra çiçekler bile mutfak sanatının öğeleri haline geldiler.

         IV. Henry'den sonra Fransa kralları ve saray sosyetesinin "iyi yemek hizmeti"ne ilgileri artarak devam etti. Nitelikli sofralar kurmak, usta şeflerin, mutfak personelinin gelişmesi ve rafine yemek tariflerinin ortaya atılmasını desteklemek incelik göstergesi olarak değerlendirilmeye başladı.

         1600'lü yılarda Bourbonların, XII. Louis ve XV. Louis'nin sofralarında da mutfak sanatının gelişimi ve ustaların eğitimine büyük önem verildi. İhtişam ve lükse düşkünlüğünden dolayı "yüce" lakabı ile anılan XIV. Louis (1643-1715), usta ve aşçıların yetiştirileceği okulların kurulmasına öncülük etti. Dönemin bazı asilleri de sofraları ile ün kazandılar. Sözgelimi, Kont Beşamel ve Kont Mornay'ın isimleri, bugün bile adlarını taşıyan soslarla anılıyor... Yine bol soğanlı rafine bir sos, Kont Soubisse'nin adıyla geliyor sofralara.

         XV. Louis (1715-1744) döneminde de mutfak kültürü gelişimini sürdürdü. Kendisi de iyi bir aşçı ve gurme olan Polanya Kralı Stanislaus'un (1704 - 1735) kızı ve XV. Louis'nin eşi olan Maria Lescynaska, Catharine Medici gibi kendini mutfak ve sofrayı denetlemekle görevlendirdi; görkemli sofra ve rafine yemek standartlarını yükseltti. XV. Louis'nin metresleri Mme Pompadour ve Mme Barry yalnızca iyi yemek düşkünleri olarak kalmayıp usta aşçıydılar da. Onların adıyla anılan birçok yemek günümüzde de Avrupa sofralarını süslüyor. Özellikle Mme Barry o denli usta bir aşçıydı ki, kral, yalnızca en büyük ustalara verilen Mavi Kurdele (Cordon Bleu) ile onurlandırmıştı kendisini.

         Bu dönem Fransız aşçılarının yıldızlarının parladığı dönem oldu. Ünleri Avrupa'ya yayıldı. Diğer ülkelerin asilleri, aşçılarını ya ünlü Fransız aşçılarının yanına eğitime gönderdiler ya da bu ünlü ustaları kendi mutfakları için büyük ücretlerle transfer etiler.

         Ne var ki, aşçıların işi hiç de kolay değildi. Yalnızca akşam yemeği için yüzden fazla yemek hazırlamak zorundaydılar. Bu durum mutfak araç ve gereçlerinin evrimini hızlandırdı. Sözgelimi, tencere ve tavalar kullanıma uygun dizayn edilmeye, pişen yemekleri servise kadar sıcak tutmak amacıyla odun kömürü mangalları (braisers) kullanılmaya başlandı. 18. yüzyıla doğru mutfaklara 20 kadar tencereyi alabilecek kuzineler girdi. Bu teknik donanım sayesinde, örneğin, ortaçağ açık ocaklarında yapılması olanaksız olan tavada sote kolaylıkla sofraya getirilebilir hale geldi.

         Bütün bu gelişmelere rağmen aşçılar bu dönemde ısıyı kontrol altında tutabilecekleri temiz enerji kaynağından ve büyük tencerelerin kaldırılmasını, hareket ettirilmesini sağlayan donanımlardan yoksundular.

         1789 yılında gerçekleşen Fransız Devrimi, Bourbon Henadanı'nın hükümranlığına son verdi ama bu Fransızların iyi yemek ve güzel sofra merakına gölge düşürmedi. Devrimden sonra asiller yerine halk sürdürdü bu geleneği ve aralarından birçok ünlü gurme yetişti.

