18 Mayıs 2010 Salı

ŞAİRLERİN ŞİİRLERİYLE SÖYLEDİĞİ 41


Mayıs ayının ikinci pazarında, yani anneler gününde, şiirlerimle sizlerle tekrar birlikteyim. Benim için bu büyük bir mutluluk. Merhabalar sevgili okurlar. Anne olan siz okurlarımın anneler gününü kutlarken, anneleri hayatta olan okurlarımın, annelerini unutmamalarını istiyorum. Eli öpülesi annelerimizi gidip görebilenler ne şanslı bir düşünseniz.. Bende çok şükür bu şanslılar içindeyim. 26 nisanda baypas ameliyatı olan annemi Allah bize bağışladığı için şükürler olsun. Bu yıl anneler günü bizler için çok daha anlamlı. Bütün annelere ve anneme sağlıklı uzun ömürler diliyorum.

Bu haftaki şiirlerde ayrılık şiirleri. Şairin güleni var mıdır? Şiirlerinde hüzün yerine neşeyi anlatan kaç şair vardır? Bence yok denecek kadar azdır. Şairler; ister bireysel, ister toplumsal şairler olsun, zor anların sözcüsüdürler. Refah ve sefahat içinde şiir yazılabilir mi sizce? Şair çile çekmeden şair olamaz. Şiir bir çilenin tasasıdır. Şair bunu etinde kemiğinde duymadan şiir yazamaz. Ayrılık böyle bir çiledir işte. Bunun tasasını yaşamakla bu şiirler doğdu.

İlk şiirimiz gönderilmemiş bir şiir.

…. ….


GÖNDERİLMEMİŞ ŞİİR

17
Ne günler geçiyor
Ne seni unutabiliyorum
Her şey dondurulmuş sanki
Kuşlar uçmuyor
Çiçek açmıyor
Rüzgâr esmiyor
Yağmur yağmıyor
Toprak çatlamış
Her şey donmuş sanki
Buzlu camın ardında her şey
Benim kanım çekilmiş
Damarlarım kupkuru
Bu yüzden ben donmuyorum

Aydın Göle
31 temmuz 2002

*** ***

Sırada iki tane gönderilmiş şiir var. Bu şiirler sevgiliye yazılmış şiirler değil. Kime gönderdiğimi de hatırlamıyorum.

…. ….

GÖNDERİLMİŞ ŞİİRLER

173
Cennetten kovulduk biz
Ne günahımız vardı
Günahkar varsa
Ana-babalardı
Sevmeyi öğretin çocuklara
Silahlar çiçek atsın
Mermi yerine

Aydın Göle
31 temmuz 2002

*** ***

174
Yakamozlansa kulaç attığım deniz
Hatta yansa, tutuşsa
Bakır kırmızısında bulurum
Sonsuz yalnızlığımda kendimi
Pervasız ıslığım şehrimi sarar

Aydın Göle
1 ağustos 2002

*** ***

Bundan sonraki şiirler, gene sevgiliye gönderilmemiş ayrılık şiirleridir. Araya girmeden şiirleri sizlere sunuyorum.

18
Kelimelerimi yitirdim
Hayallerimi sende unuttum
Umutlarımı sende çaldılar
Dilimde söz
Yaşlarımda göz kalmadı
Yaşıyor muyum
Gören var mı beni

Aydın Göle
1 ağustos 2002

*** ***

19
Kanatsız kuşum ben günlerim eksik
Her günüm Cuma bitimi
Ayrılık karıştı günlerime
Salı yok
Çarşamba bana dargın
Perşembe cinnete yenik
Yitip gitti, nerde bilmiyorum
Cumartesi eskici heybesinde
Dilenciler dileniyor Pazarı
Pazartesi işçiler ağlıyor
duvar diplerinde
Sensizliğin Cuması bulaştı her günüme
Kanatsız günlerim ayrılık kokar
Güller ayrılık kokar yanık yanık

Aydın Göle
1 ağustos 2002

*** ***

20
Bütün kuşlar kanatsız
Uçmadan günleri eskiyor
Uçan sadece yarasalar viranelerde
Sen gideli
iliğine kadar emiyorlar günleri
Sabahlardan kan damlıyor artık
Sensizlik yarasından sızım sızım
Güneş kime doğuyor
Ay kime gülümsüyor geceleri
Her gün Cuma bitimi
Her Cuma sensizliğimdir
Matem tütsüleri tüter mabetlerde
Akşam üstleri güneş batarken

Aydın Göle
2 ağustos 2002

*** ***

21
Yokluğun silindir gibi geçti üstümden
Sokakların asfaltıyım
üstümde binlerce ayak
Binlerce pabuç örseliyor gövdemi
Binlerce lastik teker beni kazıyor yerden
Her bir pabuçta biraz tozum
Her bir tekerde biraz gurbet
Vuslata çıkmayan hasretim ben
Her çıkmazımda ölüm bekçileri
Yokluğun silindir gibi geçti üstümden

Aydın Göle
2 ağustos 2002

*** ***

22
Bulutlardan kopup
toprağa düşen yağmurum
Toprak bekler beni özlemle,
sen beklemezsin
Bırak kalbine yağayım sağnak sağnak
Aç kalbinin kapılarını
bırak içeri gireyim
Beni ortalarda mahzun bırakma
Beni sevginden yoksun bırakma

Aydın Göle
2 ağustos 2002

*** ***

23
İçtiğim su
Aldığım nefes
Gittiğim yolsun
Gök kuşağı renklerini
Çiçekler kokunu
Meltemler nefesini çalmışlar
Neye baksam seni görüyorum
Çıldırıyorum
Bir sevgiyi yaşayamadık doya doya
Rüzgara teslim ettiğimiz
uçurtma çocuklarıydık
Gökyüzü kadar mavi sevgimizle

Aydın Göle
2 ağustos 2002


*** ***


Haftaya buluşmak umuduyla hepinize iyi pazarlar sevgili okurlar.


Yazışma Adresim: www.goleaydin@hotmail.com


Yayın Tarihi: 09.05.10

ŞOKLAR BİLMEZSENİZ ŞAŞIRTIR


Şu listelere bakarak olgular ve sonuçları hakkında dünya ülkeleri vatandaşlarıyla Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları olarak bizim ne kadar etkimiz olduğuna karar verebilir misiniz?

