14 Ağustos 2010 Cumartesi

AB UYUM YASALARIMI AKP UYUM YASALARIMI

Türkiye’de iktidara gelen her parti lideri yasalarla kuşatılmış olmaktan, dolayısıyla anayasaların ruhuna ters hareket etme isteği gizlenerek, halkın yararına olduğunu söyledikleri değişiklikleri, aslında kendi istediklerini yapamamaktan yakınıp dururlar. Oynamaya niyetli olmayan yeni gelinlerde “yerim dar” dermiş, yer açılınca da bu defada “yenim dar” (elbisemin kolları dar) dermiş.

Siyasi tarihimize şöyle bir bakın ne kadar haklı olduğumu göreceksiniz. Çok uzaklara gitmeye gerek yok! 1970 ile 2000 arasında geçen 30 yılı aklınıza getirin. 1970’ler devletçiliğin önemli olduğu, pek çok yatırımın devlet tarafından yapıldığı dönemdir. 1980’ler bu yatırımın durduğu, hatta devletin elindeki işletmelerin satılma fikrinin ortaya atıldığı, 1990’lar bu fikrin uygulamaya konduğu, 2000’lerde satışların bitirildiği dönemdir. Bu arada ekonomik yapıya hakimiyetinden dolayı devletin yapısının hantallığından söz ediliyordu. Her iktidara gelen Siyasi parti seçmenine ve yandaşına yaranmak için işsizliği görece olarak indiren, ama devletin çok daha hantallaşmasına sebep olan, Kamu İktisadi Teşekkülleri (KİT) adıyla andığımız bu işletmeleri gereğinden fazla personelle ve işçiyle doldurdu. Öyle ki, aynı partiden bir bakan değiştiğinde bile ilgili bakanlığın elindeki KİT’lere yeniden, fakat bu kez o bakanın etrafında kümelenenler işe alınıyordu. Sonunda KİT’lerin zarar ettiği sözleri yaygınlaştı. KİT’lerde çalışanların maaşlarının vergi ödeyen bordroluların sırtına bindirildiği belirtilerek bunların satışına zemin hazırlandı. Kamuoyunun böylelikle KİT çalışanlarına husumet duymaları sağlanarak KİT’lerin satışına engel olmalarının önüne geçilmiş oldu. Ardından KİT’lerde çalışan işçilere ne olduysa oldu. Hepsi işsiz kaldı. Memur bu konuda hiç sıkıntı çekmedi, hatta onlara yer beğendirilerek memurluluklarının devam etmesi sağlandı. Yolsuzluklar ayrı bir konu.

Gelelim bu gün olanlara. Ne yapılmak isteniyor? Gerekçeler haklı veya haksız, bugünkü konumuz bu gerekçeleri görmek değil. Ama yapılmak istenen (yada başkalarınca yaptırılmak istenen) hükümetlerin Türk Silahlı Kuvvetlerine (TSK) ve Hakimler Savcılar Yüksek Kuruluna (HSYK) hakim olmaktır. Böylelikle hükümetler (şimdilik AKP, başka zamanlarda iktidara gelebilecek başka partiler) devletin bu organlarında tek söz sahibi olacaklar. Adı tarafsızlaştırma olsa da bu kurumlar politikaya bulaştırılmış olacaklar.

Dünyada buna benzer bir durum Sırbistan HSYK’sında yaşanmış. Bursa Haber Gazetesinin Hasip Öztürk adlı yazarı köşesinde şunları yazmıştı.

“Gözümüzün önünde yaşanmış bir Sırbistan anayasa ve adalet reformu örneği var! AB üye adayı Sırbistan’dan söz ediyorum. Türkiye gibi, AB gözetiminde uyum amaçlı, reform yasaları yapan bir aday ülke! 2008 yılında reform nitelemeli bir Anayasa kabul etmişler. İçinde -yargı reformu- da varmış. Yüksek Hakimler Konseyi adıyla, HSYK karşılığı bir kurum oluşturmuşlar. Adı reform olunca, üye yargıçların çoğunu Sırbistan meclisi seçmiş!

