2 Nisan 2010 Cuma

ÇOCUKLARIMIZA ÇOCUKLUĞUMUZU VERELİM

ÇİZGİ-YORUM COŞKUN GÖLE

            Çocukluk dönemi bütün yetişkinlerin burnunu sızlatan dönemdir. Dertsiz tasasız, ekmek elden su gölden yıllardır o yıllar. Bizim çocukluğumuz ülkemizin yeni yeni sanayileştiği yıllara rastladı. Kolera yok edilememişti, verem can almaya devam ediyordu. Nazım Hikmet ,yıllar sonra Ömer Zülfü Livaneli’nin besteleyerek kitlelere öğrettiği “Hoş geldin bebek” adlı şiirini o yılların şartlarında yazmıştı.

            Çocukluk işte. Dünya kocaman biz küçücüktük. Saz uçurtmalarımızla, şeytan uçurtmalarımızla  gökleri doldurur, bir yay ve bir okla tarihte kalmış nice destansı isimler gibi gökleri delerdik. Her masalın iyi yürekli kahramanı bizdik. Kötüler bizden korkardı. Dünyayı düzeltmeye gelmiştik zaten. Bunun için büyüyünce ne olacağımız sorulduğunda ya asker, ya polis olacağımızı söylerdik. Onlardan sonra aklımıza gelen meslek doktorluktu. O zaman üretimin değerini bilmiyorduk. Her ürün kendiliğinden oluyordu. Biz öyle sanıyorduk.

            Ah ne güzeldi o çocukluk yılları. Güneş her sabah daha parlak doğardı, yağmurlar daha bereketli yağardı. Kışın soba başında kedimizle kardeş kardeş uyurduk. Kestaneler soba üstünde sabırsızdı, biz sabırsızdık, ellerimiz yanardı tutamazdık, yemeye doyamazdık. Karlar beyaz kelebeklerdi sanki, yağarken. Baharda kuşların sesleri ne kadarda şendi. Erik ve Kiraz vazgeçilmez iki arkadaştı. Ya çilekler? Bizi, yemeye kokularıyla davet ederlerdi. Kavunlarda öyle.

            Biz Adapazarılı çocuklar olarak kavun konusunda çok şanslıydık. Bizim Pamukova kavunlarımızı o yıllarda bilmeyen yoktu. Şerbetli, tahrik edici kokusuyla zor beğenenleri bile baştan çıkarır, mest ederdi.

            Benim bir Ahmet ağabeyim vardı. Eskiler hatırlayacaktır; namı meşhur Amigo Ahmet. En eski Sakarya Sporlu ve benim gibi Beşiktaşlıydı rahmetli Ahmet ağabeyim. 1967 Sakarya depreminde evinin önünde kurduğu barakayı daha sonra bir manava dönüştürmüş, sattığı Pamukova kavunlarıyla Kamer sokağımız misler gibi kokmuştu. O zamanlar sokağımızın bir adı vardı. 50 yıl bu adla gururlanmıştık. Hatta sokağımızın adıyla futbol takımımız bile kurulmuştu. Kimler yoktu ki o takım da? Mahallemizin onurlu, terbiyeli, efendi, harika futbol oynayan gençlerinin başında kulüp başkanı olarak Ahmet ağabeyim vardı. (Bu adı il meclislerinde bulunan bir takım beyler bir gün ortadan canları istedi diye kaldırdılar. Ne gerekçe gösterirlerse göstersinler yaptıkları şeyi içime sindiremiyorum.  Şimdi sokağımızın adı yok! Çocukluğumuzu koparıp almak istediler hatıralarımızdan. Şehirler sokak adlarıyla kişilik taşır, bu beyler bilmezler mi? 50 yılı nasıl çöpe attılar hala anlamış değilim. Ama hakkımı helal etmiyorum onlara. Öbür dünyada yakalarına yapışacağım. Onlardan çocukluk anılarımın geçtiği o muhteşem ismin hesabını soracağım. Sokaklara isim yerine numara vermek kişilik silmektir, yok saymaktır, olacak şey mi bu? Bu hatadan dönecek belediye başkanı kim olursa onun ellerini öpeceğim. Benim mevki sahibine yaltaklanma huyum yok, fakat bunu o kadar istiyorum ki.. kişisel tarihimizin bir simgesi olarak bütün sokak sakinleri ve benim için bu konu çok önemli.)

            Sokak adımızın değiştirilmesi canımı çok sıkıyor. Bu konuyu andıkça kendimi öksüz ve yetim bir çocuk gibi hissediyorum. Gene aynı hislere kapılarak konudan uzaklaştım. Beni hoş görün.

            Çocukluk kendini saklama gereği duyulmayan çağdır da. Sevgimizi, sevgisizliğimizi, öfkemizi, sevincimizi, korkumuzu göstermekten çekinmezdik. Arkadaşlarımızla kavgasız gün olmazdı. Ama o küçücük dünyanın özelliğinden olsa gerek, uzun boylu kinlerimiz olmazdı. Bizi bir şey en fazla on dakika üzebilirdi. On birinci dakikada her şeyi unutur hayata yeniden başlardık.

            İlk okula başlama heyecanı unutulmaz asla. Okul arkadaşlıkları da her yad edişle iç çekmelere neden olur. Öğretmenlerimiz ikinci ana babalarımızdı. Aynı sınıfta olan arkadaşlarımızı “yarın öğretmene söylerim” diyerek korkuturduk. Bu yolla oyunda kaybettiğimiz misketlerimizi geri alırdık. Oyunlarda mızıkçı arkadaşlarımızı da böyle uyarırdık. Ama gerçeği söylemek gerek, hepimiz biraz mızıkçıydık.

            Mızıkçılığımız evde de devam ederdi. Anne babamızın istediği şeyi yapacağımızı söylerdik, yapmazdık. Bin mazeret hemen hazırdı. Hem uyumayı istemezdik, hem akşam yemeğinden sonra hemen uyurduk. Bütün gün o kadar enerji harcadıktan sonra olacağı bu değimli? Bunu bilmezdik. Ertesi sabah hayata kalkar kalkmaz kaldığımız yerden başlardık. Enerji yüklenmiş olarak aynı oyunları aynı şamatalarla tekrar oynardık. Kaçımız o zamanlar hayatı böyle öğrendiğimizi bilebilirdi?

