22 Mart 2010 Pazartesi

ŞAİRLERİN ŞİİRLERİYLE SÖYLEDİĞİ 34


            Merhaba sevgili okurlar! Çok talihsiz iki hafta geçirdim. Hele bu yazı öyle talihsiz ki, bir aydır yayınlanmayı bekledi durdu. Bilgisayarımın ekran kartı yanmış. Yaptırdım, ertesinde ben hastalandım. Üzerinize afiyet yıkıcı bir gribe yakalandım. Sonra internetim koptu. Bir haftada onunla uğraştım. Kendimde hata var sanıyordum, oysa hata ttnetteymiş. Bu sabahta (20.03.2010 c.tesi) onu hallettim. Nihayet tekrar sizlere bu satırları yazma imkanı buldum.

….

            Kış geri mi geldi bilmiyorum. Havalar aniden soğudu. Oysa 3. cemre bile düştü. Topraktan buğuların çıktığını görürüz artık derken, meteoroloji batı bölgelerinde iki gün hafif kar yağışı olacağını söyledi. Eskiler boşuna dememişler; “mart kapıdan baktırır, kazma kürek yaktırır” diye.. koca karı soğukları da var sırada. Oysa bütün soğuklara rağmen siyaset dünyamız fokur fokur kaynıyor. Bu gün siyaseti boş verdiğimiz bir gün. Can sıkmanın gereği yok! Biz, siyasetle değil, sevdalarla ısıtalım dünyayı. Yüreğimizden taşan sevda yüzümüze tebessüm olarak yansır. Murathan Mungan’ın  dediği gibi tebessüm bulaşıcıdır. Onun için ilk olmaktan tek korkmayacağınız şey tebessüm olsun. Olabildiğince herkese bulaştırın ki gülen yüzler ülkesi olalım.

            Ben bunu derken şiirler kederden dem vuruyor. Şair gamlı baykuştur, kusuruna bakmayın. Demirin tavında dövülmesi gibi söz çilede dövülür ve şiir olur.  Bu yüzden şairin suçu yok! Geçen haftalarda Y.K.Karaosmanoğlu’nun “Yaban” adlı romanından hem esinlenerek hem yaptığım intihallerle yazdığım son şiirle başlıyorum bu haftada. Gene şiirleri bölmemek için sözle araya girmeyeceğim.

….   ….    ….    ….

Ah ne hazindi hikayemiz
İki at çekerdi arabamızı
Yorulunca atlar yokuşta
Biz arabayı da çekerdik, atları da
Zayıftı atlar, kalça kemikleri gözümüze batardı
Yara bere içindeydiler üstelik
Bu yüzden sinek bulutu gezerdi üstlerinde
İnsanlar tavuk irisi
İçlerinden çıkıp birisi
İnsan olduklarını ispatlamak için
Yorulurdu dil dökmekten
Gene de söyleyemezdi insan olduklarını
Nerde öldüklerini asla asla bilemezdi

Aydın Göle
22.03.2002


***   ***   ***


Yıldızlar isyanın habercisi
Parmak kaldırdık hayata
Görmediler kalakaldık
Görmediler yıldızlarla ayaklandık
Sevdayı yaşamak için doyasıya
Anarşist çocuklardık
Son kıyıya vardık ki nihilizm
Bizim
Yapacak çok şeyimiz kalmadı
Cam kırıklarında yürüdük
Ateşlere bastık yalınayak, geldik
Yumuşak halılarda duyulmuyor ayak sesleri
Biz taşta yürüdük deltalara doğru
Deltalarda ırmaklar gibi kalabalıkta yutulduk
Futbol, şarkı, dans gözlerimizde mil
Sevdaları, sevdaları yaşamak doyasıya
Jiletler atılıyor yüzümüze
Yüzümüz paramparça
Paramparça yüreğimiz

Aydın Göle
22.03.2002

***   ***   ***

106
Bu gece
Sessizce
Yüzecek boşlukta ay
Tehdit ederek çıkacak
Eğri kama gibi ince
Yüreğime ilk darbesi inince
İflah olmam imkansız
Sen nem olup gözlerime binince
Söz geçer mi kalbe
Aşk bilince hakim olunca

Aydın Göle
29.03.2002


***   ***   ***


107
Şahaserim
İmbat olup gecelerine eserim
Benden vazgeçtiysen şayet
Bileklerimi keserim
Sensiz haram olsun dünya
Ecel gelmeden vakitsiz
Sen gel sevgilim

Aydın Göle
14.08.2001


***   ***   ***


108
Bir sevdanın bitişini gördüm
Sanki kendimi toprağa gömdüm
Karıncaydım karşısında kaderin
Onlar kadar bende öldüm
Yıldızdım gökyüzünde söndüm
Karıncaydım karşısında kaderin
Ömrün çarşısında en derin kederin
Silinmez çizgisi, durur aynalarda

Aydın Göle
16.08.2002

***   ***   ***

109
Issızlığın içinde yapayalnızım
Şarkılarım tükendi kırıldı sazım
Acı bir sessizlik kulaklarımda
Dokunmayın bana, bana bakmayın
Zifiri karanlığım yeter, ışık yakmayın
Zamansız bir eylül sarkmış ağustosuma
Leylaklar ve leylekler gidiyor pürtelaş yazı götürüp
Issızlığın içinde yapayalnızım
Senle olmak varken neden sensizim
Kavuşmak bana yoksa yasak mıdır


Aydın Göle
21.08.2002

***   ***   ***

110
Seni görmeye geldim gözüm yok
Senle sohbete geldim sözüm yok
Zarfın içinden al beni
Seni tutacak elim yok

Aydın Göle
21.08.2002

***   ***   ***

111
Sultanım
Seni dile getirebilir mi her tanım
Canım
Ben dilini kaybetmiş ozanım
Anlatamam seni sana
Atan yüreğimin, bu duyduğun ses
Esen rüzgar değil, ateş gibi nefes
Benim nefesim.
Uzak dur kavurur seni
Çekmekten hasretini
Volkan oldu patlayacak
Karşısında bulunmaz dayanacak
Bu yürek durursa ancak
Bu ateş söner

Aydın Göle
21.08.2002

***   ***   ***

112
Bir tanem
Gönderdiğim şiirlerimi okumadın mı
Onlarda ellerim vardı dokunmadın mı
Güneş saklıydı avuçlarımda
Kolye diye takman için ak gerdanına
Sana getirdim yitik ülkelerden
Giderken dudaklarını aldım senden habersiz
Kederlerime gül gibi açan dudaklarını
Karanlık gece içimde sessiz
Yokluğunu büyütüyor
Kocaman ağız gibi beni içine almış yutuyor
Mütemadiyen hiçliğe karılıyorum
Gözyaşlarımla gölgene sarılıyorum
Her hücrene kadar dağılıyorum
Ölsem yeridir ölemiyorum
Bu sevdayla ansızın
Oda olacak sonunda bir gün

Aydın Göle
23.08.2002

***   ***   ***

113
Sabahın ilk ışıkları gibi
Kalbime doğdun
Akşamın son ışıkları gibi
Ufkuma batma

Aydın Göle
23.08.2002

***   ***   ***

114
Ben
Yalnızlığıma gidiyorum
O
Köşede beni bekliyor

Aydın Göle
23.08.2002

***   ***   ***

Bu haftada beraberliğimizin sonuna geldik. Sizlerle bir şeyleri paylaşmak bana büyük bir keyif veriyor. Umarım o keyfi sizlere de ulaştırabiliyorumdur. Haftaya buluşmak dileğiyle mutlu pazarlar.