         Lezzetin Fizyonomisi adlı kitabın yazarı Brilliat Savarin, dünyanın ilk gurme dergisinin editörü Grimod de la Reyniere, Büyük Mutfak Terimleri Sözlüğü'nün hazırlayıcısı Alexandre Dumaspere ve ünlü et yemeğine adını veren Chateaubriant Viskontu bu gurmelerin arasındadır.

         Bu arada servetlerini yitiren birçok asil aile de evlerini restorana çevirip eski hizmetkar ve aşçılarıyla birlikte yemek satmaya başladılar. Bunların bazıları halen Paris'te işletilen çok ünlü restoranların öncüleri oldu.

         ÇATAL DEVRİMİ

         Sofra tarihinde ilkin bıçağın, sonra kaşığın ve en sonra da çatalın yer aldığını görüyoruz.

         Romalılar kesici bıçağa "cultellus" diyorlardı. Büyükleri, mutfak için olan doğrayıcı bıçaklar "culter coquinaris" adıyla anılıyordu.

         Kasapların kullandığı bıçaklar ise şimdiki tiplerine çok yakın biçimdeydi. Bir de ufak kaşık kullanılardı ki "ligula" veya "lingula", yani "küçük dil"di adı. Gerçekten de biçimi insan diline benziyordu. Aslında Antik Yunan'da geliştirilen ve etleri ateşte kızartmak için kullanılan iki uçlu çatalın Romalılarca. da kullanıldığını arkeolojik bulgulardan biliyoruz. Ancak bu alet bugünkü işlevi doğrultusunda kullanılmadığı için "çatal" sayılmıyor.

         Avrupa'da ilk çatal XIV. yüzyılda çıkıyor tarih sahnesine. 1328 yılında Macaristan Kraliçesi Klemans'ın eşyası arasında 30 kadar kaşığın yanı sıra bir de altın çatal vardı. Yine Kraliçe Jan Devreaux'nün ölümünden sonra da eşyası arasında bir kılıfa özenle yerleştirilmiş bir adet çatal ile 64 adet kaşık bulundu. Bu iki bilgiden XIII. yüzyılın ikinci yarısında çok özel ziyafetlerde çatalın kullanıldığını, ancak yaygın olarak kullanılmadığı sonucunu çıkarabiliriz rahatlıkla.

         Venedik ve Floransa, çatalı XI. yüzyıldan itibaren tanıyordu ama Venedik'te çatal toplumsal bir sorun haline dönüşmüştü. Dini tepkilerle çatal uğursuz kabul edilmişti sonunda!..

         Çatalın icadı ve yaygın kullanımı, sofra kurallarının gelişmesi konusunda dönüm noktası olmuş, yeme - içmeyi uygarlaştırmıştır. Bu nedenle çatalı bir reform simgesi sayabiliriz.

         DİĞER AVRUPA ÜLKELERİNİN MUTFAKLARI

         Avrupa'da "iyi yemek"e gösterilen ilginin bir akıma hatta bir tutkuya dönüşmesi Rusya'yı da etkiledi. Çar Peter (1682-1725) gençliğini Paris'te güzel sofralara aşina olarak geçirdikten sonra ülkesine dönerken usta Fransız aşçılarından birkaçını yanına aldı ve Rusya'da Fransız mutfağından oldukça farklı bir mutfağın gelişmesini sağladı. Bu fark ise, Rusya'nın av hayvanları, balık ve sebze çeşitliliğinden kaynaklanıyordu. Ruslar Fransızlara göre daha iştahlı, daha içkiciydiler. Yemek stillerinde bu fark kolaylıkla gözlemlenebiliyordu. Ancak kısa süre içinde yüksek standartlı ve ulusal özellikler taşıyan bir Rus mutfağı çıktı meydana. Tabii Ruslar da Fransızları Strogonoff, havyar, borç çorbası ve votka ile tanıştırarak şükran borçlarını ödediler.