Olguların listesi şöyle:

**Sri Lanka’daki tsunami’nin ardından sahil şeridinin halktan alınarak otellere satılması...
**Şili’de, Allende hükümetinin darbeyle devrilip yerine gelen Pinochet’nin Amerika’nın istediği ekonomi politikalarını uygulaması...
**Faulkland Savaşı’nın sağladığı popülariteyle ikinci kez seçilen Thatcher’ın İngiltere’de müthiş bir özelleştirme dalgası başlatması, işçi birliklerini dağıtması...
**Gorbaçov’a karşı düzenlenen başarısız darbe girişiminin ardından, Sovyetler Birliği’nin dağılıp Yeltsin’in Rusya’sının serbest piyasayla tanışması...
**11 Eylül’deki saldırıların ardından Amerika’nın önce Afganistan, sonra Irak’a girerek tüm zamanların en ‘özelleştirilmiş’ savaşına imza atması, girdiği bölgelerde güvenliği özel şirketlere ihale etmesi...                                                                                         
Listedeki olay ve olgular gördüğünüz gibi dünyanın çeşitli ülkelerine ait. Yazar Naomi Klain’ın “Şok Doktrini” isimli kitabından bunları bizlere Akşam Gazetesi yazarı Oray Eğin köşesinde aktarmış, kitabı tanıtırken de şunları belirtmişti:
“Türkçe’ye yeni çevrilen ‘Şok Doktrini’ kitabında Naomi Klein, toplumların yaşadıkları şokların Milton Friedman’ın önerdiği ekonomik reçetelere ve serbest market ekonomisine geçişi nasıl kolaylaştırdığını anlatıyor. Toplumlar da, tıpkı bireyler gibi, yaşadıkları şokun ardından bir süre tepkisiz-hareketsiz kaldığından ‘çaktırmadan’ her şeyin yapılmasına olanak veriliyor.”
Yani şok sonrası iktidarlar fırsat bu fırsat diyerek kimsenin beklemediği ve ses çıkaramadığı önlemleri uygulamaya koyuyorlar.
Devamında “Şok Doktrini” mantığıyla ülkemizdeki olayları da örnek vermişti. Onları da görelim.                                                                                                                                                     
“Şok Doktrini'nin dünyada olduğu gibi Türkiye’deki pratiği üzerine de ‘komplo teorisi’ damgası yapıştıranlar olacaktır. 
Ancak yine de Klein’ın ana hatlarını çizdiği bu teoriyi, Türkiye’nin yakın tarihli şoklarına uygulamak yaşadığımız ülkeye bir başka açıdan bakmamızı sağlayacaktır...
Amerika’yla ilişkileri her hükümetten daha fazla olan AKP hükümeti döneminde yaşadığımız toplu şoklardan ilk olarak akla gelenlere bakalım öncelikle:
             
**Türkiye’nin 11 Eylül’ü denilen Danıştay saldırısı...
**Hrant Dink’in öldürülmesi...
**Trabzon’daki Rahip Santora cinayeti...
**Hakkari Şemdinli’deki Umut Kitapevi’nin bombalanması...
**Ergenekon davası: Generallerden aydınlara yer yer hukuksuz uygulamalara da yer verilerek pek çok ismin tutuklanması...
**Tarihte ilk kez Genelkurmay’ın ‘kozmik oda’sına girilerek aranması...
**Aktütün’deki karakol baskını...
**Hakkari-Dağlıca’da mayın patlaması sonucu askerlerimizin şehit olması...
**Ankara’nın Ulus semtindeki Anafartalar Çarşısı civarındaki patlama...
**Ve önceki gün Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ'un da isyan etmesine neden olan Tunceli'deki terör saldırısı...”
Bunlar nereye varacak ve biz duruma ne kadar hakimiz bilen var mı? Gidilen yolun yönü aslında AKP iktidarının ilk zamanlardan başlayarak belli olmuştu. Türkiye Cumhuriyeti tarihinin görmediği yoğunlukta özelleştirmeler yapıldı. Bu özelleştirmelerde kitlerin çok büyük çoğunluğu yabancılara satılmıştı.
Oray Eğin’in şu belirlemesine katılmamak mümkün değil.

‘Köprüyü de satacağım’ diyen Turgut Özal yaşasaydı, eminim o bile şaşırırdı...                        
Neden şaşırırdı sorar mısınız?                                                                                                                 
“Sadece 2002-2008 yılları arasında AKP hükümeti 18 milyar dolarlık özelleştirme yaptı. 2006 yılında 20.2 milyar dolarlık yabancı sermaye Türkiye'ye girdi: Bankaların yüzde 44'ü, sigorta şirketlerinin yüzde 80'i ve İMKB'nin yüzde 70'ine yabancılar sahip oldu...
Türk Telekom, PETKİM, Erdemir, İsdemir, Tüpraş, Seydişehir Eti Alüminyum, TEKEL, İzmir Limanı, Gerkonsan, Tümosan, Havelsan, USAŞ, İGSAŞ, Petrol Ofisi, Başak Sigorta, depolar, karayolları arazisi ve araç muayeneleri meşhur özelleştirmelerden bazıları...

2010’un gündeminde ise elektrik özelleştirmeleri var... 
Bush hükümetinin Türkiye’ye giydirmek istediği ‘Ilımlı İslam’ elbisesinin yanı sıra dünyadaki ekonomik krizi tetikleyen politikalar da aynen Türkiye’ye hiçbir itiraz, hiçbir kamuoyu tepkisi, hiçbir sorgulama olmadan uyarlandı.”
Siyasi yönüne gelince bu gün yaşananlara bir ışık tutacaktır.
Gene Oray Eğin’e kulak verelim.

“Klein'in ‘Şok Doktrini’ kitabını okuduktan sonra Türk Silahlı Kuvvetleri’yle bu kadar oynanması, hedef alınması, itibarsızlaştırması konusunda da farklı düşünmemek elde değil... George Soros’un “Türkiye’nin en iyi ihraç malı askeridir” cümlesiyle birleştirince...
Somali, Afganistan, Bosna ve Kosova’da Türk askerinin neden bulunduğu böylelikle anlaşılıyor. Adamlar bizim ticari mallarımızdan değil, ihraç ürünü olarak insanımızdan söz ediyorlar. En ucuz şey insan kaynağımız, en çok onu üretiyoruz çünkü.
Oray Eğin sözünü şöyle tamamlıyor:

“Acaba sırada askerimizin özelleştirilmesi mi var?
İşte şoklarla terbiye edilen yeni Türkiye...”

Yeni anayasa çalışmaları ne için biliyor musunuz? Şimdi halâ şokta mısınız, şaşırmaya devam ediyor musunuz?