Yazışma Adresim:  www.goleaydin@hotmail.com

Yayın Tarihi: 21.03.10


BİLGİSAYAR OYUNLARI VE İKİ KADIN ÖRNEĞİ

ÇİZGİ-YORUM COŞKUN GÖLE


İnternetin her şeyi iyide kötü amaçlıların ve cahillerin elinde çok tehlikeli bir araç olduğu kesin. İnternet alemine dalanlar arasında dünyasını şaşıran çok. Sanal ilişki ile utanma denen şey kalmadı. Dolandıranından tutunda, seks batağına batan mı ararsınız, uyuşturucuya saplanan mı? Sosyal varlık olmak zorunda olan insanın sosyalliği konusunun kesintiye uğraması işin cabası. Oldum olası internet oyunlarına karşıyım. Hele canlı bağlantılı oyunlara.. hele onlara. Yasakçı olmak istemiyorum ama bu oyunlar yasaklansa zil takıp oynayacağım. Bu oyunlarla birlikte google’da yaptığımız her tıklama bizim istatistiki eğilimlerimizin yabancılarca belirlenmesine seve seve katkıda bulunuyoruz. Bu eğilimler sonucunda, en masum yanıyla söyleyecek olursam, bize satacakları ürün çeşitlerini belirlemiş oluyorlar aynı zamanda. Bunun ötesi vahim sonuçtur. İlk örneğini Amerika’nın Afganistan çıkarmasında gördük. Kurdukları silikon vadisinde Afgan dağlarının santim santim verilmiş örneğiyle bir oyun oynatarak Taliban örgütünün nasıl avlanacağının her yaştan insana farkına varmaları imkansız biçimde tatbikatını yaptırmıştı. Sonrada Afganistan’a girmiş ve o tatbikat sonucuna göre ortaya çıkan büyük akıla uyarak Taliban’la savaştılar.

Bu işin bir boyutuydu. Başka bir boyutu oyunlarla tıpkı tv programlarıyla olduğu gibi insanlar yalın gerçeklikten çıkarılarak robot beyinlerin ortalıkta gezer olmasıdır. Af edersiniz! Ne gezmesi yahu? Bilgisayar başından kalktıklarımı var ki gezebilsinler? Gezmeye güçleri de yok hatta.

Geçtiğimiz günlerde gazetelerde bir haber vardı. O habere göre Koreli evli bir çift, sanal bebek bakma oyunu yüzünden gerçek bebeklerini unutmuşlar. Yavrucak bakımsızlıktan ölmüş.

Haber şöyle:

“Bilgisayar bağımlısı evli çift, sanal bebekleriyle ilgilenirken, gerçek bebekleri açlıktan öldü

            Güney Kore'de yaşanan korkunç olayda, günün 12 saatini internet kafelerde geçiren evli çift, üç aylık kızlarını evde yalnız bırakıyorlardı.
Evli çifti tutuklayan polis, PRIUS adlı sanal gerçeklik oyununa bağımlı hale geldiklerini ve bu oyunda bir sanal bebek büyüttüklerini açıkladı.
PRIUS oyunu kullanıcılarının bir iş seçmelerine, başkalarıyla iletişime geçebilmelerine ve belirli bir seviyeye yükseldiklerinde sanal ebeveynlik yapabilmelerine olanak tanıyor.
41 yaşındaki baba Kim Yoo-chul ve 25 yaşındaki anne Choi Mi-sun, 12 saatlik internet kafe eğlenceleri sona erip, eve geldiklerinde kızlarının öldüğünü farkedip, polise haber verdiler.

Detektif Chung Jin-Won, çiftin geçtiğimiz Eylül ayında arayıp kızlarının ölümünü bildirdiklerini, çiftin günün 12 saatini bir internet kafede geçirdiklerinin öğrenildiğini söyledi.

Yetkililer bebeğin ciddi susuzluk yaşadığını farkettiklerinde, çifte soruşturma açıp, bebeğe otopsi yaptılar.
Otopsi bebeğin yetersiz beslenmeden hayatını kaybettiğini doğruladı.
Polis, Kim ailesinin sanal bebeklerine aşırı bağlandığını ve gerçek bebeklerine karşı sorumluluklarını ciddiye almadıklarını açıkladı.
Çift, bebeklerini bozuk sütle besleyip, dövdüklerini itiraf ettiler.”

Ne komik değil mi? Sanal bebeğe özen göster. Gerçeğinin ölümüne sebep ol. Akıl alır şey değil gerçekten. İnsanlar bir garip oldu doğrusu. Doğal hayatı sürdürmek isteyen kalmayacak bu gidişle. Yoksa bütün bu olanlar çocuk doğurulmayacak bir geleceğin provaları mı?

Devam eden habere göre “Çiftin 2008 yılında bir internet chat sitesinde tanıştığı iddia edildi.” Daha ne bekliyordunuz ki.. cadde sokak gezip birine rastlama dönemi çoktan bitti. Sonra aşık olup sinemaya gitmekte ne demek? Çok demode şeyler bunlar, çok!

Haber devam ediyor:

Güney Kore'de oldukça popüler olan bilgisayar oyunları yüzünden geçtiğimiz günlerde 28 yaşındaki bir adam 50 saat boyunca Starcraft oynadıktan sonra hayatını kaybetmişti.
Başka bir olayda da, sanal karakterini öldüren rakibine sinirlenen bir oyuncu, rakibini bulup, bıçaklamıştı.”

Bizde de olmadı mı? Söylendiğine göre Musa Kang,  “Metin2” adlı bir oyunun epey ustası olmuş, bu oyunun bazı karakterlerini satıyormuş. Buradan da para kazanıyormuş.

“Erzurum’da okula gitmek üzere evden çıkan ve 6 gün sonra cesedi bulunan Musa Kang’ın, ’Metin2’ adlı oyun nedeni ile kaçırıldığı iddiası tüm gözleri bu oyuna çevirdi. 

