19 Ocak 2010 Salı

TÜRKİYE NEREYE GİDİYOR 3




ÇİZGİ-YORUM COŞKUN GÖLE 





Bundan önceki yazımı hatırlarsanız  “Peki önlem nedir?” diye sorarak bitirmiştim.

Cevabı Le Monde ve Stern’de. Yayınlanan o incelemeye dönelim.

İkinci grup (ulusalcı ve Atatürkçü grubun), siyasetle, demokrasiyle iktidarı elinde tutmasının mümkün olmadığını kavradığından şimdi siyaset ve demokrasi dışında bir çözümün peşinde. Cumhur başkanı seçimi kavganın keskinliğini ve iki tarafın niyetlerini açıkça ortaya koydu. Ordu destekli ikinci grup artık seçim de istemiyor. Ve darbe söylentileri gittikçe artıyor. Cuntalardan söz ediliyor. Peki, darbe olursa ne olur? Yaşam tarzı Batı'ya daha yakın olan grup orduyla birlikte iktidara gelir ve Batı’nın desteğini kaybeder. Avrupa buna kesinlikle karşı çıkar. Amerika her zamanki pragmatizmiyle, Kuzey Irak ve Ortadoğu politikalarını desteklemesi karşılığında darbeyi kabullenebilir aslında.

Çözümü görüyorsunuz değil mi? İşi darbeye kadar getirdiler. Tıpkı AKP’nin söyleye geldiği gibi. Oysa daha AB’ye girme sürecinin başlaması için takvim istenmeden önce, AB; bünyesinde hiçbir ulusal rejim ve ideolojiyi istemediğini söylemiş, buna bağlı olarak Kemalizm’i AB üyeliğine engel göstermişti. Bu incelemede bundan gördüğünüz gibi tek satır yok! olan biteni demokrasiyi isteyenlerle istemeyenlerin mücadelesi olarak çok sığ ve çok basit biçimde gösteriyorlar.

Bundan sonrası kıyamet senaryosu. Akıl yürütme fazlasıyla abartılmış.

Amerika’nın önünde de ciddi bir engel var. ‘Demokrasi getireceğim’ diye Irak'ı işgal eden bir ülke, dünyaya ve kendi kamuoyuna Türkiye'deki ‘darbeyi’ niye desteklediğini açıklayamaz. Ve Irak faciasından sonra ikinci bir ‘zorlamayı’ gerçekleştirecek gücü yok. İstese de istemese de darbeye karşı çıkacak.
Silahını ve parasını Batı’dan alan bir ordu ve ülke, Batı’dan koptuğunda ne yapacak?

Sanırım uzun zamandır bunu düşünüyorlar ve korkarım bunun cevabını buldular.

Türkiye’de darbe olursa, tarihte bugüne kadar hiç gerçekleşmemiş yeni bir oluşumla karsılaşacak dünya.



İnceleme sonucu nereye varıyor görüyor musunuz? Bölge değil sadece, bütün dünyanın karışacağını söylüyorlar sonunda.

“Türkiye, olası bir darbeden sonra, Rusya ve İran’la ortaklık kurmak isteyecek.
Silahı, enerjiyi ve parayı bu iki ülkeden alacak.

Rusya'yla İran’ın elindeki doğal gaz, petrol ve nükleer güç, Türkiye’yi bir süreliğine de olsa ayakta tutmaya yeter.”



Onlar Türkiye’nin geleceği hakkında hükmü vermişler bile. Baksanıza, bu duruma rağmen bir süreliğine daha ayakta duracağımızı belirtiyor. Bu iş 40 satır 40 katır hikayesine benzedi. Yani ya darbe ya demokrasi, ikisi de bizim lehimize değil. Sonu mutlak yok oluş… mu acaba?


“Ama Rusya, Türkiye, İran bloğu dünyanın bütün dengelerini değiştirir.
Ortadoğu’nun kontrolünü tümüyle ele geçirir.
Avrupa’yı küçük kıtasına hapseder.
Kafkaslar’ı, Afganistan’ı, Pakistan’ı kendi gücüne katar.
Müslüman dünyayla yakın bir ilişki kurar. Petrol kaynaklarına egemen olur. Çin’le işbirliği yapabilir.”


Görüyorsunuz değimli? Bu komplo teorisi değil de nedir? Adamlar işlerini biliyor. Onlar komplo teorilerini boşuna ortaya atmazlar. Olabilecek bir şeyi önceden konuşarak olmasını engelliyorlar. Kaldı ki her komplo teorisinin gerçeğe dayanması şart değil. Biz ülkemiz için bir şey desek hemen fazla komplo teorisi kuruyorsunuz deyip bizi küçümserler. Oysa her canlı gibi devletlerde varlığını sürdürme mücadelesi verirler. Bunun için kimseden izin almaya gerek yoktur.

Bu gelişme, Avrupa, Amerika ve biraz da Japonya'dan oluşan ‘Batı’nın dünyadaki etkinliğini inanılmaz bir biçimde azaltır.
Yeni blok asker, enerji ve para açısından çok güçlenir.

Böylece, Türkiye’deki çatlama dünyada büyük bir çatlamaya yol açar.

Eğer Üçüncü Dünya Savaşı çıkacaksa, sanırım, bu çatlamadan çıkar.

‘Asla böyle bir şey olmaz’ diyebilirsiniz... Niye olmayacağına dair elinizde çok kuvvetli veriler varsa, söyleyin.

Ama, ya olursa... Ki bana çok mümkün geliyor.

O zaman ne yapacaksınız?

Bugün Türkiye’de kamplaşan ve bölünen insanların da...

Türkiye’yi Avrupa dışına itmeye çalışan, eski bir imparatorluk olmanın bir yanıyla çok görkemli, bir yanıyla çok zayıf mirasına sahip olan bir ülkeye küstahça davranan, işbirliği yerine ‘başöğretmenlik’ yapmaya kalkan Avrupa’nın da...