         Aynı süreçte İtalyanlar da kendilerine özgü bir yemek sanatı geliştirdiler. Marco Polo'nun (1254-1324) Uzakdoğu gezisinden İtalya'ya beraberinde getirdiği Çinlilerin arasında aşçıların da bulunması, Venedik ve Floransa mutfaklarına Çin yemek kültürünün girmesini sağladı. Bu etki özellikle Kuzey İtalya mutfağını bir hayli zenginleştirdi. Böylelikle Medicilerin rafine yemek anlayışı bu etkilerle daha da gelişti. Ama İtalya o dönemde birçok bağımsız dükalık ve politik birimlerden oluştuğu için ulusal bir mutfağın gelişmesi epeyce bir zaman aldı. Daha sonra gelişen ve ana unsuru makarnadan oluşan İtalyan mutfağı bugün dünyanın en iyi mutfakları arasında kabul ediliyor.

         Her mutfak kendi yöresinin ürünlerini temel aldığından, İtalyan mutfağı da bu açıdan farklı değildi; yöresel yemekler bu mutfağı da oldukça etkilemişti. İtalya, ince uzun bir yarımada olduğu için deniz ürünleri bakımından da çok zengindi. Bu nedenle etten daha çok deniz ürünleri öne çıkmıştı bu mutfakta. Ayrıca zeytin ağaçları ve üzüm bağlarının bolluğu zeytinyağlı yemek ve şarap tüketimini yaygınlaştırmıştı.

         Güney İtalya'da ise domates sosları ve domatesli yemekler (özellikle makarna) gözdeydi ve halen de böyledir. Bu mutfakta daha fazla meyve ve özellikle de turunçgiller kullanılır. Her iki yöre yemeklerinde sarımsak kullanılıyorsa da Kuzey İtalya'da biraz daha kısıtlıdır tüketimi.

         Bir başka farklılık ise ette görülür. Kuzey İtalya mutfaklarında dana eti, Güney İtalya'da ise keçi eti daha yaygındır.

         Rönesans Avrupasında Polonya gibi küçük ülkeler de kendilerine özgü rafine yemekler ürettiler. Özellikle Fransızlardan etkilenen Polonya mutfağı Kral Stanislaus'un ve saray ileri gelenlerinin iyi yemeğe olan düşkünlükleri nedeniyle büyük bir gelişim gösterdi.

         Tüm bu ülkelerde rafine yemek anlayışı, sofra sanatı ve gastronomi, doğal olarak saraydan başlayarak yaygınlaştı. Bu önemli gelişme, günümüz modern yemek hizmeti endüstrisinin temel taşlarını oluşturdu kuşkusuz.

***   ***   ***
         Deniz Gürsoy’un “Yemek ve Yemekçiliğin Evrimi” adlı çalışmasından alıntılarla oluşturduğum bu yazı dizisi burada bitiyor. Bu yazı dizisi, bu haliyle “Türk Yemek Tarihi” anlatılmadan biterse eksik kalır. Onu da yakın bir gelecekte başka bir yazı dizisinde anlatacağım. Bu iki dizinin bitiminde eksikte olsa bir yemek tarihi ortaya çıkacaktır.

         Buraya kadar anlatılanlardan yemek yemenin ihtiyaç olmaktan çıkıp bir zevk haline geldiğini anlamamız mümkün. Eski Roma’da soylular arasında daha çok zevk almak için yediklerini kusmak geleneği vardı. Yediklerini kusarak midede yeni yiyeceklere yer açılırdı. Bugüne gelecek olursak hızlı tempoda süren hayata yetişebilmek artık ağır sofra adabıyla mümkün görülmediği için geleneksel mutfaklar terk ediliyor. Her şeyin ticaretini yapan Amerikalılar tek tip ve kötü beslenmekten başka bir şey olmayan kola, hamburger ve kızarmış patatesten oluşan menü ile fest-fod dedikleri ayak üstü yemek alışkanlıklarını dünyaya yaymalarının sonucu geleneksel tatlar unutulmaktadır.