            İlk olarak Çin’de ortaya çıkan ve son dönemlerde Türkiye’de giderek yaygınlaşan ‘Metin2’ adlı oyun, çocukları bilgisayar bağımlısı yapmakla kalmıyor, oyunda kullanılan silahları satın almak için yüklü miktarda para da harcatıyor. Çocuklara para kazanma ve sürekli başarı elde etme hırsı kazandıran bu oyunda, oyuncular arasında oluşan pazar, bilgisayar karakterlerinin oyunun çok yaygın olduğu yabancı ülkelerde 10 bin dolara kadar yükselen fiyatlarla satılmasına yol açıyor. “

Bütün bu olaylar bilgisayar oyunlarının ne kadar tehlikeli olduklarını gösteriyor. Güney Koreli çiftin oyun yüzünden bebeklerinin ölümü bence bu olaya tuz biber ekti. Dünya kadınlar gününün kutlandığı 8 martta yılın kadını seçilecek kadar özverili bir kadını bu sabah (9 Mart 2010) FOX TV’nin sabah haberlerinde gördüm. İnternette haberin ayrıntılarını bulamadım. Kimdi bu kadın bilmiyorum. İnanın eli ve alnı öpülecek bir kadındı. Kadıncağız evlendikten iki buçuk sene sonra kaza geçiren eşi sakat kalınca önce el işi yaparak evini geçindirmeye çalışmış. Daha sonra resmi bir yere hademe olarak girmiş. Ardından  dışarıdan orta ve liseyi bitirerek aynı yere memur olmuş. Eşine akülü araç, beraber gezebilmek için rampalı bir minibüs almış. Siz aralarındaki sevgiyi görseniz. Adam eşiyle kız çocukları da anneleriyle övünüyorlardı.

Böyle güzel haberlere çok ihtiyacımız var. İnsanlığımızı bize unutturmayan böyle insani haberler, yukarda verdiğim bilgisayar tutsaklığına örnek haberler ve günlük politika haberlerinden daha önemli bence.

Bilgisayar çılgınlığında insanlığımızı unutmamak için bu birinci şart. Çalışmayan, üretmeyen insan kendi sonunu hazırlamış olacaktır. Yoksa insanlık yok oluşa doğrumu gidiyor, ne dersiniz?



Yazışma Adresim: www.goleaydin@hotmail.com


Yayın Tarihi: 12.03.10

11 Mart 2010 Perşembe

SPEKÜLATÖR: VURGUNCU

ÇİZGİ-YORUM COŞKUN GÖLE


            Bugünkü yazıma başlamadan önce Pazar ve pazartesi köşemde olamadığım için sizlerden özür diliyorum sevgili okurlarım. Halk edebiyatımızın önemli kahramanlarından Köroğlu’nun bir sözü var bilirsiniz; “Tüfek icat oldu, mertlik bozuldu” dermiş. Bilek gücüyle girdiği her kavgayı kazanan Köroğlu, kendisine tüfekle karşı konulunca çaresizliğini böyle dile getirmiş. Benimki de bu hesap. Dizüstü bilgisayarımın ekran kartı yanmış. Üç gün onarılmasını bekledim. Bu yüzden gazete yazılarım aksadı. Kalem kâğıt ne güne duruyor dediğinizi duyar gibiyim. Çok haklısınız, fakat ben kalem kağıtla çok yavaşım, felçli olduğum için hızlı yazamıyorum. Birkaç karalama yazmadan konu ve anlatımıyla bütünleşen bir yazı yazmak çok zaman alıyor. Bilgisayarda öyle değil, yazmaya aklıma gelen bölümlerden başlarım. Sonra onları birleştiririm. Bu yöntem çok kolay oluyor bana göre. Ayrıca düşündüğüm hiçbir şeyi unutmadan yazıya dökmüş oluyorum. Bilgisayarımda eskidi artık. Arızalar çıkması çok doğal. Yenisini almakta öyle kolay değil. Sevgili patronum ve siz bu durumu anlayışla karşılarsanız sevinirim.

            Gelelim bugünkü konumuza..

            Bilgisayarımda kurulu olan Milliyet Haberciden ünlü spekülatör George Soros’un açıklaması geldi. Bu açıklama üzerine önce onunla özdeşleşen iki kelime üzerinde durdum. Fransızca olan bu iki kelime bizleri de çok ilgilendiriyor. Sözünü etmek istediğim Spekülasyon ve spekülatör kelimeleridir. Bu iki kelimeyi çok sık duyarız. Biraz okumuş yazmış olanlar farklılıklarını ortaya koymak için her fırsatta yabancı kelime kullandıkları gibi bu kelimeyi de kullanırlar.

            Yazdığım bir konuyu önce ben anlamalıyım. Anlarsam daha iyi anlatabilirim diye düşündüğüm için, genellikle ekonomik bir terim yerine kullanılan bu kelimenin anlamını araştırdım. Bakın anlamı neymiş?

            Spekülasyon: Kurgusal, oyunun kuralını bozarak kendi isteğine göre oluşturma. “Vurgun.”
            Spekülatör...: Ticaret saptırıcı. Yani bizdeki kandırmak üzerine iş yapan kişi; “Vurguncu.”

            Meraklısı önce yıldızların arasındaki satırlara alıntıladığım bana gelen habere baksın. Yıldızlarla ayırdığım bölümü sıkılıp okumazsanız bir şey kaybetmezsiniz. Çünkü daha sonrasında açıkladıklarım bu satırların özetidir.

***   ***   ***

            “Ünlü finans yatırımcısı Soros ‘un iddiası Wall Stret’in (Amerikan vurguncularının kalesi) ünlü Hedge (hedge, fonların daha yüksek getiri sağlamalarında daha az denetime tabi olmalarına denirmiş.) fon yöneticileri ile ilgiliydi. Soros, Wall Street’in hedge fonu yöneticilerinden bir kaçının bir akşam yemeğinde bir araya gelerek ortak para birimi olarak yıldızı parlayan ve dünyanın rezerv (yedek veya ihtiyat anlamına gelen bu kelime burada kullanılabilir anlamındadır.) para birimi olmaya aday gösterilen euronun değer kaybetmesine yönelik bir komplo içinde olduklarını iddia etti.

      Krizin baş göstermesi ile birlikte hızla değer kaybeden  doların yıl içinde tam 32 para birimi karşısında hızla erimesi, dünyadaki ekonomik ve politik dengelerin doğuya kayması “doların ölümü, doların sonu mu geliyor” gibi spekülatif (vurguna yönelik) hareketlerin sık sık gündeme gelmesi  Soros’un iddiaları ile yan yana gelince  akılları epey karıştırdı.

Soros fon yönetimi başkanı George Soros Manhattan’da “Euro’nun  ölümü” için hazırlanan fikir toplantısına kendisinin katılmadığını ancak şirketinin yemekte temsil edildiğini kabul etti.

Soros, spekülatörlerin (vurguncuların) akşam yemeğinde euro/dolar paritesinde (değerinde) euro aleyhine girişimde bulunmak amacıyla bir araya geldiklerini öne sürüyor. Soros Aralık  2009’da 1.51 olan euro/dolar paritesinin 1.34’lere düşmesini de buna bağlıyor.