Türkiye politikasında ‘ikili’ oynayıp, kurnazlık ettiğini sanan Amerika’nın da...

Bu senaryoyu bir düşünmesini isterim doğrusu.

Türkiye’de yaklaştığı görülen kanlı bir çatışmanın bütün dünyayı yakması sandığınız kadar uzak bir ihtimal değil.

Hiç unutmayın ki ilk dünya savaşı tek bir tabancanın patlamasıyla başlamıştı

Ülkemizin iç sorunu nedeniyle durumun buraya varacağını düşünüyor musunuz şimdi? Bu görüş dünyayı bir şekilde bize karşı uyarıp dikkatlerin üzerimize yoğunlaşmasını sağlayacaktır. Ben bunu tehlikeli sayarım işte. O durumda çözümü bu ülkenin vatandaşlarına bırakmazlar.

Başta sorduğum soruyu tekrar soralım “Türkiye Nereye Gidiyor?”  Gittiği yolu kendimi seçecek, yoksa dışarıdan birilerimi şart koşacak?


BİTTİ


Yazışma Adresim: www.goleaydin@hotmail.com
Bütün yazılarım...: http://hayatintatlarivehayatindusundurdukler.blogspot.com

Yazılış Tarihi: 15.01.10



13 Ocak 2010 Çarşamba

TÜRKİYE NEREYE GİDİYOR 2

ÇİZGİ-YORUM COŞKUN GÖLE





Bugün de Fransız Le Monde Gazetesiyle Alman Stern Dergisinde yayınlanan incelemeyi ve inceleme hakkındaki görüşlerimi sunmaya devam ediyorum.

“Onları, batı'daki sınıflar arasında ortak bir zevk yaratan kilise müziği gibi, dini resimler, İncil'in sinemalara bile yansımış hikâyeleri gibi birleştirecek kültürel bir zemin yok.
Hayatları, zevkleri, inanışları birbirinden farklı. Hatta birbirine düşmanca.”


Bu alıntıdaki söylenenleri haklı buluyorum. Peki bunun nedeni ne? Soros vakfından, Alman ve Fransız kültür vakıflarından ödenekler alıp sanatçı olanların suçları yok mu? Hepsi ülkenin geleceği için birleştirici değil, çok aydın ve demokrat görünme uğruna ayrıştırıcı olmaya çalışmışlardır. Sınıflar arasında işçi kesimi gelir düzeyiyle sürekli daha aşağılara çekilerek kültür adına kültürsüzleştirildi. Ortak bir kültür bu yüzden sadece inanç düzeyinde kaldı.

“Birinci grup (yani incelemeyi yapana göre AKP’yi iktidara taşıyanlar. A.G) horlanmış, aşağılanmış, itilip kakılmış. Şimdi bu grup siyasal olarak örgütlendi. Kalabalıklar. Ve her seçimi kazanacak siyasi bir güçleri var artık. İkinci grup ise azınlıkta. Ve artık bir daha seçim kazanma ihtimalleri yok.”

Çok iddialı bir saptama. Ben bu ülke insanları hakkında böyle iddiaların tutmayacağını düşünenlerdenim. İddialar ne kadar sağlam temellere dayandırılırsa dayandırılsın burada fizik kurallar geçerli olmadığı için tutmayabilir. Onlar bizi kendileriyle karıştırıyorlar sanırım. Neyse devam edelim:

“Bu noktada da tarihi bir paradoks ortaya çıkıyor.

Daha Batılı olan ‘ikinci grup’ (yani sözü edilen cumhuriyet değerlerine sahip çıkan ulusalcı ve Atatürkçü kesim A.G) Batı'nın siyasi değerlerini kabul ederse bir daha asla iktidarı ele geçiremeyeceğini bildiği için Batı'ya ve Batı'nın demokratik değerlerine düşman oluyor.


              
Yaşam tarzı olarak Batı'ya düşman olan kesim ise
(gene incelemeyi yapana göre AKP’yi iktidara taşıyanlar. A.G)  iktidarı ancak Batı'nın kriterlerini kabul ederek ele geçirebileceğini bildiği için Batı'yla ilişkileri geliştirmek ve demokrasiyi kabullenmek istiyor.”

Şaşırtıcı bir sonuç bu. Evet buda bir yönüyle kabul edilebilir saptamadır. Bence demokrasi AKP düşüncesini iktidara taşımak için araçtı. Öyle olmasa başbakanın her konuda baskıcı fikri olur muydu?  Hatta zaman zaman üslubunun şiddet içerdiğini görüyoruz.

Devam ediyoruz:

“Bu kültürel parçalanmada ‘ordu’ önemli bir role sahip. Eğer, birinci grubu desteklerse ve Batı'nın demokrasisi burada kabul görürse, ordu da iktidarını kaybedecek.”

Bu bölümde öyle satırlar var ki hem öfkemden hem utancımdan yüzüm kızarır. Buraya aktarmamayı yeğlerim.


(Aşağıdaki satırları gazetedeki yazıya koymadım. Yukarıda öfkemden ve utancımdan yüzümü kızarttığını belirttiğim satırlar bunlardı.

Aslında birinci grubun çocuklarından oluşan ordu, kendi iktidarını sürdürebilmek için, kendisine benzemeyen ikinci grupla işbirliği yapıyor. Bir anlamda kendi köklerine ihanet ediyor.
            Bu iki grup siyasi iktidar için son kez çarpışmak üzere hareketlenmiş gözüküyorlar.



Nasıl? Haksız değilmişim değil mi? Sözün bittiği yer burası. Aksi gibi, bu da gerçek )


“Birinci grup (AKP’ye oy veren çekirdek kitle. A.G) ekonomik olarak da güçlü artık, Anadolu'da üretim yapıyor, ‘devletle’ arası iyi olmadığı için malını dış dünyaya satıyor. Para kazanıyor. Siyasi örgütünü destekliyor.”