Yazışma Adresim: www.goleaydin@hotmail.com

Yayın Tarihi08.05.10

İNSANİ ÖZELLİK GÖSTERME KANDIRMACASI


Sözüm ona Atatürk’ümüzü insani yönleriyle anlatmaya kalkarak yüzüne gözüne bulaştırdığı “Mustafa” isimli yarı belgesel sinema filmini çeken yazar ve sinemacı  Can Dündar’ı bilmeyenimiz kaldı mı? İnsani yönünü anlatacağım diyerek içkici, geçimsiz, bu yüzden yalnız izlenimi vererek gösterdiği ülkemizin kurucusunu o günün şartlarıyla değerlendirmeden sadece küçültmeyi amaçladığı açıkça besbelli olan Dündar söz konusu PKK elebaşıları olunca onları, insani yönlerinin olduğunu vurgulayarak yüceltmekten çekinmedi.  Geçenlerde CNN TÜRK’te bu amaçla bir program yaptı. Benim gibi bunu dikkate alan Bursa Kent Gazetesi yazarı Fatma Sibel Yüksek hanımefendi köşesinde dile getirmiş. Bu gün o yazıyı olduğu gibi sizlere aktarıyorum.                        
***   ***   ***
TERÖRİSTLER DEMOKRASİSİ
Gazeteci Can Dündar olmasaydı, “Parmaksız Zeki” lakaplı Şemdin Sakık’ın sadece yüzlerce şehidimizin katili değil, aynı zamanda “duyarlı bir yürek”, “çılgın bir aşık”, “esprili bir entelektüel” olduğunu öğrenemeyecektik…                                                       
Teröristlerimizin hiç kıymetini bilmiyoruz canım!                                                                             
İnsan sadece işlediği cinayetlerle değil yaşadığı aşklar, kalbindeki mahcup duygular, yazdığı şiirlerle de değerlendirilmeli. Biz teröristlerimize yıllardır böyle eksik bir bakış açısıyla baktığımız için başımıza bunlar geldi. Şemdin Sakık’ın umutsuz aşkını bilseydik “demokratik açılıma” bu kadar karşı olur muyduk?                                                                                               
Bakın, adam sinek kaydı tıraşı, takım elbisesi ve gülümseyen yüzüyle ne kadar da medeni bir görünüm sergiliyor. Ergenekon’dan yatan Tuncay Özkan öyle mi? Üç gün şubede kaldı, hemen sakalları uzadı! Terörist olmasa sakalları uzar mıydı? Şemdin Sakık yıllardır Diyarbakır Cezaevi’nde ikamet ediyor, ne bir sakal uzaması, ne bir ceket kırışması… Medeni insanın hali başka oluyor vesselam…                                                                                                          
Kezâ, bakalım eski Jandarma Komutanı Şener Eruygur’un haline… Bir kaç ay cezaevinde yattım diye sen merdivenlerden düş, sağlığını kaybet… İsmin lekelensin, cevap bile vereme. Ya da Yarbay Ali Tatar gibi Can Dündar’a aşklarını anlatacağına çek tabancayı canına kıy...
Hiç şık değil!                                                                                                                                                           
Alalım Mehmet Ali Ağca’yı…                                                                                                                          
Siz hayatınızda bundan daha karizmatik bir yüz ifadesi, bundan daha temiz bir takım elbise gördünüz mü? Gazeteci öldürmekten yatmış olabilir ama yatarken boş durmamış; kendisini geliştirmiş. İngilizce öğrenmiş, dinler tarihine eğilmiş, kitaplar yazmış. Başından hüzünlü bir aşk macerası bile geçmiş. Cezaevindeyken bir gazeteci hanım kızımızla nişanlanmış ama kısmet değilmiş olmamış. Allah yazmamış demek ki. Yeni bir yuva kurması için duacıyız. Eminiz, düğününde tam bir medya izdihamı yaşanır. Meslektaşlarının katiline “Sayın Ağca” diye, “Efendim” diye hitap eden gazeteciler, bu mutlu günü bizlere an be an izletmek için birbirleriyle yarışır.                                                                                                                          
GATA’nın “Askerlik yapmaya elverişli değildir” raporunu, “psikopat kişilik” çıkmasına bağlayanları da kınıyoruz. Mesih askerlik yapar mı? Mesih, dünyaya barış getirmek için indirilmiştir; askerlik ise bir savaş mesleğidir. Hatta, “katillik” ve “teröristlik” mesleğidir. Bkz. Taraf gazetesinin 20.01.2010 tarihli manşeti: “Fatih Cami Bombalanacaktı! 2003 tarihli Çarşaf ve Sakal Eylem Planı’na göre darbe ortamı yaratmak amacıyla Fatih ve Beyazıt camilerine Cuma günü bomba atılacaktı!”                                                                                                   
Atacak olan kim? Dönemin Birinci Ordu Komutanı Orgeneral Çetin Doğan!                                             
Haberin üstünde, “ensest meşrûdur, cinsel tercihtir” diye yazılar yazan Ahmet Altan’ın yeni bir makalesi: “Askerliği Kaldırın!...”                                                                                                     
Askerliğin “teröristlik” haline getirilmek istendiği bir yerde siz koskoca Mesih’in bu yaştan sonra askere gitmesini istiyorsunuz; ayıptır.                                                                               
Gözbebeğimiz Abdullah Öcalan’dan bahsetmiyoruz bile. “Sayın Öcalan”, Allah’ın bizlere bir lütfudur. O olmasa gazetecilerimiz işsiz, devletimiz fenersiz, MİT’imiz “açılımsız” kalırdı.                        
Öcalan olmasa, dünyada Türkiye diye bir ülkenin adını duyan, bilen olmazdı.                                          
Sorun bakalım, Sait Faik Abasıyanık’ı kaç kişi tanıyor?                                                                      
Ama dünyanın herhangi bir ülkesine gidin, “Türkiye denilince aklınıza ne geliyor?” diye sorun, “Abdullah Öcalan ve Mehmet Ali Ağca”dan başka cevap alamazsınız.                                              
En büyük ihraç ürünümüz teröristimizdir.                                                                                       
Değerlerini bilelim, saygılı olalım…
***   ***   ***

Gördünüz değil mi? Bizde kabadayılığın, gayrımeşruluğun, şehir eşkiyalığının önemsendiğini, öyle insanların baş tacı edildiğini destanlarımıza, halk edebiyatımıza ve halkın gösterdiği ilgiye bakarsak görürüz. Kurtlar Vadisi dizisi hala izleniyorsa bu nedenle izleniyor birazda.  Canı sıkılan dağa çıkarmış ekiden. Şimdi terörist oluyorlar. Yada mafia üyesi.. gözünü kırpmadan bebek bile öldüren bu tipler söz konusu aşk olunca göz yaşı dökebiliyorlar, aşk şiirleri yazabiliyorlarmış. Ne büyük insanlık örnekleri değil mi?
 


