15 Haziran 2010 Salı

ÇİNGENELER VE TARİHLERİ -1

ÇİZGİ-YORUM COŞKUN GÖLE


Yardım amacıyla Filistin’e giden Marmara gemisine İsrail’in uluslar arası sularda saldırması üzerine yazdığım yazıda Yahudilerle Çingenelerin uğradıkları soykırımlar nedeniyle ortak kaderi paylaştıklarından söz edince, Çingeneler hakkında da yazmaya karar verdim. Yahudiler dünyada sahip oldukları ekonomik güç ile, kendilerini allayıp pullama şansını buldular. Böylelikle dünyaya kendilerini çok etkili biçimde kabûl ettirdiler. Çingenelerse bu imkâna hiçbir zaman sahip olamadıkları için çektikleri eziyete dünya her zaman sessiz kalmıştı. Bu 6 bölümlük yazı dizisini o amaçla hazırladım.

***   ***   ***

Dünyada vatansız, gittiği yeri vatan edinen iki millet var. Biri Çingeneler, diğeri de İbrani’lerdir. İsrailoğulları’ndan olan İbrani’ler çok büyük bir çoğunlukla Musevi, yani bizim dilimize yerleşmiş biçimiyle Yahudi dinine ve İbranice denen bir dile sahipken, Çingeneler gittikleri ülkelerin dinini ve dilini benimsemişlerdir. Yazımızın konusu Çingeneler fakat, (İsrailoğullarına dinleri millet dini olduğu için dini ve milli kimliklerinden söz ederken onlara  sadece Yahudi diyoruz) benzerlikleri hiç olmamasına rağmen, Yahudilerle ortak bir kaderi paylaştıklarından dolayı iki milleti birlikte anma gereği duyuyorum.

Ortak kader diyebileceğimiz örnekler çoktur. Biride ikinci dünya savaşı sırasında Nazi Almanya’sında uğradıkları soykırımdı. İlerleyen bölümlerde bunu ayrıntısıyla göreceğiz. İki milletin ortak kaderi toprağa bağlı olmayışlarıydı. İşleyecek toprağa sahip olamadıklarından hiçbir zaman çiftçilik yapmamışlar, geçimlerini zanaatkârlıkla sağlamışlardır. Bu konuda yapılan bir açıklamada (Günümüzde halen Hindistan’da yaşayan Çingenelerle, dünyanın değişik bölgelerinde yaşayan Çingeneler hiçbir zaman asabiyet sahibi olmamışlardır. Çünkü asabiyetin öncelikli şartı, sürü beslemek
ve otlak alanları için bitmeyen savaşlara girmiş olmaktır. Çingeneler sürü beslemeyen göçebelerdir. Dolayısıyla otlak alanları için büyük savaşlar yapmamışlar, savaşçı bir karakter geliştirmemişlerdir. Bu özellikleri ile Çingeneler, kendilerini köleleştiren devletlere ancak zanaatçılıkları ile yararlı olabilirler. Nitekim de öyle olmuştur.)
denmişti.
Çingenelerle Yahudileri burada birbirinden ayıran önemli bir fark var. Yahudiler  ayakkabıcılık, terzilik, kuyumculuk gibi daha önemli ve ustalık isteyen zanaatlarla meşgulken, Çingeneler kalaycılık, sepetçilik, bakırcılık gibi daha hafif zanaatları tercih etmişlerdir. Müzik konusundaki doğal yetenekleri Çingeneleri Yahudilerden farklı kılan bir başka özelliktir.

Başka bir yazıda incelemek üzere Yahudileri burada bırakarak Çingenelerle devam edelim.

Çingeneler nasıl tarih sahnesine çıkmışlar önce onu görelim. Bu konuda birkaç görüş var. Bir söylentide olsa ilki şöyle:

“Yüzyıllar önce Hindistan’da kendilerine Roman diyen bir kabile yaşardı. Romanca (Romani) konuşurlardı.. Şeflerinin küçük bir oğlu vardı. Adı Çen.. Yörenin kralının bir gün bir kızı oldu. Kahinler, ülkenin bir gün istilaya uğrayacağını ve gelenlerin kralın kızını öldüreceğini söylediler.. Kral, kızını kurtarmak için bir çare buldu.. Gan adını verdiği küçük kızı, Roman şefine emanet etti.. “Bunu kendi kızın ilan et, öyle büyüt.. Senin değil, kralın kızı olduğunu, sadece sen, karın ve ben bileceğiz dünyada, başka kimse bilmeyecek” diye yemin ettirdi.. 
Çen ve Gan birlikte büyüdüler. Çen evlenme yaşına geldi, ama kendisine gösterilen dünya güzeli kızların hiçbirini beğenmedi. Garip bir hisle, kız kardeşi bildiği Gan’a yakın hissetti hep kendini.. Oğlunun sararıp solduğunu gören annesi, işin iç yüzünü anlayınca, yemini bozdu ve Çen’e:

“Gan’la evlenebilirsin, çünkü o senin kardeşin değil” dedi. 

Çen Gan’la evlenince, Romanlar ikiye bölündü. Bu sırada kahinlerin dediği de olmuş, Makedonyalı İskender’in orduları Hindistan’ı istila etmişlerdi..
Romanların Çen ve Gan’ı destekleyenleri, onların peşine takılıp ülkeyi terk ettiler.. Kendilerine de Çengan dediler. Durumu öğrenen kahinler, istiladan sorumlu tuttukları Çenganları lânetlediler.. “

Aynı yerde iki gece üst üste uyuyamayın. Aynı kuyunun suyunu iki defa içemeyin. Aynı nehri iki defa geçemeyin” dediler.. 

            Göçebe Çenganlar önce Mısır’a yerleşti.. Orayı da Araplar istila edince bu defa Ermenistan’a göçtüler ve “Biz Mısır'dan geldik” dediler.. Mısır Egypt, okunuşuyla söyleyecek olursak Ecipt diye bilinirdi.. Bu yüzden gelenlere “Mısırlı” anlamına “Cipsi/ Gypsy” dedi Ermeniler.. 
Orada da rahat edemediler ve sonunda Osmanlı İmparatorluğu'na taşındılar ve Osmanlılarla birlikte Rumeli'ye, en başta da Macaristan'a taşındılar..
Sonra Avrupa'nın tümüne yayıldılar. İspanya'da efsane oldular..”

İkinci görüş daha gerçekçi duruyor:

Çingene; Hindistan’ın Pencap-Sind nehir havzası boyunca Pakistan ve Afganistan’ın da içinde bulunduğu bölgelerden tüm dünyaya yayılmış koyu renk tenli Kafkasoid, Hint kökenli halk topluluğuna deniyor. Gazneli Mahmud’un Hindistan’ı işgali esnasında göçe başlayan çingeneler; Arabistan, Mısır üzerinden Kuzey Afrika’ya, İran, Türkiye hattından da Avrupa ve tüm dünyaya yayıldılar.