-SON-

Yazışma Adresim: www.goleaydin@hotmail.com
Bütün yazılarım...: http://hayatintatlarivehayatindusundurdukler.blogspot.com

Yayın Tarihi: 04.11.09

3 Kasım 2009 Salı

YEMEK TARİHİ KÜLTÜR TARİHİDİR – 3



         Savaşlar, seyahatler ve evlilikler sonucu mutfaklar birbirlerinden etkilenmiş sevgili okurlar. Daha sonra Amerika kıtasının keşfiyle oranın yerlilerinin yetiştirdiği patates, domates, biber, fasulye, mısır, hindi, çukulata Avrupa sofralarının vaz geçilmez yiyecekleri olmuşlar. Önceki bölümlerde andığımız gibi çok iyi yemek yapan, genellikle kölelerden seçilmiş aşçılar, özgürlüklerini satın alacak kadar zenginleşip itibar kazanmışlar, bazı komutanlar tarafından bazılarına koskoca kentler hediye edilmiş. Yemek yemek her zaman  dünyanın en önemli zevk ve keyif alma aracı olmuştur. Gelecek yazıda bitecek bu yazı dizimizi kaldığımız yerden sürdürüyorum.

         RÖNESANS VE RAFİNE MUTFAK

         Ortaçağı izleyen birkaç yüzyıllık süreçte mutfak kültürü önemli bir gelişim gösterdi Avrupa'da. Bu gelişmede ticaretin yaygınlaşmasının, yeni teknikler geliştirilmesinin büyük payı oldu elbette.

         Aynı süreçte kralların, asillerin ve ruhban sınıfın zenginleştiğini görüyoruz. Bunun en önemli göstergelerinden biri de şato ve manastırların duvarlarını süsleyen büyük ziyafet resimleri tabii. Bu dönemde iyi yemek-iyi içki, özellikle zenginler arasında refah göstergesiydi. Bu ziyafetler müzik ve dansla da süsleniyordu. Genel olarak bu dönemin mutfak birimi, bina içinde özel oda veya yalnızca özel bina olarak yer alıyordu. Büyük bir bacanın altında bulunan ocak ve fırın, dumanın çalışanları etkilememesi için düzenlenmiş yüksek tavan, bu dönem mutfağını simgeleyen özelliklerden birkaçıydı. Kazan ve şişlerin yanı sıra bıçak, satır, havan ve tokmak mutfağın temel el aletleriydi...

         Bu dönemde aşçıların kullandıkları malzeme de zenginleşmişti. Özellikle Uzakdoğu'nun baharat, kuru üzüm, badem, şeker yemeklere yeni tadlar, yeni lezzetler katmıştı. Yine de aşçıların lezzet sorunlarını tam olarak çözümleyebildikleri söylenemez. Çünkü etin tuzlama yoluyla korunması, yemeğin fazla tuzlu olmasına neden oluyordu. Bu nedenle zorunlu olarak eti tuzunu giderici işlemlerden geçirmek gerekiyordu. Sözgelimi, etler şarap ve bal gibi tatlı maddelerle terbiye ediliyor, yine lezzeti artırıcı baharatla sunuluyordu sofralara. Etlerin sertliği ise ya kıyma yapılarak ya da ezilerek gideriliyordu.

         O dönemde av hayvanları daha çok kızartılmış olarak süslüyordu sofraları. Tavuk, kaz, ördek ve diğer av etleri ateşte döndürülerek kızartılıyor, ve masaya bütün halinde getiriliyordu. Henüz çatal kullanılmadığı için et, hançerle oyulup ufak parçalar halinde yeniliyordu. Tabii ki asiller yemeğe başlamadan önce zehir testi yaptırmayı unutmuyorlardı!..