Yüksek Hakimler Konseyi, bir yönetmelik yapmış. Kararlarının gizli olacağını, gerekçegöstermeyeceğini belirlemiş. Ardından yargı reformu (!) bağlamında, ülkede görevli 2413 hakim ile 1000 kadar savcının sözleşmesini geçersiz saymış! Hakim-savcı sayısını da % 25 indirivermiş..

Yeniden atanmak isteyen hakim ve savcılardan başvurmalarını istemiş. 31 aralık 2009’akadar süre tanımış. Başvuru yapan 730 eski hakimin ve 250 savcının atamasını yapmamış.

Yani atananlar listesinde adları geçmemiş. Atama kriterleri ve liyakat ölçüleri de belli edilmemiş.

Ataması yapılmayanlara, niye atanmadığına ilişkin belge ve gerekçe verilmemiş. Kimse bu keyfi ve hukuksuz işlemi yargı önüne götürememiş. Bir ocak 2010 günü binlerle hakim ve savcı işsiz kalmış!..

Alın işte dumanı üstünde bir Anayasa ve yargı reformu uygulaması! AB gözetiminde, uyumyasalarıyla uyumlu! Uzakta değil, Sırbistan’da! AB üye adayı bir ülkede! Söz dinlemeyen, hatır gönül bilmeyen; yasadır, hukuktur, vicdani kanaatdir diye tutturan hakim ve savcılardan bir çırpıda kurtulmuşlar! Hepsini kovmuşlar! AB’nin gözü önünde ve bilgisi içinde! Dünyanın gözlerine baka baka!.”

İşte okudunuz, gördünüz. AB uyum yasalarımı desek yoksa, her ne kadar 12 eylülle hesaplaşma olarak gösterilse de Berhan Şimşek’in çok beğendiğim ve çok yerinde bulduğum deyişiyle “kat çıkma izni” olmaktan başka anlam taşımayan bu anayasa değişikliği oylaması için AKP uyum yasalarımı desek bilmiyorum, emel ve arzuların örtüştüğü birlikteliğin ürünüyle halk oylamasına dayandırılarak bizde de yapılmak istenen bu! Yazımın başında KİT’lerle ilgili yazdıklarımda dikkate alınırsa TSK, Anayasa Mahkemesi ve HSYK’nında, KİT’lerin partizanlaşması gibi partizanlaşmasından korkuyorum. Sonunda onlarda KİT’ler gibi görücüye çıkarılır da açık arttırmayla satılır mı, ne dersiniz?

Yazışma Adresim: www.goleaydin@hotmail.com

Bütün yazılarım...: http://hayatintatlarivehayatindusundurdukler.blogspot.com


Yayın Tarihi 08.08.10

6 Ağustos 2010 Cuma

ÖLÇÜTLER YANİ NAM-I DİĞER STANDARTLAR

Artık beni tanımış olmalısınız. Özellikle dilimize düşkünlüğümü, ona verdiğim önemi farkındasınız değil mi? Yerli yersiz kullanılan yabancı kelimelere karşı çok tepki gösteriyorum. Ama öyle kelimeler de var ki zorla kulağımıza ve dilimize yerleştirildiği için onun Türkçesini kullanınca pek anlamıyoruz. “Ölçüt” bunlardan biri. Onun yerine standart demeyi daha uygun buluyoruz. Bugün bu kelimenin etrafında dolaşmayacağım. Ölçütlerin, yani nam-ı diğer standartların taşıdığı anlamıyla yaşam kalitesi (bakın bir yabancı kelime daha kullandım) arasındaki ilişkiyi irdelemeye çalışacağım.

Dünyada genel ölçüler diyebileceğimiz nitelik ve nicelik belirtici kurallar bütününe standart deniliyor. Bu ağırlık ölçüsünden, uzaklık ölçüsüne tutunda, ürünün kalitesini belirten içeriğe kadar geniş bir yelpazeyi kapsar. Yani standartlar, verilen hizmetin veya üretilen ürünün kalitesini onaylamak demek olan, herkesin katıldığı (görüş birliğine vardığı) ve gene herkesin görür görmez anlayacağı sembollerle belirlenmiş birim ve değerler toplamlardır