            O zamanlarda çocuklar bu kadar değerli değillerdi. Şüphesiz ana babalar çocuklarını seviyorlardı. Ama aynı sofrada çocuklarla yemek yemeyen çok aile vardı. Bir misafir gelmişse çocuklar, ya önce yada herkesten sonra yemek yerlerdi. Birde bizim geleceğimiz konusunda bize bir şey sorulmazdı. En iyisini ebeveynlerimiz bilirdi. Bize kabul etmek kalıyordu. Eş seçerken bile fikri alınmayan çok olmuştu.

            Şimdi durum tersine döndü. Artık çocuğa göre gün ayarlanıyor. Evvelden kar kışta bile yürüyerek okula giden biz çocukların çocukları, torunları servislerle okula gider oldular. Çocukların üzülmemesi için evlerinde oyuncakçı dükkanından daha çok oyuncak olan evler  var şimdi. Artık uçurtma uçuran kalmadı. Göklerde uçurtmalar gibi kuş sürüleri de görünmüyor artık. Çocuk sesleri de eskisi gibi sokakları doldurmuyor. Şimdinin çocukları bu yüzden büyüdüklerinde neyi hatırlayacaklar? İnsan öğüten eğitim sistemini mi? Yarış atı gibi sınavdan sınava koşmalarını mı? Kendileri için ana yasa yapanlar çocuklar için hiçbir şey yapmıyorlar.

            Bizlerin büyük bir görev edinmesi gerek. Çocuklarımıza çocukluğumuzu verelim.



Not:
Gördüğünüz karikatürde biraderim
kendini çizmiş. Bir çizgi bazen bir
araba sözden daha fazla anlatıma sa-
hip. Kendisi uçurtmanın bir parçası
olmuş değimli?


Yazışma Adresim: www.goleaydin@hotmail.com


Yayın Tarihi: 02.04.10

1 Nisan 2010 Perşembe

FUTBOL; ASLANIN KEDİYE BOĞDURULDUĞU OYUN

ÇİZGİ-YORUM COŞKUN GÖLE

Bazı kelimeler vardır ki anadilinden çevrildiğinde kimse için bir anlam taşımaz. Futbol böyle bir kelimedir. Türkçeye de çevrilmedi değil hani. Peki kaç kişi Türkçesini biliyordur ki? Bilenlerde kullanmıyor. Bende bilenlerden olmama ve Türkçe konuşmayı savunmama rağmen futbol kelimesi yerine “ayak topu” demiyorum.

Futbolu sevmeyen çok azdır. Futbolu sevdiği halde anlamayanda  çok azdır. Neden böyledir? Çünkü seyirlik oyunlar içinde en kolay anlaşılan oyunlardan biridir. Bu yönüyle kimse yönetildiği anayasaları bilmezken futbolun yasalarını dinlerin kutsal emirleri gibi bilirler. Kimse yurttaşlık bilincinde değil, ama herkes bir takımın tribün amigoluğunu çok iyi yapıyor. Ne yaman çelişki. Hatta taraftarın takıma katkısı oranında taraftar olduğu bu kesimlerce çok sık vurgulanıyor. Yani onlara göre bir takım hakkında konuşabilmek için, o takıma duyulan gönül bağı yeterli değil.

Seyirlik oyunlar endüstriyel bir sektördür aynı zamanda. Spor malzemelerinden tutunda yayın haklarına kadar ne varsa seyirlik oyunları besler. Futbol spor endüstrisi bakımından belkide en başta yer alır. Reklam gelirleri, yayın gelirleri, iddia ve spor toto-loto gibi oyunlardan gelen isim hakkı gelirleri, ayrıca ürün gelirleriyle birlikte stat gelirlerini de katarsanız ortada ne büyük  bir ekonominin olduğunu görürsünüz. Bizde bu gelirlerden aslan payını alan üç büyük kulüptür. Diğerleri “Süper Ligde” aldıkları başarı oranında gelir alırlar.

Şehir takımları eğer diğer liglerdeyseler kendi kendine gelir getirecek icatlar yaparlar. En kolay yolu otopark işletmeciliğidir. Bunun için şehir koca bir otopark yapılır. Kaldırım kenarlarına araba bırakmak şehir takımına yapacağınız ufak bir katkıyı gerektirir. Yani modern dilencilik hizmet diye sunulur. Bu paralarda otopark bekçilerine gider. Bekçilerden artan paradan, arada başka paylaşanlarda olduğu için kulüp kasasına pek azı girer.

Bugün Amerika denince aklınıza ne geliyor? Özgürlük anıtı mı, gökdelenler mi? Sinema endüstrisi mi, müzik endüstrisi mi? Ragbinin  koruyucu aletli olan Amerikan futbolu mu, basketbolu mu? Epey okurumun basketbol diyeceğine inanıyorum. Peki neden basketbol dünya çapında bir spor olmuştur?

İki nedenle:

1: Yoksul zenci çocuklarının burs alıp okumalarını sağlayan spor olduğundan büyük bir nüfusa hitap ettiği için.
2: Artistik, dolayısıyla seyirlik yönünü daha da arttırıcı kurallar koyup bu sporu satılabilir bir ürün haline getirildiği için.

Amerikalılar satılacak şey icat etme konusunda oldukça başarılılar. Sporda bundan nasibini alıyor elbette. Basketbol sporunu dünyaya hitap edebilecek spor haline getirmeleri yayın yoluyla oldu tabii. Bu gün Chicago Bulls, Orlando Magic,  Atlanta Hawks, Charlotte, Utah Jazz, Minnesota, L.A Lakers gibi basketbol takımlarının adını meraklısı biliyorsa bu yüzden biliyor. Bizde bile NBA adlı özel bir spor televizyonu var.