             
İkinci grup
(cumhuriyet değerlerine sahip çıkan ulusalcı ve Atatürkçü kesim A.G)  parasal güç olarak da kuvvetli değil. Dış dünyayla iş yapan, dışarıdan borçlanan büyük burjuvazi, Türkiye'nin ancak demokrasiyle normalleşebileceğine inanan entelektüel kesim, devletin yapısının değismesi ve dünyayla bütünleşmesi gerektiğini düşünen bir grup bürokrat, birinci grubun (AKP’lilerin) destekçileri. Yargı, ordu, bürokrasinin önemli bir kısmı ikinci grubun (ulusalcı ve Atatürkçü grubun) arkasında.”


Bu tanımlar canımı acıtıyor. Böyle bir bölünme Türk burjuvasinin aç gözlülüğünüde gösteriyor. Onlar (Refik Baydur gibi sözcüleriyle varlıklarını sürdürebilmelerinin yolunu bilmeyenler) dışa bağlı, içeriyi talan eden anlayışla bugünkü durumdan sorumludurlar. İşgal yılları İstanbul’unun burjuvasının anlatıldığı Yakup Kadri’nin romanı Sodom ve Gomoro’sundaki gaflet ve dalaletin aynısını yaşamışlardır.

Teker kırıldıktan sonra yol gösteren çok olur. Önemli olan teker kırılmadan önlem almaktır. Peki önlem nedir? Cevabını gelecek yazıda görelim.


DEVAM EDECEK



Yazışma Adresim: www.goleaydin@hotmail.com


Yayın Tarihi: 13.01.10


12 Ocak 2010 Salı

TÜRKİYE NEREYE GİDİYOR 1



ÇİZGİ-YORUM COŞKUN GÖLE


         Türkiye nereye gidiyor sorusuna herkes kendine göre cevaplar verebilir. Çok tehlikeli sularda yüzdüğümüz bir gerçek. Biz Yugoslavya örneği gibi dağılacak mıyız? Yoksa yeni dünyada bir yer alabilecek miyiz? Sermaye el değiştirirken, asker etkisizleştirilirken, her devlet kurumu sorgulanırken Türkiye’nin olduğu gibi kalacağını söyleyebilir miyiz? Kimi 26 parçalı yapıdan söz ederken, başbakan 36 parçalı yapının önümüze konacağını söyledi, biliyor musunuz?

         Amerika Irak’tan çekilirken rotasını belirlemiş, programın uygulanmasını Türkiye’ye söylemiştir. Farkındaysanız AB konusu gündemde değil artık. Kendini AB’nin korumasına bırakıp AB uyum yasalarıyla iç dinamik güçleri ses çıkaramaz hale getiren hükümet, Amerika’nın biçtiği elbiseyi ülkemize giydirmeye çalışıyor. Bu durumda AB’nin önemi yoktur artık. Fakat uyum yasaları uygulanmaya devam ediyor, yenileri de eklenerek tabii.. Bunun için Amerika PKK ve uzantılarını susturup Kürt hareketini Barzanileştiriyor. Gene bunun için komünizm tehlikesine karşı kurulan, komünizm tehlikesi bitince ulus devletin üniter yapısını bozmaya yönelik iç ve dış eylemlere karşı durmaya yönelen özel harp dairesi engelini suikast oyunuyla, incelenmesini sağlayarak ortadan kaldırmaya çalışıyor (öyle belli bir oyun ki, suikast düzenleyenler o arada Bülent Arınç’ın Manisa’da olduğunu bilmiyorlar, mümkün mü bu?).  Bütün bunların demokrasi adına yapıldığı gösterilmek isteniyor. Bu, içimizdeki çelişkileri arttırmaktan başka bir işe yaramayacak, hatta istenmeyen sonuçlara yol açabilir endişesini taşıyorum.

         Fransız  Le Monde gazetesiyle, Alman Stern dergisinde ülkemizin geleceği hakkında yayınlanan incelemelere göre durum hiçte hoş değil. O incelemelerden alıntılarla konuyu açalım. İşte ilk alıntım:

         “Türkiye, son ve büyük bir hesaplaşmaya doğru gidiyor. Bu ülke korkulduğu gibi ırka ya da dine dayalı bir bölünme yaşamadı. Daha korkunç ve daha temel bir bölünmeyle sakatlandı. ‘Kültürel bölünme’ artik iyice keskinleşti.”


         Evet Türkiye düşünüldüğü gibi ırka ve dine dayalı bir bölünme yaşamadı. Çünkü Türkiye söylendiği gibi kolay ayrılabilir bir mozaik değil, renkleri birbiri içine geçmiş ebruya benzediği için bütün çabalara rağmen bölünmüyor. Kültürel bölünme ne oluyor peki? Onu da görelim bakalım neymiş:

         “Şimdi bir yanda, ayakkabılarını sokak kapısının önünde çıkaran, kadınlarının başını örttüğü, erkeklerinin sokağa pijamayla da çıkabildiği, erkek çocuklarının kahveye gittiği, kızlarının tam bir baskı altında yaşadığı, türküyle arabesk arası bir müzikten hoşlanan, belki de hiç kitap okumamış, hiç dansetmemiş, hiç karı koca birlikte lokantaya gitmemiş, hiç tiyatro seyretmemiş, evlerinde floresan lamba yakan, iyi eğitim alamamış, dini inançları kuvvetli kalabalık bir kitle var.

         Diğer yanda ise kız lisesiyle, Robert Kolej yelpazesinde eğitim görmüş, bir düğün salonunda ya da kolej partisinde dans etmiş, sinemaya giden, çok fazla olmasa da kitap okumuş, müzik zevki pop şarkılarla klasik müzik arasında dolaşan, evi nispeten daha zevkli döşenmiş, kızların flörtüne izin verilmese bile göz yumulan, Allah’a inanan ama
ibadete pek aldırmayan, kadınlarının başını örtmediği, şarabın kalitesinden pek anlamasa da kadın erkek bir arada gidilen bir gezmede içki de içmiş, gazetelere bakan, magazin haberlerini izleyen, kendini birinci gruba kıyasla çok gelişmiş hisseden, entelektüel düzeyi çok yüksek olmasa da okumuş yazmış, batı standartlarına yakın bir grup var.