Üretimden tüketime kadar geçen süreçte her ürünün denetlenmesi ve tüketicinin korunması bir açıdan da standartların gözetilmesiyle mümkün olmuştur. Verimlilik ve kalite göstergesi olarakta standartların önemli bir işaret olduğunu belirtmezsek olmaz. Bunun için kalite kontrol merkezleri bile kurulmuştur. Dünyanın en eski ulusal standartlar kurumu olarak BSI British Standards 100 yılı aşkın bir süredir hizmet vermektedir. Ülkemizde de Türk Standartları Enstitüsü bu amaçla yıllardır hizmet veriyor. Her ülkenin farklı standartları da olabilir. Avrupa Birliği Standartları, Amerikan standartları gibi.. fakat uluslar arası dolaşıma giren her ürün ve hizmet belirli şartlara sahip olmak zorundadır. Her ürün kendi genel ölçülerini, yani standardını oluşturur. Bu konuya Elektroteknik alanındaki standardlar gösterilebilir. Elektroteknik standartları International Organization for Standardization (ISO) ve International Electrotechnical Commission (IEC) tarafından da kabul edilmiştir.

En önemli satandart “İnsan Hakları Beyannamesi”yle konulmuş bireyin kaliteli hayat hakkını belirleyen standartlardır. Buna göre hiçbir insan başka insandan daha üstün veya daha aşağı değildir. Herkes yaşama hakkına sahiptir. Yaşaması için barınma, beslenme, eğitim, sağlık gibi haklardan eşit şekilde ayrımsız yararlanır. Çalışma hakkı da yaşam hakkının içindedir. Burada da ayrımcılık kesinlikle yasaktır. Bu liste uzayıp gider. “İnsan Hakları Beyannamesi” devletle birey, bireyle birey arasındaki ilişkileri düzenlemeyi amaçlayan, insanın varlığına yönelik, herkesi ilgilendiren bir belgedir.

Sözün kısası standartlar yaşam kalitesini gösteren bir çıtadır. Çıtanın ne kadar üstünde uygulamalar varsa bireyin yaşam kalitesi o kadar yüksek demektir. Tersine bir durum yaşam kalitesinin düşüklüğünü gösterir.

Bizde de standartlar konusunda epey ilerleme var. Tüketici haklarını koruyan mahkemeler bile oluşturulmuş durumda. Uğradığınız haksızlığa karşılık hizmet veren veya üretici firmaları dava edebilirsiniz. Henüz ülkemizde bu konu çok yaygınlaşmış olmasa da AB şartları gereği yasal düzenlemeler yapılmaktadır. Yalnız mahkemelerin, bu konuda açılmış davalar, dava açan kişinin lehine sonuçlansa bile, “emsal teşkil etmeme” kaydıyla firmaları diğer tüketicilerden koruduğunu görmekteyiz. Oysa aynı konudan diğer tüketicilerde mağdur durumdadırlar.

Yaşam kalitesini gösteren bir göstergede asgari ücretlerdir. Buradaki standartların gelişmiş ülkelerin epey gerisinde olduğunu hepimiz biliyoruz. Bunun bir sürü gerekçesi ortaya konabilir. Fakat bu halkın giderek fakirleştiği gerçeğini değiştirmez.

Türk-İş dört kişilik bir ailenin açlık sınırının 822 TL, yoksulluk sınırının ise 2 bin 676 TL olduğunu açıkladı.

Temmuz ayı “açlık ve yoksulluk sınırı” çalışmasına göre, dört kişilik bir ailenin sağlıklı, dengeli ve yeterli beslenebilmesi için yapılması gereken gıda harcaması tutarı (açlık sınırı) 821.66 TL, gıda harcaması yanı sıra giyim, konut, ulaşım, eğitim, sağlık, ve benzeri ihtiyaçlar için yapılması zorunlu diğer harcamalarla birlikte toplam tutarı (yoksulluk sınırı) 2 bin 676.42 TL olduğu belirlendi.

Bu ne demektir?

Temmuz ayı itibariyle asgari ücret, 599.12 TL olduğuna göre, bu ücretin “insanca geçim koşullarını” 7 gün, açlık sınırını ise 22 gün karşılayabilecek demektir.