Bu arada Avrupa Merkez Bankası FED’in başkanı Ben Bernanke’nin Wall Street’in (Amerikan vurguncularının kalesinin) ünlü yatırımcısı Goldman Sachs ve diğer Wall Stret yatırımcıları ile ilgili açıklamaların Soros’un açıklamaları ile aynı tarihlere gelmesi söz konusu komplonun gerçekçiliği konusunda dikkatleri daha çekiyor.

Bernanke Yunanistan’ın borçlarını gizlemesi konusunda işbirliği yaptığı Goldman Sachs ve diğer Wall Street yatırımcısı şirketleri yakın takibe aldı ve şirketlerin bu konuda rollerini araştırıyor.

Bilindiği gibi Yunanistan ve Goldman Sachs arasındaki karmaşık ''döviz takası'' finans anlaşması, AB istatistik kurumu Eurostat tarafından ortaya çıkarıldıktan sonra AB tarafından da soruşturulmaya başlanmıştı.

AB, Yunanistan'a, konuya ilgili ayrıntıları vermesi için bu ay sonuna kadar süre tanımıştı. Yunanistan Maliye Bakanı Yorgo Papaconstantinou, ülkesinin, 2001 yılında bu tür finansal anlaşmaları kullanan tek ülke olmadığı konusunda ısrar etmişti.
Finansal krizden sonra Goldman Sachs ve diğer Wall Street şirketleri, yatırım bankacılığından bankacılık holding şirketlerine dönüşmüştü.
Bernanke, Wall Stret’te  işlem yapan bazı traderların (tüccar) ülkelerin CDS’leri (Bir şirketin iflas sigortası almak için ödemesi gereken prim) ile ilgili yaptıkları işlemlerin adil olmadığını ve bu CDS’le ile ilgili haksız işlem yapanların yakın takibe alındığını da açıklamıştı.”

***   ***   ***

İki soruyla konuya dikkatinizi çekmek istiyorum. Haberden anlamamız gerekenler, bu soruların cevabının içindedir.
1: Şu sıralarda euro/dolar farkının dolar lehine değişmesini kimler ve neden sağlamıştır?
2: Yunanistan’ın kredi bulmak için içine düştüğü krizi saklaması ve saklanmasında menfaati olan aracılar kimler?

İki sorunun cevabı da spekülatör denen çağdaş vurgunculardır. Bunlar ülkelerin kaderiyle oynamaktan çekinmezler. Batıya yakın iktidarları türlü oyunlarla ülkelere seçtirirken para musluklarını açarak onları borçlandırır, böylelikle hem istediklerini yaparlar, hem para kazanırlar. Bazen de Yunanistan örneğindeki gibi kredi alamayanların kredi alabilirliklerini sağlayarak sadece kazanacakları paraları da düşünebiliyorlar. Değme Ali Cengiz oyunlarına taş çıkartırlar bunlar.

Soros’un Ali Cengiz oyunlarında dünya şampiyonu olduğunu söylersem abartmış olmam. Ukrayna’da Sovyetler Birliğinin yıkılmasının ardından adına “Turuncu Devrim” denilen bir iktidar değişikliğini sağlamıştı. Daha sonra bu oyunu Gürcistan’da da oynamıştı. Ülkemizde de tanınmış bir çok ünlü yazar, profesör ve siyasetçiye maddi kaynak sağladığı söylenmişti.

Güç ve iktidar parayla sağlanır. Paranın olduğu yerde ahlak gider. Hele vurgunculuğun kol gezdiği zamanlarda ahlak içi boş bir kavram olmaktan öteye gidemez.


NOT: Sevgili kardeşim Coşkun Göle
Lafonten’in “karga ile tilki” adlı ma-
salından esinlenilerek yaptığı karika-
türle borsanın mantığını anlatıyor.
Daldaki kargalar küçük yatırımcı olan
halk, tilkiler oyunculardır. Ses güzel-
liği yarışmasıyla kargaların ağzındaki
peynirleri alıp kamyonla götürüyorlar.



Yazışma Adresim: www.goleaydin@hotmail.com

10 Mart 2010 Çarşamba

AYNAYA KIZMAK

ÇİZGİ-YORUM COŞKUN GÖLE



Ömrünce hiç aynaya bakmamış olan var mıdır acaba? Bir günde kim bilir kaç kere ayna karşısına geçeriz? Evimizin bir çok yerinde ayna olması nedeniyle bunu saymak imkansız. Aynaya baktığımızda kendimizi hanım olarak ne kadar güzel, veya bey olarak ne kadar yakışıklı buluruz değil mi? Kendini ayna karşısında beğenmeyen nerdeyse yoktur bence. Gerçekçi insanlar hariç, tıpkı her şarkı söyleyenin kötü sesini beğenmesi gibi ayna karşısında herkes kendini beğenir. İnsanın kendisiyle barışık olması güzel şeydir de, gerçeği görememesi körlük derecesinde olmamalıdır. İnsan ne kadar mükemmeliyetin peşinde olursa olsun kusursuz olması mümkün değil. Ya fiziksel ya zihinsel, ya ruhsal bir eksiği muhakkak vardır. Ne eksiği varsa, o yüzüne muhakkak yansır. Bunu gizleyebilen ancak tiyatro oyuncularıdır. Kimse onlar kadar bu konuda ustalaşamaz.

Belki de bu yüzden masallarda aynaya kendisinden daha güzeli var mı diye sorulur. Daha güzeli olduğu öğrenilince, ayna tuz buz edilir bu yüzden. İşi azıtıp güzeli ortadan kaldırmaya da çalışır masaldaki kıskanç hanım. Aslında o masaldaki biziz. Bütün çirkinliğimize rağmen aynadan soytarı olmasını bekleriz. Soğuk cam parçası soytarılığı ne bilsin, ne var ne yoksa gösterir, bütün doğruculuğuyla.

Peki aynanın tarihi ne kadardır? Nasıl icat edilmiştir? Ayna olmadan önce insanlar kendilerini görme imkanına sahip değimliydi? Son soruyla cevaplara başlayalım. Ayna icat edilmeden önce insanlar durgun ve daha sığ göllerde, derelerde kendilerini görebiliyorlardı. Aynanın icadına sebep olan yanardağların kurumuş lavlarından da kendilerini görmüşlerdi.

Her gün baktığımız ve kadınların elinden düşmeyen aynaların nasıl icat edildiğini biliyor musunuz? Ben bilmiyordum. Bu yazı için araştırdım ve öğrendim. Bakın nasıl icat edilmiş.

“Günümüzden 4 bin yıl önce, Ortadoğu ve İtalya’nın kuzey kesimlerinde, yanardağ lavlarının parlak artıklarının cilâlanmasıyla, görüntüyü aksettiren ilk aynalar yapılmış. İnsanoğlu hem yok eder hem yapar. Yok eden şeyleri bile böyle faydalı duruma getirmesini de bilir.