         Rönesans döneminde asillerin malikanelerindeki aşçılar saygınlık kazanmışlardı. Buna bağlı olarak da oldukça yüksek ücret alıyorlardı. Hatta şövalye olanlar bile vardı içlerinde. Halen mezar taşının üzerinde üç tencere ve altı gülden oluşan rütbesi (arması) bulunan Taillevent adlı bir aşçıbaşıyı, Fransa Kralı VI. Charles şövalye yapmıştı. Taillevent " Le Viander" (Et Yemekleri Aşçısı) adlı, türünün en eskilerinden sayılan kitabın yazarıydı aynı zamanda. Kitapta o zamana özgü yeni pişirme teknikleri ve yemek tarifleri yer alıyordu. Sosların ekmek kabuğuyla koyulaştırılması ve yahni çeşitlerinin yapımı gibi et yemeklerine özgü bilgiler anlatılıyordu.

         Rönesans döneminde sanat dallarında yaşanan gelişmelere paralel olarak iyi yemek kavramı da nitelik kazandı. Yemek konusunda da "Yeniden Doğuş" İtalya'da başladı ve Fransa'ya yayılarak yükselme dönemine girdi. Ve her zamanki gibi dönemin asilleri bu konuda da başı çektiler...

         YENİ GIDA MADDELERİ

         16. yüzyıl, Avrupa'nın Colomb'un denizaşırı keşfedilmiş yerlerden ve diğer kaşiflerin Ortadoğu ve Asya seferlerinden dönerlerken getirdikleri hindi, patates, mısır, yeşil ve kırmızı biber, domates, kahve ve çikolata (kakao) ile tanıştığı yüzyıldır. Fransa, o dönemde henüz kaliteli yemekleriyle ünlenmemişti. Ortaçağ Fransasında yemekler pek özenle hazırlanmıyordu, İtalya'da Roma İmparatorluğu döneminden kalma mutfak kültürü, bazı zengin ailelerin mutfaklarında yaşatılıyordu yalnızca. Bu mutfak da bütün görkemini Akdeniz ülkelerinin zengin gıda maddelerine ve pişirme tekniklerine borçluydu.

         Ortaçağ Fransasında Fransız tahtının varisi II. Henry'nin Floransa'nın Medici ailesinden Catherine'le (her ikisi de 14 yaşında idi) 1533 yılında evlenmesi, ve yeni gelinin Paris'e gelirken yanında İtalyan aşçı ekibini de getirmesi ile İtalyan mutfak kültürü Fransa'ya aktarılmış oldu.

         Catherine'in sayesinde Fransız sarayı mutfağı da bu ihtişamı tanıma olanağı buldu. Fransız sarayı birbirinden nefis yemeklerin yanı sıra dondurmayla da bu dönemde tanıştı. Dondurmanın çok eski bir geçmişi vardı oysa. Bugün elimizdeki belgelere göre, en eski kayıt Perslere kadar uzanıyor. Yüksek dağların tepesinde kazılan çukurlarda biriktirilen karlar, kaymak, bal ve diğer tatlandırıcılarla karıştırılır, sonra bu karışım yine karlarla örtülür, özel olarak bu iş için seçilmiş koşucu tarafından krala sunulmak üzere yemek sonuna yetiştirilirdi. Kartacalılar dondurma yapımını Perslerden öğrendiler. Kartacalılar tarafından Sicilya'ya getirilen dondurma, oradan da Floransa'ya geçti.

         Artık Fransız asilleri dana, enginar, mantar, karpuz, kavun, makarna, dondurma ve turtaları keşfetmişti. Mutfaklarındaki bu çeşitliliğin yanısıra Fransız masa başı örf ve adetleri de İtalyan tarzına dönüşüyordu. Catherine, kendisi elle yemeye devam etmesine karşın çatal, bıçak ve kaşığı Fransa'ya tanıttı. Elleri ve hançerleriyle yemek yiyen Fransız soyluları yemeğe giderken çatal ve bıçaklarını yanlarında götürmeye başladılar.