Bu iki grubun yaşam tarzı birbirinden kopuk”

         Bu iki kültürel farklılığın var olduğu doğru ama bu bölünme değil bence. Her ülkede bu farklılıklar vardır ve bu bölünme sebebi oluşturmaz. Orta sınıf özellikleri gelir düzeyi arttıkça kendini gösterir. Bu da bölünme değildir. Öyle dedikleri gibi birbirinden kopuk bir yaşam tarzı bölünmüşlüğü de ben göremiyorum.


DEVAM EDECEK




Yazışma Adresim: www.goleaydin@hotmail.com
Bütün yazılarım...: http://hayatintatlarivehayatindusundurdukler.blogspot.com

Yayın Tarihi: 11.01.10


10 Ocak 2010 Pazar

ŞAİRLERİN ŞİİRLERİYLE SÖYLEDİĞİ 26



2010 yılının ilk Pazar yazısıyla gene şiirlerimle sizlerle birlikte olmanın sevincini taşıyorum sevgili okurlar. Geçen hafta bu şiirleri gazetemizin iç denetimi gereği size ulaştıramadım. Evet yazdığım iki şiir biraz erotikti. Fakat asla amiyane değildi. Bu gün o şiirler yok!

Altı aydır bu köşede yazıyorum. Sağ olsun Adnan Uyumaz bey gazetesinde bana yer verdi. O günden bu güne bir kere olsun estetik düşünceden uzaklaşmadım. Sanatla hiç ilgisi olmayan bir konuda yazsam bile estetik kaygıyı hep taşırım. Çünkü içeriği ne olursa olsun düz bir yazı da sanattır. Sadece estetikten yoksun ve zarafeti olmayan bir şey sanat değeri taşımaz. Geldiğimiz noktada, “Estetik ve Zarafet Görece Bir Kavram mı?” tartışmasını başlatmamak için konuyu burada kapatıyorum, çünkü bu yazının konusu değil.

Umarım, ülkemiz ve dünya, güzel bir yıl geçirir. Umarım ülkemizin yarınlarının temelleri bu günden başlayarak sağlam atılır. Umarım insanlık ve biz refah ve bolluk yüklü yarınlara ve ondan ötesi, mutlu geleceğe ulaşırız. Bu dileklerle yeni yılınızı kutluyorum.

Bu gün şiirlerin arasına pek girmeyeceğim. On dört şiirimi beğeninize sunuyorum. Bu yılın hediyesi olarak umarım seversiniz.

***   ***   ***


53
Yorgun şileptim yılların yükünden
Sevginden bir damla payıma düştü
                 çıkınca hayat denen yekünden
O da senli  zamandan çaldıklarım
Dudağında olsun dudaklarım
Bir gece getirdim sana mavi yıldızlı
Sar geceyi bedenine,
                   gizle kendini kem gözlerden
Sadece bana sakla gözlerini
Sümbül kokulu
                   yataklar serdim
                      gözlerin için
Sümbül sümbül uyu yarim

Aydın Göle
31.08.2001
….

54
Seni kazanmak için
Seni senden çalacağım
Hırsızım ben evet, evet sevgi hırsızı
Yüreğime kelepçe vurulur mu
Kaç yıl yatılır zindanlarda

Aydın Göle
01.09.2001
….

55
Bin çiçek patladı ateşin içinden geçerek
Su yürüdü yer altından,
                             görünmeden,
                                        dal uçlarına dek
Harladı yaşamın ateşi binlerce davulla
Oryantal dans ve sen
                     Likya’dan
                     Frigya’dan
                     Mezopotamya’dan
                             gelmiş gibisiniz


Aydın Göle
03.09.2001
….

56
Aşkın mısın her kaygısından dünyanın
İçinde misin dışında mı,
                                 gördüğün rüyanın
Tadına bak ağaçta sallanan elmanın
Biraz cesaret,
                    kör gözüne
                         parmağını sok yaşamın

Aydın Göle
08.09.2001
….

57
Deniz aynı deniz. Yine aynıydı martılar
O ağır bungunlukta Üsküdar
Denize kaçmış çocuk mudur kız kulesi
Seviyorum seni İstanbul
Sende saklı yarimin gölgesi

Aydın Göle
08.09.2001
....

58
Bulutlar mı yere indi
Sen mi bulutlara ulaştın
Sevdanın rengi ümit pembesi
Senin rengin kırmızısı heyecanın
Kırmızıyla pembe arasındasın


Aydın Göle
15.09.2001
….

59
Çok rüzgâr essede
Çok sular aksa da köprülerin altından
Kıyametler kopsa da fark etmez
Benim içimde her gün kopuyor kıyamet
Aşkta ümit ve korku varmış

Aydın Göle
17.09.2001
….

60
Ümit karamsarlığı
Şefkat zulmü
Hoşgörü şüpheyi
Yenerse
Sevgi doğar
Güneş gibi bir sevgi
Karlı dağların ardından

Aydın Göle
19.09.2001
….

61
Sevgi anadır bin memeli
Bin memesinden beslenir
Ümit, şefkat, hoşgörü, sevinç ve neşe
Çünkü onlar çocuklarıdır sevginin
Ne sancılarla doğurmuştur
                              hepsini bilseniz


Aydın Göle
02.10.2001
….

62
Eğimlerde durmaz
Düzlüklerde birikmez
Soğukta donar
Kaynayınca buhar olur uçar
Nedir diye sorsalar
Eminim
Su derdiniz hepiniz
Lakin bilin, yanıldınız
Sevgidir sevgi
Hiçbir kaba girmez de
Bir küçücük kalbe sığar

Aydın Göle
02.10.2001
….