Neyse, konumuza devam edelim. Gümüşleme yöntemiyle ayna elde etme tekniği ise, 14. yüzyılda Venedik’te geliştirilmiş. Venedikliler, bir cam tabakasının arka yüzeyine cıva sürerek, ayna yapmayı başarmışlar ve o tarihten sonra bu cam parçası, özellikle kadınların ellerinden düşmez olmuş.

Asıldıkları odanın içinde bulunan her şeyi yansıtan dışbükey aynalar, ilk kez 14. yüzyılda Almanya’nın Nürnberg kentinde yapılmış. Cam ustaları, üfleme yöntemiyle cam küreler oluşturduktan sonra, bunları ortadan ikiye bölüyorlarmış, sonra da iç kısımlarını ince bir cıva tabakasıyla kaplayarak dışbükey aynayı elde ediyorlarmış. Günümüzde ayna yapmak için kullanılan yöntemin temelleri ise, 1835 yılında, Alman kimyageri Justus von Liebig tarafından atıldı. Gümüş nitrat, özel bir yöntemle cama tatbik edildiğinde, içindeki gümüş cama yapışıyor ve böylece son derece net görüntü veren bir ayna elde ediliyordu.

Aynanın icadı ve yapımı konusunu anlatmayı burada bırakalım. Bizi ilgilendiren aynanın nasıl yapıldığından çok nasıl kullanıldığı…

Aynanın kullanılmadığı yer nerdeyse yok! Bütün kapalı mekan ve araçlarda ayna var. Ayna araçlarda çok önemlidir. Önden geleni görürsünüz, ama arkanızdakini göremezsiniz. Ayna işte bunu sağlayarak geliş ve gidiş yönünü birlikte görmenize yardımcı olur. Ayna takip etmeyi bilmeyen iyi sürücü olamaz. Bu sözü bir yere bağlayacağım, onun için unutmayın.  Ama şimdi kullanıldığı başka bir alandan daha söz etmek istiyorum.

Teknoloji artık kadınların karar verme süreçlerini hızlandırıyor. Kararsız kadınlar akıllı aynadan satın alacakları ruja ve kıyafetlere göre karar veriyor.. Şimdilik mağazalarda kullanılacak akıllı aynalar kararsız kadınların makyaj malzemelerini seçerken işini kolaylaştırıyor. Mağazaları ziyaret eden kadınların hızlı karar vermesi mağaza içindeki süreçleri kolaylaştırıyor. Akıllı aynalar maliyetleri dolayısıyla kozmetik firmalarının, yada büyük departman mağazaların ilgisini çekiyor. Fotoğraf makinelerinde bulunan yüz tanıma teknolojisinin bir benzerini kullanan akılı aynalar makyaj malzemelerinin kullanılmadan sonucun görülmesini sağlıyor.

            Akıllı aynaların evlere girmesi şimdilik zor, çünkü henüz oldukça yüksek fiyatlara satılıyor. Bu akıllı ayna sistemleri öncelikli olarak mağazalarda kullanılacak. Alman Metro şirketi geleceğin mağaza örnekleri arasında gösterdiği tasarımlarda akıllı aynaları kullanarak kıyafet değiştirme sürecini kısaltıyor. Elbisenin üzerindeki minik çip okutulduğu anda akıllı aynanın karşısındaki müşteri kıyafeti üstünde görüyor.

            Böylece defalarca deneyip çıkarma süreci kısalıyor. Hem küçük mağazalarda kıyafet odası  için alan harcanmıyor hemde müşterilerin karar süreleri kısalıyor. Müşteriler ürünün stok ve beden durumunu da aynadan takip edebiliyor. Mağazacılığı değiştirecek bu teknoloji yakında internet siteleri tarafından da kullanılacak. Böylece müşteri evden çıkmadan alış veriş yapabilecek. Şık tasarım ve ihtiyaç kadınların tercih nedeni. Kadınlar teknolojik cihazları şık bir aksesuar gibi taşımayı seviyor. Ancak erkekler gibi duygusal davranıp ihtiyacı olmasa da satın almıyor. Erkekler telefon ve bilgisayarı bir statü sembolü olarak görüp işlevi için kullanıyor gibi görünse de çoğu zaman gerçeği yansıtmıyor. Kadınlar teknolojik ürünlerle duygusal bağ kurmak yerine ihtiyaca göre karar veriyor. Ancak ürünlerin yetenekleri ve tasarımı arasında karar vermek gerektiğinde şıklık ön plana çıkıyor. Şimdilik taşınabilir bir şıklık olmadığı için bu aynalar sadece mağazalarda yer bulabilecek.

            Gördünüz mü aynalardaki gelişmeyi? Benim çocukluğumda erkeklerin cebinde var olan horozlu aynalardan yukarıda okuduğunuz mağaza aynalarına kadar geldik.




            Ayna yalın gerçekliktir. Hiçbir nesneyi gizlemez, son derece tarafsızdır. Yargılamaz, hüküm vermez. Her şeyi bütün çıplaklığıyla büyüleyici çerçeve içine alır. Sanat, sanatçı, yazar ve çizerler kişisel görüşleri nedeniyle ayna kadar tarafsız olmasa da gerçekleri gösterirler. Aynaya kızan masaldaki güzellik iddiasını bitiren ayna gibi sanat ve sanatçı da iktidarı uyarmak ve yönlendirmek görevine sahiptir. Tıpkı trafikteki aracın aynaları gibi. Tersi soytarılık olur değimli? Yazının bir yerinde unutmayın dediğim yere geldik. Ne demiştim: “Ayna takip etmeyi bilmeyen iyi sürücü olamaz.” Mutlaka trafikte ya kaza yapar, yada kazaya sebep olur. Başbakanımızın gazete patronlarına “köşe yazarlarına parayı siz veriyorsunuz, hükümete çatan yazarları kulağından tutun atın” demesiyle görünen o ki aynalar umurunda değil. Oysa Aynaya Kızmak olmaz!




Yazışma Adresim: www.goleaydin@hotmail.com
Bütün yazılarım...: http://hayatintatlarivehayatindusundurdukler.blogspot.com

Yayın Tarihi: 05.03.10

4 Mart 2010 Perşembe

SEVGİYLE BERABER

ÇİZGİ-YORUM COŞKUN GÖLE















            Adım hikâyeciye veya fıkracıya çıkarsa hiç şaşırmayacağım. Bazen küçük bir fıkra yada küçük bir hikâye, sayfalar dolusu yazıyla anlatılan şeyi bir çırpıda anlatmaya yettiği ve daha etkili olduğu için hikâye veya fıkralara sığınıyorum. Bu günde böyle bir hikâyeyi sizlere sunmak istiyorum. Aşağıya alıntıladığım ve benimde bildiğim bu hikâyeyi Savaş Ay Takvim Gazetesindeki köşesinde yazmış. Şarkıcı Şükran Ay’ın oğlu olan Savaş Ay kenarda köşede kalmış kesimlerin sesi olmayı seçmiş bir yazardır. Onları olduğu gibi yazar. Yıllarca onu ATV’deki televizyon programlarında izledik. Tıpkı yazıları gibi programlarını da  aynı düşüncede hazırlar ve sunardı. Sevdiğimi pek söyleyemem, fakat başarılı olduğu da bir gerçek. Bu yazısındaki sözünü ettiğim hikâye onun tarzının tamamen dışında olduğu için beni şaşırttı. Kurgusuyla hiç oynamadan, onun yazdığı biçimiyle aktarıyorum, beğeneceğinizden eminim.