Konumuz futboldu, unutmuş değilim. Amerikalılarca basketbolun, nasıl satılabilir ürün yapılıp dünyaya pazarlandığını göstererek bizim Süper Ligimizin de aynı mantıkla ticari bir ürün haline getirilmekte olduğunu vurgulamak istiyorum.

Fifa; 4 yılda bir Dünya Kupası, Uefa; her yıl Şampiyonlar Ligi ve Avrupa Ligiyle birlikte 4 yılda bir Avrupa Şampiyonaları adlarında ticari organizasyonlar düzenlemektedirler. Bizde bu konuda ilk adım Cine5 kanalıyla atılmıştı. O yıllarda Galatasaray’ın uygun şartlar ve yerinde transferlerle Uefa ve Süper Kupayı kazanmasına giden süreçte tek üstün takımlı ligin doğmasına, şehir takımlarının üç büyüklerle arasında gelir olarak var olan uçurumların derinleşmesine neden olmuştu. Bir ara şimdi yurt dışında olan Uzan’ların Teleon kanalı Türkiye Birinci Ligi maçlarının yayınını almıştı. Taksitleri ödemedikleri için şartlar gereği ellerinden yayın hakları alındı. Daha sonra yayın haklarını kazanan Digitürk, bu açığı kapatıp maç yayınlarının daha çok satılabilmesi amacıyla Süper Ligde rekabeti arttırmıştı. Bunun arasına “İddia” oyunu da girince eskiden bin yılda bir alınan sonuçlar artık olağan hale geldi. Son yıllarda “Aslanın Kediye” boğdurulduğunu görüyoruz. Acaba kediler azmanlaştı mı, ne dersiniz?  

Bunda üç büyük kulübün başkanlarınında etkisi çok büyük. İktidarlarını kaybetmemek uğruna verdikleri mücadeleler, yaptıkları yanlış transferler, bilip bilmeden her işe soyunmaları bu sonucu doğurmuştur.

Süper ligimizde kimin şampiyon olduğu takımların kendilerini ilgilendirmeli. Bizim gibi izleyiciler; bir Hollanda, bir Danimarka, yada bir İrlanda izleyicileri gibi futbola eğlence olarak bakabilmeyi öğrenmelidir. O zaman futbolumuzdaki büyük dönüşüm zevkli hale gelecektir.

***   ***


Not:
Bir iki yazıda sağlık sorunlarımız nedeniyle
kardeşim Coşkun ile bağlantımız kesildiği
için karikatürlerini göremediniz. Bugünkü
yazıya iki karikatür çizip yolladı. Onları da
seveceğinizi umuyorum. İki konuyu işlemiş.
1: futbol ve siyaset
2: futbol ve kültür
Ne durumda olduğumuz ayrı bir yazı konusu.
Ama o her şeyi anlatmış zaten. Söze gerek
Kalmamış.



Yazışma Adresim: www.goleaydin@hotmail.com

30 Mart 2010 Salı

32. GÜN ve ERTUĞRUL ÖZKÖK


Epeydir Mehmet Ali Birand’ın 32.gün adlı programını izlememiştim. Onun basmakalıp yasak savma türü sorularından bıkmıştım çünkü.  Doymuş adam profilinin tipik örneğiydi benim için. Başarıya aç değildi en azından. Birde yağdanlıkları hiç sevmem. Mehmet Barlas kadar olmasa da her devrin adamı olmak konusunda oldukça tecrübeli. İktidarların dümen suyuna girmeye meraklı, AB için can vermeye yemin etmiş bir fanatik. Üstüne üstlük birde konuşma özürlü.. siyasette konuşmacı olarak Mesut Yılmaz ve Deniz Baykal ne ise M.A.Birand’da odur. İşinin gereği olarak  tek silahı konuşmak olmasına rağmen son derece kötü konuşur.

Bu ayın başında rastlantı sonucu Kanal D ana haberin sonunda M.A.Birand’ın 32. günle ilgili duyurusunu dinledim. Gece 01:00’de Hürriyet Gazetesi yazı işleri eski müdürü Ertuğrul Özkök’ün konuk olduğu programı seyretmek için uykusuz kalmayı göze aldım. Son zamanlarda Doğan Basın Gurubu üstüne Başbakanın dolaylı ve dolaysız baskıları ile görevden ayrılmak zorunda kalan bu tecrübeli gazeteciyi izlemek ilginç olabilir diye düşündüm. Tamda düşündüğüm gibi oldu. Gerçekten ilginç bir 32. gün seyrettiğim ve seyredeceğime ilişkin düşüncemde yanılmadığım için sevindim.

Ertuğrul Özkök darbeci generallerin olduğuna inanıyordu. Bunlar yargılanmalı diyordu. Adalettin sağlanması için de yaşla kurunun ayrılması gerektiğini söylüyordu. Ergenekon davasının sulandırıldığını, emekli generallerin darbe yapmalarının mümkün olmadığını belirtiyordu. Zamanında darbe hazırlığı yapmış bile olsalar, bugün soruşturulmalarının çok yersiz olduğunu ekleyerek, “o zaman genelkurmay başkanı olanların bunu gizleyerek suça ortak olduğunu düşünüyorum” diyor ve neden onların soruşturulmadıklarını soruyordu. Sizce de çok yerinde bir saptama değil mi?

Kendimi bildim bileli darbeleri onaylamıyorum. Bugünkü Ergenekonculuk oyunlarının Amerika’nın taraf değiştirmesiyle oynandığını düşünüyorum. Önceleri komünizme karşı desteklediği ve eğittiği ordumuzu, komünizm ortadan kalktığı için terk ederek, yeni dünya düzeni dedikleri düzeni kurmak için kendilerine bağlanabilecek yeni müttefikler oluşturarak ülke içinde ordu ile iktidarı karşı karşıya getirdiğini düşünüyorum.