63
Sevginin ateşiyle eriyip buhar oldum
Şimdi gökyüzünde seni arayan bulutum
Yağmur yağdığını görürsen bir gün
Demek ki muradıma ermişim
Demek ki seni bulmuşum

Aydın Göle
02.10.2001
….

64
Dudaklarında tebessüm
Gözlerinde sevinç
Dilinde dua olsam
Adımı değiştirir Bahtiyar koyardım

Aydın Göle
02.10.2001
….

65
Sana aşık
Senin karasularında gezen
Aşkından sarhoş balığım
Ne yaptığımı sorma bana
Ne yaptığımı biliyor muyum?

Aydın Göle
02.10.2001
….

66
Yıldızları söndürdüm geldim
Rüzgarları tembihledim
hoyrat esmeyecekler
Yağmurlardan söz aldım
çisil çisil yağsınlar diye
Biz sarılıp birbirimize geceyi dinleyelim
Gözlerimiz acıyana kadar
                           birbirimize bakalım
Işıkları değil ha,
                   sigaraları yakalım,
                                      yoruldukça


Aydın Göle
04.10.2001

***   ***   ***



NOT: 1



53’ten 56’ya kadar olan numaralı şiirleri de kısa mesajla yollamıştım. Bu dönem şiirleri uzaktaki sevgiliye yazılmıştı.

57. şiir uzaktaki sevgilinin çok dikkatini çekmiş ve çok duygulanmıştı. Bazen küçücük bir söz veya bir şiir her şeyden daha etkili olabiliyor. Bu şiirde öyle oldu.

O uzaktaki sevgiliye 58. şiirle sevdanın ona kattığı rengi,
59. şiirle sevdada ümit ve korkunun iç içeliği,
60. şiirde şüphe ve karamsarlığı yok eden ümit ve hoş görüyle sevdanın doğduğu,
61. şiirde sevdanın bin memeli anne olarak insanı insan yapan duyguları büyüttüğünü,
62. şiirde sevdanın suyla benzerliğini ama su gibi her kalıba değil bir kalbe dolduğunu,
63. şiirle sevdanın ateşiyle buhar olup bulutlara karıştığımı, sevgiliyi bulursam yağacağımı, 64. şiirle sevgilinin gülüşünden duasına kadar var olabilirsem adımı değiştireceğimi,
65. şiirde sevdaya tutulanın ne yaptığını bilmeyen sarhoş balık olduğunu
66. şiirde sevdanın atmosferi için doğadan yardım istediğimi, her yorgunluğumuzu bir sigara içimliği dinlenmeyle atma isteğimi anlatmaya çalıştım. Umarım kusurlarımı hoş görür, şiirlerimi beğenirsiniz.

İyi bir yıl dileklerimi yineliyorum. Hepinize iyi pazarlar sevgili okurlar. 




NOT: 2



Geçen hafta yukarıdaki şiirlerin Anadolu Gazetesinde yayınlanmamasına sebep olan iki şiiri de aşağıya aktarıyorum. Kararı siz okuyuculara bırakıyorum.


49
İki uçak havada çarpıştı
Onlarca katarlarıyla
           yerde iki marşandiz
Dinazor dövüşü gibi sevişirken biz
Çeliğin kırılma sesi gibi
                             feryat ediyorduk
Yatağımızdan taşıp taşıp
                        misliyle boşalıyorduk
Bizden doğuyordu bir nehir
Marmara’ya koşuyordu isimsiz
Dudakların vantuz muydu
Öpmüyordu hasarsız
Memelerin iki delişmen çocuk
Memelerin iki kalaşnikof
Kaçacak babayiğit henüz doğmadı

Aydın Göle
29.08.2001
….

50
Uyurken bile tehlikelisin
Uyurken bile tahrip gücün yüksek
Fünyesi çekilmiş el bombası
Patla patlayacaksan, beni darmadağın et
Vadilerin yamaçların
Çözülsün arsız saçların
Nefesimi çal, boğ beni
Buğday tarlalarında şapkasız gezdim
Başakların sapsarıydı bende sarardım
Yanımda olsan
          seni her gün kollarımla sarardım
Ne Venüs ne Afrodit
İlle de seni istiyorum

Aydın Göle
29.08.2001
….


İyi bir yıl dileklerimi yineliyorum. Hepinize iyi pazarlar sevgili okurlar.



Yazışma Adresim: www.goleaydin@hotmail.com


Yayın Tarihi: 10.01.10


ŞEYTANA ÖDETMEK

ÇİZGİ-YORUM COŞKUN GÖLE 




Yazılarımda karikatürlerini gördüğünüz kardeşim Coşkun Göle bu sabah gene bir hikâye gönderdi. Yazanı belli değil ne yazık ki.. Bilirsiniz, internette böyle hikâyeler dolaşır durur. Kimileri gerçekten çok güzeldir. İşte bu da onlardan biri. Konunun özüyle oynamadan fakat biraz farklı anlatacağım için hikâyeyi bilenler beni bağışlasın.

***

Dindar bir yaşlı kadın bütün dualarını yüksek sesle yaparmış.

“Allah’ım sana şükürler olsun. Kimseye rezil-rüsva etmediğin bir ömür verdin bana, zorluklara göğüs gerecek sabır, en olmazı olduracak güç, sorunları çözecek bilgi, hepsine direnecek sağlık verdin. Belki çok güzel değildim, ama tatlı dil verdin, sohbetlerden büyük haz aldım. Belki mal mülk zenginliğim olmadı, ama seherin uyanışında horozların sesleri ve kuş sesleriyle doldu odam. Çiçeklerin en güzel kokusuyla evim, bahçem misler gibi koktu. Yapay değildi hiç bir şey. Domates; domatesti, kavunsa kavun. Ağaçlarımın dalları kırıldı verdiğin meyvalarla. Sana nasıl şükretsem azdır Allah’ım. Şükürler olsun Allah’ım, şükürler olsun. Cennet bir vasıta, seni görmek için. Cemalini görenlerden eyle Allah’ım beni..”