Yazışma Adresim: www.goleaydin@hotmail.com

Yayın Tarihi: 05.05.10

HAZIR CEVAPLARDAN CEVAPLAR


Fıkra dinlemeye doyamayız. Sohbete neşe kattığı için herkes konuya uygun bir fıkra anlatır. Fıkra anlatabilenler, biraz şakacı olanlar toplumda ilgi görürler. Fıkra deyince akla en çok belden aşağı olan fıkralar gelir. Oysa her konuda fıkra var. Günümüzde espri anlayışı da değişti. Cem Yılmaz gibi ayak üstü espri anlatımcılığıyla hap esprilere gülünüyor artık. Öyle uzun uzadıya düşünmeye gerek olmayan, okuma alışkanlığını yok eden, yapıldıktan sonra unutulan sabun köpüğü espriler gençlerin ilgisini çekiyor. Düşünmeyi seven genç hiç yok artık!

Kış başında yerleşmek üzere Avustralya’ya giden Karsan Soğutmanın sahibi dostum Rahmi Oskay e-posta ile tarihimizin önemli kişiliklerinin ders niteliğindeki sohbetlerinden oluşan fıkralar gönderdi. Bu gün hazır cevaplığa örnek sayılacak bu fıkralara yer vereceğim. Biraz gülelim ve düşünelim istedim.


***   ***   ***

İlk fıkra bedelle ilgili bir fıkra. Bu fıkranın bugünkü bedeli çok ucuz satışlara örnek olmasını isterdim.

….  

ALDIĞIMIZ FİYATA

Keçecizâde'nin Rusya'da bulunduğu sıralarda Rus Çarı, Keçecizâde Fuad
Paşa'ya takılır:
- Paşa şu Girit'i satsanız!
- Hay hay, satalım ekselans
- Kaça satarsınız?
- Aldığımız fiyata
Girit'in yirmi seneyi aşkın bir zamanda ve binlerce şehitle alındığını
bilen Çar sararır.

***   ***

Bu fıkrada korkularımızın başkalarının korkusu olduğunu görerek cesaret bulmamızı öneren bir fıkra.
….

BİZ DE ONLARA YAKLAŞIYORUZ

Sulltan Alparslan 27 bin askeriyle Bizans topraklarında ilerlerken, keşfe
gönderdiği askerlerden biri huzuruna gelip telaşla:
- 300 bin kişilik düşman ordusu bize doğru yaklaşıyor, der.
Alparslan hiç önemsemeyerek şöyle der:
- Biz de onlara yaklaşıyoruz.

***   ***

Gerçek bu kadar gerçektir işte. Sözü uzatmanın gereği var mı? Bu fıkrada buna örnektir bence.
….

AÇLIK
 
Fatih, hocası Akşemseddin'e sorar:
- İnsan açlığa ne kadar dayanabilir?
Akşemsettin cevap verir:
- Ölünceye kadar.

***   ***

Size verilen mesaj bir hediye içinde bile olabilir. Aşağıdaki fıkrada bu mesaj elçinin kendisi olmuş.
…. 

ADAMA GÖRE ADAM

İncili Çavuş, Osmanlı elçisi olarak Fransa Kralına gönderildiğinde,
elbiselerinin bazı yerlerinde yama varmış.
Kral, bunları görünce dayanamayıp:
- Bana senden başka gönderecek adam bulamadılar mı? diye sorunca, İncili
Çavuş:
- Osmanlılar, adama göre adam gönderirler, cevabını vermiş. Beni de sana
göndermelerinin hikmeti bu olsa gerek.

***   ***

Haddini bilmezsen haddini bildiren ölüm olur. Ölümü hatırlatan mezarlıklar unutulmasın diyen bir fıkra ile devam edelim.
….

AHMET MÜSADE ETMEZ

Sadrazam Keçecizade Fuad Paşa'ya yetmişlik bir kadının otuz yaşında bir
gençle evlenmek istediğinden bahsetmişler. Paşa hemen:
- Ahmet müsaade etmez, demiş. Sormuşlar
- Hangi Ahmet
- Karaca Ahmet.

***   ***

Akıllı olmayanların sonunu anlatan bir fıkra. Akıl, bilgelikle birleşince felaketleri önler. Bilgelikse yaşlandıkça edinilir. Bu fıkradaki aksakallılık bilgeliktir.
….

AK SAKALLI
 
Varna Savaşı'nda muharebe meydanında gezen II. Murad, düşman askerlerinin
hep genç olduğunu görür. Komutanlarından birine sorar.
"Garip değil mi? Bu kadar ölünün içinde hiç ak sakallı görmedim. Hepsi
genç, hepsi taze!" Komutan şu cevabı verir:
- Padişahım! İçlerinde bir ak sakallı olsaydı, başlarına bu felâket gelir
miydi?

***   ***

Buluş yaptığını göstererek akıllı olduğunu sanan kişiye akılsızlığı ancak bu kadar güzel anlatılabilir.
….

AKIL VERGİSİ
 
Dostlarında biri, Fransız kralı 15. Lui' ye:
- Majesteleri, demiş. Akıl vergisi almayı hiç düşündünüz mü? Hiç kimse
budalalığı kabul etmeyeceğine göre, herkes böyle bir vergiyi seve seve öder.
Kral, alaylı alaylı gülerek:
- Hakikatten enteresan bir fikir, cevabını vermiş. Bu buluşunuza karşılık,
sizi akıl vergisinden muaf tutuyorum.

***   ***

Bilgiyi göstermeye meraklı kişiler, bilginin kendisinden ziyade getireceği ayrıcalıkla ilgilenirler. Bu bilgi bir yerde donmaya mecburdur. Oysa bilme öğrenme ile ilgili bir durumdur. Öğrenme ise ömür boyu sürer. Bunu bilen kendini hep eksik görerek bilgeliğe ulaşır. Fıkra sonuç olarak bunu ne güzel anlatıyor.

BİLMEK İÇİN ÖĞRENMEK
 
Tarih biyografisi ve monografi sahalarında erişilmesi çok güç bilgisiyle,
dünya çapında bir şahsiyet olan İbnülemin Mahmud Kemâl (İnal) a sormuşlar:
- "Sizdeki bilginin çok azına sahip olmalarına rağmen sizden çok daha fazla
tanınanlar var. Bunun sebebi nedir?"
Şöyle cevap vermiş:
- Ben bilmek için öğrendim, onlarsa bilinmek için!

***   ***

Kitapların içinde olupta tek satır okumayan kişiler tanıdım. Ne garip bir çelişkidir bu. Bu fıkra sadece okumak değil, kitapları korumak üstüne bir fıkra. İşi seven değil, işe mecbur ne çok insan var.

BÖYLE KORUNUR

Çok değerli olan kütüphanesini millete vakfeden Koca Ragıp Paşa, onların
bakımı için tanıdıklarından birini memur tayin eder. Bir gün ansızın
kütüphanesini ziyarete giden Paşa, etrafı ve kitapları toz, toprak içinde
bulunca canı çok sıkılır ve belli etmemeye çalışarak:
-Seni tebrik ederim yavrum, der. Gerçekten de emniyetli bir adammışsın.
Teslim edilen şeylere hiç el sürmemişsin, âferin!



