10 Şubat 2010 Çarşamba

AŞRILIK HER ŞEYİN ENGELİDİR



ÇİZGİ-YORUM COŞKUN GÖLE

Aşırı olan her şey dikkat çekicidir. Politikacılar da aşırıcıdırlar. Partili olmak bile aşırıcı olmak değil midir? Bir partiye sadece gönül yakınlığı duymak bile insanın aşırı olmasına yeterde artar. İçlerinden kimileri işi iyice abartır. Bu her dönemde vardır. Nerden kaynaklanır bu? Bir aidiyet ihtiyacını yıldızlı pekiyi alarak giderir de onun için midir bu aşırılık? Aşırılık; yüksek, erişilmez, başka bir kişilikle kendi kişiliğini silmek midir? Karmaşık bir konu. Hayranlıkla iç içe geçmiştir ve bütün bu saydıklarımdır. Aşırılık akıllı düşünmenin önünde önemli bir engeldir. Öyle ki kendinden güzel, kendinden akıllı, kendinden cesur, hatta hatta hepsinden kötüsü kendinden başka kimse olsun istemez. Her şeyi tek bilen, herkesten adil, herkesin bağlanacağı tek model kendisidir. Denetlenmek istemeyen, eleştirilmekten hoşlanmayan bir olumsuz karakter çıkar ortaya.

Aşırılığa bir örnek; bu ülkede hep ikinci Atatürk aranıp durulur. Kıbrıs Fatihi lâkabıyla rahmetli Bülent Ecevit bir süre 2. Atatürk olarak gösterildi. 12 eylülden sonra bu sıfat ekonomik kararlarla köklü dönüşümler gerçekleştirdiği savıyla rahmetli cumhurbaşkanımız Turgut Özal’a verildi. Şimdide Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’a 2. Atatürk sıfatı yakıştırılıyor. İşi daha da aşırılaştıranlar da var. Onları 2. Atatürk olmak tatmin etmemiş. Daha aşırı olmayı kendilerine uygun görmüşler. 

İşte o aşırılık örnekleri:

  1. MHP Grup Başkanvekili Oktay Vural, seçim mitinglerinde “Son Osmanlı Padişahı” ve “2’nci Atatürk” pankartları açılan Başbakan Recep Tayyip Erdoğan için AKP Aydın İl Başkanı İsmail Hakkı Eser’in 14 Kasım 2008’de yaptığı bir konuşmada “İkinci Peygamber gibidir” dediğini öne sürdü.
  2. Denizli’de eşi emekli imam olan ev kadını Fatma Durmuş’un yazdığı ‘İlahilerle Hakka Çağrı’ adlı ilahi kitabında  “Tayyip Allah yolunun bekçisidir. Tayyip’i üzmek Allah'ı üzmektir. Sevenlerini üzmek de aynıdır.”

Ne korkunç aşırılıklar olduğunu görüyor musunuz? Bir sevgiye mazhar olduğu düşüncesiyle sevilen kişi, söylenen (aşırı) övgü sözlerini kabul ederken övgücülüğe davetiye çıkarıyor demektir. Kutsallık nerde kaldı? Dini değerlerle benzetme yapılır mı? Oyun sahası mıdır din? Bu durum şaklabanlığı da geçmiş, bir akıl tutulmasına gelmiştir. Daha önceki yazılarımda yazdığım gibi akıl tutulması güneş tutulması kadar kısa sürmez. Bu yüzden bir süre sonra kendi söylediklerinize inanırsınız. Boş inançlarda olsa inançlar öyle kolay değiştirilemez. Bu yolun sonu nedir biliyor musunuz?  Bu yol kutuplaşmaya açıktır. Bu yol kutuplaşmaya gider.

Bir iktidarın iktidar sarhoşluğuyla başının döndüğünü bu övgülere uyarı getirenlere gösterdiği tepkiyle belli olur. Kavgacı bir üsluba sahip olan Başbakanımız her konuda olduğu gibi burada da ortamı germeyi seçti. Böylece kendisinin de aşırıcı olduğunu her zaman ki gibi gene gösterdi. Oysa yürütmenin (yani hükümetin) başı olan Başbakanlar kadife eldiven giymiş olmalı ve kavgayı bir tarz olmaktan çıkarmalıdır.  Herkese kafa tutma mecburiyetimi var? Beni başbakanlar önce yönetim becerileri, sonrada kültürleriyle kendilerine bağlarlar. Hükümetler, Başbakanlar merakla izlenen herkesin herkesle kavga etmekte sakınca görmediği BBG evinde yada “Gelinim Olur musun?” programında değiller. Sorumluluk kültürüyle aşırılıkları önlemelidirler.

İlk konuda ki nedenlerden dolayı geçen gün mecliste tartışma büyüdü sonuçta Güney Kore meclisinde gördüğümüz sahneler gerçekleşti. Herkes herkesle kavga etti.

Sevmek, bağlı olmak güzel şeydir de bu şekilde olanı hiç güzel değildir. Bu özgürlük ve demokrasinin kapısını açmaz. Aksine kapatır. Aşırılık her şeyin engelidir. Bizzat sevginin aşırısı bile sevgiye engeldir. Gelinen nokta yumruk yumruğa kavga oldu. Utanıyorum.

Benim gönderdiğim vekillerim koskoca gövdeleriyle küçük çocuklar gibiydiler. Her zaman boks eldivenlerini yanında taşıyan başbakanımız, önüne geleni dövmekten ve susturmaktan büyük keyif alıyor. Bu durum sağlığı içinde tehlikeli. Bildiğim kadarıyla şekeri de var. Bu kadar öfke şeker hastalığına hiç yaramaz. Tansiyon hastası değilse bile tansiyonu yükselir. Şeker ve tansiyon birleşti mi yıpranmayan organ kalmaz.  

İyi yada kötü, seversiniz yada sevmezsiniz eski politikacılar bu kadar kavgacı değillerdi. Ben hiç sevmezdim çünkü açık olarak ilk kez ahlâk erozyonu onunla başlamıştı, ama bir yönüyle takdir ederdim; rahmetli Özal çok usta bir politikacıydı. O gündemi belirlerdi. Konu üstüne başkaları kavga ederdi. O gayet sakin cevap verirdi. Her badireyi atlatmayı savuşturmayı bilmişti. Demirel de öyleydi. Ecevit’in ağzından efendi kişiliğinden dolayı kesinlikle kötü bir tek sözcük çıkmamıştı.

Tekrar edelim. “Aşırılık her şeyin engelidir. Bizzat sevginin aşırısı bile sevgiye engeldir.”
Çünkü o sevmekten öte bir tapınmadır. Oysa biz bir tek yüce Allaha taparız.