***   ***   ***

            Bir kadın evinden çıktı, evinin önünde beyaz, uzun sakalları olan 3 yaşlı adam gördü. Onlara: “Sizi tanımıyorum ama aç olmalısınız. Lütfen evime buyurun ve bir şeyler yiyin.” dedi. “Kocanız evde mi?” diye sordular. “Hayır, dışarıda” dedi kadın. “O zaman giremeyiz” dediler.

            Akşamleyin kocası eve geldiğinde kadın olanları ona anlattı. Kocası: “Onlara eve geldiğimi söyle ve onları eve davet et” dedi. Kadın dışarı çıktı ve yaşlı adamları davet etti. “Biz bir eve hep beraber girmeyiz” dediler. Kadın: “eden?” dedi. Yaşlı adamlardan biri cevap verdi: “Onun adı ‘Zenginlik’tir ” dedi, arkadaşlarından birini göstererek. Ve bir diğerini göstererek: “Onun da adı ‘Başarı’dır, ve ben de ‘Sevgiyim.” Ve ekledi: “Şimdi eşinle konuşun ve hangimizi evinize davet edeceğinize karar verin” dedi.

            Kadın eve girdi ve olanları kocasana anlattı. Kocası çok sevindi; “Ne kadar harika. Zenginliği davet edelim, gelsin ve evimize zenginlikle doldursun” dedi. Kadın: “Neden başarıyı davet etmiyoruz?” diye konuştu. O sırada onları dinlemekte olan kızları: “Sevgiyi davet etsek daha iyi olmaz mı?” diye sordu. “O zaman evimiz sevgiyle dolar.” Adam: “Bence kızımızın tavsiyesine uyalım. Lütfen dışarı çık ve sevgiyi davet et. Sevgi bizim misafirimiz olsun” dedi.

            Kadın dışarı çıktı, sevgiyi seçtiklerini söyledi ve sevgiyi evlerine davet etti. Sevgi kalktı ve eve doğru yürümeye başladı. Diğer iki arkadaşı da kalktı ve onu takip ettiler. Kadın büyük bir şaşkınlıkla: “Ben sadece sevgiyi davet ettim, siz neden geliyorsunuz?” diye sordu. Yaşlı adam cevap verdi: “Eğer siz zenginlik veya başarıyı davet etmiş olsaydınız, diğer ikimiz kalacaktık. Ama siz beni (sevgiyi) davet ettiğiniz için, ben nereye gidersem, başarı ve zenginlik de benimle gelir. Her nerede sevgi varsa, başarı ve zenginlik de vardır.” Demiş.

***   ***  ***

Nasıl? Hikâye güzel mi sizcede? Öğüt veren şeyler her zaman sevimli olmaz. Herkesi öğüt sıkar. Kimse öğüt almak istemez. Onun için mi atalarımız “bir musibet, bin nasihatten yeğdir” demiştir? Başkalarının tecrübeleri bizim tecrübemiz olmadığının ne güzel ifadesidir bu söz.. peki bırakalım da herkes deneye yanıla mı öğrensin hayatı, bazı gerçekleri.. o zaman billûrlaşmış tecrübelerin yuvası okullar neden var? Bazı tecrübeler okulla öğrenilir, bazı tecrübeler öğütle.. Tabi ki öğüdün dozunu kaçırmamak şart!

Bu hikayede başka bir gerçek var. Görünür gerçeğin dışında bir gerçektir bu. Sonuç olarak “sevgi” her şeyi beraberinde getirir gerçeğini gösteren bu hikâyede sevgiyi isteyen kim ona da bakmak gerekir bence. Baba “zenginliği” misafir etmek ister. Anne “başarı”yı. Evin kızı ise evleri sevgi dolsun ister. Neden?

İnsan yaşamı boyunca çeşitli evrelerden geçerek olgunlaşır. Olgunluk; bilgi ve deneylerin toplandığı evredir. Bu evrede edinilen bilgi ve beceriyle birlikte kazanılan tecrübe maddi temeli oluşturur. Buna bakarak zenginlik sonuçtur diyebiliriz. Başarı da; geçmişte edinilen bilgi ve beceriyle, tecrübenin doğru kullanıldığı olgunluk evresine aittir. Peki olgunluk döneminden önce başarı ve zenginlik olmaz mı? Olur tabii, neden olmasın? Hiçbir kural istisnasız değildir. Bizim sürpriz dediğimiz işte bu istisnadır. Yani işin doğasında seyrekte olsa, olma ihtimalinin olduğu şeye biz ihtimal diyoruz. Bu ihtimal beklenmedik zamanda gerçekleşirse buna da sürpriz diyoruz. Bazen sürprizler her şeyin önüne geçerek yönlendirici olsa da olgunluk evresi yukarıda saydığım kazanımlarla istediği sonuçları alır. Kadın erkek ayrımı olmaksızın bu böyledir, ama bayanlar başarıya daha çok önem verir. Hikâyemizdeki anne bunun için eve başarıyı almak istemiştir.

Gençlik evresi henüz hayata hazırlanıldığı evredir. Bu dönemin insanı bilgi, beceri ve tecrübeyle donanmamış olduğu için uçma denemeleri yapan kuş gibi sık sık düşerken sığınacağı liman olarak sevgiyi görür. En saf, en temiz sevgi dışarıda değil yaşadıkları evlerindedir. Çünkü dışarısı acımasız, güvenliksiz, sevgisizdir. Amansız bir yarış vardır dışarıda. Hele bilgi ve tecrübe olmadan dışarısı kişiyi barındırmaz. Gençlik evresinde insan bu yüzden sevgiye daha çok ihtiyaç duyar.

Sevgi, başarı ve zenginliği de olmak üzere, tüm iyi şeyleri içinde taşır. Sevgiyle dünyayı kurtarabilirsiniz. Fakat sadece başarı, yada zenginlik dünyayı kurtarmaya yetmez. Hikâyemizdeki evin kızı sevgiyi seçerken belki romantik düşünerek seçmiştir. Bilmeden de olsa doğrusunu yapmıştır. Sevgiyle beraber gerisi gelir.