Başka bir incelemeden de şunları öğreniyoruz:
Çingenelerin dil ve menşeleri üzerinde çalışmış olan XIX. yüzyılın en meşhur alimlerinden A. F. Pott ve Franz Miklosich; Çingene isminin, Hint kast sisteminin en alt tabakasının müzisyen ve şarkıcıları olan “doma” veya “domba”lardan geldiği görüşündedirler.
Parisli dil araştırmacısı Jan Kochanowski ve Pencablı W. R. Rishi, “Rom” (çingen) kelimesini, Ramayana ve Mahabharata destanlarının efsane kahramanları “Rama” ile irtibatlandırmayı denemişlerdir.
İran’daki Çingeneler arasında “rom” ifadesi bilinmemektedir. Farsça’da Çingene için “kevlî” kelimesi kullanılmaktadır. Bu kevli kelimesi; Behram Gur (420-438) zamanında Hindistan’dan İran’a gelmiş olan grup veya taife anlamına gelmektedir. Ermenistan’da “Lom”, İspanya’da insan ve kara gibi anlamlara gelen “Kalo” (çoğulu Kale), İtalya ve Almanya’da ise “Sinto” (çoğulu Sinti) şeklinde ifade edilmektedir. Ülkemizde bunlar, yerli halk tarfından “Çingene” genel adıyla anılmaktadır. Lâkin yörelere göre de onlar çeşitli şekillerde adlandırılmaktadır: “Roman” (Batı Anadolu ve Trakya), “Mutrib” (Van ve Ardahan civarı), “Elekçi” (Orta Anadolu), “Poşa” (Erzurum, Artvin, Erzincan, Bayburt ve Sivas), “Esmer vatandaş,” “Köçer.” “Arabacı” (Anadolunun pek çok yerinde), “Sepetçi” (Akdeniz ve Ege Bölgelerinde), “Cono” (Adana’daki çingeneleri ifade etmek üzere kullanılmaktadır). Ayrıca, ülkemizde “Kıptî” kelimesi de çok yaygın bir şekilde kullanılmaktadır. “Kıptî”, Mısırlı manasına gelmektedir. Osmanlı döneminde “çingane” şeklinde ifade edilen Çingeneler, Mısırlı oldukları zannıyla, “Kıptî” adıyla anılmış ve bu tabir günümüze kadar gelmiştir. Ancak Ege ve Marmara bölgelerinde yoğun bir şekilde bulunan ve Akdeniz Bölgesi’ne de yayılmış olan Çingeneler kendilerini “Roman” kelimesiyle ifade etmektedir.
“Rom” kelimesi Sanskritçe “adam” ve “koca” gibi manalara gelmektedir.” Bu kelime, Sanskritçe “dom” kelimesinden türetilmiştir. İspanyol Çingenelerince kullanılan “Kalo” kelimesi ise tıpkı Hintçe’de olduğu gibi “siyah” anlamına gelmektedir. Bundan dolayı Çingeneler ana vatanlarının dillerine sadık kalarak kendilerine Roman tabirini kullanmaktadır. Aynı şekilde bunlar Avrupa´da “Roma” genel adı altında anılmaktadır.
Çingeneler göçler yoluyla karşılaştıkları milletlerden bakın neleri öğrenmişler?
M. Genner de Çingenelerin ana vatanlarının Hindistan olduğunu ve onların Hint yarım adasının esas yerlileri olduğunu kabul etmektedir. Ona göre Çingenelerin ilk göçü milattan önce Arilerin Hindistan’ı istila etmesiyle başlamıştır. Göç öncelikle kuzeye, Moğolistan ve Türkistan istikametine doğru olmuştur. Daha sonra Çingeneler, Moğollardan ata binmeyi ve Türklerden de demirciliği öğrenmiş olarak anavatanlarına geri dönmüştür.
İster anlatılan efsanelerden olsun ister araştırma sonuçlarından olsun Çingenelerin vatanları Hindistan’dan ayrılmak zorunda kaldıklarını öğreniyoruz. Devam edelim.                              
Çingene göçünün V-XI. yüzyıllar arasında farklı dalgalarla Hindistan’dan İran’a olduğu ve göçün buradan, batı ve güney olmak üzere ikiye ayrıldığı doğrultusundadır. İkiye ayrılmış olan bu Çingene göç hareketinin iki kolunun bir kısmı, Suriye ve Ermenistan üzerinden Anadolu’ya geçmiştir. Onların Türkiye’ye kesin geçiş tarihleri bilinmemekle birlikte, Çingenelerle akraba oldukları kabul edilen Catların 820-834 yılları arasında Araplar tarafından Bizans İmparatorluğu sınırları içinde bulunan Anazarva’ya (Ain Zebra) sürülmüş ve orada Ermenilerle bağlantı kurmuşlardır. Bunlardan bazılarının 1071’den önce de Ermenistan üzerinden Anadolu’ya geçmiş olabileceği düşünülmektedir. Bizanslı tarihçi Nichephoros Gregoras’ın, Çingene akrobatlarının 1322 yılında Konstantinapol’e (İstanbul’a) ulaştıklarını kaydettiği bildirilmektedir. Ayrıca bu tarihten çok önce, X. yüzyılda onların, Konstantinopol’e demirci ve seis olarak geldiği de kaydedilmektedir. Bu haberlerin ışığında çingenelerin Anadolu’ya girişlerinin IX. ve XIV. yüzyıllar arasında olduğunu söylemek mümkündür.
Avrupalı bilim adamları ise Orta Çağ kronikçilerinin verdiği bilgilere dayanarak, Timurleng’in Anadolu’yu istilasıyla birlikte, Anadolu’da bulunan Çingenelerin bir kısmının o tarihten itibaren Avrupa’ya geçmeye başladığını savunmaktadır. Nitekim bunun en önemli göstergesi ise 1400’lü yıllardan sonra Avrupa’da görülen bazı Çingene gruplarının lisanlarında Türkçe’den alınmış kelimelere rastlanmış olmasıdır.
Avrupa’ya Türkiye üzerinden göç etmiş olan Çingenelerin, XX. yüzyılın ilk çeyreğinden itibaren tekrar Türkiye’ye Avrupa üzerinden zorunlu olarak göç ettiklerine şahit olunmaktadır. Bunun en önemli sebebi; onların XIV. yüzyıldan itibaren Avrupalılarca Türk veya Türk ajanı oldukları gerekçesiyle dışlanmaları, esir edilmeleri ve hatta toplu katliamlara maruz bırakılmalarıdır.                                                                                                                                      
Tam yeri ve tam zamanı. Şimdide Nazi Almanya’sının Yahudilere uyguladığı gibi Çingenelere de uyguladığı soykırımı görelim.
“Almanya’da Hitler’in iktidar yılları Çingenelerin en kara günleri oldu. Alman diktatörünün Yahudiler için ateşlediği fırınların bacalarından Çingene dumanları da yükseldi.
Faşizm döneminde Almanya ve Avrupa’da yarım milyon Çingene gaz odalarında yakıldı veya ‘tıbbi deneylerde kobay’ olarak kullanıldı. Naziler yalnız Çingeneleri değil, üç kuşak ötesine kadar soyunda ‘Çingene’ kanı taşıyanları da imha ettiler.
16 Aralık 1942’de SS şefi Heinrich Himmer tarafından çıkartılan kararda ‘Çingenelerin  topyekün imhası’ emredildi. Çingeneler Auschwitz gibi imha ve çalışma kamplarında,
laboratuarlarda öldürüldüler.
Faşist teorisyenler “bu Çingeneler Avrupa’ya yabancı kanı taşıyorlar” diyorlardı.
Almanya dışında Fransa’da 15 bin, Polonya’da 35 bin, Macaristan’da 28 bin, Rusya’da 40 bin Çingene Naziler tarafından topluca öldürüldü.