Yazışma Adresim: www.goleaydin@hotmail.com

Yayın Tarih: 10.02.10
  

8 Şubat 2010 Pazartesi

HAYALİ CİHAN DEĞER


ÇİZGİ-YORUM COŞKUN GÖLE 




            “Hayali cihan değer” olan nedir? Geçmişte kişisel yaşananlar mı, yoksa gelecek hakkında olması istenen şeyler mi? Bu söz böyle eksik yazılırsa her anlama gelir tabii. Oysa o başlık “Geçmiş Zaman Olur ki, Hayali Cihan Değer” olmalıydı. Çok uzun bir başlık olacağı için kısaltınca böyle açıklama yapmak ihtiyacı doğacağını biliyordum. Evet geçmiş zamanlar elekten geçmiş ve saf suyla yıkanmış gibi parıldar. Yaşanırken hiç farkına varılmayan şeyler aradan geçen zamanla çok değerli olurlar. Herkesin değerli anları olmuştur. Yeri gelsin gelmesin o anları anmak anıların sahibine buruk tatlar bırakır. Artık ona ulaşılmaz çünkü.

Kaç yaşlarında olduğumu hatırlamıyorum, belki yirmili yaşların sonundaydım, bir rüya gördüm. Vapura binmiştim. Bir süre sonra halatları çımacılar çözüp vapur limandan ağır ağır ayrılırken gençliğim, yani bir yanım limanda kalmıştı. Geleceğim, yani bir yanım da vapurdaydı. Karar verip limana atlasam gençliğimden ayrılmayacaktım. Denize açılmayı tercih ettim ve onu limanda bıraktım. İşte hayat buydu. Bu rüya gibi her limanda bir yarımızı bıraka bıraka eksiliyoruz. Hatıralar kenar köşelerde bıraktıklarımızı toplamak ve eksilen parçalarımızla tekrar bütünleşmek harekâtıdır.

İlhan Bardakçı’nın (Murat Bardakçı’nın babası) yazdığı “İmparatorluğa Veda” adlı kitabını yeni bitirdim. “Geçmiş zaman olur ki hayali cihan değer” sözünün çok edildiği Osmanlının çöküş dönemini anlatan ilginç bir tarihi araştırma kitabı. Kıyaslamalı tarihi sohbet tarzıyla anlatan bu kitabı elimden bırakamadım. Çok kısaca özetlemek isterim.

Padişahların yetersizliklerinin de nedeniyle tahttan indirilerek çöküşe çarelerin arandığı çağda İttihat ve Terakki adında ilk siyasi partimiz ortaya çıkar. Bu günkü anlamda dış dayatmalarla demokrasi çabaları başlar. Bugün milliyet gazetesi yazarı olan Hasan Cemalin dedesi Cemal Paşa, Talât Paşa ve Lideri Enver Paşa partinin sacayağıdır. Balkanlar kaybedilir, Arabistan için için kaynar, Afrika da Trablus, yani bugünkü Libya elden çıkmaktadır. Rusların gözü İstanbul’da, yani boğazlardadır. Almanlar biran önce petrol bölgelerine İngilizlerden önce varmak ister. Fransızlar da petrol bölgelerine en azından yaklaşmak, İtalyanlar pastadan pay almak, Amerikalılar kalan Türk devletinde güç sahibi olmak derdindedir. Ayak oyunlarının çokça olduğu bir zamandır. İngilizlerden parası verilip de alınan savaş gemisi teslim edilmez. Bu arada Alman’lar iki gemiyle Akdeniz de kendilerini kovalayan İngilizlerden kaçarak  Çanakkale’den Marmaraya girerler. Oradan Karadeniz’e geçerek Rus limanlarını topa tutarlar. Bunun üzerine gemiyi satın aldığımızı söyleyerek 1. Dünya savaşına gireriz. Bütün savaşlardan diğer ülkelerin en fazla %16  insan kaybı olurken, bizim %34 insan kaybımız olur. Toprak kaybı sadece bize reva görülür. Amaç gerçekleşir. Vatanperver olduklarından hiç kuşku duyulmayacak bu devlet adamları particilik yaparak ve kişisel ihtiraslarına kapılarak koskoca imparatorluğun sonunu hazırladıklarını diğer sebepleri unutmadan rahatlıkla söyleyebiliriz.

Kitabın son sözleri çok çarpıcı. İstanbul’da Türk ve Müslüman halk o dönemde süpürge tohumu yer. Cephelerden dönen askerlerimiz aç ve sefil dolaşır. Halk askerine acır onlara bir tas çorba vermeye çalışır.

O kitabın sonundaki ilhan bardakçının şu sözüne dikkatinizi çekmek isterim. “Söğüt-Ankara arasındaki altı saatlik yolu biz 622 yıl 2 ay 23 günde almışız.”  Fazla söze gerek var mı?  

Bu kitabın üstüne Cumartesi gecesi Habertürk  televizyonunda Murat Bardakçı, Erhan Afyoncu ve Pelin Batu’nun sundukları “Tarihin Arka Odası” adlı programda konu Avrupa’da Türk düşmanlığıydı. İnebahtı deniz savaşına kadar yenilmez olarak gördükleri Türklerden korunmak için dualar bile yazmışlar. Türkleri tasvir eden resimler yapmışlar. Türkler şeytansı varlıklar olarak resmedilmişler. Kanuni Sultan Süleyman zamanında  Türklerin aleyhine çalışan Almanya imparatoru ve İspanya kralı Şarlken’e karşı o zaman ülkesi Fransa fakir ve kendisi Şarlken’e esir düşen Fransız kralı 1. Fransuva’ya ticari (kapütilasyonlar) ayrıcalık tanıyıp bir denge oluşturmak istemişti. Böylelikle daha o zaman Türklere karşı kurulan bir çeşit Avrupa Birliğini dağıtmış oldu.

Murat bardakçı Türkler için uydurulan dualardan söz ettikten ve çizilen resimleri gösterdikten sonra gelen Amerika’lı bir bayan konuğuna İstanbul’u gezdirirken yaşadıklarını anlattı. O bayan konuk İstanbul’u çok beğenmiş. Dönüp Murat Bardakçı’ya “Bu güzel kenti neden işgal ettiniz? Diye sormuş. Murat Bardakçı işgal etmedik, fethettik demiş. Bayan bu farkı anlamamış. İşte dünyadaki görünümümüz bu. Günün birinde bu bile sorulursa şaşırmam. Bizde o zaman “Adamlar haklı kardeşim, bakın İstanbul’u  ne hale getirdik, onlarda kalsaydı bugün dünyanın incisi olurdu” diyenler  çıkacaktır, adım gibi eminim. İşte o zaman “Geçmiş Zaman Olur ki Hayali Cihan Değer” sözünü hatırlamıyor bile olabiliriz.