Ertuğrul Özkök kürt açılımı konusunda da fikrini belirtirken “kürt açılımı sırasında, sınırda acilen kurulan mahkemelerle ülkeye giren teröristlerin zafer çığlıkları atmaları Türk’ün gururunun kırılmasına sebep oldu” diyordu. Mehmet Ali Birand kürt gururunu sorunca da apo’nun idam edilmeyerek kürt gururunun kırılmasının önüne geçildiğini belirtiyordu. Ona göre, şimdi önemli olan Türk gurunun nasıl tamir edileceğiydi?

Türk gururu kimin umurunda? Baksanıza, 21 martta tüm Türk dünyasında ve Türkiye’de kutlanan nevruzun kürt siyasetçileriyle bir kürt direniş gününe indirgendiği gösterilerde Türk bayrakları olmadan yapılan kutlamaları, roman açılımında roman vatandaşlarımızın Türk bayrağına gösterdikleri bağlılığı örnek göstererek eleştirdiği için, kürt açılımına zarar verdiği gerekçesiyle Kürşat Tüzmen, dış ilişkilerden sorumlu başbakan yardımcısı devlet bakanlığı görevinden alınarak Türk gurunun düşünülmediği gösterildi.

Ertuğrul Özkök Türkiye’nin ekonomisinin de kötü etkilenmemesi için hiçbir zaman ekonomik manşetler atmadıklarını, hükümete Türk basınının bu konuda yardımcı olduğunu, buna rağmen Başbakanın basından yakınmasının, hatta bu konuda her konuda olduğu gibi kavgacı bir tutumdan kaçınmayışının anlamsız olduğunu söyledi. “Demokrasi tarifi konusunda derin görüş farklılığımız var, en başında Başbakan biat kültüründen geldikleri için eklemlenmeyenlere tahammül gösteremiyor. Oysa kent ve cumhuriyet bireyi olarak ben ve benim gibiler itiraz kültüründen geldiğimiz için, eklemlenmeyi kabul etmeyerek, demokrasiyi bireyleşebilmenin çok önemli teminatı olarak görüyoruz” dedi.

Daha ne denilebilir ki..




Yazışma Adresim: www.goleaydin@hotmail.com



Yayın Tarihi: 29.03.10


ŞAİRLERİN ŞİİRLERİYLE SÖYLEDİĞİ 35


Merhaba sevgili okurlar. Nasılsınız? Baharın ucu göründü ya, içinizi bir sevinç dalgası sarmadı mı? Tehlikeli aylardır bu aylar. İnsanın aklını başından alır. Orhan Veli’ye evine ekmek ve tuz götürmeyi unutturur böyle güzel havalar. Böyle güzel havalarda sevdalanılır. Sevda bahar yağmurlarıyla güzeldir. Nisan güneşlerine gizlenen neşeli yağmur damlalarıyla güzel. Sevdalandığım zamanlardan yüreğimden süzülen şiirleri araya hiç girmeden sizlerin beğeninize sunuyorum

….

115
Sen orda titresen ayazda
Ben burada donarım
Sen orda terlesen ilk yazda
Ben cehennemde yanarım
Ne yarınım umurumda ne dün
Senle yaşıyorum her gün

Aydın Göle
02 Nisan 2002

***  ***   ***

117
O günleri özlüyorum, eski günleri
Süt gibi beyaz, mutlu günleri
Bahçemdeki çiğ emmiş sarhoş çiğdemleri
Bizi biz yapan bütün demleri
Zaman ağırlığıyla bütün bütün
Bindi üstümüze, keder yağdırdı
Gülmeyi unuttuk
Kalbim ve aklım sende aşkım
Hasret kokuyorsun
Neden korkuyorsun, çık gelsene
Günler de hasret kokuyor
İstersen ben geleyim
O günleri özlüyorum, eski günleri
Süt gibi mutlu, senli günleri

Aydın Göle
08 Nisan 2002


***  ***   ***


118
Biliyorum, sen hayattan kaçmazsın

Aydın Göle
09 Nisan 2002

***  ***   ***


119
Unutulmaz sanılan neleri unuttuk
Belki izleri kaldı bizde ama unuttuk
Bunu da unutacağız
Gidilmiyor gidenle
Anıları dolacak avuçlarımıza
Birkaç eşya, bir iki resim
Göz yaşlarımız dökülür ellerimize
Hayat bekleyecek usanmadan
Usanmadan bizi davet edecek
Unutacağız, unutulmaz sandığımız her şeyi

Aydın Göle
15 Nisan 2002

***  ***   ***


120
Ya gir aklıma hiç çıkma
Ya çık aklımdan hiç girme
Böyle kararsız durma
Kaptan köşküne alacağım seni
Ürkek güvercinim

Aydın Göle
20 Nisan 2002


***  ***   ***


121
Güvercinim
Özgürlük olsun suyun iç kana kana
Özgürlük olsun göğün uç mavi mavi
Bulut bulut pembe umutlar giy
Sadece beni sev yeşil baharlar gibi
Çünkü seni seviyorum

Aydın Göle
21 Nisan 2002

***  ***   ***


122
Meleklere adını söyledim yandılar
Ben sevdandan yansam ne olur
Küllerini savurdum onların
Gökler bulutlandı
Rüzgar olup essem
Güneş sana doğsa her seher tepelerin ardından

Aydın Göle
21 Nisan 2002

***  ***   ***


123
Sağanak olsam yağsam üstüne
Sırılsıklam ıslatsam seni
Birde sevdiğim yüreğini
Hayat filizlense
Sevinç ve neşe
Çiçek açsa yüreğinde

Aydın Göle
22 Nisan 2002


***  ***   ***


124
Ateş bile sönmeye mahkum, acılarda dinmeye

Aydın Göle
22 Nisan 2002


***  ***   ***


125
Günaydın maviliklerin kızı
Kıskandırırsın çapkın yıldızı
Güneşle arkadaşlığına kızıp
Her sabah yok olurlar
Her sabah güneşi
Sen getiriyorsun dünyama

Aydın Göle
24 Nisan 2002


***  ***   ***


126
Ben kimim
Kavağa çıkan balık mı
Kendini kral sanan alık mı
Yolların delisi mi
Denizlerin yelkenlisi mi
Sen uç başımın üstünde
Güvercinim

Aydın Göle
24 Nisan 2002


***  ***   ***


127
Günaydın güvercinim
Kanatlarından gece mavisi damlıyor
Yıldızlara gitmek miydi niyetin
Gökyüzünde avare mi dolaştın
Bu maviye neden bulaştın
O mavine aklımı yitirdim

Aydın Göle
25 Nisan 2002

***  ***   ***


128
Gecenin içinde yıldız uğultusuydun
Bir yürek atımı mesafede duruyordun
Hiç belli değildi uyuyordun
Aya püf dedim uyuman için

Aydın Göle
26 Nisan 2002

***  ***   ***

Bu haftada yazımın sonuna geldik. Sizlere sağlık ve mutluluk diliyorum. Haftaya gene şiirlerimle buluşmak umuduyla.. hoşça kalın.