Yazışma Adresim: www.goleaydin@hotmail.com

Yayın Tarihi: 03.05.10


ŞAİRLERİN ŞİİRLERİYLE SÖYLEDİĞİ 40


Merhaba sevgili okurlar. Bu hafta geçen haftadan daha huzurluyum. Geçen hafta annem kalp ameliyatı olacak diye gergindim. Annem pazartesi günü ameliyat oldu, tedavi süreci devam ediyor. Çok şükür iyi yönde gelişmeler sürüyor. Allaha ne kadar dua etsek az. Sizlerden de dua istemiştim, ilgisini eksik etmeyen herkesten Allah razı olsun. Bu arada kan arayışımıza canla başla koşan kan kardeşim Şenay Demircioğlu’nada çok çok teşekkür ederim. Onun sayesinde zorluk yaşamadık. Kan verenlere de nasıl teşekkür edeceğimi bilemiyorum.

Bugünkü şiirlerimi, bir tanesi hariç, hepsini gönderilmemiş ayrılık şiirlerimden seçtim. Gene araya girmeden olduğu gibi aktarıyorum. Fazla söze gerek yok, çünkü duygularımı şiirleri okuyunca anlayacaksınız.

….    ….    ….


YOLLANMAMIŞ ŞİİRLER

7
Kırışmış kumaş gibiyim
Dudaklarım uçukladı, patladı
Yüzümde bedenimde sivilceler
Yüreğimde ateşler yanıyor
Ağır ağır kanıyor yüreğim
Buda olacakmış demek, buda olacakmış
Olmasa şaşardım, olmasa
Kırışmış kumaş gibiyim

Aydın Göle
29 temmuz 2002

***   ***

8
Beni bıraktın aşkınla baş başa
Baş edemiyorum onunla,
en çokta akşam üstleri..
Renkler dönünce kızıla
Bir sinsi hüzün çöküyor yüreğime
Kara bir bulut gibi
Çisil çisil yağmur yağıyor
Usul usul ağlıyorum
Herkeste sana benzeyen bir şey var
Kiminin kaşı gözü, kiminin ağzı burnu
Hepsini toplasan bir sen etmez
Kime baksam seni buluyorum
Nereye baksam ordasın
Beni bıraktın aşkınla baş başa
Onunla baş edemiyorum
Ah!.. bir görsem seni

Aydın Göle
29 temmuz 2002

***   ***

9
Hasretinden fırınlarda kavruldum
Ayrılık rüzgarı esti dört yana savruldum
Ya gel bir kere gel göreyim
Ya ecel gelsin ben can vereyim
Bu can oldukça bende
kurtulamam sevdandan

Aydın Göle
29 temmuz 2002

***   ***
10
Aynı göğe bakıyoruz
Aynı yıldızı görüyoruz
Soluduğumuz hava aynı
En uzak yıldız bana senden yakın
Seni göremiyorum onu gördüğüm gibi
Ne olur bana dön, ne olur sev beni
Uzaklarda durma öyle ne olur
Geceler yorganımız
Ay fenerimiz olsun gel

Aydın Göle
29 temmuz 2002

***   ***

12
Çok korkuyorum
Beni unutacaksın biliyorum
Bu yüzden göz yaşlarım dinmiyor
Bu yüzden ağlıyorum
Bu sabah
gözyaşlarımla çiçekleri suladım
Her damlada
biraz daha boyunlarını büktüler
Bir daha çiçeklenmezler eminim
Eminim yandıklarına gözyaşlarımdan

Aydın Göle
30 temmuz 2002

***   ***

13
Sana hiç veda etmeyeceğim
Seni sonsuza dek bekleyeceğim
Her sabah yanımdaymışsın gibi
Gülücüklerini düşünüp düşünüp
Sana günaydın diyeceğim
Her gece, yeşilinde boğulduğum
Gözlerini öpeceğim
Seni
meleklerin kanadına bırakmadan önce


Aydın Göle
30 temmuz 2002

***   ***   ***

Aşağıdaki şiir sevgiliye gönderilmiş şiirlerden biri. Ayrılık anında sevgiliye sitemin bini bir paradır ya, bu şiirle sevgiliye ah etmeyi değil, sitem etmeyi seçmiştim. Eee boşuna söylenmemiş, “ayrılık sevgiye dahil.” Rahmetli Atilla İlhan böyle demişti.

GÖNDERİLMİŞ ŞİİRLER

172
Yalnızlık hazin hikaye
Oynanan bir kişilik oyun
Kostümler dekorlar pespaye
Denizi durgun, sessiz koyun
Ne limana uğrar,
ne uzaktan geçer bir gemi
Geçse de günler unutturamaz seni
Doğarken yalnız doğdum
Ölürken yalnız öleceğim
Bir kadın doğurdu beni
Bir kadın da öldürecek
Yani sen.. Yani sen..

Aydın Göle
30 temmuz 2002

***   ***

Gene yollanmamış şiirlere dönelim.

….    ….    ….

YOLLANMAMIŞ ŞİİRLER

14
Gene yıldızlar üşüştü başıma
Seni sordum, görmemişler hiç
Parlak ışığın güneşi kör eder
Seni nasıl görsünler ki..
Bana uzak yıldızımsın
Benden uzak yıldızımsın
Ulaşamıyor, dokunamıyorum sana
Sen yaşamam için lazımsın
Yüreğim sabah meltemleriyle
Serinlesin gel!
Günü yüklenip umutlarla gel bir tanem!

Aydın Göle
31 temmuz 2002

***   *** 

15
Aşk!
Ey aşk!
Heyecan fırtınalarıyla sürprizler taşırsın içinde
Beni hiç terk etme
Sevdiğim bıraksa da sen bırakma beni
Ne kadar çilen varsa razıyım
Yak, ateş olup en harlı
Boğ, hırçın bir deniz olup,
Boynuzu kurtlu boğalar gibi
Üstüme üstüme gel durmadan
Havada oksijen azalsın varsın
Varsın nefes alamayayım..
Ne kadar çilen varsa razıyım,
Ayrılık verme
Ayrılığa dayanamamış dağlar,
Ben nasıl dayanayım
Hem ben dağ mıyım
Beni dağ mı sandın
Aşk!
Ey aşk!
Beni terk etme!
Kim olsa severim o zaman,
Kim olsa severim
Kimseyi onun kadar sevemem fakat
Sevdiğimi ver bana ey aşk!
Sevdiğimi ver bana

Aydın Göle
31 temmuz 2002

….   ….   ….

İyi pazarlar sevgili okurlar. Her Pazar sizleri mutlu ve umutlu bulmak dileğiyle hoşça kalın.