Yazışma Adresim: www.goleaydin@hotmail.com
Bütün yazılarım...: http://hayatintatlarivehayatindusundurdukler.blogspot.com

Yayın Tarihi: 03.03.10

BİZE BİN YILLIK KOALİSYON GEREK

ÇİZGİ-YORUM COŞKUN GÖLE

  
            Hükümetler seçim sonrasında ülke şartlarına göre hizmet etmek, iş ve çalışma şartlarına uygun şartlar oluşturmak için kurulur. Bu her parti için değişmez kuraldır. Revizyon yapabilir, ama ihtilâl asla yapamaz. Ne hikmetse ülkemizde tek başına iktidar olan parti ve liderleri her zaman gemi azıya alıp işin içinden çıkılamaz duruma getirmişlerdir. Menderes, Demirel, Özal, Erdoğan bu konuda örnek gösterebileceğimiz liderlerdir. Öncelikle parti içi emir komuta zinciriyle adlarındaki tüm demokratlıklarına rağmen demokrat olamadıkları için (burada Demirel diğerlerinden biraz ayrılır, çünkü Adalet partisinde parti içi demokrasinin göstergesi olarak delegeli önseçim sistemi vardı) bu liderler, her dediklerinin padişah buyruğu gibi kabul görmesini ve ağızlarından çıkan her dilek ve isteğin kanunlar üstünde olmasını isterler. Son zamanların deyimiyle “karizmatik”, öz Türkçeyle “büyüleyici” liderler çağını dünya epey gerilerde bıraktı. Ortadoğulu oluşumuzdan mıdır nedir, büyüleyici lider olma vasfı bizde hala hüküm sürüyor. Oysa iktidar olmak bir ekip işi olmalıdır. “Benim kurtulmam, beni kurtaracaklardan kurtulmamla mümkün olacaktır” diyen seçmen olmadığı için bir liderin ardına düşüp her seferinde hüsrana uğramamız boşuna değildir.

            Sözü şuraya getirmek istiyorum:

            İktidarın ikinci beş yılından sonra uc veren anlaşmazlıklar bir kavgaya dönme eğilimini geride bıraktı. Artık gizlisi saklısı yok, hükümet kurum ve kişiler dahil herkesle kavga etmekten hoşlanıyor. Ortalık toz duman.

            Son general gözaltılarından sonra iki akp milletvekilinin söyledikleri niyet beyanından başka nedir ki? Kahraman Maraş milletvekili Avni Doğan “bizi fişleyenleri şimdi biz fişliyoruz”, Çorum milletvekili Ahmet Aydoğmuş iktidar karşısında olanlar için “kanı bozuklar” diyerek konuyu özetlemişlerdir. Daha öncede seçim mitinglerinde “Son Osmanlı Padişahı” ve ikinci Atatürk” pankartları açılan Başbakan Recep Tayyip Erdoğan için AKP Aydın İl Başkanı İsmail Hakkı Eser’in 14 Kasım 2008’de yaptığı bir konuşmada “İkinci Peygamber gibidir” dediğini hatırlarsınız. Denizli’de eşi emekli imam olan ev kadını Fatma Durmuş’un yazdığı ‘İlahilerle Hakka Çağrı’ adlı ilahi kitabında  “Tayyip Allah yolunun bekçisidir. Tayyip’i üzmek Allah’ı üzmektir. Sevenlerini üzmek de aynıdır” demişti. Bunların sözü edildiğinde “Geçmişte edilmiş sözleri neden dikkate alıyorsunuz?” diyorlardı. Kendileri de şimdi, geçmişte, hemde gene iktidar oldukları dönemde, darbe yapacakları iddiaları üstüne bugün emekli olmuş, pijamasını giymiş generallerin peşine neden düşüyor? Bunu saklayarak emekliliklerini sağlayan Hilmi Özkök paşa Ergenekoncular kadar bu olaydan sorumlu değil mi? Yaşar Büyükanıt paşanın hiç mi dahli yok? Madem darbeler yada darbe girişimleri yargılanıyor neden 12 eylül darbesi yargılanmıyor?

            Ya AKP’li niyet beyancılarına yapıldığı gibi geçmişin söz ve hareketleri yargılanmaz, yada şimdi emekli generallere yapıldığı gibi şimdi ile geçmiş demeden yanlış olan her şey her zaman yargılanır denir.

            Herkes “Bir partinin tek başına iktidarı istikrar getirir” düşüncesindedir. Yaşananlar öyle söylemiyor ne yazık ki.. Rahmetli Adnan Menderes’in partisi Demokrat Parti, Süleyman Demirel’in partisi Adalet Parti, rahmetli Turgut Özal’ın partisi Anavatan Partisi ve Recep Tayyip Erdoğan’ın partisi Adalet ve Kalkınma partisi iktidarlarında çıkan ülke içi çekişmeler bu dediklerimi doğrulamaya yeter delillerdir.

            Bizim demokrasi anlayışımız trafiğimiz kadardır. Trafikte herkes kral, herkes en iyi araba kullandığı iddiasında. Onun için şoförler en önde yer almaya çalışırlar, onun için en hızlı giderler. Oysa sürat felaket getirir. Bu yüzden ülkemizin geleceği için artık bin yıl çok partili hükümetler kurulmalıdır. Bu zorunlu olarak bir ortak paydada buluşmayı sağlayacaktır. Kısacası bize bin yıllık koalisyon gerek.




Yazışma Adresim: www.goleaydin@hotmail.com
Bütün yazılarım...: http://hayatintatlarivehayatindusundurdukler.blogspot.com

Yayın Tarihi: 01.03.10


ŞAİRLERİN ŞİİRLERİYLE SÖYLEDİĞİ 33






            Cemre düştü ve havada bahar cümbüşü var. Artık kokuları ve sesleriyle cümbür cemaat evrenimizi doldurur bu cümbüş, ne güzel. Bu güzelliği şimdiden içimde duymak ve bu duygularla sizlerle tekrar şiirlerimle birlikte olmakta ne güzel. Merhaba sevgili okurlar.

            Eskiler okur yerine kari derlermiş, kıraat etmekten gelen bir fiil olarak. Kırat; okumak, kari; okuyucu demekmiş.

            O eski dili duymakta çok hoş geliyor kulağıma. 1989 yılında Cerrahpaşa’da bir buçuk yıl önce böbreğimdeki taşı aldırmak üzere ameliyat olduktan sonra bu kez çürüyen böbreğimi aldırmak için yatarken, eski bir öğretmen emeklisi, 80 yaşında dinç bir İstanbul beyefendisiyle tanışmıştım. Okumaktan gelen alışkanlıkla eski dil Türkçeyi anlıyordum. Fakat ben o lezzette şivesini yakalayarak konuşamıyordum. Konuştuğum dil daha güncel bir dildi. O beyefendi yaşıyorsa (100 yaşını geçmiş olurdu o zaman) Allah sağlığını versin, ölmüşse rahmet etsin beni mest etmişti. Eski romanlardan yapılan dizilerde bu yüzden güncellemelere karşı çıkıyorum. Dil bir dönemin en önemli izidir. Bu yok edildiğinde o dizi dönemi yansıtmış olamaz.

            Bu kadar söz yeter. Şiire sıra gelmedi mi derseniz haklısınız. İlk beş şiiri geçen hafta sözünü ettiğim Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun “Yaban”  adlı romandan yaptığım intihallerle yazdım. 