Ve ardından her defasında yan komşusunun sesini duyarmış:

“Tanrı yoktur kadın, tanrı yoktur.”

Yaşlı kadın ne kadar sinirlense de yine her sabah böyle dua edermiş, komşusu da inatla her seferinde ona öyle bağırırmış...

Neyse, bir akşam, komşusu yaşlı kadına bir oyun etmeye kalkmış... Markete gidip bir sürü meyve sebze ekmek vs. alıp torbalara doldurmuş, yaşlı kadının kapısının önüne bırakmış.


Ertesi sabah yaşlı kadın kapıyı açıp da yiyecekleri görünce çok şaşırmış ve sevinçle bağırmış:
 

            “Sana şükürler olsun Allah'ım, bu gönderdiğin yiyecekler için sana şükürler olsun!”

              Ağacın arkasından onu seyreden komşusu seslenmiş:

            “Tanrı yok kadın Tanrı yok! O yiyecekleri ben aldım!”


 Yaşlı kadın hiç istifini bozmamış:
 

“Yüce Allah’ım sana ne kadar şükretsem azdır!  Hem bu yiyecekleri göndermişsin, hem de parasını şeytana ödetmişsin!”

***

Bu hikâyedeki ince espriyi hayatımızın kuralı haline getirirsek önemli bir korunma kalkanı edinmiş oluruz. Bu sanıldığı kadar zor bir şey de değil. Böyle bir kuralı edinerek her kötü görünen şeyi kendi anlayış ve kavrayışımıza orantılı olarak, zararsız, hatta bir ölçüde yararlı hale döndürmemiz mümkün olacaktır.

Şu an ülkemizin içinden geçtiği dar kapıları fırsata dönüştürme işi de böyle bir kurala sahip bireylerin çokluğuna bağlı. Burada da sabırlı ve dayanıklı olmak gerekiyor. Bu çağda bir kurtarıcı lider çıkmadığına göre iş bizlere düşüyor. Herkes bulunduğu yere göre, hem kendini, hem bulunduğu yeri, iyi niyet ve sabırla korursa, bunun için çaba gösterirse, görmemizi istediğim büyük resmi, Allah’ın (nihai büyük resmin yapıcısı da o.) izniyle yapanların elinden almış oluruz. Hem de bedelini gene onlara (yani: Şeytana) ödeterek…



Yazışma Adresim: www.goleaydin@hotmail.com
Bütün yazılarım...: http://hayatintatlarivehayatindusundurdukler.blogspot.com


Yayın Tarihi: 09.01.10 (bir gün gecikmeli basıldı)

6 Ocak 2010 Çarşamba

AKILLI TOPLUMUN TEPKİSİ

        ÇİZGİ-YORUM COŞKUN GÖLE         



Her kafadan bir ses çıkıyor, herkes beğenelim veya beğenmeyelim ortaya bir fikir atıyor. Her gün yeni bir kıyamet teorisi ortalıkta geziyor. Bunda haksız da değiller hani. Baksanıza ortalık toz duman. Kafamızı deve kuşu gibi kuma gömelim demeyeceğim, şu haberleri izlemeyelim bir süre, gazetelerin pembe haberlerine bakalım. Manşet haberlerini görmeyelim. Mümkünse kitap okuyalım. Ruh sağlığımızı yitireceğiz böyle giderse.

Öyle diyorum ama ülkemin geleceğini ölesiye merak ediyorum. Bu durumda gündemi izlemeden duramıyorum. Şimdi bana bu senin işin diyebilirsiniz. Doğru, bir şeyler yazmam lazım. Ama o şeyler başka konularda olamaz mı? Amaç yazmaksa ne yazarsan yaz da, köşeni doldur. Olmuyor işte, olmuyor!

Gerçi önerim yabana atılır şey değil. Gelin bir günlüğüne hiç alış veriş yapmayarak, hatta sokağa çıkmayarak, işe gitmeyerek, demokratik tepkimizi ortaya koyalım. Buna kim karşı çıkar ki? Bütün bürokrat, siyasetçi, iş adamı, ve esnafa böyle bir uyarıda bulunsak anlalar mı acaba? Çok barışçı, çok kibar, çok masum bir eylem olmaz mı bu? Her evde camlara “Sizleri İzlemekten Yorulduk.” yazılı dövizler koysak. Çok masum tepkilerimizi Türk, Kürt, Laz, Abaza, Çerkez, Roman demeden ortak olarak göstersek. Kim bu yaşanan durumdan memnundur ki? Bu vatanda bu belki son devlet olmayacak ama, bu devlet bu topraklara hakim olamazsa, buraları hiç birimize vatan olmayacak, kaçımız bunu biliyor ve düşünüyor?

Kaç gündür ülkemin türkülerini dinleyemiyorum, unuttum. Her biri bıçak yarası gibi bağrımı deliyor. Güvenecek yönetici, politikacı, iş adamı, bürokrat arıyorum, tutunacak dal arar gibi. Bizans’ın son dönemini bize yaşatmaya kimin hakkı var? Osmanlının yıkılışı (yüzyıl olmadı daha) yoksa hatıralardan silindi mi? Devletler tarihinde yüzyıl nedir ki? Bu vatanı hep beraber kurtarmadık mı? Şimdi neyi kimden kurtarıyoruz? Evet bu siyasetçilerden çok çektik. İktidardakiler muhaliflerle, muhalifler iktidardakilerle kavga etmeden olmaz sanki!.. Artık kurtarıcılarımızdan da kurtulmalıyız. Akıllı bir toplum akıllı yöneticiler çıkarır. Yoksa bizde o akıl yok mu?