Yazışma Adresim: www.goleaydin@hotmail.com


Yayın Tarihi: 02.05.10 

ÜLKEMİZDE VE DÜNYADA DÜĞÜN 6


Dizi yazımızın bugün son bölümüne geldik. Sizin sabrınızı fazlasıyla zorlamamak için dünyada uygulanan kimi düğün gelenekleriyle yazımızı bitirelim.


ÇİN

Damadın ailesi astroloji uzmanına başvurarak evlenmeyi düşünen çift hakkında yorum ister. Eğer astroloji uzmanının hazırladığı horoskopu damadın ailesi uygun bulursa, çocuklarının doğum saatini ve tarihini kızın ailesine göndererek, aynı işlemi onların da yapmasını ister. Gelinin ailesine verilecek hediyeler arasında 'çay' önemli bir yer tutar. Düğünden önce damat evlilik yatağını hazırlar ve üzerine portakal, fıstık ve çeşitli meyvelerden koyar. Ailenin küçük çocukları yatağın üzerine oturtulur ve meyvelerle oynamalarına izin verilir. Yatağın üzerinde ne kadar çok çocuk olursa o kadar çok doğurganlığı sembolize eder. Gelin düğünde kırmızı ayakkabı giyer ve kırmızı duvak örtünür. Nedimelik yapan bayanlar gelinin horoskopuyla uyumlu doğum yılına sahip kişilerden seçilir. Ayrıca Ay takviminin 7. ayının son 15 gününde evlenmenin uğursuz olduğuna inanılır; çünkü o dönemde cehennemin kapısının açılıp kayıp ruhların serbest kaldığına inanırlar.

HİNDİSTAN

Damat gelinin kıyafetinden sorumludur. Gelin; bildiğimiz beyaz gelinlik yerine, "sari" denilen özel bir giysi giyer. Törene gelirken gelinin üzerinde gündelik kıyafetler vardır, daha sonra kocasının kendisine sunduğu kıyafeti giyer.

İSRAİL

Musevilere göre düğünlerde içi cam parçalarıyla dolu bir beze basmak Kudüs'teki kutsal tapınağın yok oluşunu sembolize ettiğinden yerleşmiş bir gelenek halini almıştır. Törende cam kırmakta hayattaki mutluluğu ve üzüntüyü sembolize ediyor.

KORE

Kore'de evlilik geleneklerinde ördek ve kaz önemli bir yer tutmaktadır. Eskiden, damatlar arkalarında kaz taşıyarak beyaz bir atın üstünde gelinin evine giderlerdi. Günümüzde ise sembolik olarak tahta kaz kullanılmaktadır. Bir başka geleneğe göre de düğünden sonra, bir çift tahta ördek yeni çiftin evine yerleştirilir, eğer ördekler karşılıklı konursa çift iyi geçiniyor, ters konursa çiftin kavga ettikleri anlamına gelir.

İSKOÇYA

Gelin düğünden bir gece önce aile büyüklerinin ortasına oturur ve onlara ayaklarını yıkatır. Bu gelenek çiftin mutluluk yolunda yürümelerini sembolize eder. Düğünde ise gelin iki ayakkabısına da bozuk para koyar.

AFRİKA

Afrika'nın bazı bölgelerinde damat adayı kızı ailesinden istedikten sonra kızın ailesi kabul ederse, gelin adayına para ve fıstık verir. Gelin fıstığı damatla bölüşür, çiftin birleşmesine yardımcı olan aracıya da bir parça verilir. Bu komşulara ve akrabalara düğün daveti anlamına gelir.

VİKİNGLER

Vikingler zamanında evlilikler açık arttırma şeklinde yapılıyordu. Damat adayı gelin adayı için kızın babasına fiyat teklif eder ve bu fiyat üzerinden pazarlık yapılırdı. Belirlenen para miktarı çeyiz için kullanılırdı. Ayrıca gelinin sağ ayağına babası gümüş, sol ayağına da annesi altın takardı ve bu gelenek çiftin hayatları boyunca altın ve gümüş sıkıntısı çekmemeleri dileğini temsil ederdi.

BELÇİKA

En önemli gelenekleri mendile isim işlemektir. Gelinin ailesinde, kızın adının işlenmiş olduğu mendil vardır ve bu mendil düğüne götürülerek davetlilere gösterilir. Bu mendil düğünden sonra kızın ailesinin evine geri getirilir ve gelinin kız kardeşi varsa onun adı işlenerek yine evde sergilenir.

İNGİLTERE

İngiliz geleneklerinin en başında kilisede çan çalmak gelir, bu şekilde kötü ruhların kovulduğuna inanılır. Gelin ve damat kiliseye girerken ve çıkarken çanlar çalınır ve davetliler çifte çiçek atarlar.

FİNLANDİYA

Finlandiyalı gelinler düğünde el yapımı altın bir taç takarlar. Törenden sonra bekar genç kızlar gelinin etrafında toplanır. Gelin, genç kızlar arasından birini seçerek altın tacını ona verir, seçilen kızın ondan sonra evleneceği düşünülür.

FRANSA

Evlenecek çiftlerin törende yer alacak çiçeklerini davetliler getirir. Bir ilginç gelenek de; gelin ve damadın, evlilik günlerinde kullanılan ve nesilden nesile aktarılan evlilik kabından şarap içmesidir.

BOSNA - HERSEK

Ülkenin bazı bölgelerinde evlenme çağına gelmiş gelin adayını isteyen damat adayı kız evine yemeğe davet edilmekte ve ailenin büyükleri ile söz konusu evlilik hakkında tartışmaktadır. Kızın aile büyükleri damat adayı hakkında bir karara vardıktan sonra kahve ikramına geçilir. Kahve şekerli ise damat adayı evlilik için uygun görülmüştür, ancak kahve sade ise damat adayı reddedilmiş demektir.

BULGARİSTAN

Erkek, sevdiği kızı ailesinden istemek için en yakın arkadaşıyla kızın evine gider. Giderken yanında "rakia" denilen özel bir ev viskisi ve "zdravet" adı verilen yeşil çiçeklerden küçük bir buket götürür. Bu çiçek mutluluk, sağlık ve zenginliği temsil etmektedir. Bunun yanı sıra kıza ve babasına ufak hediyeler verir. Baba evin reisi olduğundan içkiyi kendisi ikram eder. Damat adayını beğenir ve evliliği onaylarsa kızına dönüp 3 kez evliliğe hazır olup olmadığını sorar. Kız evet derse kızın ailesi de erkeğin ailesine hediyeler yollar. Nişan töreni kızın ailesinin evinde yapılır. Bu tören bir tatil günü ya da Pazar günü düzenlenir. Düğünden önceki Perşembe günü hamur ve mayanın karıştırılmasıyla özel bir ekmek yapılır, bu ekmek yeni ailenin oluşumunu sembolize eder. Düğünde gelin, içinde bozuk para, çiğ yumurta ve buğdayın olduğu bir tabağı başının üzerinden geriye doğru atar ve arkasına bakmaz. Tabak ne kadar küçük parçalara ayrılırsa o kadar iyi demektir. Davetliler gelin ve damat üzerine bozuk para, şeker ve buğday atarlar. Gelinin annesi damatla gelinin geçeceği yere beyaz uzun bir örtü serer ve örtünün üzerine "zdravet" denilen çiçeklerden serper. Ayrıca gelinle damada somun ekmeği verilir, hangisi bu ekmekten daha büyük parça koparırsa evde onun sözünün geçeceğine inanılır. Bir inanışa göre de henüz evlenmemiş iki gelin adayının yolda karşılaşması uğursuzluk kabul edilir, çünkü birbirlerinin mutluluğunu çalacakları düşünülür.