Çingenelerin Yahudiler kadar güçlü lobileri olmadığından, uğradıkları katliamlar tarihin karanlık sayfaları arasında eriyip gitti.”
(Çingeneler, Nazım Alpman, sayfa 101-102)                                                                                          


DEVAM EDECEK



Yazışma Adresim: www.goleaydin@hotmail.com

Yayın Tarihi: 09.06.10


MARMARA GEMİSİ VE GÜNDEM ÜZERİNE

ÇİZGİ-YORUM COŞKUN GÖLE


Cuma günü gazetemizde yayınlanan “Marmara gemisi ve Yahudiler başlıklı” yazımda ihtiyatlı bir tavırla bunun bir gündem değiştirme çabası olduğunu belirtmeye çalışmıştım. Bugün buna o kadar eminim ki.. dikkat ederseniz hiçbir konuyu bir haftadan fazla konuşmuyoruz. Bu da hükümetin hiçbir olayı onca hararetli demeçlerine rağmen ciddiye almadıklarını göstermez mi? Hafızası iyi olan herhangi birine son bir ayın gündeminde neler vardı, sorsanız, saydıklarına şaşardınız. O kadar çok ki, saymakla bitmez. Onun için yazının sonunda “iç politika uğruna ülkemiz maceraya sokulmamalıdır” demiştim. Enver paşa Osmanlıyı kişisel romantizmiyle 1. dünya savaşına sokmuştu. O savaş ki bizim savaşımız değildi. İki kapitalist ülke Almanya ve İngiltere orta doğu petrollerine ulaşmak için bu savaşı çıkarmışlardı. Bizde bu savaşa bir şekilde sürüklenmiştik. Sonunda ne olduğunu biliyorsunuz. Osmanlı yıkılmış, yerine bu cumhuriyet, dünyada yapılan ilk kurtuluş savaşıyla kurulmuştu.  İşte benim bütün korkum bu.

Tekrar edelim; İsrail Hükümetinin yaptığı katliam, baskın, yaralama, alıkoyma ve saldırı tam bir terördür ve kabul edilmesi asla mümkün değildir. Bu tespit ışığında, biraz da olayın aktörlerine, “aktivistlere”  bakalım.

Mavi Marmara gemisinin ilk sahibi,  İstanbul Büyükşehir Belediyesidir. İstanbul Belediyesi bu gemiyi ihale yolu ile satar. Alan şirket Almanya’da faaliyet göstermektedir! Şirket sahipleri İHH ve Deniz Feneri ile ilişkili kişilerdir! Bu ilişkinin gözden uzaklaştırılması için, Mavi Marmara gemisi, Afrika sahillerindeki bir ada devleti olan ve toplam nüfusu 630 bin olan Comorros (Komor) bayrağına geçmiştir! Komor ülkesi İslami bir yönetime sahiptir! Geminin macerası bu..

Türkiye’yi savaşın eşiğine getiren “Gazze’ye yardım” olayından Hükümetin bilgisi ve desteği olmaması düşünülebilir mi? Hükümet istemese ve göz yummasa, İHH’nın bırakın gemi kiralamasını, adım atması dahi mümkün müdür? İsrail’in bir devlet gibi değil de bir terör örgütü gibi davranacağını ve sonunda ölümler olabileceğini Hükümet öngörmedi mi, yoksa bu sonuç AKP’nin siyasi hesaplarına uygun mu geliyordu? 


Şimdi de Filistin’in ve Arap ülkelerinin unuttuğumuz bir yanını hatırlayalım:

1975 yılında Filistin lideri Yaser Arafat, Kıbrıs Rumlarına; “Biz sizleri kardeş mücadeleciler sayıyoruz, sizin zaferiniz bizim de zaferimiz olacaktır. Çünkü düşmanımız ortak düşmandır” demiştir. Makarios  öldüğünde tüm Arap Ülkeleri 3 gün yas ilan etmiş ve bayraklarını yarıya indirmişlerdir.

Bizim aktivistler Filistinliler için kampanya düzenlemesinler demiyorum. Hatta hep birlikte 17 ağustos depreminde olduğu gibi millet olarak yardım kampanyası düzenleyelim. Bu bizim borcumuz olmalı. Ama aynı aktivistler hiç olmazsa bir defa da şehitlerimiz için kampanya düzenlerler mi acaba? Filistin ve Gazze için, gözyaşı dökenler; Kerkük, Telafer, Doğu Türkistan, Keşmir, Pakistan ve Afganistan’da ölenler için yani Türkler için parmaklarını kıpırdatmazlar. Onlar Müslüman değil mi? Suçları Türk olmak mı?


Yazının ilk paragrafında 1. dünya savaşına sürüklenişimizden söz ederek, gene aynı durumun olabileceğini kastederek korktuğumu söylemiştim ya, bu korkumu Amerika’dan Fethullah Gülen hocanın bu olayı eleştiren ve Wall Street Journal gazetesinde yayınlanan demeci pekiştirdi.

O demeçte ne demişti Gülen hoca?
“İsrail’den izin alınmalıydı” demişti.

Ben; “Marmara gemisi ve Yahudiler başlıklı” yazıda İsrail’in orantısız güç kullanmaktan hiçbir zaman çekinmediğini işaret etmiştim. Hatırlarsanız o yazımda, karşısına geçerek tankı durduran Çinli bir gençle benzeştirerek Rachel Corrie adlı 23 yaşında Amerikalı bir bayanın 16 mart 2003’te Filistinli bir doktorun evini yıkmaya çalışan  dozerin önüne geçerek yaşamını yitirdiğini belirtmiştim. Gerçeğe bakacak olursanız, perşembenin gelişi çarşambadan belliydi. Devletler küçük kasaba tüccarı mantığıyla politika üretemezler. Orda coşku ve slogan olmaz. Orda akıl ve mantık kullanılmak zorundadır.

İslam dünyası ve Araplar arasında görüş birliği yoktur. Onlar Filistin’i hiç umursamıyorlar bile. Biz sadece dindaşlığımız ve geçmişimiz nedeniyle değil, o insanlara insan oldukları için yasal yollar bulmalıyız. Korsan devlet olmamak bunun gerektirir.


Yazışma Adresim: www.goleaydin@hotmail.com

 Yayın Tarihi: 07.06.10

ŞAİRLERİN ŞİİRLERİYLE SÖYLEDİĞİ 45

Merhaba sevgili okurlar. Gene hafta sonuna erdik neyse ki.. neyse ki diyorum, çok hızlı değişen gündem yüzünden epeyce dağıldık. Üstüne üstlük geçimimizi sağlamak için epey yoruluyoruz zaten. Gerçi bir işi olup da çalışabilenler bu işsizlikte şanslı sayılmalı. Bu yorgunluk mutlu yorgunluk olmakla kalmıyor işte. Ne demiş şair?  “Görmedim ömrümün asude geçen demini.” Demek ki o zamanlarda da sakin sessiz hayat, bir özlemmiş. Bu gün bu daha çok istenen bir şey. İşte sizlere biraz böyle anlar yaşatmaya adanmış şiirlerle karşınızdayım.

Gönderilmemiş şiirlere bu hafta da devam ediyorum. Bu şiirler de ayrılık şiirleri..  Bu günkü ilk şiir biraz karışık gibi görünse de, gereksiz görünen her şey gereklidir diyerek, sonundaki gereklileri vurgulayarak karışıklığı aşan bir şiir oldu.   