Yazışma Adresim: www.goleaydin@hotmail.com

Yayın Tarihi: 08.02.10

ŞAİRLERİN ŞİİRLERİYLE SÖYLEDİĞİ 30

            Merhaba sevgili okurlar. Gene bir Pazar gününde, yazdığım şiirlerle sizlerin huzurunda olmak istiyorum. İlk şiir bütün babaların doğan erkek çocukları için duygularını anlattığı bir şiir. Ben yeğenlerimde bu duyguları tattım. Şimdi kocaman oldular. İlk göz ağrım şimdi 16 yaşına girecek, yani o bir küçük hanım. İkincisi 11 yaşında, o da bir beyefendi olma yolunda. Gitar çalıyor, basketbol oynuyor. Eğer karakteri bozulmazsa yetenekleri onu önemli yerlere getirecektir buna inanıyorum.

93
Sarılırdın iştahla memeye
Sanki beni de yutacaktın
Bıraksam birden koşup oynayacaktın
Melekler güzeli oğlum

Sabırsızdın ve niyetliydin büyümeye
Gün geldi başladın yürümeye
Gözlerim dolardı doyamazdım seyretmeye
Kulaklarımda doğduğundaki o ilk ağlayışın
Ne kadar sevindim bilemezsin
Bugün ağlasan öyle
Dökülse bir damla göz yaşın
Yıkarım dünyayı gözümü kırpmadan bilir misin
Melekler güzeli oğlum

Çoğu geceler seni sallardım dizlerimde
Beni uyuturdun sen uyumazdın
Sonra konuşmayı öğrendin yarım yarım
Çince mi konuşurdun, çözemezdim
Gözlerimden yaşlar gelirdi beni çok güldürürdün
Biraz üşüsen, hastalansan beni bin defa öldürürdün
Melekler güzeli oğlum

Şimdi delikanlı oldun terleyecek bıyıkların
Bir elinde basket topu, bir elinde gitarın
Patlayan flaşlara poz verir gibisin aydınlık yüzle
Büyük adam olacaksın eminim yarın
Ama unutma oğlum
Aklın kadar kalbinde büyük olsun
Seversen yücelirsin herkesi, kimseyi ayırmadan
Melekler güzeli oğlum

Doyamıyorum seni seyretmeye
Hem seyretmeye, hem seninle övünmeye
İyi ki doğdun can parçam bebeğim
Seni ben ölürsem bile seveceğim
Melekler güzeli oğlum

Doğum günün kutlu olsun yavrum
Ben olmasam da mutlu üfle, sönsün pastandaki mum
Hayatımdaki tek umudum seni mutlu görmektir.
Melekler güzeli oğlum.

Aydın Göle
11.02.2002

***   ***   ***

            Afyon Dinar ve Sandıklı’da  olan yıkıcı bir depremin ardından bu şiiri yazdım. Onlar bizim depremimizde halk olarak koşmuşlar, yiyecek ve giyecek neleri varsa arabalarına yüklemiş, fermuarlı naylon kaplar içinde de sular getirmişlerdi. Bu yardımseverlik gözlerimi yaşartmıştı. Şiir sadece depremi anlatmıyor. O sıralarda deprem yardımları ile gelen yabancı yardımlara Fransızlar misyonerlik teşkilatlarını eklemişti. Daha sonra bu misyonerlik teşkilatlarının bununla sınırlı olmadığını, Güney Koreli Hıristiyan bir papazın Karadeniz bölgemizde de misyonerlik faaliyetlerinde bulunduğunu haber ve açık oturumlardan öğrenmiştim. Orda amaç bir Rum-Pontus imparatorluğunu tekrar kurmaktı. Sonuç olarak bu şiirle zayıflığınızdan, felaketlerinizden faydalanan çok olur, bunu aşmak için çalışmalı ve üretmeliyiz demek istemiştim.

94
İçime fenalıklar geliyor
Şimdi düşerim şuracığa
Bu dinmek bilmeyen yağmurlar
Bu soğuk bu ayaz
Bu fay üstüne kurulan evler
Sultan dağında donan bebekler
Bu durmayan sarsıntıları
Bırakın gereksiz ayrıntıları
Kore’den gelen misyonerler
Rum Pontus’un torunları
Çözümsüz açık oturumlar
Beynimi uyuşturdular
Çalışıp üretmeye kurmak lazım saatleri
Sınırsız yaşamak için sevgileri.
İçime fenalıklar geliyor.

Aydın Göle
12.02.2002

***   ***   ***
            Göçmenlerin mezarları bir yerde olmaz. Benim dedemin mezarı Makedonya’nın Ohri kentinde. Babaannemin Ankara’da, bir amcamın Almanya’da, bir amcamın Hollanda’da, babamın ise kentimizde.. bu beni bir an için çok duygulandırdı. Gerçi biz, Üsküp doğumlu ünlü şairimiz Yahya Kemal’in dediği gibi ölüleriyle yaşayan bir milletiz. Onlar her zaman kalbimizde.

95
Seni zor buldum
kolay kaybetmek istemem
Senle ölürümde sensiz yaşamak istemem
Boşuna hiç uğraşma
bir yere gitmek istemem
Gurbet ellerde bir yalnız mezar istemem
Ben ölürsem
gelip başımda dua okuman için
Toprağımı gözyaşınla sulaman için
Bu şehre gömün beni

Aydın Göle
12.02.2002

***   ***   ***

            Herkes zengin olmak hayalini kurar. En büyük zenginlik önce ruh ve beden sağlığıdır. Sonra onurlu yaşamak.. bunlar mutlu olmanın olmazsa olmaz şartları. Diğerleri araçtır. Araç kullanma ustalığımız mutluluk oranını belirleyici değil midir sizce de? 