Yazışma Adresim: www.goleaydin@hotmail.com


Yayın Tarihi: 28.03.10 

29 Mart 2010 Pazartesi

YETENEKSİZSİNİZ, YETENEK SİZSİNİZ


Anayasa tartışmalarının başladığı şu günlerde, beş aydır süren “Yetenek Sizsiniz Türkiye” yarışması bitti. Bu yarışmalar günlük gerilimlerden bunalan insanların zihin boşalmalarını sağladığı, sabun köpüğü programlardır. Bu yanıyla bu tip programların bir faydası olduğu söylenebilir. Çünkü iktidarlar toplumu ayrıştırıp birbirinden kopararak taraf durumuna düşürürken derin çelişkilerle beslenir. Derin çelişkilerse toplumun ortak paydasını yok eder. Bu zihin boşaltma anları olmasa toplumun bir arada olması nerdeyse mümkün olamayacaktır.

Toplumsal barışı bu programlara bağlamakta yanlıştır. İçerik olarak kişisel mücadeleden başka bir şey vermeyen, beklide fazladan gösteri dünyasına yeni yüzler kazandıran bu programların katılımcılarına da bakarak ne kadar boş işlerle uğraşıldığını görmek mümkündür. Sanki bütün toplumun tek gayesi burnunun üstünde kürek taşımaktır. Sanki herkes en olmadık matematik sonuçlara ulaşmak için profesör olmaya gerek yok sonucu çıkmaktadır.

Bir çoğumuz dünyanın kırılan en çılgın rekorlarının toplandığı guiness rekorlar kitabını duymuşuzdur. Orda da böyle boş uğraşların onaylandığını görürüz. Dünyanın böyle konulara ilgisi büyük.

Yavuz Sultan Selim’e vezirleri, bir adamın hüneri olduğunu söyleyerek huzura kabul edilmek istediğini bildirirler. Yavuz bütün cevvalliğiyle o adamın huzura getirilmesini buyurur. Adam huzurda bir çok temennalardan sonra yapacağı şeyin dünyada bir başkası tarafından yapılmadığını ve bunu padişaha sunmaktan büyük onur duyduğunu söyler. Yavuz adama ne yapacağını sorar. Adam cevap vermek yerine gösterisini icra etmeye başlar. Bir dikiş iğnesini yere saplar. Kendisi on metre geriye gider. Karşıdan bir ip atarak iğnenin kulağından geçirir. Bu hüner karşısında herkes şaşkınken Yavuz Sultan Selim; “Bu adama tiz yüz altın verile, böyle boş işle milleti uğraştırdığı için yüz değnekte vurula” der.

Acun Ilıcalının yaptığı programlara hep bu gözle baktım. Bir şey yapıyor görünüp hiçbir şey yapmıyor olmak bu olsa gerek. Başarısız mı buluyorum diye sorarsanız, hayır derim, asla bunu demiyorum. Buradan bir şey daha ortaya çıkıyor. Başarıda göreceleştiriliyor bu sayede.

Hazırlanış ve sunum başarılı, ama ortaya çıkan şeyin içi boş.

Oldum olası yarışmayı sevmem. Benim düşüncemin ne kadar kabul edilir bir düşünce olduğunu kanıtlama derdinde değilim. Yarışmayı kaybedersem bu düşüncem veya ortaya koyduğum şey yaşamayacak mıdır? Yada yarışmayı kazanırsam ne kadar haklıyımdır? Diğer şeyleri baskılamış örtmüş olmam mı? Peki seçici kurullar neye göre beni değerlendirecekler. O kurul beni değerlendirecek bilgi birikimine sahip midir?

Sanat ve bilim yarış atı değildir. Yarış atları sahibine ve binicisine kazandırırken sanat ve bilim topluma kazandırır. O yaygınlaşma özelliği taşır. Yaygın olarak varlığını ve yararlılığını sürdürür. Özellikle sanatın yararlı olmak gibi bir amacının olması zorunluluğu da yoktur.

“Yetenek Sizsiniz Türkiye” yarışma programından başka bir sonuçla daha karşılaştık bence. Oda Bilal Göregen adlı görme engelli yarışmacının halk tarafından acıma hisleriyle yükseltilmesidir. Darbuka çalarak ve ağzıyla çok basit olarak yaptığı bağlama sesinden başka dişe dokunur gösterisi olmamasına rağmen bu yere gelmesinin başka bir açıklaması olamaz.
Bir çok yetenek; org çalan, detone sesle şarkı söyleyen küçük çocuk Yunus Emre Çelik ve Bilal Göregen yüzünden oralara gelemedi. Örnek mi istersiniz? Alın işte “Kaya Adamlar.” Onlar hiç mi dereceye giremezlerdi? Bu bizim kültür anlayışımızı da göstermiyor mu? Burada engelliler istismar edilmiştir bana göre. Bilal Göregen’in lafazanlığını yarışma sonunda kazananı tebrik etmeyişiyle de gördük. Oysa 12 yaşındaki Michael Jackson dansı yapan Kaan Baybağ 3. olarak elenirken kalanları tebrik ederek erdemin ne olduğunu göstermişti.

Böyle yarışmalar halk oyuna sunulunca sulandırılmış oluyor. Acun yarışma birincisine verilen ödülü halkın gönderdiği sms’lerle halka ödettiği için ortaya çıkan ucube bir sonuçtur.