….    ….

40
Ne lüzumu var
Ne lüzumu var
Domateslerin kızarmasına
Ne lüzumu var
Ne lüzumu var
Patateslerin, soğanların
Saklanmasına yerin altında
Ne lüzumu var
Kocaman ağaçlarda
Küçücük cevizler
Felçli gibi sürünen bostanlarda
Kocaman karpuzlar
Ne lüzumu var
Ne lüzumu var
Minik yüreklere
Büyük sevdalar mı lâzım
Harfi harfine işliyor kader
Harfi harfine..
Ne lüzumu var
Ne lüzumu var
Bir güzele müsvedde miyim
Müsvedde mi doğurdun beni anne
İlk evlâdınım hani, demem ondan
Üstelik şair, zaten çirkinim
Dar kapılardan geçtim asırlarca
Asırlarca çemberi kıramadım
Ne lüzumu var
Ne lüzumu var
Zincirlerle dövdüm bedenimi
Çaput bağladım telli babalara
Yalvardım tanrıya el açıp
Göz yaşı dökerek yakardım
Güzel yarınlar diledim dualarımla
Savaşsız bir dünyaya doğsun diye bebekler
Kokulu meyveler koparsınlar diye dallardan
Topraktan biter güller
Topraktan fışkırır su
Kaçmadan göğün mavisi
Ne lüzumu var
Ne lüzumu var
Çerçöpü ben attım
Ben yaktım ormanları
Harfi harfine işliyor kader
Ben yaya kaldım.
Ben sensiz kaldım
Ne lüzumu var ha,
Ne lüzumu var

Aydın Göle
28 ağustos 2002

***   ***

Tipik bir ayrılık şiiri daha. İnsan sevdiğinden ayrılınca denizini yitirmiş gemi gibi karaya oturmuş duygusuna kapılır. Her yer yüzemeyeceği kadar sığdır.

….    ….

41
Bir yanım virane
Bir yanım bahçe bahar
Seni bu divane gönlüm
Her gün bıkmadan arar
Yetmiyor bana sığ kıyılar
Gel güvercinim
Başımın üstünde uç
Enginler çağırıyor
Çağırıyor rüzgâr
Sensizlik bana sığ kıyıdır

Aydın Göle
30 ağustos 2002

***   ***

İnsan ölünce öte dünyaya nelerini götürür? Sadece günah ve sevaplarını mı dersiniz? Bence dünyada edindiği sevgileri ve bıraktığı güzel izlenimi de götürür. Yunus bunun için
 “Bir kez gönül yıktınsa/Bu kıldığın namaz değil/Yetmiş iki millet dahi/Elin yüzün yuğmaz değil” demez mi?  İşte bende sevdiğime sevgisini de götüreceğimi söylüyorum.
….    ….

42
Hiç için sızlıyor mu ben aklına düştüğümde
Sahi ben aklına düşüyor muyum vefasızım
Ne kadar çabuk vazgeçtin benden
Dönmeyeceğini bile bile seni seviyorum
Umut yorgunu eski zaman yolcusuyum
Sevdalar yordu her durakta
Sen bir rüzgârdın sevda estin delice
Saçlarımı dağınık görürsün
Asıl dağılan kalbimdi
Sen onu bilmezsin
Ne bağ bıraktın, ne bahçe
Bir gün postadan alırsan bir pulsuz dilekçe
Beni affet sevdiğim
Hayattan istifa ediyorum
Sevginle gidiyorum, gideceğim yere

Aydın Göle
31 ağustos 2002

***   ***

Bu şiirde şiirlerimde kendimi anlattığımı, sevgilinin bunu anlamadığını söylüyorum. Hatta sevgimi tarif ederken bu sevgiyi ne sandığını soruyorum.

….    ….

43
Sakat doğan çocuklardı şiirlerim
Kiminin eli yoktu, dokunamazdı sevginize
Kiminin gözü yoktu, göremezdi güzelliğinizi
Kiminin ayakları yoktu, size gelemezdi hiç
Kiminin kulakları yoktu, ne kadar çağırsanız nafile
Kiminin dili lâl, iki çift lâf edemezdi size
Kiminin yüreği yoktu, korkardı her şeyden
Size sevgisini söylemeye bile
Ama hepsinde bir kalp vardı, gece gündüz size atan
Bendim bunların hepsi, hepsi bendim
Sizi o kadar sevdim anlamadınız
Öptüğüm kadındınız
Taptığım kadındınız
Dünyayı uğrunuza
Sattığım kadındınız
Ben sizi böyle sevdim
Siz ne sandınız

Aydın Göle
01 eylül 2002

***   ***

Her sevgili hatırlanmak için bir şeyini verir. Bu sevdalı kişiyi fetişizme (saplantıcılık) sürükler. Benim saplantım verdiği bir tel saçtı. Onu pamuklara sarmış ve bir küçük keseciğe koymuştum. Bir gün yerinde yeller estiğini görünce çok üzüldüm. Bu şiir, o olay üzerine yazılmıştı.

….    ….

44
Affet sevdiğim
Verdiğin bir tel saçını yitirdim
Dudaklarım uyuştu
Yüzüm kırıştı
Saçlarım diken diken
Bedenim yüksek gerilimde
Her yanım titriyor
Bir daha felç oldum bu sabah
Keşke saçlarım dökülseydi
Bir teli kalmasaydı başımda
Rüzgâr katıp önüne yaprak gibi
Savursaydı göklere
Beni vursaydı acı acı ıslıklarla duvarlara
Senden kalan tek güç kaynağımdı o saç telin.
Bir tek tel deyip geçme, o sanki elin,
Ellerindi sanki, bana güç veren.
Şimdi sen yoksun, saçların yok
Birde ellerin
Ağır kederi günlerin
Beni daha kolay yaralar artık
Beni affet sevdiğim
Seni saklayamadım.

Aydın Göle
02 eylül 2002

***   ***

Bu haftanın son şiiriyle sizlere veda ediyorum sevgili okurlar. Haftaya görüşmek üzere hoşça kalın.

45
Biten bir şey yok
Her şey sadece durdu
Bitti sandığımız çok yangın
İçten içe devam eder yanmaya
Bu ateşi söndürmeye gücüm yok
Su utanır ateşin karşısında
Sevda ateşi bu, su kâr etmez ki
Bu ateşe bir yürek yetmez ki
Zaman söndürür kimileyin
Kimileyin hasret eker yangına
Sevdaya tutulmaya gör
Bu ateşte yanmaya gör
Kurtulmak istersinde
Gene razı olursun ateşe
Mutlu memnun yanarsın
Şamdandaki mum gibi
Gözlerin masum bakar, yarınları bilmeden
Zavallı mahkûm!
Zavallı mahkûm, yani ben
Bütün zavallılığımla sevdana tapıyorum
Zaten ben seni sevmedim, sana taptım
Yürekler sevdanın mabedi
Adın bildiğim tek dua
Bu mabette başka dua okunmuyor
Bin cefa etsen de bana dokunmuyor
Mor sümbülüm.

Aydın Göle
02 eylül 2002

***   ***

Hepinize iyi pazarlar.