Devam Edecek


Yazışma adresim: www.goleaydin@hotmail.com


Yayın Tarihi: 02.11.09

1 Kasım 2009 Pazar

ŞAİRLERİN ŞİİRLERİYLE SÖYLEDİĞİ 19


         Mesajlarla şiir yazıp yollamaya başlayınca çok ilgi gördüm. Öyle ki bir şiirim başkası tarafından bana ilk kez yazılıyormuş gibi tekrar yollanmıştı. Bunun üzerine emin olmadığım kişilere şiir yazıp yollamamaya başladım. Bu gün sadece mesajlarla yolladığım şiirlere yer verdim. Umarım beğenirsiniz.

         Bu gün ki ilk şiir bir ara arayamadığım sevdiğim bir kişiye yazılmıştı. Beni unuttun diyordu, haklı olarak sitem ediyordu. Unutmamıştım oysa. Bunu vurgulamaya çalıştığım bir şiirdir.


13
Seni unuttum sanma
Aklımdasın daima
Unutmam için seni gülüm
Kapımı çalmalı ölüm
O zamanda ararım ruhlar dünyasından
Eksik olmam gecenin rüyasından

Aydın Göle
23.06.2000

***   ***   ***

         Bütün güzelliğine rağmen buz gibiydi. Öyle bir zalim bakışı vardı ki, mümkün değil
anlaşamazdınız. Oysa adıyla ve güzelliğiyle bir tatlı esinti estirirdi. Bir insan nasıl böyle olmayı başarır şaşarım. Ona aşık olanın halini düşünemiyorum. Kim bilir ne eziyetler ederdi sevdiğine. İkide bir telefonla arar muhabbet etmeye çalışırdı. Benden yirmi iki yaş küçüktü. Bu halini gençliğine veriyordum. Fakat kendimden de uzak tutmaya çalışıyordum.  

17
Şimşeklerden tahtınla yıldırımların
                                               zalim ecesi
Üşür dağ tavşanları gibi
                               yazlar bile kış gecesi
Baharları getirir andıkça dudaklar
                                     adının her hecesi
Tehdit gibi dolaşır duvarlarda
                                    sensizliğin gölgesi
Zalimlik iğreti duruyor
                                   eteklerinin ucunda
Seni gören kalplere yetişemiyor
                                           zavallı ciğerler
Oksijeni almaya,
                             vermeye karbondioksiti

Aydın Göle
08.08.2000

***   ***   ***

         Bu şiiri kime ve niye yazdığımı hatırlamıyorum. Yalnız hayatımda çok önemli bir aileyle sorunlar yaşadığım sıralarda bir rastlantı sonucu bu şiiri okuma fırsatı buldum. Onlara “gündeminiz beni ilgilendirmiyor. Ben neredeyim, siz nerede..” demek istedim. Başka şiirlerimden seçtiklerimle de epey duygulu bir gece geçirmiştik. İlk defa gerçek anlamda bir şiirin işe yaradığını görmüş oldum. Herhalde uzun uzun konuşsaydım bu kadar etkili olamazdım.

18
Yalnız ve kimsesiz kemanın
               sessiz gözyaşlarını gördüm
Giden yıllara ağlıyordu
                              çocuklarla beraber
Yıkılmıştı, ayakta duracak
                                   dermanı yoktu,
                    zaten ayakları da yoktu
Siz gitmeseniz o size gelemezdi
İnce çığlıkları tanrı katında duyulur
Yürekleri söküp yerinden trompet
İnsafsız şarkılar söylüyordu
Keman dayanamazdı, nefesi çıkmazdı
Yalnızdı ve yayı kırık
Boğazında düğüm düğüm hıçkırık
Çok zamandır bir el sevecenlikle
Okşamadı inleyen saçlarını

Aydın Göle
16.08.2000

***   ***   ***

         Dilimizin organ olarak çok çalıştığını düşünürüz değil mi? Gevezelikte de üstüne yoktur. Öylemi gerçekten? Görünene bakarsak haklısınız. Ama görünmeyen şeyler bir başka geveze organımızdan da söz eder. Kalbinizi dinleyin, bana hak verirsiniz. Bütün şikayetlerine rağmen durmadan konuşan sadece kalbimizdir. 