96
Kazanamadım
Lotodan, piyangodan, trilyonlar
Çalışarak ne beş on kuruş
Ne bir övgü, nede paye
Yaşamaktan gaye
Seni bir su damlası kadar
Mutlu etmektir canım
Sana canım vermektir
Kazandığım bir onurlu başım var
Karlı dağlar gibi
dimdiktir omuzlarımın üstünde
Ak ağaçtan bir kiriş
İbrişimden bir ilmek
Fazla uzun olmasın boyum bir karış
Darağacında as beni
Seni mutlu edemezsem

Aydın Göle
12.02.2002

***   ***   ***

            Bu şiirin yazılış hikayesi yok. Ama hatırlattığı bir hikaye var. Bu şiiri her okuduğumda aklıma ilk çizdiğim harita geliyor. Daha doğrusu çizemediğim harita..
Ablası babamın teyze oğluyla evli olan komşu kızı arkadaşım Asime haritaya benim çizmeyi unuttuğumu söyleyerek garip bir yaratık gibi duran bir çizim daha eklemişti.  Öğretmenim haritayı kimseye gösterme demişti. Bende göstermedim. Daha sonra çok özenerek harita yaptığımda “bunu da sen mi yaptın” demişti. Aradan seneler geçti, bir gün Asime arkadaşımın eklediği garip yaratıklı haritayı buldum. Ondan sonra gerçeği gördüm. Meğer ben Türkiye haritasına Marmara denizi ve boğazlarını çizmemişim. Asime arkadaşım o garip yaratık dediğim Marmara denizi ve boğazları nerdeyse Ankara’nın üstüne kondurmuştu. İstanbul boğazının denizle bağlantısı vardı. Çanakkale boğazı batı Anadolu içinde kaybolan bir ırmak gibi duruyordu. Öğretmenimin sonra çizdiğim haritayı benim çizdiğime inanmadığını anlamış oldum. Bugün buna çok gülüyorum.

Coğrafya derslerini çok severdim
Çok severdim haritaları
Her ülke ezberimde hala
Başkentlerinde dolaştım dersem inanmayın isterseniz
Everest’in zirvesinde kulaklarımda tıkandı
Hiçbir ses yoktu, sessizlikle ruhum yıkandı
Mariana çukurunda uzay karanlığı
Kutuplarda ihtiyar kadınlardı penguenler
Balta girmemiş orman mı kaldı, kaldı mı yılanlar, çıyanlar
Coğrafya derslerini çok severdim
Çok severdim haritaları
Haritalardan yaptığım saz uçurtmaları
Onlarla kuşlara selam yollardım
Yıldırımlar toplardım sevdaya yanmak için

Aydın Göle
13.02.2002

***   ***   ***

            Okuyacağınız şiirle bu hafta da yazımın sonuna gelmiş olduk. Gelecek Pazar tekrar birlikte olmak ümit ve dileğiyle hoşça kalın.

97
Kolay mı unutmak, unut desende
Biter mi sevdam, söner mi ışık
Aklım almıyor, aklım çok karışık
Daha bitmedi şarkımız
yeni başlamıştık söylemeye
Hazır değilim ne ayrılmaya, ne ölmeye

Aydın Göle
28.02.2002


Yazışma Adresim: www.goleaydin@hotmail.com
  
Yayın Tarihi: 07.02.10

6 Şubat 2010 Cumartesi

SU VE TRAFİK

ÇİZGİ-YORUM COŞKUN GÖLE



Birbiriyle hiç ilgisi olmayan iki konuda ahkâm keseceğim bugün. Ne yapalım? Benim de işim bu! Yok, yok.. aralık ayında İstanbul İkitelli de şiddetle yağan yağmurlarla çarpık kentleşme ile dere yataklarının bozulması sonucu yolların azgın bir ırmağa dönüştüğünden söz edecek değilim. Bu Karadeniz otoyoluna haksızlık olur. Gerçi orda durum farklı. Ama sonuç olarak orda da her şiddetli yağmurda seller meydana geliyor.

Sözünü edeceğim konu bizi şimdilik arızalar dışında ilgilendirmiyor. Çünkü suyu bol bir kentiz. Sapanca bu konuda gerçekten çok cömert. Onunda karşılaştığı sorunlar var biliyorum. Belki başka bir yazıda o konuyu gündeme getiririm. Şimdilik elimde yeterli veri yok!

Susuzluk düşünülemez. 1980 yıllarının sonunda Türkiye çok kurak mevsimler yaşadı. Sapanca’nın ne kadar geri çekildiğini hatırlar mısınız? Nerdeyse tehlike sınırına gelmek üzereydik. Biz o kurak mevsimlerde gene de susuz kalmadık. Üç büyük kentin durumu, olay  bugün olmuş gibi aklımda.. Ankara İstanbul’dan beter susuzluk yaşamıştı. İzmir’in de diğer iki kentimiz kadar olmasa da susuzlukla başı dertteydi. Bu kentlerde ayda bir su alan semtler vardı. Çeşmelerden suyun ne zaman akacağı belli olmazdı. Çamaşırlar dağ gibi birikir, insanlar yıkanamazdı. Yemekler de bulaşığı azaltmak için ortak bir tabaktan yenirdi çok yerde. O kış bit sardı ortalığı biliyor musunuz? Bizim buralarda bile bit vakasına rastlandı. Ben biti resimlerde bile görmemiştim. Eskiler anlatırdı, onların anlattıklarından bilirdim. Onlar yoklukların adamıydılar. Ömürlerine iki dünya savaşı, bir Kore birde Kıbrısı sığdıranlar vardı. Onların biti bilmeleri çok doğaldı. Dedim ya onlar yoklukların adamıydılar. Tulumbalarla kuyu suyu kullananlar zengin sayılıyordu. İşte o kuşağın insanı olan babama başımda kaşıntıya sebep olan bir yonga parçasını gösterdim. O aldı onu ortadan iki parmağı arasında çıtlattı. Bit öyle tanınırmış. Çıtlarsa bit olduğu anlaşılırmış. Hayatımda ilk ve son gördüğüm bit o oldu. Bütün ülkeye yayılmış herkesi, en çok ta toplu bulunulan yerlerdekileri ziyaret etmişti. Temiz ortamlarda barınamazmış ama gelin görün ne panikler yaşandı. İşte susuzluğun sonu bu olmuştu. Salgın hastalıklardan korkuluyordu. Bu olmadı çok şükür.

Son yıllarda bölgemiz ve ülkemiz fazlasıyla yağış alıyor. Çok yerlerde yağışla birlikte su taşkınları ve seller oluyor. Barajlar doluyor diye sevinirken bu sel ve taşkınlar bizlere can ve mal kaybıyla büyük üzüntüler yaşatıyor.

Sabah uyandığımda haberlerini dinlediğim birkaç radyoyu açarım. Şimdi o radyoların bedavadan reklamını yapmayalım. Gazeteci Fatih Portakal bu radyoların birinde Ankara’dan telefonla katılan Metehan Demir’le konuşma sırasında büyük çekmece gölünün % 100 doluluk oranına ulaştığını, bu yüzden fazla suyu salıvereceklerini belirten ilgililer halkın tedbirli olmalarını istemişler. “Peki tedbir ne demek?” diye sordu Fatih Portakal. “Aslında tedbir dedikleri şey kaçın demekten başka şey değil” diye cevabını vererek Metehan Demir’le gülüştüler.