Yazışma Adresim: www.goleaydin@hotmail.com

MARMARA GEMİSİ VE YAHUDİLER



ÇİZGİ-YORUM COŞKUN GÖLE









Bugünkü yazıma Hasan Hüseyin’in bir şiiriyle başlamak istiyorum. Bu şiiri özellikle seçtiğimi önce şiirin adını görünce, sonrada şiirin tamamını okuyunca anlayacaksınız.
Önce şiiri okuyalım sonra üstüne söyleyeceklerim var.


***

DAHAVIN ÖBÜR YÜZÜ FİLİSTİN

Sen bir nazi kurbanıydın 
Yahudi 
Fırınlanmış çığlıktın 
Sardı acın dünyamızı yıllarca 
Kara bir duman gibi 
Acı çektim seninle 
Yahudi 
Başkaldırdım senin için 
Tükürdüm suratlarına nazi kasaplarının 
Savundum seni 
Savundum insan yüzünün güzelliğini 
Savundum insan sesinin güzelliğini 
Savundum insan yüzlü dünyamızın güzelliğini 
İnsan sesli dünyamızın güzelliğini 
Savundum sende beni 
Yahudi 
Bende dünyamızın güzel geleceğini 

Şimdi artık hepsi boş 
Bir filistin cellâdısın şimdi sen 
Yahudi 
Bir azgın emperyalizmin 
Kanlı elisin 
Savunamam seni artık 
Yahudi 
Sevemem seni artık 
Çirkinsin sen 
Kötüsün sen 
Pissin sen 
Sırtlana dişlettiğin etini 
Güvercinden kopartmak isteyensin 

Dahav’ın öbür yüzü filistin... 

Hasan Hüseyin 

***

1939-1945 yılları arasında milyonlarca insanın ölümüne yol açan ikinci dünya savaşı sırasında Almanya’da yükselen ırkçılık sonucunda Yahudi ve Çingenelere karşı soykırım uygulanmıştı. Çingeneler uluslararası sermayeye sahip olmadıkları için onlara uygulanan zulümden kimse bahsetmemiştir. Hiçbir şekilde kimsenin onaylamayacağı, zulüm ve işkenceyle uygulanan soykırım sonucu dünyada Yahudilere karşı bir acıma ve merhametle birlikte hoşgörü başlamıştı. Birinci dünya savaşından sonra Osmanlı imparatorluğunun yıkılmasının ardından  bin yıllarca vatansız dolaşan Yahudiler, İngiliz’lerin gözetiminde Filistin’de toprak satın alarak önce dış mahallelerde ev bark sahibi olmuşlardı zaten. Sonra yeter sayıya ulaşınca mazlum millet sıfatını kullanmanın  tam zamanı olduğunu düşünerek 1948 yılında Filistin toprakları üstünde İsrail devletini kurdular.

İsrail kurulmadan önce “Ben Guryon” adlı liderleriyle Siyonizm diye bilinen Yahudilere vatan kurma amacı güden bir örgüt kurdular. Bu örgüt İngilizlerin gözetimine rağmen hem İngilizlere hem Araplara karşı teröre bulaşmışlardı. Devlet kurup bir vatan edindikleri zamandan bu yana ya savaş yoluyla, yada devlet terörü yoluyla etrafındaki ülkeleri sindirmeye çalışmışlardı. Bu konuda istedikleri sonucu Amerika’ya da kafa tutarak almışlardır. Aslında bu görece bir kafa tutmaktır. Çünkü dünya sermayesinin  % 90’ını elinde tutan Yahudiler sermayenin anavatanında her isteğini yaptırabilecek güce sahiptir. GDO’lu besinlerden internet ve bilgisayar teknolojilerine, sinemadan dünya basınına kadar her alana hakim olan Yahudiler istedikleri politikaları her ülkenin hükümetlerine uygulatmayı hep başardılar. 60 yıl savaş halinde olmalarına rağmen ayakta duracak sermayeyi başka türlü ellerinde nasıl bulundurabilirlerdi ki? 1980’li yıllarda enflasyon oranları %1.000.000 idi. Defalarca paralarından birkaç sıfır attılar. Dünya Yahudilerinin karşılıksız gönderdikleri paralarla varlıklarını sürdürdüler. Yoksa iç ayaklanmalarla karşılaşmaları işten bile değildi.

Bu yüzden terörle beslenmektedirler. Bu yüzden terörden ayrı durmaları mümkün değildir. Bu güne kadar bulaştıkları belli başlı devlet terörü şunlardır:

King David Oteli Baskını 1946 92 Ölü
Baldat El-Şeyk Katliamı, 1947, 60 Ölü
Yehida Katliamı, 1947, 13 Ölü
Khisas Baskını, 1947, 10 Ölü
Qazaza Baskını, 1947, 5 Çocuk Ölü
Semiramis Oteli Baskını, 1948, 19 Ölü
Naser Al-Din Katliamı, 1948
Tantura Baskını, 948, 200 Ölü
Dahmas Camisi Katliamı, 1948, 100 Ölü
Dawayma Katliamı, 1948, 100 Ölü
Houla Katliamı, 1948, 85 Ölü
Salha Katliam, 1948, 105 Ölü
Deir Yassin Baskını 1948 254 Ölü
Kibya Katliamı, 1953, 69 Ölü
Kafr Kassim Katliamı, 1956, 49 Ölü
Han Yunus Katliamı, 1956, 275 Ölü
Gazze Katliamı, 1956, 60 Ölü
Fakhani Katliamı, 1981, 150 Ölü
Hz. İbrahim Camisi Katliamı, 1994, 50 Ölü
Kana Katliamı, 1996, 109 Ölü
Sabra Ve Şatilla Katliamı 29.07.1982, 3000 ölü
(bunu çok iyi hatırlıyorum. Çünkü en büyük terör hareketiydi. Karşılarında sivil halk vardı. Onları haftalarca bir stadyuma kapattılar. Dışarıdakileri de, zaman zaman stadın içindekileri de havadan taradılar. Dozerlerle evlerini yıktılar. O dönemin Savunma Bakanları Ariel Şaron bu yüzden kasap ünvanını almıştı.)

Şimdi size bir şey hatırlatmak istiyorum.

Çin’de 1978 yılında Mao öldükten sonra çıkan iktidar kavgasında yürüyen tanklardan birinin önüne çıkan genci halâ hatırlayan vardır. O genç, ne yöne dönerse dönsün, önüne geçerek tankı durdurmayı başarmıştı. Bu hareket dünyanın özgürlük hareketi olarak görülmüştü. Az şey mi, koca tanka bedeninizle engel olmak?

Aradan 25 yıl geçtikten sonra Amerikalı bir gurup genç “bebekler öldürülmesin” sloganıyla Refah mülteci kampındaki İsrail’in dozerlerle giriştiği ev yıkımını durdurmaya çalışıyorlardı. Filistinli bir doktorun evini 16 mart 2003’te yıkmaya gelen, tankın önüne geçen Çin’deki o genç gibi, Rachel Corrie dozerin önüne geçti. Ama İsrailli dozer operatörü bir ileri bir geri giderek Rachel Corrie’i  öldürmüştü.

İsrail devleti bugüne kadar neler yapabileceğini, daha doğrusu hiçbir şeyin kendisini durduramayacağını göstermiştir. Bunun bir şekilde durdurulmasının gerektiği ortada. Fakat bunu durduracak bir Arap ve İslam birliğinin varlığından söz edemeyiz. Yeryüzündeki bir milyara yakın Müslüman’a karşılık 25 milyonu bulmayan Yahudi nüfusu, sahip oldukları dünya sermayesiyle birlikte bundan da yüz bulmaktadır.