Demek ki yokmuş. Biz neysek yöneticilerimizde o. Bunun lamı cimi yok! Önce kişisel çıkarları bırakalım. İş adamı çalıştırdığı insanları, çalışanlarda iş adamını düşünmeden düzen sağlanmaz. Kimse az çalışmayla çok kazanma sevdasında olmamalı. Hiçbir iş adamı da en az maliyetle işçi üzerinden büyük kârlar kazanmayı düşünmemeli. Ülkemiz bir seferberlik ilan etmişçesine dikkatli davranmalıyız. Tek taraflı fedakârlık dönemi bizi buralara kadar getirdi. Devlet devletliğini böyle durumlarda riski paylaştırarak göstermeli. Kazançta gösteremediğini riskte göstersin yeter. Böylelikle güven sağlanır. Gene tek tarafa fatura edilecek bir krizden çıkamayız artık.

Tepkisiz bir toplum olduğumuzu söyler dururuz. Nerdeyse hepimizin evinde bilgisayar ve internet var. Hangimiz yayın kuruluşlarına bir satır yazdı? Hangimiz kamuoyunu yönlendirenlere gerçeği gösterme konusunda bilgi verdi. Bunu yapabildiğimiz oranda toplum oluruz. Tersi durumda sürü olmaktan kurtulamayız. Canlı – online – oyunlarla, mesela çiftçilik veya balıkçılık oyunlarıyla tam istedikleri kıvama getirildiğimizi aklımızdan çıkarmayalım.

Tepkimizi o oyunlara gösterdiğimiz ilginin onda biri kadar göstersek bile yeter. 1998 yılında Ali Kırca’nın o zamanki ATV televizyonunda yayınlanan, (şimdide Show Tv de süren)  Siyaset Meydanı Programına, depremden sonra İzmir’e yerleşen özürlü Volkan Yıldız arkadaşım, 1 milyon ileti yollayarak, o hafta seyredemediğimiz Atilla İlhan’ın tek başına konuk olduğu bölümün tekrar yayınlanmasını sağladı. Bu benim hiç aklımdan çıkmaz. İstekler ve tepkiler dikkate alınmaz değil, mutlaka alınır. Kırmadan-dökmeden, zarif biçimde tepkiler gösterilirse ilgisiz kalamazlar.

Akıllı bir toplum akıllı yöneticiler çıkarır. Akıllı bir toplum akıllı ve şık tepkilerle ilgi odağı olur. Gene soracağım: Yoksa bizde o akıl yok mu?



Yazışma Adresim: www.goleaydin@hotmail.com


Yayın Tarihi: 06.01.10

5 Ocak 2010 Salı

YENİ YILIN İLK YAZISINA SAÇMALAMA İZNİ



ÇİZGİ-YORUM COŞKUN GÖLE



         Önce her şeyin gönlünüzce olması dileğiyle yeni yılınızı kutlamak istiyorum sevgili okurlar. Yeni yılın ilk gününde can sıkıcı konulardan söz etmek istemiyorum.

         Bugün biraz saçmalamama izin isteyeceğim sizden. İnsan aslında bilgi azlığından bilmeyerek saçmalar. Bense bilgi azlığından ve bilmeyerek değil, içinde bulunduğumuz, yada tarafı olduğumuz yaşam biçimlerinde, sözünü edeceğim konu veya konuların, günlük hayatta hiç yaygın kullanılmaması nedeniyle, ilginç olacağını düşünerek, bile bile saçmalamak için izin istiyorum. Aslında izin dediğim şey bu yazıyı okuyun demektir. Yani siz okumasanız da bu yazı burada olacağına göre izin istemek başka ne anlama gelirki? İşte daha başlarken saçma bir cümleyle saçmalamaya başladım bile.

         Efendim yeryüzünde iki çeşit hayat tarzı var. Biri alet kullanarak yaşadığımız hayatı oluşturduğumuz, adına uygar dediğimiz hayat tarzı, diğeri alet kullanmadan doğayla iç içe, doğayla uyumlu, bedeni güçlere önem veren hayat tarzı. İlkinde üretim ve tüketime yönelik ekonomilerin belirlediği, tüketimin baş tacı edildiği, batıya gelişme kapılarını açan hayat tarzını görürüz. İkincisindeyse vücudun ihtiyaçlarını ölmeyecek düzeye kadar indiren, bedenden algıyı yerine göre düşüren, yerine göre olağanın çok çok üstüne çıkaran beyinin oluşturduğu metafizik ve felsefi bir hayat tarzı vardır. Bu da doğu toplumlarının ekonomik geri kalmışlıklarının nedenini ortaya koyar. Konumuz bunun sosyo-ekonomik boyutunu anlatmak değil. O boyutu konu edinirsem saçmalamış olmam ki.. Oysa bugün sizden saçmalamak için izin istedim.

         İçinde olmadığımız bir hayatın varlığından bile haberdar değiliz. Bu hayattan yansımalardan bize kadar gelenlere baktığımızda ortada sihirli bir durum var sanırız. Oysa bu bir metottur. Doğuya özgü sayısız metot var. Batı toplumlarında birey, içinde bulunduğu duruma inanç sistemi ve yönetim biçimleriyle yalnızlaşınca, doğunun hayat biçiminden doğan felsefeyi öğrenmeye ve uygulamaya çalışmıştır. Bunun örneklerini batı sanatındaki doğu, daha çok uzak doğu sanatlarının izlerinde görebiliriz.

           Yıllar önce TAOCU YAŞAM VE SEKS adında bir kitap okudum. Jolan Chang’ın yazdığı bu kitabın ana fikrinidavranışlarında sabırlı, esnek ve yumuşak, çevrenle - doğayla uyumlu ol, akarak yaşa, sert olan kırılır, saldırgan yenilmeye mahkumdur” şeklinde özetleyebilirim.  Taoculuk nedir derseniz hemen belirteyim; Konfiçyusculuk ve Zen Budacılığı ile Çin Kültürünün üçlü sac ayağından biridir.