Yahu bizde etkili ve yetkililer işi başından savmaya meraklıdır, bilmez misiniz?

Gelelim trafik konusuna..

Bu ülke yanlış ulaşım politikaları sonucu karayollarına mahkûm. Hem trenlerin, hem demir yollarının yenileşmemesi ucuzluğunun dışında cazip olmaktan çok uzak. Kent içi ve kent dışı ulaşımda toplu taşıma araçlarından daha fazla binek arabaları var. Kalabalık kentlerde, özellikle İstanbul’da sabah işe gidiş, akşam işten dönüş saatlerinde trafik saç baş yoldurur. Deprem zamanı biraderimin kullandığı binek arabasıyla Adapazarı’ndan İstanbul’a dönüşümüzde birkaç kere boğaz köprüsünde bu olaya tanık olmuştum. Çok ender aracın içinde birkaç kişi vardı. Genellikle kullananın dışında başka kişi görmedim. Toplu taşıma araçlarında da kalite sıfırdı. Hele bir bayan akşam dönüşlerinde ne otobüslere, ne metrolara rahat binemez. Yolcu kalitesi güven vermez inanın. Garlarda ineni bineni kimse kontrol etmiyor. Edemezde.. tinerciside, hapçısı da orda.

Rahmetli Turgut Özal iktidar olduğu sırada AB’ye girebilmek amacıyla ülkemizin ulaşımı için otoyollarına  (haberleşme için  de iletişime) çok önem vermiş, buralara çok yatırım yapmıştı. Buna bağlı olarak otomobil satışlarını ve ehliyet almayı kolaylaştırınca yollar doldu taştı. Bir aylık kurslar sonucu yollara şoför diye tecrübesiz cahiller çıktı. Bu cahil ve tecrübesizler ordusu kıdemli şoförleri tedavülden kaldırınca da ortalık kan gölüne döndü.

30 ocak cumartesi günü bu cahillerin yaptığı kazaya bir yenisi eklendi. Yusuf Harputlu adında bir türkücünün cipi kırmızı ışıkta duran taksi plakalı bir araca arkadan çarpmış. Araçta Almanya’dan gelip, Bursa otobüsüne binmek için hava alanından terminale giden bir çift hayatlarını kaybetmişler. Cipin sahibi san’atçı (bence “san” kısmını atın, “atçı” kısmı daha uygun ona) beyefendi şoförünün kendisi sahnedeyken içtiğini, bunun üzerine bir arkadaşını direksiyona geçirdiğini (oda aşırı alkollü çıkmış) söylemiş.  Başımıza herkesin başına gelebilecek bir kaza geldi.” Demiş. Burada da sorumluluktan kaçışı görüyoruz. Ne diyelim, ucuz insanların ucuz yöneticileri olunca, hayatın fiyatı sorulmaz.

ÖZÜN SÖZÜ:
Taşkın suyla, azgın şoför arasında fark yoktur.




Yazışma Adresim: www.goleaydin@hotmail.com

Yazılış Tarihi05.02.2010

GÜLÜNÜZ GÜLDÜRÜNÜZ



ÇİZGİ-YORUM COŞKUN GÖLE

Bugünkü başlığımız, bir eski yarışmanın adıdır. Aslında bugün başlık; “Güler misiniz, Ağlar mısınız?” olmalıydı. Olaylara komik gözle bakınca gülmemek mümkün değil. Birazda gündemden bunaldık, gülmeye de çok ihtiyacımız var. Fakat onun için böyle başlık koymadım, olayların kendisi gerçekten çok komik.

Bugün (30.01.19) eve erken geldim,  tv’lerin ana haberlerini izledim. Üç haber dikkatimi çekti. İlk haber gazetelere bile konu olmuş. İkincisi kesin basında yer alacak türden. Üçüncüsü tıpta sevindirici bir gelişmeydi.

***   ***   ***

Birinci komik haberimiz şöyle:


Haberi okuyalım mı?

            “Konya Esnaf ve Sanatkarlar Kredi ve Kefalet Kooperatifinin 56. Olağan Genel Kurulu Konya Dedeman Otel’de gerçekleştirildi.

            Kurul öncesi, divan başkanlığını yapan Karaman Esnaf ve Sanatkarlar Kredi Kefalet Kooperatifi Başkanı Mehmet Arı, üyelerle birlikte İstiklal Marşı'nın ilk kıtasını okuduktan sonra marşı yarıda kesti.

            Arı, ''Tamam teşekkür ederim. İlk kıtasıyla da olur'' deyince üyelerden tepki aldı. Bunun üzerine Arı, İstiklal Marşı çalan cihaz olmadığı için marşı yarıda kestiğini belirterek, ''Vaktinizi
fazla almamak için böyle yaptım. Özür dilerim. İstiklal Marşı 40 kıta da olsa okurum'' diyerek, kendini savundu.

            Arı, daha sonra İstiklal Marşı'nın iki kıtasını üyelerle birlikte tekrar okudu.”


Beyefendi konuştukça batıyordu. Hali beni çok güldürdü. Kimse toplumun önünde böyle komik duruma düşmesin dilerim.

***   ***   ***

İkinci komik haber de şu:

            Terör örgütü PKK'nın elebaşı Abdullah Öcalan'dan PKK'ya ilginç benzetme. Öcalan bugüne kadar Kürtlerin siyasi iradesinin sonucu var olduğunu savunduğu PKK'yı bu sefer ‘yasadışı silahlı bir örgüt’ olarak tanımladı.

            ANF'nin haberine göre, Öcalan avukatlarıyla yaptığı haftalık görüşmede BDP’ye uyarılarda bulundu. “AKP'nin Kürt siyasetçilerine siyasi operasyonlar yaparak kendince önlem aldığını” savunan Öcalan, şöyle konuştu:

            “Demokratik çevrelerin kendi çalışmaları olabilir ama gene de BDP'ye değişik çevrelerin katılmasını önemli buluyorum. 1 Şubat'taki Kongre'den sonra bu çatı partisi benzeri çalışmalara hız verilebilir. Bu çalışmalar önemlidir. Daha önce bir çok parti kapatıldı. Bu yenisi olmamalıdır. Uyarmıştım, önerilerimi de yapmıştım, tekrar ediyorum ve uyarıyorum; aynı hatalara düşmemek önemlidir. Şunu da belirtmek istiyorum; İşte “PKK’nin sözcüsü olmak” falan deyip partiyi kapatıyorlar. PKK yasa dışı silahlı bir örgüttür. PKK der ki ‘ben devletle sorunlarımı silahla çözüyorum’. PKK’nin kendi gücü, oluşumu, daha ağırlıklı olarak dağda ve kırsalda bir yapılanması var. Ama BDP der ki ‘biz sorunlarımızı Meclis aracılığıyla yasal zeminlerde tartışmak ve çözmek istiyoruz.’ Bu ayrımı iyi koymak gerekir. PKK'nin sözcülüğü söz konusu değildir. Kaldı ki PKK kendi sözünü söyleyebilir.”