PAKİSTAN

Ülkenin bazı bölgelerinde damat adayı kızın aile büyükleri tarafından sınavdan geçirilir. Bu sınav, aile büyüklerinin damat adayına akla gelebilecek tüm hakaret ve küfürleri etmeleri, damat adayının ise tüm bunlara katlanabilecek kadar soğukkanlı olmasına dayanmaktadır. Sınavdan başarıyla geçen genç evlilik iznini almış olur.

***
Bu yazının bu haliyle epey eksiği var biliyorum. Sözü edilecek pek çok ülke, ülkemizde ve dünyada pek çok adet hükmünü sürdürüyor hala. Fakat bir çoğunu anmaya dahi fırsat bulamadım. Bunlardan biri de Yunan geleneğinde çok önemli yer tutan “drahoma” konusudur. Bizdeki “başlık parası”nın tersidir. Kız babası damada verir. Burada amaç genç çiftlerin yeni hayatlarını kurarken katkıda bulunmaktır.

BİTTİ

***   ***   ***  ***   ***

YUNUS MARKET MÜDÜRÜ ABDULLAH BEY'E TEŞŞEKKÜR

Geçen haftalara kadar eski Yimpaş, şimdiki Yunus Market’e akülü arabamla girip alış veriş yaptıktan sonra geçiş yapmamıza uygun olduğu için10 numaralı kasaya hesabı ödüyordum. Bundan iki hafta önce hırsızlık olaylarını önlemek amacıyla o kasanın yanına bir kişi geçebilecek şekilde sıra engeli koyduklarını gördüm. İlgili kişi gün vererek engeli kaldıracağını söylemişti. Ben o verilen günden bir hafta sonra gittiğimde engelin yerinde durduğunu gördüm. Yunus Market’in müdürü Abdullah beye durumu anlattım. 20 dakika sonra gelin, sonucu görün dedi. Yarım saat sonra gazetemizin bir nüshasıyla gitiğimde verilen sözün yerine getirildiğini görerek sevindim. Böyle kamuya açık yerlerin özürlülerde düşünülerek düzenlemesi bir bakıma kendi menfaatleri gereğidir. Fakat böyle düzenlemelerle bizim önemsendiğimiz düşüncesiyle moral bulduğumuzda bir gerçek. Bu düşüncelerle Yunus Market Müdürü Abdullah Beye çok teşekkür ediyorum.



Yazışma Adresim: www.goleaydin@hotmail.com


Yayın Tarihi: 30.04.10


ÜLKEMİZDE VE DÜNYADA DÜĞÜN 5


Dizi yazımızın bugünkü bölümünde karikatürümüz maalesef yok! Pazartesi günü annemiz Özel Altınova Hastanesinde ağır bir kalp ameliyatı geçirdi. Tıkanmış olan dört damarı değiştirildi. Bu nedenle kardeşim Coşkun Göle karikatür çizmeye bir süre ara verdi. Ben yazılarımı aksatmamaya gayret edeceğim. Annemizin bu hastalığı düzenimizi bozabilir, belki bende bu aralar aynı düzende yazamayabilirim. Şimdiden beni hoş görmenizi diliyorum.


***   ***   ***                                                                                                                                     


Gelin alayı, oğlan tarafından, kızı almak için gidenlerden meydana gelir. Kız tarafından alaya katılanların sayısı çok azdır. Kızın anne ve babası alaya katılmazlar. Gelin almaya gidenlerin arasın da damatlar da bulunabilir. Bununla ilgili pek çok efsanemiz vardır. Alayın evden çıkışından yeni kapısına varıncaya kadar takip edeceği yol, karşılarına çıkanlara takınacağı tavır, vb. bölgelerimize göre değişmektedir.                                                                                     
Yakın bir evden gelin gidecek olan kızı götürecek alay bile, yolunu oldukça uzatmak zorundadır. Köyden köye gelin götürülmesinde ise en uygun olan yol seçilir. Bugün, şehirlerde yapılan düğünlerde, otomobiller, 30-40 metrelik mesa­fedeki iki evi birbirine bağlamak için bir kaç mahalle dolaşıp gelmektedir. Köylerde ise oğlan tarafının erkekleri atlarıyla kız evine giderler; dönüşte dereceye girenlere hediyeler verilir (Posof).
Pek çok yöremizde gelin alayının önü kesilir ve bahşiş alınmadan yol açılmaz. Köylerde köprü başları veya oğlan evinin ulaşıma açık tek sokağı kesilir. Bu iş sembolik olarak bir ipin gerilmesiyle yapıldığı gibi, bölgesine göre at arabası, kalas ve otomobille yolun trafiğe kapatılması şeklinde de olur. Bazen yolun üzerine yatan gençleri de görmek mümkündür. Genellikle oğlan babasının, yoksa yakınlarının arabasının veya alayın yolu kesilir. Bahşişin az olması halinde alay bir müddet daha bekletilir. Bazen bir alayın yolunun birden fazla kesildiği de olur. Alayın geçeceği tahmin edilen yollara göre pek çok genç önlem alır. Bu tür eğlencenin hoş olmayan neticeler doğurduğu da unutulmamalıdır.
Ana evinden oldukça sade bir şekilde ayrılan gelin, yeni evine girerken birtakım merasimlerle karşılanır. Bu mera­simlerde yapılan hareketlerle bolluk getirmesi, tatlı dilli olması, varsa Kötü huylarını kapının dışında bırakması, vb. amaçlanır.
Dua okunması, kurban kesilmesi, damadın gelinin üzerine çeşitli kuru yemişlerle bozuk para serpmesi pek çok ilimiz de görülen törelerimizdendir (Elazığ, Konya, Hadım, Niğde).
Damat tarafın dan gelinin üzerine ayrıca Şeker (Tekir dağ, Artvin), buğday (Elazığ), çerez ve elma (Ağrı) serpilir.                                                                                                                                     
Gelin eve girince ağzına bal sürülüp şerbet içirilir (Eskişehir); uğur getirsin diye arkasına bal sürülmüş tabağı kırar (Ağrı).
İçeri girmeden evvel gelinin başına ekmek ufalanır ve gireceği evin kapısının alt ve üstüne sürmesi için yağ verilir (Isparta).
Gelin eve girerken önüne konan bir tabağı kırar, Kötü huyları baba evinde kalsın diye bir hafta ev süpürmez (Ardanuç).
O, eve girerken kuvvetini ispatlamak için yerdeki bir kaşığa, eşikten geçtikten sonra da kuzu postuna basar (Maden).
Gelin yumuşak huylu olsun diye koyun postuna bastırılır ve huyu çıksın diye de bir çömlek kırılır (Çorum).
Damat ile sağdıç dama çıkıp tabancalarını havaya doğru ateşlerler. Gelin, attan inerken bir kazana basar, bu sırada kadınlar “Gelin buyur naz eyleme, Kapıyı süpür toz eyleme” gibi türküleri söylerler (Artvin).