…………

Boynu bükük ve hep sırıtan çocuk
Derler ki ara sıra ağladığıda olurmuş
Masalından kaçmış keloğlandır
İtaatli kılıbık, biraz korkak
Çokça geveze, azıcık filozoftur
Ruhu dipsiz bir kuyu
Huyu pekte edepsiz değildir hani
Göreni şaşırtır hatta
Yolculuklardan sabır kazanmış
Kurtla kuşla yarenliğinden sadelik
Oynadığı her oyun bir perdelik
İnsanlardan kaçar
Her hayvana kucak açar
Tabiat onun tek gerçek dostu
Bütün sevgisizliklerini kustu
Has sevgiler ona kaldı
Kimse anlamadı, girmediler masala
Sırıtmasını deliliğine verdiler
Oysa iç dinginliğinden rahattı,
Sevgisi ışıldardı yüzünde
Sırıtması bundandı
Has sevgiler ona kaldı

Aydın Göle
17.03.2002

***   ***   ***

Hıçkıra hıçkıra ağlayacaktı utanmasa
Yuttu büyük bir lokma gibi hıçkırıklarını
Biraz sarsıldı duvar arandı dayanacak
Kırpışık gözleri buğulu, takıldı tavana
Kurt gibi
avazı çıktığı kadar uluyacaktı utanmasa
Bu yüzden sessiz döktü göz yaşlarını

Aydın Göle
17.03.2002

***   ***   ***

Akar durur bu nehir
Ciğerimden akar gibi
Bir cerahat gibi ılık
Buradan kuşlar gitti
Şimdi gökyüzü bomboş
Katlanılır şey midir ayrılık
İlk zamanlar günleri unutuyordum
Aylar karışıyor birbirine şimdi
Yalnız mevsimleri duyuyorum etimde
Bir gün yaşımı da unutacağım
Seslenseler adımı, bakmayacağımı
Geçmişimi belki hiç hatırlamayacağım
Seni hissetmekten kurtulamayacağım

Aydın Göle
17.03.2002

***   ***   ***

Nasıl sevişir kuşlar
Kediler, köpekler, atlar
Nasıl koklaşır bilirim
Sen nasıl seversin bilmem
Göz göze geldiğinde sevgilinle
Masum bir bebek mi durur kirpiklerinde
Yoksa gözbebeklerinde
bin şimşek mi var
El ele tutuşup dudak dudağa gelince
Nasıl okşarsın bilmiyorum
Kalbin süt kabı gibimi taşar
Tahrip gücü yüksek
roket gibi kıtalar mı aşar
Ağzından dökülen sözler sesler
Kaç manaya gelir bilmiyorum

Aydın Göle
19.03.2002

***   ***   ***

Kırk yaşında adam maskesi
Küçük bedenlerinde büyük öfkeler
Bomboş yüzüyle korkutur herkesi
Adam gibi yürür kederli cüceler

Aydın Göle
19.03.2002

***  ***   ***

Kimseyi görmek istemiyorum kimseyi
Bir loş kuytuda, bir başıma kalıyorum
Kalabalıklar boğuyor beni
Billur mavisi yalnızlığıma koşuyorum
Çünkü orda sen varsın
Billur mavisi yalnızlığım
Masmavi körfezim

Aydın Göle
19.03.2002

***   ***   ***

Beni kim anlar
Kimler derdime deva bulur
Anlatsam kim dinler ona sevdamı
Gurbet gibi bir sevda
Hangi hemşire
Hangi kardeş
Kimler deva bulur derdime
Benimki sevda
Hey toprak ana, ne katısın
Benim acılarıma çok yabancısın

Aydın Göle
20.03.2002

***   ***   ***

            Şimdi okuyacağınız şiiri 1999 büyük deprem sonrasında evimiz için yazdım. Evimiz üstümüze yıkılmamış, fakat oturulmaz duruma gelmişti. Bir gün bir arka sokaktaki geçici olarak oturduğumuz amcamızın evinden harabe durumdaki evimize gelmiş, yeni evimiz yapılmaya başlanmadan önce vedalaşmıştım.

…………

Duvarlarından bütün resimleri
Pencerelerinden tül perdeleri
İnsafsızca, zalimce aldım affet!..
Kel duvarlarında çok çivi kaldı
Ne çok canını yakmışım meğer
Bir çivide dedemin resmi
Bir çivide saat
Bir çivide tablo vardı
Her çivi geçmişe açılan kapıydılar
Hüzün buğusu çıkıyor kapılarından
Ben artık gidiyorum hoşça kal
Teşekkür ederim
Gün oldu fırtınalardan
Gün oldu yağmurdan, kardan
Korudun beni teşekkür ederim
Sıcak yaz günleri nefes aldığım yerdin
Ayazda bağrında ısıtır,
karanlıkta beni gizlerdin
Ben artık gidiyorum hoşça kal
Son kez bakayım durda
Soramazsın biliyorum, ama sorda 
Neler anlatırım senle paylaştığım
Hatırlıyor, gülüyor, üzülüyorum
Hoşça kal mabedim ben gidiyorum

Aydın Göle
20.03.2002

***   ***   ***

            Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun “Yaban” adlı romanından intihallerle yazdığım iki şiiri daha sizlere sunuyorum. 

Sakalı vardı
Heybetliydi bu yüzden
Sanki kainat dardı
Nerden gelmişti bu gezegene
Uzak yerlerin hikâyelerini anlatırdı
Her şafak söktüğünde, güneş batana dek
Bir berber yanlışlıkla birgün
Kırptı sakallarını
Gitti yarısı heybetinin
Mahalle ona çoktu artık
Hikâyelerini dinleyende yoktu artık
Kala kala kaldı mahallenin delisine

Aydın Göle
21.03.2002

***   ***   ***

Beyaz, bembeyazdı dişleri
Karanlıkta ağzına üşüşmüş yıldızdılar
Bir körpe söğüt dalıydı vücudu
Dalları bir dereden eğilmiş su içer
Toprak anada kökleri
Her dalında yaprakları vardı
Yapraklarında ben vardım
Ben kim miyim
Ben ona sevdalı meraklı tırtıl
Her ayağımda ona atan bin yürek var   
Yolculuğum yüreğine doğru onun
Bin yıl sürsede

Aydın Göle
21.03.2002

***   ***   ***

            Bu haftanın son şiiriyle sizlerden ayrılıyorum. Gelecek Pazar buluşmak dileğiyle.. her şey gönlünüzce olsun.

Bu akşam gökten ceza yağacak
Nuh tufanı kokuyor karanlık
Mükâfat belirtisi hiç yok
Lanetlendik mi biz, günahımız ne
Af kapıları kapandı mı yüzümüze Allahım 

Aydın Göle
21.03.2002



Yazışma Adresim: www.goleaydin@hotmail.com


Yayın Tarihi: 28.02.10