            Öcalan, BDP'ye kapatılmama konusunda tavsiyelerde bulunarak şöyle dedi:

            “Eğer süreç gelişirse ve tarafların tartışma noktasında bir aracıya ihtiyaç olursa ve gerekli görülürse BDP bu aracılığı üstlenebilir. Ancak şimdiden bu biçimiyle kimsenin sözcüsü değildirler. Bu ‘PKK terörist bir örgüttür’ tartışmasına da gerek yok. PKK’yi terörist ilan etmek BDP’nin görevi ya da işi değildir. Bu konuda lafı evirip kıvırmaya, dolandırmaya gerek yok, ‘PKK'yi terörist ilan etmek benim işim değil’ denilebilinmelidir. PKK'nin devletle olan sorununu silahla çözmeyi tercih eden yasa dışı bir örgüt olduğunu herkes bilir. Sonuçta PKK ile BDP arasında bir bağ olması mümkün de değil, mantıklı da değil. BDP'nin örgütlenmesi de bu çerçevede düşünülmelidir. Daha önceki partiler biraz bu sebeple kapatıldı. Yeni parti bu hususlarda dikkatli olmalıdır. Parti açıp kapatmakla nereye varılacak? Sonuçta bunu kırmak gerekiyor.”

… … … …

Nasıl, komik bir habermiş değil mi? Kapatılan DTP; kürt açılımı sırasında dağdan inenleri nasıl karşılamıştı? Savaş kazanmış kahramanlar gibi karşıladıkları o görüntüler benim gözlerimin önünden gitmiş değil. Seçim otobüsleriyle gittikleri illerde hem kendileri, hem apo’nun da artık tescil ettiği terör örgütü PKK’nın bir militanı olarak nutuk atmışlardı.

Daha önce yazdığım gibi PKK Amerika’nın orta doğu politikalarına uymadığı için bir süre kullanıldıktan sonra atılıyor. Onlar var olmaya ve direnmeye çalıştıkça ortaya komik olaylar çıkıyor.

İşte böyle sevgili okurlar. Adam kendi ağzıyla PKK’nın terör örgütü olduğunu söyledi. Kendisi bu örgütün başı değimliydi? Bu yüzden idam cezası almış biridir. Bu adam bugün müebbet cezası ile cezaevindeyse nasıl güvenilir kaynak alınarak hareket ederler anlamıyorum. Adam bunu da söylüyor zaten. Tv’deki o haberde beni “referans olarak” kullanmayın diyor.

***   ***   ***

İki komik haberden sonra sırada güzel bir tıp haberi var:


Titremekten çatal bile tutamayan Parkinson hastaları, beyin pili takıldıktan sonra iğneye ipliği kolaylıkla geçirebilir. Pillerin parasını Sosyal Güvenlik Kurumu ödüyor.. 

            Medica Kliniği Beyin Cerrahı Op. Dr. Ali Zırh bey bu tedaviyi uygulayan doktorlarımızdan biridir.

            Beyin pili, başta Parkinson hastalığının tedavisinde kullanılıyor. İlaç tedavisine yanıt vermeyen ve şiddetli titreme nöbetleri geçiren Parkinson hastalarında, beyin pili, başarılı sonuçlar veriyor. Çatalını bile tutamayan, iğneye ipliği geçiremeyen hastalar ameliyat masasından kalkar kalkmaz titremeleri geçiyor. Depresyon, obsesif - kompülsif bozukluklar, alzheimer gibi hafıza problemleri, epilepsi ve obezite hastaları için de çalışmalar sürüyor.

            Ameliyatın büyük bir kısmında hasta uyanık, doktorla sohbet ediyor, torunlarından bahsediyor, maç sohbetleri yapıyorlar. Parkinson tedavisinde önemli bir seçenek kabul edilen beyin pili, tıpkı kalp pili gibi yerleştiriliyor. Hareket bozukluğu olan 600 civarında hastaya lezyon cerrahisi ile 126 beyin pili takılmış.
 
            Pilin ömrü 6-7 yıl. Ancak hastadan hastaya bu süre değişebiliyor. Eğer daha yüksek seviyede kullanıyorsa daha erken bitme ihtimali de var. Pil şarj edilmiyor, bunun için gece uyurken pilin kapatılması ömrünü uzatır. Pilin rahatlığına alışan ve gece titremekten korkan hastalar genellikle pillerini kapatmıyorlar.

            Bu haberler yazılı ve görsel basında daha sık ve daha çok yer almalı. Bu yoğun gündemden ben çok yoruldum. İçimi ısıtan güzel haberlere ihtiyacım var. Sizin yok mu? Bu haberle içim ısındı. Yaşama dair duygularım arttı.



Yazışma Adresim: www.goleaydin@hotmail.com
Bütün yazılarım...: http://hayatintatlarivehayatindusundurdukler.blogspot.com

Yayın Tarihi: 03.02.10

1 Şubat 2010 Pazartesi

DÜNYA SOLA TEKRAR İHTİYAÇ DUYAR MI?

ÇİZGİ-YORUM COŞKUN GÖLE




2008 yılında çıkan küresel ekonomik kriz nedeniyle “Dünya Tekrar Sola İhtiyaç Duyacak mı?” sorusu soruldu. Venezuela’da 1998 yılında seçimle iktidara gelen Hugo Chavez’in liderliğini yaptığı yeni sol, dünya soluna yeni soluk getirebilecek miydi? Beklenti bu iken küresel ekonomik kriz sonucu beklenti arttı ve yukarıdaki soru sorulur oldu. Evet bu kapitalizmin sorunuydu. Fakat sorun böyle çözülecek miydi? Bence çözülmezdi.
            Solun klasik söyleminden öte bir söyleminin olması lazım. Artık dingin durgun bir hayat özlemi ile söylem geliştirilemez. Ama Sol kapitalizmin payandasıda olmamalı.. İngiltere İşçi Partisi yada Yeni Avrupa solu veya Latin Amerika’da yükselen “21. yy solu” gibi..  Sol, üretim araçlarının ve buna bağlı olarak kas gücüne dayanan emeğin artık değişmekte olduğunu ve yeni tip sömürünün yerleştiğini görmeli.