Gelin eve girmeden evvel camide dua edilir (Gümüşhacıköy).
Gelin eve girerken kucağına kız ve erkek çocuklar oturtturulur. Eve giren gelin kaynananın önce elini, sonra da uğurlu olduğuna inanıldığı için ayağını öper (Kırklareli).

Akşam yemeğinden sonra, yenge adı verilen yaşlı bir kadın, gelini odasına götürür ve damadın gelmesine kadar yanında kalır. Yatsı namazının kılınmasından sonra damat ile sağdıcı eve gelir ve yapılacak duayı beklerler. Duadan sonra damat, eşi ile yalnız kalacağı gerdek odasına girer. Ancak bu giriş pek kolay olmadığı gibi gerdek odasında da eşi yalnız değildir. Yenge, damattan bir hediye almadan odayı terk etmez (Çan).
Namazdan sonra imam nikâhı kıyılır ve damat kapama yapılır (Keşan).
Damat, dışarıda bekleyen arkadaşlarına bir tepsi helva atar; helvayı damadın babasına götüren bahşiş alır (Bafra).
Bazı yerler de gerdeğe giren damadın sırtına vurmak âdettir (Konya, Altıntaş).
Ancak bu vurma bazı yerlerde dövmeye kadar varır (Saimbeyli).
Meşhur Arifim türküsünde de, böyle bir sırta vurma sırasında rakip bir gencin damadı sırtından bıçakladığı anlatılmaktadır. Pek çok bölgemizde damatla sağdıç namazda iken ayakkabı veya şapkaları saklanır. Bunun için onlar camide en ön safta durur ve ayakkabı ile şapkalarını ön tarafa koyarlar. Evde imam dua ederken avlu da ateş yakılması âdettir. Duadan sonra damat yakınlarının elini öper ve içeri girer. Bazı bölgelerimizde gerdek odasındaki yatağa sıhhatli bir çocuk konularak bu evlilikten de böyle sıhhatli bebekler beklendiği ima edilir (Eskişehir, Afyon, Kütahya).
Yenge kadın gelin ve damatla bir müddet oturduktan sonra bahşişini ve bebeği alarak odadan ayrılır. Gelin beklerken damat iki rekat namaz kılar. Daha sonra damat, konuşması ve yüzünü açması için eşine hediye vermek zorundadır. Bazı bölgelerimizde hâlâ sürmekte olan bir âdete göre, gençlerin birleşmesi sonucu kanlanacak olan çarşafı kapıda bekleyenlere verilir. Bunlar çarşafı kızın evine götürür ve bahşiş alırlar. Bu çarşafın pencereden teşhir edildiği bölgelerimiz de vardır. Bu, kız evinin bir tür sevinç işaretidir. Bazı bölgelerimizde ise çarşaf ancak sabahleyin odadan çıkartılır.

Çarşafın kanlanması damat tarafı için de sevinme işaretidir. Oğlanın ailesi, oğullarının bağlanmadığını anlar (büyü ile bağlanmaktan söz ediliyor A.G) ve sevinirler. Kızda gözü olan başka bir oğlan veya onun ailesi, rakip olarak gördüğü damadın bağlanması için çeşitli pratiklere başvururlar. Böylece damat bağlanacak ve gelin bakire olarak baba evine dönecektir. Daha sonra da onlar talip olacaktır.

Düğünler, Pazar gecesi gelin ile damadın gerdeğe girmesi ile sona erer. Ancak daha sonraki günlerde ziyaret ve eğlen­celere devam edilen bölgelerimiz vardır.


Düğünün ertesi günü kız tarafı gelinin ilk gününü kutlamaya giderler. Buna subaha denilir (Elazığ). Aynı gün mevlit okutulur, buna da baş günü adı verilir (Osmaniye). Aynı gün duvak açılır, çeyiz sergilenir (Altıntaş). Üçüncü gün mevlit okutulduktan sonra karşılıklı ziyafetler başlar (Gaziantep).
Gelin ile damadın kız evine gitmesine ise cuma adı verilir (Sürmene). Düğünden bir hafta sonra eğlenceli toplantılar yapılır, buna yedi denilir (Arsin, Trabzon). Bu tür şenliklere bazı bölgelerimizde ise duvak adı verilir (Çorum, Gölhisar). Haftaya kız evine, on beşinci gün ise oğlan evine ziyafete gidilir (Keşan). Bu ziyafet bazı bölgelerimizde hemen ilk Perşembe günü yapılır (Konya).

Düğünlerin hangi tarafa ait olduğu konusu bölgelerimize göre az çok değişiklik gösterir. Düğün genellikle erkek tarafına aittir (Şereflikoçhisar, Tekir dağ, Sarıkamış, İzmit vb.)
Nişanı ise kız tarafı karşılar (İnegöl, Sarıkamış, İzmit, vb.). Damat Cuma (Yıldızeli), Cumar tesi (Eskişehir), veya Pazar günü (Malatya) hamama gider. Hususî bir merasimle giydirilir (Eskişehir, Gümüşhacıköy).Giydirme işini mahalle imamı yapar (Konya).


Sağdıç seçimle belirlenir. Her hususta uygun olan kişiye sağdıçlık verilir (Bayburt). Düğün masrafları için Köylüler ( Köy Halkı ) damadın ailesine yardımda bulunurlar (Gümüşhacıköy). Pazar günü ise köy Halkın dan hediye toplanır (Tekirdağ). Düğüne gelenler zarf içine para koyarak damadın yakınlarına verirler (Gölhisar, Tokat).
Peki diğer ülkelerde düğünler nasıl yapılırmış onları da görelim ve bu yazı dizimizi bitirelim


DEVAM EDECEK

Yazışma Adresim: www.goleaydin@hotmail.com


Yayın Tarihi: 28.04.10