Şimdi bunlar bilinirken ve üstüne üstlük İsrail’den askeri teknoloji almaktan vazgeçemezken, Marmara gemisinin Filistin’e yapacağı insani yardıma Mısır bile kapıyı açmazken inatla, limanlar arası hiçbir  görüşme yapmadan, yola çıkmalarına izin vermek, bile bile lâdes değil midir?

Çok hızlı değişen gündemimize bakarak bir çok komplo teorisi üretmek mümkün. Aklıma o kadar çok varsayım geliyor ki (bugün bu varsayımlara komplo diyoruz).. Şu asla olmamalı: İç politikalar uğruna ülkemiz bir maceraya sürüklenmemelidir.

Bütün bunlara rağmen İsrail’in yaptıkları hoş görülmemeli. Şiirdeki gibi artık Yahudi mazlum ve mağdur değildir. Bunun nedenlerini kutsal kitaplarındaki metinlere bakarak görebiliriz.


Yazışma Adresim: www.goleaydin@hotmail.com

Yayın Tarihi: 04.06.10

NASIL BİR TOPLUM

ÇİZGİ-YORUM COŞKUN GÖLE




            Geçenlerde bir habere konu olan söyleşi, toplum olarak ahlâki çöküntümüzün bilinen ama kulak ardı edilen ve görülmek istenmeyen boyutunu ortaya koyması açısından ilginçti. Ahlâk mı değişiyor, yoksa o an işimize nasıl davranmak gerekiyorsa öyle davranmayı mı ahlâk ediniyoruz? Ahlâk diye uygulaya geldiğimiz eski alışkanlıklar, yeni tip üretim çağının durumuyla çeliştiği için verimliliğe engel mi oluyor da, toplum olarak bu davranışı sergiliyoruz?


            Gelişmiş kentlerdeki kent insanını yalnızlaştıran bireyciliği, kişisel özgürlüğü sınırsızlaştırarak dokunulmazlığı sağlayan ahlâkı beraberinde getirdi. Burada bireylerin kendiliğinden davranışlarıyla birbirinden habersiz ortak davranışı sağlayan bir ahlâkın geliştiğini görüyoruz. İletişime bağlı olarak etkileşim içinde olan, daha az ve daha yavaş gelişme gösteren kentlerde, geleneklerin henüz bireyleşmeye engel olmasına rağmen, ahlâki tavrın yozlaştığını ve bireyin uçlar arasında kalarak iki yüzlü olduğunu söylemek, sanırım yanlış olmaz.

            Başta sözünü ettiğim haber buna güzel bir örnektir. O habere konu olan söyleşi şöyleydi:

***

            “Doğu  Anadolu’ya atanarak bir ilçede ev bakan bir arkadaşa ev sahibi, musluklara ilişkin açıklama yapar:
            “Mutfak  musluğu ile banyo musluğu kaçağa bağlı; lavabo musluğu su saatine.”
            Arkadaşı şaşkınlıkla sorar :
            “Neden ikisi  kaçağa bağlı da, lavabo saate ?”
            İşte yanıt !
            “Lavaboda aptes alıyorduk ; haram karışmasın diye kaçağa  bağlamadık !”

***

            Bugün, yönetici sınıf dahil, sanayicisi, esnafı, işçisi, köylüsü olmak üzere büyük bir kesimde  böyle bir anlayış var. İbadette titiz ol, gerisini boş ver .

            Madem konu ibadete geldi devam edelim. Oysa ameli düzgün olmayanın ibadeti gölgeli olur. Ameli düzgün olmayanın inancı ne kadar düzgündür? İnancı sarsıntıda olanın ibadeti bence jimnastik hareketinden başka bir şey değildir.

            Bizde örnek çok! Vermek istesek, hiç sıkıntı çekmeden çok örnek verebiliriz. Alın size yakın bir geçmişten bir örnek:

            Kentimizde deprem sonrası apartman dairelerinde oturanlar, hasarlı dairelerini terkettiler. Fakat daha sonra terkettikleri dairelerini, patlak ve çatlaklarını sıvayarak kiraya verdiler.

            Elektrik; ısınmadan aydınlanmaya, yemek pişirmekten banyo yapmaya ve çamaşır yıkamaya, yiyecek ve içecekleri soğutmaktan, ev temizliğine, hatta eğitimden haberleşmeye kadar gerekli olan ve belkide sudan daha çok kullandığımız bir enerjidir. Bu enerjiyi o kadar çok kişi yurdun heryerinde kaçak kullanıyor ki..  Çoğumuz şu haberle irkilmişizdir: “Doğuda tüketicinin %85’i kaçak elektrik kullanıyor. Bedava elektrik kullananlar bu konuda o kadar rahatlar ki, besicilikle geçinen birine yapılan ziyaret sırasında ev ve besi ahırı olan binayı tavana astıkları akkor haline gelmiş divan bozmasından bir ısıtıcıyla ısıtıyorlardı.” resmi ve özel bütün kurum ve kuruluşlarda kullandıklarını ödemek gibi bir alışkanlık nerdeyse olmadığından devlet ya dolaylı vergilerle, yada bu ürünleri fahiş fiyatlarla satarak gelirlerindeki açığı kapatıyor. Sonuçta olan, kullandığını ödeyen masum vatandaşa oluyor.

            Gördüğünüz örneklerle anlaşıldığı gibi bu insanlar küçük kentlerden göç ederek davranışlarını da büyük kentlerin karmaşasıyla derinleştirerek taşıdılar. 

            Nasıl bir toplum oluyoruz diyerek şaşırmayan nerdeyse yok! Niye şaşırıyoruz ki? Bu sözde bizim değil mi?

            “Gemisini yüzdüren kaptan!”

            Başımıza ne geliyorsa bu anlayış yüzünden gelmiyor mu zaten? Önemli olan bu sözü kıracak anlayışı getirmektir.



NOT:
Bugünkü karikatürümüzde bu durumu anlatıyor.
Evinde kaçak elektrik kullanan adam kur’an
okurken mumla, tv seyrederken elektrikle aydınlanıyor. 



Yazışma Adresim: www.goleaydin@hotmail.com

Yayın Tarihi: 01.06.10

AVUÇ AÇMAYI DENEDİNİZ Mİ?

ÇİZGİ-YORUM COŞKUN GÖLE
            Avuç açmak denilince düşkün duruma düşmek anlaşılır. Avuç açmak elde avuçta bir şey kalmamasının veya olmamasının sonucudur. Öyle ya, elinde avucunda bir şeyler olan neden avuç açsın ki? Böyle utanılacak duruma (ki buda toplumdan topluma değişen görece bir durumdur) kim düşmek ister? Doğal olarak kimse istemez. Avuç açmak hayatı sürdürmek konusunda başarısızlığın kabulüdür aynı zamanda.

            Avuç açanın sermayesi dilidir. Ne sunar bu dille? Avuç açtığı kişi veya kişileri kendisinin içinde bulunduğu duruma düşürmemesi için Allaha ettiği duaları ve iyi dilekleri sunar. Dil ne kadar kullanılırsa kullanılsın tükenmeyen bir sermayedir. Sermaye tükenmez tükenmesine ya, buna bağlı olarak kişilik onuru hiç kalmaz.