            Kapitalizmin bu gün geldiği nokta üretime dayanmadan kâr etmektir. Yani ortada ürünün sadece adı varken üstünden hayali etiketlerle fiyatlandırılarak (hisse senedi ile) para kazanılıyor. O bile hayali bir para. Sonunda olmayan ürünün, yada az miktarda olan bir ürünün fiyatının toplamının kat kat üstünde bir fiyatla bankalar boşaltır duruma geldi. İşte kapitalizmi serbest bırakmaktan söz eden liberaller bunu göremediler. Yatırıma gitmesi gereken paralar böylelikle (para üstünden para kazanma hırsıyla) buhar oldu. Devlet müdahalesi bizim gibi ülkeler için kominizmle eş değer tutulup tu kaka edilirken, kendileri batık şirketlere müdahaleden çekinmediler. Sol; gelişen teknolojiyle, değişen üretimle birlikte, gittiği yeri ve sonunda (solu değil) kendini de yutan sermayeyi yeniden değerlendirmelidir. 

            Sol bu değerlendirmeyi yapamazsa zengin fakir uçurumu giderek artacak, ya eski yunandaki yurttaşlık tanımı yeniden gelecek, veya buna direnen kesimlerin (ezilen halkların) zengin ülkeleri istila etmesi mümkün olacak. Babamın bir sözü vardı; "zor, oyunu bozar" derdi. Yani zorda kalanlar en zor şartları dinlemezler, kendi bildiklerini okurlar demekti bu. Sol her zaman için zoru bozan olmalıdır. Ama yerine bir şey koyarak.. yoksa onun adı sol olmaz.
             Sol, teknolojinin tanrılaştığı yerde, teknolojiye dayalı hayat tarzının dinselleştiği zamanda eski romantik söylemiyle bu yeni dini ve bu yeni tanrıyı nasıl görecek ve en önemlisi idealini oluşturan eşitlik anlayışını nasıl kabul ettirecektir? Egemenliğin sınıfsal temele oturtulduğu bir çağın üretim araçları ve çalışma saatleri öyle değişmiştir ki; artık her yer üretim yeridir, başlama ve bitme sınırı olmayan her zamanın içinde çalışılır. Üretimden planlamaya kadar çeşitli aşamalar artık eskisi kadar yorucu olmasa da, eskisinden fazla usandırıcıdır. Şimdi iş üretimi paylaşmak kadar, bu usandırıcı ve baş döndürücü temponun içinde yeni biçimlerle yer alabilmektir. 

            Eskiden sol insanı toplu davranışlarda bulunma alışkanlıklarını kazandırma amacını güderdi. Bunun eğitimini vererek tek tip insan modeli yaratmaya çalışırdı. Şimdi ürettiğine yabancılaşmaktan geçtim, ne ürettiğini göremeyen yeni insana bu tip eğitimleri vermek ne kadar doğru olacaktır? Çünkü kendisinin yerini kendi kendine yeten makinler almış, sadece bu yüzden bile giderek yalnızlaşmıştır. Çünkü muhatabı olan insanlar bile o makinelerin bir parçasıdır ve o makineler kadarda duygusuzdur. İşte solun en önemli konularından biride budur. Karşısında gene kendisinin yarattığı eskisinden beter bir egemen vardır. Adı makinedir bu egemenin. Bu makinenin kanıda enerji.. Enerji başlı başına bir konu.. Onu incelemeden üretim araçları, üretim türleri kolay anlaşılmayacaktır.
            Bir yerde şöyle bir söz okudum. "Bence insan olmanın ve insanca yaşamanın öncül kurallarından ve sistemin düzenli, halka yakın, ezmeyen bir yapıya kavuşmasının anahtarıdır Sol." Bu bir dilek, yönetenler oldukça gerçekleşme imkanı olmayan bir dilek.. Kutsal emek kavramı kutsal hayata kadar geriledi. Neden? Çünkü iş gücünün aklı yoktu, o robottan farklı biçimde de kullanılmadı zaten. Robotların çoğaldığı çağda da tedavülden kaldırılıyor. Eski üretim biçimlerinde 16-18 saat iş gücü kullanılırken, gelecekte yılda 15 gün iş gücü kullanılacaktır. Bunun içine idare mekanizmasının da gireceği düşünülürse iş gücünün kutsallığı kalmaz. Bu gün için nüfus, maliye, tapu kadastro ve daha bir çok konunun bilgi işlem merkezinde bilgisayarlarla çok daha hızlı ve çok daha güvenli sonuç alınıyor. Şimdilik o bilgisayarların arkasında insan var olmaya devam ediyor. Daha ilerde bütün alanlarda bir tek insana rastlanmayacaktır. Üretim aşamalarında da durum farklı değil. Emek şimdi bunun sancısını çekiyor. Ezmeyen bir yapının anahtarı soldur demek bence romantizmle açıklanabilir durumdur. Yöneten ve yönetilen olduğu sürece ezen ve ezilen olacaktır çünkü. Sol bu yapıyı değiştirmeyi beceremedi. Teknoloji becerecek mi? Bilmiyorum, ama umuyorum. Bu konuda itici güç dünyanın varlığında bizim yaratacağımız olumsuzluklardan kaynaklanacaktır.

Yazışma Adresim: www.goleaydin@hotmail.com

Yayın Tarihi01.02.10

ŞAİRLERİN ŞİİRLERİYLE SÖYLEDİĞİ 29







Merhaba sevgili okurlar. Gene bir Pazar günü ekonomi ve siyaset gibi sıkıcı konulardan uzak biri uzun, beş şiirimle sizlerle birlikte olmanın mutluluk ve keyfini yaşıyorum. İlk şiirim, çoğunlukta olan kısa şiirlerimin tersine biraz uzunca bir şiir. Kendini beğenmiş bir bayana yazılmıştı. Baksanız öyle olduğunu  söyleyemezdiniz. Çok sıcak çok samimi görünüyordu. Meğer sevenlerine zalimleşiyormuş.
….    ….    ….