Sonuç olarak kelimeyi bitişik yazarsak “Yeteneksizsiniz” olumsuzlamasının, ayrı iki kelime olarak yazarsak “Yetenek Sizsiniz” belirlemesinin çıktığı bir yarışmadan yetenekler kadar kendini yetenek sananları da gördük.




Yazışma Adresim: www.goleaydin@hotmail.com


Yayın Tarihi: 26.03.10





3G ÜSTÜNE GECİKMİŞ BİR YAZI



ÇİZGİ-YORUM COŞKUN GÖLE







            Hiç kuşatıldığınızı düşündünüz mü? Kuşatılsanız kendinizi nasıl hissederdiniz? “Suçlu değilim ki neden kuşatılayım? Ne devletle ne kişilerle alacak verecek davam var.” Demeyin. Kuşatılmanız için suçlu olmanıza gerek yok ki.. ilkinden başlayalım. Siz bir havayla kuşatılmış olmasaydınız nefes alamazdınız. Sonra görmediğiniz yararlı veya zararlı mikroplarla kuşatılmış durumdasınız. Bu kuşatılma olmasaydı yenilenme olmazdı. Duymadığınız ses ve görmediğiniz ışıkla da kuşatılmış olduğunuzu biliyorsunuz değil mi? Algı boyutumuz insan olarak sınırlı. Bu yüzden çevremizde bizi kuşatan her şeyi göremiyoruz. Her alanda alet kullanma sebebimizde bu. Onun için kendimizin yaptığı bizi kuşatan pek çok şeyde var.



Radyo-tv, cep telefonu, kablosuz internet şimdilik anmak istediklerimdir. Bunların hepsi hayatımızın vazgeçilmez birer parçası olmuşlardır. Günlük hayatın dışında, mesleki araçlarda vazgeçmek imkansız olanlarda var. Örnek vermek gerekirse tıptaki ultrasonografi, kırtasiyecilikte kullanılan fotokopi, yazılı bilgileri iletme aracı faks gibi araçları örnek verebilirim. Bunların yararları tartışılmaz. Fakat yaydıkları zararlı ultraviole ışınlar bizi kuşatırlar.
Radyo-tv ve telefon vericileri nerdeyse her mahallede artık. Bunlar yaydıkları manyetik dalgalarla insan sağlığını kitlesel olarak etkiliyorlar. İsteseniz de istemeseniz de  o dalgalar sizi kuşatıyor. Evlerimizdeki tv, bilgisayar, kablosuz internet, kablosuz ev telefonu, cep telefonu bu konuda en çok kullanılanlar olduğu için en zararlı araçlardır.
Teknoloji düşmanı olduğumu sanmayın. Bugün gelinen noktada teknoloji olmasa ben bu felçli halimle dört duvar arasında ömür çürütürdüm herhalde. Teknolojiden ihtiyacımız oranında yararlanalım. Onu hayatımızın putu olmaktan çıkaralım. Yoksa o bizi yaşarken hayatın dışında tutacak. Tamamen ruh ve beden sağlığıyla ilgili konudan söz ediyorum. 
Elime bir araştırmanın sonuçları geçti. Orda 3G telefonlarıyla ilgili olumsuzluklar sıralanmıştı. Biraz gecikmiş bir konuda, henüz kullanımı çok pahalı olması sebebiyle yavaş yaygınlaşan bu teknolojiden söz etmek gerekir diye düşünüyorum.                                                               
3G ile ilgili araştırma sonuçları hakkındaki yazıyı aşağıya olduğu gibi aktarıyorum.
***   ***   ***
İsveç’te, 3G’de bulunan 3 UMTS sistemini test etmişler. İnsan vücudu üzerinde çok önemli zararları olduğunu görmüşler. Bu ateşi elinize almayın, geleceğinizi yakmayın! Prof. Dr. Selim Şeker anlatıyor.
            3G geldi! Reklâmlar aracılığı ile ortada bir bayram havası var… Reklâm sloganı “merak etmiyor musun” diyor. Biz merak ediyoruz ama geleceğimizi! Sağlık sorunları göz önüne alındığında kazandıracak mı, yoksa kayıplar mı artacak?
            Tehlikeli Oyuncak” kitabının yazarı, Boğaziçi Üniversitesi Elektrik-Elektronik Mühendisliği Bölüm Öğretim Üyesi Prof. Dr. Selim Şeker sorularımızı yanıtladı.
            3G ne anlama geliyor?
            "3G, kablosuz sistemlerin yani hücresel ağ sisteminin en gelişmişi. Önceden tanıdığımız 1G ve 2G’ye göre çok büyük yenilikleri var. Şu ana kadar sesli iletişim aracı olarak kullandığımız cep telefonunda, artık görüntü, bilgi aktarımı, sayısal veriler, TV, faks, internet, medya haberciliği gibi büyük iletişim kolaylığı getiriyor."
            Çevre ve insan sağlığı üzerinde ne gibi etkileri olacak?
            “Bu sistemde iletişim aracı olarak kullandığımız, bir odayı dolduran bütün elektrik aksamını bir telefona soktular. Maalesef para kazanırken çevre ve insan sağlığını hiç düşünmüyorlar.               Bu teknoloji ile beraber bugüne kadar 1 baz istasyonu olan yerde, 9 tane baz istasyonu olacak!        Yani baz istasyonu sayısı çok artacak. İngiltere’de 3G ile beraber baz istasyonu sayısı 50.000–70.000 civarında artış göstermiş.
            Daha çok baz istasyonu; daha çok radyasyon, daha çok manyetik kirlilik demek! 3G hem insan hem de çevre sağlığı açsından büyük riskler içeriyor.
            İsveç’te, 3G’de bulunan 3 UMTS sistemini test etmişler. İnsan vücudu üzerinde çok önemli zararları olduğunu görmüşler.
            TV istasyonunda çalışan kişiler, çalıştıkları ortama girince bir ağırlık ve baş ağrısı hissederler, yoğun stres yaşarlar. Bunun sebebi o istasyonda bulunan alıcı ve vericilerdir.
            Bazı alışveriş merkezlerine giren insanlar da rahatsızlık duyarlar, rahat nefes alamazlar, kalp hastaları daha fazla rahatsız olur. Bunun sebebi de o alışveriş merkezinde bulunan baz istasyonlarının sebep olduğu kuvvetli radyasyondur.
            2G’nin DNA’yı olumsuz etkilediği, kansere sebep olduğu birçok ülkede yapılan bilimsel araştırmalarla kanıtlandı. Bu araştırmaların çoğunu Tehlikeli Oyuncak kitabımda açıklamıştım. Eylül ayında Hayy kitap’tan yayımlanacak ikinci kitabımda da son araştırmaları açıklayacağım!”
            Çocukların geleceğini nasıl etkileyecek?
            “
Baz istasyonuna ilk 300 m mesafede oynayan çocukların, diğer çocuklara oranla %500 daha fazla kanser olma riski taşıdıkları yine bilimsel araştırmalarla kanıtlandı. Okul, hastane, park gibi alanların çevresinde kesinlikle baz istasyonu ve yüksek gerilim hattı bulunmaması gerekiyor. Bizim ülkemiz maalesef bu konuda da gariplikler ülkesi! Birçok hastane, park ve okul çevresi baz istasyonları ile çevrili.
           