            Tarih boyunca avuç açanlara hoş gözle bakılmamıştır. Avuç açanlar itilip kakılmış, devamlı horlanmışlardır. Gelişmiş ülkelerde sosyal devlet ilkesi benimsenince avuç açanların sayısı azalmıştır. Avuç açmak geri kalmışlığın bir görüntüsüdür. Bir ülke bunu ancak gelişerek, yani üreterek önleyebilir.

            Buraya kadar avuç açmanın bildiğimiz anlamını anlattım. Başka bir anlamı daha varmış meğer. Durun acele etmeyin anlatacağım. Okuyunca bana hak vereceksiniz.

            Asya’da maymun yakalamak için kullanılan bir çeşit tuzak varmış. Bir Hindistan cevizi oyularak iple bir ağaca veya bir kazığa bağlanırmış. Hindistan cevizinin altına ince bir yarık açılır ve oradan içine tatlı bir yiyecek konurmuş. Bu yarık sadece maymunun elini açıkken sokabileceği büyüklükteymiş. Yumruk yaptığında elini dışarı çıkaramazmış. Maymun tatlının kokusunu alır, yiyeceği yakalamak için elini içeri sokar, ama yiyecek elindeyken eli yumruk halinde yarıktan büyük olduğu için de, elini dışarı çıkaramazmış. Avcılar geldiğinde maymun çılgına döner, tuzaktan kurtulup kaçamazmış.

            Aslında bu maymunu tutsak eden hiç bir şey yoktur. Onu sadece kendi bağımlılığının gücü tutsak etmiştir. Yapması gereken tek şey elini açıp yiyeceği bırakmasıdır. Ama maymunların zihninde aç gözlülük o kadar güçlüdür ki, işte bu yüzden, bu tuzaktan kurtulan maymun çok nadir görülür.

            Şimdi avuç açmak konusunda anlatmak istediğim başka anlama geldik. Bir düşünün bakalım kaçımız aç gözlü maymundan farklı davranıyoruz? Aslında bizleri de tuzağa düşüren ve orada kalmamıza neden olan şey arzularımız, ve zihnimizde onlara bağlı oluşumuzdur. Tüm yapmamız gereken; elimizi açıp benliğimizi, bağımlı olduğumuz şeyleri bırakmak ve dolayısıyla özgür olmaktır. Bu örnekle benzeştirirsek; ben, sahip olduğumuz her şeyin bizim için tuzak olduğunu fark etmediğimizi düşünüyorum.

            Tuzaklarımızı birkaç örnekle görelim mi?

            01: Çoğunlukla konuşmaktan başka, fazla bir özelliğini kullanmadığımız son model cep telefonlarına sahip olmak.

            02: Ortalama 15 m2’sini kullandığımız, ama kullanmadığımız alandan 10 – 20 kat daha büyük evlere sahip olmak veya sahip olmak için borçlanmak.

            03: Belki bir kez giydikten sonra çok uzun süre dolabımızın bir köşesinde unuttuğumuz günün modasına uygun, ertesi yıl modası geçeceği için hiç kullanmayacağımız giysilere sahip olmak.

            04: Okumadığımız kitaplara sahip olmak.

            05: Asla kilometre göstergesinin gösterdiği son sürate ulaşamayacağımız en süratli arabaya sahip olmak.

            06: Bize üç beş kez zamanı, başkalarına sürekli olarak zenginliğimizi gösteren kol saatlerine sahip olmak.

            07: Vakit bulup gidilemeyen, gidilse bile dinlendirmekten çok uzak, tabiri caizse yorgunluktan haşatımızı çıkaracak deniz kenarına yakın bir yazlık, bir tatil evine sahip olmak.

            08: Vaktimize, nakdimize, aklımıza, çenemize zarar verse bile, bir futbol, bir parti taraftarlığına sahip olmak.

            09: Oturmadığımız koltuk takımları, izlemediğimiz dev ekran televizyonlar; kullanmadığımız daha bir çok şeye sahip olmak.. Yada sahip olduğumuzu sanmak.

            10: Sadece çevre olsun diye yüzeysel arkadaşlıkların olduğu ortamlar. Bu ortamdaki insan olma yarışı yerine mal mülke sahip olma yarışı..

            Tuzaktaki maymun gibi; faydalanmasak bile, avucumuzda tuttuğumuz sürece, kendimizi bir şeylerin sahibi sanmıyor muyuz? Oysa hiç farkında değiliz ama biz bu çağın görünmez halkalı köleleriyiz. Ancak parmaklarımızı gevşetip avucumuzu açtığımız zaman özgürleşeceğiz. Yeteneklerimizi körelten bu kölelik aynı zamanda bizi insan olmaktan da uzaklaştırıyor.

            Aslında biz yer yüzüne sahip olmaya değil, şahit olmaya gelmişiz. Onun için avuç açmaktan korkmayın. Elinizden düşürdüğünüz her şey sizi daha özgürleştirecektir.



NOT:
Bugünkü karikatürde semah yapan dervişin manevi
anlamda bütün tuzakları, aldıklarını insana vererek
bozduğu belirtilmiş.  Konumuzla ilgisi burada da
avucun açılmasıdır.



Yazışma Adresim: www.goleaydin@hotmail.com

Yayın Tarihi31.05.10

13 Haziran 2010 Pazar

ŞAİRLERİN ŞİİRLERİYLE SÖYLEDİĞİ 44


            Merhaba! Yaz mevsimi kendini iyice göstermeye başladı. Hem dünyanın hem ülkemizin meteoroloji uzmanlarına göre bu yaz daha sıcak geçecekmiş. Son yıllarda bu sözü daha çok duyar olduk. Küresel ısınma fark edilir duruma geldi. Atmosferde sınai gazlarının artması sonucu sera etkisiyle karşı karşıyayız. Baksanıza, Taşkısığın’da Enka’nın elektrik üreten doğal gaz çevrim istasyonuyla artık kışları kar görmüyoruz. Diğer fabrikaların baca atıkları buna dahil değil. Çevreci değilim. Herkes büyüyüp gelişirken çevreciliğe takılmak bence akla ziyan bir durumdur. Zaten bugünkü sosyo ekonomik geriliğimizin sebebi sınaileşmekte geç kalmış olmamızdır. Demokrasi kültürümüzde 150 yılı aşkın çabamıza rağmen bunun için yoktur. Konuyu uzatmayayım, çevreci değilim ama çevrenin korunması için hoyratça davranmamız gerektiğini de düşünüyorum. Doğal afetler hoyratça davrandığımız için çok can alıyor. Bu aynı zamanda uyarıdırda. Görmek istersek tabii.

            Bu haftaki ilk üç şiir gönderilmemiş şiirlerden oluşuyor. Ayrılık şiirlerine devam ediyoruz. 

….    ….   