Sen buz dağısın hayatıma çarpan, kayıtsız..
Nerden çıktın geldin volkanıma?
Buz dağımı yürür, yoksa volkanik dağ mı sevdaya
Yoksa sevda yüce bir dağ mı, yücelerine ulaşılmayan
Buz dağlarını da, volkanik dağları da boş gezdiren

Dağlar yürür sevgilim sen yürümezsin
Evet ben zor yürürüm, ayaklarım felçli,
Yüreğim çocuksu yüreğiyle sana koşuyor,
Dizleri paramparça, dizleri kan içinde.
Sen istersen sevme beni
İstersen “deli” de benim için
İstersen inanma sevdiğime
Allah katına gitti çığlıklarım
Allah ve ben biliyoruz gerçeği
“O” şahit uykusuz gecelerime ve yazdığım şiirler

Sen üzülme sevgilim!
İstersen mışıl mışıl uyu
İstersen zamanla oynaş
İstersen kendinle seviş
Soğuk aynalarda öp dudaklarını uzun uzun
Saçlarını tara dalgın ve melül bakarak kendine
Dudaklarını kırmızıya boya
Kırmızı gül olsun dudakların
Mor eteğini giy beyaz bluzunu üstüne
Beyaz pabuçlarını pembe ayaklarına
Beyaz küçük bir çanta al eline
Başına mor bir şapka koy, hafif yana devrik
Her günün bayram nasılsa her günün seyran
Seni duyanda, seni görende sana hayran
Çık gez kaldırımlarında caddelerin
Trafik keşmekeş olsun geçtiğin her yerde
Sen aldırma, boş ver, zaten bu sana yetmez mi?
Ne önemi var, mühim olan sensin sana.
Birde bana, birde bana..
Ben seni seviyorum
Ben seni seviyorum
Sen buz dağısın hayatıma çarpan
Ben sönmüş volkandım
Şimdi içimin gürültüsüne dayanamıyorum.

Aydın Göle
04.02.2002

***   ***   ***

Yıl 1992. Bir konser için solistim Recep Coşgun’un evinde prova yaptık. O çalışmanın bir yerinde mola verdik. Mola sırasında Coşkun çay çörek hazırlarken o dönemin en güzel orglarından Yamaha PSR 6300 ile doğaçlama yapıyordum. Bir ara Coşkun koşarak içeri girdi, ne çaldığımı sordu. “Hiiç, öyle seslerle oynuyordum” dedim. Bana “baba” der. “Baba gene aynı biçimde o seslerle oynasana” dedi. Unutmamışım, seslerle aynı şekilde oynadım. “Bunu kaydet!” dedi, orgun üstündeki kayıt bölümünü açtım, 52 metronom sayılı çok düşük tempo ve slowroc ritmiyle kaydettim. Beste olmuştu, fakat sözü yoktu. Kaç kere “Şuna söz yazda programlarımızda okuyalım baba” dedi, yazdığım hiçbir sözü içime sindiremedim ve o beste öyle kaldı.

Bir yaz gecesi beni ziyarete geldi. “Sen uyu uyu” dedi. Bir şarkı söylemeye başladı. Duymamıştım ama yabancı da gelmiyordu hani. Hele nakarat bölümü.. “Bu senin bizim evde yaptığın besten değil mi?” diye sorunca fark ettim. Doğru söylüyordu, nakarat bölümü, Coşkun’un sayesinde beste arşivime eklediğim bestemle nerdeyse aynıydı. Söylediği şarkı pop müziğinde kendine özgü yeri olan Yaşar’ın “Aldanırım”  şarkısıydı. Aradan dokuz sene geçmiş ve böyle bir parça sevilmişti. Sevineyim mi üzüleyim mi bilemedim. Bir sene sonra aşağıda okuyacağınız sözler çıktı.  Böylece beste tamamlandı.
....    ....    .... 

Giderken demiştin ki bana sen
Gün gelip döneceğim
Dönmedin aylardır bilki hasretinden
Sonunda öleceğim

Ben seni severken
Ben seni özlerken
Gelmeni beklerken hep
Sen beni ağlattın
Sen beni aldattın
Gelmedin yanıma hiç

Hayatım kurulu hep ve hiç üstüne
Bunu nasıl çözeceğim
Gelmezsen beni ne çok sevdiğini
Ben nerden bileceğim


Böylemi sürecek bu sevdamız
Böylemi sonsuza dek
Söyle bir tanem söyle ömrümüz
Özlemle mi bitecek

Aydın Göle
07.02.2002

***   ***   ***

Bugünkü ilk şiirde bahsettiğim sevgiliyi konu alan bir şiir daha. Evet o sonsuz nişanlı ve hep nişanlı kalacak. Özlemini çektiği şeyler için uygulamada bir şey yapmıyordu. Bir şey yapmamakta ona göre bir şey yapmaktı.
....    ....    ....

90
Sonsuz nişanlı
Her sevdiğiyle
Sonu gelmez aşklarının
Bir şimşir tarağı var
Birde uzun kapkara saçları
Deler gibi uzun ve yeşil bakar
Tövbeler olsun dudakları
Korkarım öptüğü yeri yakar

Aydın Göle
10.02.2002

***   ***  ***

Burada kendimi anlatıyorum. O zaman 46 yaşındayım. Ne melankolik halim vardı bilseniz. Veremli gibi sarı ve solgun bir gözlükle dünyaya bakıyordum. Eskiler vereme ince hastalık derlermiş. Evet çok inceltiyordu, doğru. Birde sevdalıysa.. benmi? Yok canım benim kilom yerindeydi, hatta fazlası vardı. Sevdalıydım yalnız.
….    ….    ….

91
Adam biraz çirkince
Yaşı da hayli geçkince
Boyu kısa elleri kalınca
Ak düşmüş saçlarına
Hem birazda tombulca
Seni sevdi, seviyor delice
Yüreği biraz burukça
Yalnızlık yaşıyor çoğunca
Ne fark eder sevince
Yalnızlık sevdanın yurdu

Aydın Göle
10.02.2002

***   ***   ***

Nasıl bir sevgi istediğimi anlattığım bir şarkı sözü. Bestelenemedi gitti. Bu günde bu şarkı sözüyle sizlere veda edeceğim.  
….    ….    ….

92
Al beni ısıt beni
İster öp ister yut beni

Sıtmalar denizindeyim
Küçük bir teknedeyim
Hem ıslandım hem üşüdüm
Ben senin izindeyim

Al beni ısıt beni
İster öp ister yut beni
Önce sarıl boynuma
Sinende uyut beni

Çorbanda kaşığın olayım
Kız senin aşığın olayım
Kalbindeki tahtı ver
Senin sarmaşığın olayım

Al beni ısıt beni
İster öp ister yut beni
Önce sarıl boynuma
Sinende uyut beni



Hepinize mutlu bir gün diliyorum. Görüşmek üzere…



Yazışma Adresim: www.goleaydin@hotmail.com


Yayın Tarihi: 31.01.10