Anne ve babalar cep telefonunu çocuklara ödül olarak kesinlikle vermemeli! Çünkü bu ödül değil, onların hayatından sağlıklarını çalan ölümcül bir alet!
Dikkat edin baz istasyonlarında örümcekler yaşamaz, kuşlar da çevresine yuva yapmaz! Elektromanyetik kirlilik hayvanları ve doğal hayatı da çok olumsuz etkiliyor. Yeni sistem doğal hayatı tehdit ediyor!"
            Hangi hastalıklarda artışlar görülecek?
            “Kalp ameliyatı geçirmiş olanlar İstanbul gibi büyük metropollerde yaşayamaz hale gelecek.
            Alerji vakalarında büyük artışlar gözlenecek. İsveç’te yapılan bir araştırmada 3G sisteminin gelmesinin ardından alerji vakalarından büyük artış gözlenmiş.
            Almanya’da yapılan bir araştırmada da çocuklarda erken ergenlik ve obezite, kadınlarda menopoz sorunlarında artışlar ortaya çıkmış.”
            Peki, hem çevre hem de insan sağlığını korumak için çözüm ne?
            “Cep telefonlarının mümkün olduğunca az kullanılması gerekiyor. Çünkü sağlığa tamir edilemeyecek derecede büyük zararlar veriyor. Mevcut sistem insanları korumuyor.

Sigara konusunda devlet ve toplum çok geç uyandı ama artık büyük hassasiyet gösteriliyor. Çok geç olmadan cep telefonu konusunda da aynı hassasiyetin gösterilmesi gerekiyor. Bunun için, sivil toplum örgütlerine, devlete ve özellikle telefon kullanan vatandaşlara büyük görev düşüyor.”

***  ***   ***
            Okuduklarınızı daha öncede duymuştunuz. 2G olarak tanımlanan klasik cep telefonlarına servis yapan baz istasyonları içinde bu sözler söylenmişti. Şimdi 3G ile bu tehlike 9 kat artıyor. Bu çılgın kullanımı GSM şirketleri çok kötü biçimde özendiriyor. Rekabette artınca uzun görüştürmekten, çok mesaj göndermeye kadar çeşitli tarifelerle gençleri  avlıyorlar. Adı üstünde GENÇ! Gençlikte her şeyi abartmaya ve büyütmeye uygun karakterin olması doğası gereğidir. İhtiyacı kadarını değil, hep daha fazlasını istemeleri bu açıdan bakılırsa normal görülür. İşte bunu iyi etüt eden pazarlamacı ve reklamcılar kime ne tür ürün satacaklarını iyi biliyorlar. Hem dünyayı hem ülke gençliğini izleyen GSM şirketleri bir çok tarifeleri sunuyorlar. Bu tarifelerden biri olan 30 kontöre 10.000 mesaj ne demektir hiç düşündünüz mü? Bunun sonucu olarak gençler yataklarında, tuvaletlerinde, hatta banyolarında bile telefonlarından ayrılmazlar. Aldıkları radyasyonu bir düşünsenize. Ayrıca sadece sağlık değil, ahlaki değerlerde bozulmaktadır. Bunun için evli bay ve bayanlar evliliklerini uzun sürede bitirmek zorunda kalıyor. Daha da kötüsü bu uğurda cinayetler bile işlenebiliyor.

Yazışma Adresim: www.goleaydin@hotmail.com
Bütün yazılarım...: http://hayatintatlarivehayatindusundurdukler.blogspot.com


Yayın Tarihi: 24.03.10

ELAZIĞ DEPREMİ ÜSTÜNE

ÇİZGİ-YORUM COŞKUN GÖLE


            Geçen haftalarda bilgisayarımın ekran kartı yanmıştı, yazılarımı okuyanlar bilir. Pazar ve pazartesi yazılarım aksamıştı. O zaman bilgisayarımın eskidiğini söylemiş, patronum Adnan beyden ve sizlerden özür dilemiştim. Bu hafta internet bağlantım koptu. Modemle uğraştım olmayınca sorunu çözmek için bilgisayarıma format attım, gene olmadı. Meğer bu defa modemim bozulmuş. Bunun içinde kabul edilmesi dileğiyle özür diliyorum sizlerden.

            Bu arada zamanda geçti doğal olarak ve Elazığ depremi gündemden düştü. Bu yazının bir önemi kalmadı diyebilirsiniz. Oysa bazı şeylerin önemi hiç eksilmez. Deprem ve sonuçları bunlardandır. 