         Kitap, özet fikri olarak sözünü ettiğim konuda davranış metotları sunar. Önce nefes almakla işe başlar. İlk aşamada bir dakikada nefes alıp bir dakikada nefes vermek şartıyla, bin nefes alıp vermeyi, ikinci aşamada her cinsel birleşmede (insanın bedensel gücünü sağladığı düşüncesiyle yaşam suyunun azalmaması için) boşalmamayı egzersizlerle öğreterek yaşam kontrol altına alınmaya çalışılır. Böylece kişi kendi bedenini doğadan koparmadan denetleyerek, hem kendisinin, hem hayatının hakimi olur.

         Uzak doğu inanç ve felsefesinde böylesi bir hakimiyetin ardından nesneleri ve nesnelerde var olan enerjileri bilmek ve onları kullanmak vardır. Burada beynin kullanılmayan bölümünü kullanmakla bu yol açılır deniliyor. Ruslar doğu inanç ve felsefelerinin sırlarını çözerek bilim haline getirmeye çalışıyorlar. Adına “Holografik beyin teknikleri” demişler. Bu tekniklerle Kapalı gözlerle renklerin görülebildiği, ellerle yazıların okunabildiği iddia edilerek, amacın çok azını kullandığımız beynimizin kapasitesini yüzde 80'e kadar çıkarmak olduğu belirtiliyor.

         Ülkemizde de Holografik beyin teknikleriyle uğraşanlar var. Onlar “Kişi bu yolla kendisinin farkına varıyor. Ne kadar güçlü olduğunu kavrıyor. Sadece beyinde kullanmadığı alanları nasıl kullanabileceğini öğreniyor. Bu da çok olağanüstü bir şey değil, herkes yapabilir. Önce tabii her insanın beyninde bir bilgisayar bulunduğunu ve onu nasıl açacağını öğretiyoruz.” Diyorlar. Bu çalışma, zihinle beden arasındaki ilişkiyi gevşetmek ve beyne daha geniş kullanım imkânları tanımak için yapılıyormuş.

         07/08.12.09 tarihlerinde Hürriyet Gazetesinde Ayşe Arman bu gurupla yaptığı söyleşiyi yayınladı. O söyleşide çok iddialı sözler söylenmiş: “Yeni bir çağ başlıyor. Ve bunlar birtakım evrensel bilgiler. Bugüne kadar beynin daha geniş alanlarını kullanma imkânları tapınaklarda ve tarikatlarda sır olarak saklandı ve sembollerle anlatıldı. Çünkü insanlar bunu anlayabilecek düzeyde değillerdi. Şimdi hazırız.”

         Bilgiye ulaşmanın geçmişe göre artık çok kolay olduğunu söylerken bizden güzel bir örnek vermişler: “Eskiden bu tür bilgilere ulaşmak için çok uğraş vermek gerekirdi. Yunus mesela, 40 sene eğri olmayan odun taşıdı dergâhına. Bir şeye odaklanarak egolarını indirmeye çalışmışlar. Ama şimdi öyle teknikler söz konusu ki, 6-7 yaşındaki çocuklar bile bunu kolayca öğrenebiliyorlar.”

         Beyin gücüyle yaptıklarını söyledikleri oldukça ilginç ve inanılır gibi değil. Bakın nelermiş:


         1: “İnternetten kızıl ötesi dürbün resmi indirdik, beyinlerine yükledik, sistemi çalıştırdık.” (Yer altında ve uzakta olan şeyleri böylece gördüklerini söylüyorlar.)


         2: “Saati de beyninize kurabiliyorsunuz.”  (Normalde pek çok insan istediği saatte uyanabilir mesela, o da bir tür beynin programlanması. Bu kabul edilir bir şey. Bende bile böyle bir alışkanlık var! A.G.)

         3: “Evrendeki her şey kayıt altında. Konuştuklarımız, gördüklerimiz, yaşadıklarımız, düşüncelerimiz, her şey. Bunları nasıl okuyabiliriz, nasıl öğrenebiliriz? Belli enerji normlarına gelerek. Ama okumak istediğimiz şeyi, açık ve net belirtmeliyiz ki, o bilgileri istediğimiz kaynak önümüze doğru olarak getirsin. Bu çalışmalar devam ederken, birdenbire depremlerde göçük altında kaybettiğimiz insanlar geldi aklıma. “Nasıl yapabiliriz?” derken, bir deprem programı hazırladım. Biyoekranlarını kullanabilenler, o binaları şeffaflaştırabilirler ve enkaz altında yaşamayı sürdüren insanların nerede olduklarını görebilirler. Kurtarma ekipleri de, vakit kaybetmeden o insanları kurtarabilirler.”

         Bu konuda AKUT derneği başkanı Nasuh Mahruki’yi ikna etmişler.

         4: “Kaybolan bir insanı bulmamız bile mümkün. Beynimize navigasyon sistemi kuruyoruz.”


         Sözü şöyle bağlıyorlar: “Bu işin, şahsi bir beceri olmaktan çıkıp, bir teknoloji haline gelmesi lazım. Biz bu aşamadayız. Bir sürü insana deli saçması gibi gelebilir ama görecekler, yaşam böyle bir düzene doğru gidiyor.” Sözün sonunda da bu işin başarılmasının sırrını açıklarken hayli iddialı söz söylemekten çekinmiyorlar: “İnsanlığın artık bu teknolojiye hazır hale gelmiş olması... Sır bu. Bunlar artık beynin imkânları dahilinde. Bir süre sonra da ışınlanabileceğiz ve aynı anda iki yerde birden olabileceğiz...”


         Doğu inanç ve felsefesinden kaynaklanan bir takım güçler uygulanabilir bir bilim dalı olabilir mi? İnsanoğlu hep eşyanın ardındakini aramıştır. Bazen merakı yüzünden ters yollara sapmıştır. Falcılık ve muska yazma işi de ters yollardan biridir. Elbette sözünü ettiğim konu bu değil. Değil ama istismara açık bir konu olduğu da kesin.


Yazışma Adresim: www.goleaydin@hotmail.com

Yayın Tarihi: 04.01.10