34
Olmaz ya, oldu diyelim
Çıkıp gelsen bir gün
Beni sevdiğini söylesen
Ne olur bilir misin?
Dünya yörüngesinden şaşar
Ay patlaması sarar dünyayı
Her parçası bizden mektup
Gider evrenin her yanına
Sakın renkleri unutma
Ateş kırmızı, gök, deniz mavi
Yaprak yeşil, başak sarı
Umut pembedir aşkım.
Ben renkleri unuttum
Suskun siyaha boyadım kendimi
Var mıyım, sor beni?
Sor beni gören var mı?
Beş çaylarına, çerez şarkılardan vazgeçtim.
Sarhoş sofralarına meze değil şarkılarım.
Aşkım kadar yüklü şarkılarla ben,
Sana ermek isterim,
Aşkın duası şarkılarla..
Hey erenler! Bana da öğretin ermeyi.
Vermekse işin sırrı,
Bende biliyorum almadan vermeyi.
Bir türlü sevgiliye eremiyorum
Arafta olmak istemiyorum
Muhakkak bir tarafta olayım
Cehennem olsun harlasın ateş
Ateş ormanında kaybolayım
Cennet olsun essin meltemler
Serin sularında sunalar yıkansın
Arafta kalmak istemem
Olmaz ya, olsada gelsen..

Aydın Göle
23 ağustos 2002

***   ***

35
Ağardı tan yeri
Tam yeri
Ve tam zamanı
Söylüyorum gönlümde yatanı
Ben hep seni sevdim, seviyorum
Şükürle anıp bizi yaratanı.
Ruhlar yaratıldığından beri
Seni sevdim, seviyorum.
Bu sevda o kadar eski gülüm
Masallarda adımız sevdamızla anılır
Sevdamız bir masal mıydı yoksa
İçimde bir çalar saat var sana çalan
Her çalışında gastritim azıyor
Hem bana nefes kadar yakınsın
Hem dokunamadığım kadar uzak..
Bu sevda o kadar zor gülüm 

Aydın Göle
23 ağustos 2002

***   ***

36
Bak bakalım sevenine sahip çıkanlara
Onlar mutluluğu hak edenlerdir
Sevenini bulursa insan ermişini bulur
Sen ona ermemiş olsan da hayıflanma
Herkes eremez, bulamazsın arasan da
En koyu muhabbetin içinde
Kendimden geçmişken
“Yaşananlar yalandı.” Düştü aklıma
Yalandı bunlar, külliyen yalan
Beni bırakıp gitmen yalandı
Sevmek tek gerçek
Gözlerin pırıl pırıl yemyeşil bakardı
Buz gibi camlar titrerdi her bakışında
Ben titrerdim cansız yaprak gibi
Al sevgimi yüreğine sevgilim
Uzun bir uykudan uyanacağız göreceksin
Ben seni seviyorum
Yalanın itibarını bozacağım
Bir taşı tekmeler gibi uzaklaştıracağım hayattan
Kadehleri, tabakları
Pencerelerde camları kıracağım
Ceketimi yakacağım sen döndüğün gün
Havai fişeklerle geceye yıldız ekleyeceğim
Güvercin uçuracağım başının üstünde
Gelirsen..
Olmaz ya hani,
Olurda gelirsen
Bak bakalım sevenine sahip çıkanlara

Aydın Göle
26 ağustos 2002

***   ***

            GÖNDERİLMİŞ ŞİİRLER

            Bu hafta gönderilmiş şiirlerden iki şiir sunuyorum. Kime gönderdiğim aklımda değil. Didaktik (öğretici, eğitici) şiire örnek mi diye kendime soruyorum ve fazlasıyla öğretici buluyorum. Bu tarz bir edebiyat emredici yapıya sahip olduğu için bence pek sevimli değildir. Aynı düşünceyi paylaşıyorsak şunu soracağınızdan eminim; “peki bu şiiri neden bize sundun?” İşte bütün sorunda orda zaten. Bu şiiri kendine güveni çok az olan bir kişiye yazdığıma emin olabilirsiniz. Onu yerden kaldırmanın başka yolu yoktu ki.. sizlerede bunu anlatmak için sunuyorum.

….    ….   

183
Eğer kavgan varsa yumruklarına güven
Aşka düştüysen apansız, yüreğine güven
Eğer dostluksa istediğin adaletine güven
Adaletse aradığın, terazideki eline güven
Güvenirsen kendine, ihtimallerin sonsuzluğunda
Güneş doğar topraklarına bin yıllarca
En kadim dostunla ekmeğini bölüşürsün
Düşmanınla bir tas suyunu..
Düşmanın dahi sever seni, güven verirsen
Önce kendine güven, sonra herkese güven ver
Sevgi güvenin nazlı kızı

Aydın Göle
26 ağustos 2002

***   ***

            Kim yalandan hoşnuttur? Sadece yalan söyleyen.. yalana maruz kalan hiçte hoşnut değildir. Çünkü aldatılmıştır. Aldatılanlarda aldatmayı seven olursa ne olur peki? Bütün toplum yalancı olur değil mi? İşte bunun için yalana karşı yazıldı bu şiir.

184
Ben yalanın itibarını bozacağım
Taşı tekmeler gibi uzaklaştıracağım hayattan
Eğer yapamadıysam yalana acıdığımdan değil
Tekme vuran ayağımdan utandığım için
 
Aydın Göle
26 ağustos 2002

***   ***

            GÖNDERİLMEMİŞ ŞİİRLER

            Gönderilmemiş şiirlere kaldığım yerden devam ediyorum. Bu şiirde sevda ile kazanılan kimlikten bahsediyorum. Yıldırımların krallığından gök kuşağı tacına başka nasıl geçilir ki? Ayrıca sevda küçük çocukluktur, orda hiç yaşlanılmaz.

37
Ben yıldırım krallığından tahtımı terk ettim
Gök kuşağından taç aldım düşüp sevdaya
Şiir okudum gecenin koynunda uyumadan önce
Uyumadan önce seni düşündüm
Seni düşünerek merdivenden kayan çocuklar gibi
Uykuya kaydım
Beni beklerken buldum rüyanın içinde seni
Memnuniyetimden kediler süt çalmadılar bugün
Çünkü ben verdim
Sana rüyada dokunamadım
Ama hayallerim yırtılmıştı
Uç uca diktim
Artık sende büyümesen olur, benim gibi

Aydın Göle
26 ağustos 2002

***   ***

            Yağmurların dudakları kurumuşsa benim dudaklarımı serinletecek su nerdedir. Ona cevap bu şiir.

….    ….   

38
Bahar dalları açmış ellerin
Ellerini öpmeli dudaklarım
Dudaklarım kavruldu sensizlikten
Sensizlikten yağmaz oldu yağmurlar
Yağmurlarında dudakları kupkuru sensiz


Aydın Göle
27 ağustos 2002

***   ***

            İnsan sevdiğiyle ne çok övünür. Hem herkesin görüp bilmesini ister, hem de gören bilenlerin çalmasından korkar. İşte böyle bir şiir bu şiir.

….    ….   

39
Dağıt saçlarını
Yalın ayak yürü toprağın üstünde
Bir papatya tak kulak arkana
Kraliçeler kıskansın seni
Tanrı seni yarattığıyla övünsün
Bende seni sevmekle..
Bende seni sevmekle övüneyim
Kimse bilmesin seni, kimse görmesin
Yok, yok!.. Herkes bilsin tanısın!
Övüneceksem seni herkes bilmeli
Yok, hayır, bilmesinler
Çalarlar seni benden
Çünkü sen yakutum, elmasımsın

Aydın Göle
28 ağustos 2002


İyi pazarlar sevgili okurlar. Haftaya şiirlerle buluşmak üzere..




Yazışma Adresim: www.goleaydin@hotmail.com

Yayın Tarihi: 30.05.10