19
Gün ister bayram günü olsun
                                             ister matem
Dereler çağlamıyorsa
                                 ağlayan yoksa şayet
Sana sesim ulaşamıyor madem
Değiştirmiyorsa bir şeyleri
                                    neye yarar şikayet
Ömür dediğin bir su damlasıdır nihayet
Benim korkum ölmek değil, unutulmaktır
Trompetler çalsın evrenin kederli müziğini
Ben unutmasam da
Zor yutulur siyanürdür masamda
Uğruna yazdığım şiirler şahidimdir, yüreğimdeki muhabbete
Yürek dediğin nedir ki,
                  susmak bilmez GEVEZE

Aydın Göle
16.08.2000

***   ***   ***

         Kimse ne kadar yaşayacağını bilemez. Belki de bunun için oradan oraya savrulur dururuz. Oysa toplam cebimizdeki paramız gibi toplam ömrümüzü bilsek, zamanı bu kadar hoyratça harcamazdık belki de. Yada daha mı çok  tozuturduk, ne dersiniz?

20
Zaman bize verilmiş nakittir
Toplamına ömür dediğimiz
Ecel bilinmez hangi vakittir
Ne zaman bittiğine bakılmaz
Nasıl harcandığına bakılır, mutlaka bakılırsa

Aydın Göle
04.10.2000

***   ***   ***

         Kiminin işi başından aşkındır kiminin aşkı.. İkisi bir arada gitmez, mümkün değil. Gönül adamı olmakta zordur, iş adamı olmakta zordur. Ben ikisini de becerebilmiş değilim. Seç derseniz akılcı düşünceme rağmen aşkın tarafında yer alırım. Aşk karın doyurmaz “bilmem mi?” Bilirim elbette. Fakat dünya aşkla dönüyor bunu da unutmayın.

24
İşiniz mi yoksa adınız mı aşkın
Kederleriniz mi, sevinçleriniz mi taşkın
Canım sizi seven mi, sevmeyen mi şaşkın
Yıldızlara sorun adımı, gülümseyen aya
Görmeden bilmek var ya
Ben sizi sizsiz yaşarım
Ne geleceği bilen falcıyım
Nede herkesi kandıran bir yalancıyım
Geçerken size uğrayan
                                yorgun bir yolcuyum
Belki yüreğinizde fazladan bir sancıyım

Aydın Göle
18.10.2000

***   ***   ***

         Şu cep telefonları çıktı sihir bozuldu. Artık ne varsa ortada.. sevgili de ortada, kavgada ortada. Bir bayan yanlışlıklamı, birinden alarak mı bilmiyorum, cep telefon numaramı bulmuş. Üst üste birkaç kez aradı. Elazığlı olduğunu söylemişti, konuştuğu düzgün Türkçe yüzünden inanamamıştım. Alttaki şiiri yazdım yolladım, bir daha aramadı.

25
Bahar tarlalarının
             nazlı gelincikleri gibiydi sesiniz
Elimle dokunacak kadar yakındınız
                                               bir bilseniz
Işık olup muhakkak gelirdim
Mesafelere inat, gel deseydiniz

Aydın Göle
19.10.2000

***   ***   ***

         Aşağıdaki şiirle bir yazımı daha bitireceğim. Haftaya gene şiir köşemde buluşmak dileğiyle. İyi pazarlar sevgili okurlar..

26
Gül desen gülü veririm
Bahçemdeki tek gülü veririm
Kan desen kan da veririm
Küçük yalanlara kanıveririm
Sevginle beni kuşatırsan eğer

Aydın Göle
20.10.2000