            Ne kadar kaçarsak kaçalım gerçek bizi bulur. Depremde böyle bir gerçekliktir işte. En hazırlıksız zamanda apansız yakalar. Bizim depremimizde bizi uykuda yakalamıştı. 08.03.2010 tarihinde saat 4:32’de Elazığ’ın Karakoçan İlçesi Başyurt Köyü’nde ve komşu Kovancı ilçesinin Okçular, Yukarı Kanatlı ve Kayalı köylerinde olan 6.0 şiddetindeki deprem de Elazığlı yurttaşlarımızı uykuda yakaladı. Hoş uykuda olmasak ne fark ederdi. Bizdeki depremin şiddetinden kaçmaya fırsat bulamazdık. Elazığ depreminde de Elazığlılar yoksulluğun göstergesi kerpiç evlerden kaçamazdı. Öyle yada böyle şimdi yandığı gibi gene yüreğimiz yanardı. Onca canın yitmesine şimdi beraberce üzüldüğümüz gibi gene üzülürdük.

            Gün boyu haberleri izledim. Birkaç gün önce güney Amerika ülkesi Şili’de olan 8.8 şiddetindeki depremle bizim Elazığ depremimiz kimilerince ilişkilendirilmişti. Dolaylı etkilenmelerden bahsedilebilir belki, fakat direk olarak ilişkilendirilemez. Çünkü fay hatları aynı değildi. Belki Şili depreminin şiddeti, bekleyen fay hatlarını uyandırmıştır ama tetiklemiş değildir deniliyor. Bu arada ilginç bir söz duydum, Nasa’ya göre Şili depremi sonrasında dünyanın dönüş hızı artarak “gün”  1.26 mikro saniye kısalmış.

            Haberlerde kurtarma ve yardım garabeti gene yaşandı. Bu bizim iyi bir örgütçü olamadığımızın ölçüsü değil midir? Oysa çok yardım sever bir milletiz. Depremin olduğu duyulur duyulmaz yardım götüren araçlarla yollar doldu taştı. O kadar ki trafik tıkandı, saatlerce yardım araçları hareket edemediler.

            Yardım sever özelliğimizden çok etkilendim. Herkes bir şey yapmanın telaşındaydı. 17 ağustos gözümde canlandı. Bize ertesi gün ulaşabilmişlerdi. Yani depremin ikinci günü. Deprem büyüktü, yıkıntıda büyük olmuştu. Belediye ve valilik ne yapacağını şaşırmış, ilk etapta kenti terk etmişlerdi. Herkes şoktaydı, ama il yöneticilerinin soğuk kanlı olmaları gerekmez miydi? Neyse, geçmişi yargılamak amacım değil. Bir daha yaşanmamasını Allahtan  dilediğim o kötü günlerin hatırlattıklarıyla konuyu buraya kadar uzattım, kusura bakmayın sevgili okurlar.

            Elazığ depreminde sabahın ilk saatlerinde ölü sayısı 41 olarak açıklanmıştı. Öğlene doğru ölü sayısı 57 dendi. Sonra 51’e, daha sonra 41’e indirildi. Bizim 17 ağustos Büyük Marmara depremimizde de aynı şeyler yaşanmıştı. Tenzilatlı satış gibi ölü sayısı neden düşürülür anlamıyorum. Hadi bizim depremimiz bölgemizin afet bölgesi ilan edilmemesi için ölü sayısı düşürüldü denmişti. Hatırlıyorsunuz değil mi? Afet bölgesi ilan edilince 5 yıl vergi alınamazmış çünkü. Muhtarlar dernek başkanından öğrendiğim ölü sayısı 22.000’di, açıklanan ise 3.000 kadardı. Peki Elazığ’da depremde ölen vatandaşlarımızın sayısı neden düşürüldü?

            Elazığ depreminin bir simgesi de var. Adı Keko. Keko 6 yaşında. Elazığ’ın Okçular köyünde annesi ve kardeşi enkaz altında kalarak ölmüşler. Televizyonlar, evinin enkazı ve annesiyle kardeşinin mezarı arasında gidip geldiğini, mezarı tırnaklarıyla kazıyıp annesini görmeye çalıştığını görüntülemişlerdi. Bu manzaraya hangi yürek dayanabilir ki? Gözyaşlarımı tutamadım.

            Buradan deprem günlerinde kardeşimin yıkılmış bir binanın yanında bulduğu, ilk okul çocuğunun defteri aklıma geldi. Yapraklarına çiçek ve güneş resimleri çizmişti. Bir sayfasında çocuk şiiri vardı. Adı yazılı değildi. Kız mıydı erkek miydi bilmiyorum. Bilsem ne fark ederdi? Çocuktu ya, bu yetmez miydi? Yeterdi tabii. Yetti de, ona da epey göz yaşı dökmüştüm. Yaşıyor muydu onu da bilmiyordum.

            Keko bana bunları hatırlattı işte. O yapayalnız kaldı diye düşünüyordum. Aşağıdaki haberi okuyunca sevindim.

            “Elazığdaki depremde Okçular köyünde annesi ve kardeşini kaybeden, depremin simgesi haline gelen minik Keko, bugün babasıyla buluştu. Gece geç saatlerde köye gelen baba Mehmet Çiçek, sabah saatlerinde oğluyla kucaklaştı. Birbirlerine sarılarak ağlayan Keko ve babası, duygu dolu anlar yaşanmasına sebep oldu. Baba Mehmet Çiçek, Almanya'dayken olayı telefonla haber aldığını ve ilk fırsatta köye gelmek için yoğun çaba sarfettiğini ifade etti. Mehmet Çiçek, ‘Oğlumun televizyonlardaki görüntülerine bakamadım. Bundan sonra Almanya'ya dönmeyeceğim. Burda, köyümde çocuğumun yanında yaşayacağım’ dedi.”
Oralarda nice hikayeleriyle daha bir çok Keko vardır. Bu dondurucu martta onları da düşünelim. Devlet onlara yardım elini uzatacaktır elbette. Bizde boş durmayalım.

            Elazığ depreminde yitirdiğimiz vatandaşlarımıza Allahtan rahmet, milletimize baş sağlığı diliyorum.

 


Yazışma Adresim: www.goleaydin@hotmail.com

Yayın Tarihi: 22.03.10