Ülkemizde yaprak kıpırdamamasının nedeni işte budur. Artık çalışanlar (kurumlaşmış firma ve devlet işçileriyle derecesi yüksek memurlar hariç) zorunlu gıda tüketiminden bile kaçınmaktadır. Asgari ücretle bir yuva nasıl kurulur, kurulan yuvalarda çocuk nasıl yetiştirilir, bunu düşünen var mı? Sanmıyorum. Aslında bu zincirleme olarak herkesi ve herkesimi etkiler. İşverenler bence bindikleri dalı kesiyorlar. Sadece dışarı mal satmak için işçilik maliyetleri düşük tutulamaz. Çünkü herkes dışarıya mal satamaz ki.. esas kârlı satışlar iç satışlardır.

Son araştırmalara göre Almanya, yüksek ücretlere ve taşıdığı “Sosyal Güvenlik” yüküne rağmen dış satım ve büyüme bakımından hem düşük ücret ödeyen, hem “Sosyal Güvenlik” yükü hiç olmayan Çin’le at başı gitmektedir. Bir başka yazıda bu konuyu da inceleriz.

Ne demiştik? Standartlar yaşam kalitesinin göstergesidir. Bu durumda bizim yaşam kalitemiz ne durumda diye sormayacağım, merak etmeyin!


Yazışma Adresim: www.goleaydin@hotmail.com

Bütün yazılarım...: http://hayatintatlarivehayatindusundurdukler.blogspot.com


Yayın Tarihi: 04.08.10

KENTİMİZDEKİ GÜZELLİKLERE TEŞEKKÜR VE BİR KAÇ ELEŞTİRİ

Hızırtepe’deki Yeşiltepe mahallesi 8002 numaralı sokakta engellilerin akülü aküsüz bütün arabalarını tamir eden ve bu arabaları üreten “POLATSAN” adlı bir atölyenin varlığından haberdar mıydınız? Sahibi Aydın Polat’ı tanır mısınız? Evet kentimizde böyle idealist insanlarda var. 5 yıl önce bu fikirlere sahip biri olarak tanımıştım kendisini. Açıkçası başarılı olmasını diliyor ama pekte başarılı olacağına inanmıyordum. Çünkü bu araçları üreten yabancı firmalar her parçanın seri numarasına kadar bilgi veriyor fakat, iş ana beyine gelince oradaki seri numaralarını siliyorlardı. Sakarya Üniversitesi’nde bu araçları incelemeye alan birkaç eloktronik ve bilgisayar öğretim görevlisinin bu noktada bilginin gizlendiğini gördüklerini duymuştum. Aydın Polat yılmadı ve aracını geliştirip gün ışığına çıkardı. Bununla da kalmamış, cüzi bir ücret karşılığı belediyenin bu araçların tamiri için belirlediği şantiyesinde sıra beklemek istemeyen engellilere hizmet vermeye başlamış. Aydın Polat’a şu telefondan ulaşabilirsiniz: 275 76 35.

Bu arda Sadettin Yılmaz’ın meclis üyeliği sırasındaki girişimleriyle, Ortopedik Özürlüler Derneğine gelmiş olan Amsterdam’daki Türk yardım derneklerinin getirmek istedikleri akülü araçları Adapazarı Merkez Belediyesinin getirmesi sağlanmış, merkez belediye başkanı Süleyman dişli bununla kalmayıp makine ikmal dairesinde bu araçların montajı, bakım ve tamiri için bir birim oluşturmuştu. Oranın personeli taşeron bir firmanın personeli olduğu için geçen yıl aralık ayında taşeron firmanın süresi dolunca işçiler işten çıkarıldı. Şimdi orda sadece Harun usta bu işle tek başına boğuşuyor. Birde Büyük Şehir Belediyesi de dağıttığı akülü araçların bakımını oraya aktarınca, buna karşılık akülü araçları taşıyan bir kamyonette satılıp servis veren bir kamyonet kalınca işler iyice arap saçına döndü. Bu kamyonet belediyenin işlerine kullanılıyor. Eğer işi erken biterse Harun usta tek başına gelip akülü araçları makine ikmal dairesine götürmeye çalışıyor. Harun usta bütün engellilerin ağbisi, kardeşi. Kendiside hafif engelli. Kendisine ben dahil hepimiz çok şey borçluyuz. Ne yapsak hakkını ödeyemeyiz. Belediye Başkanı Süleyman Dişli’den bu konuda eleman sayısını elektrik ve elektronikten anlayan personel arasında kaydırma yaparak veya bu vasıflarda yeni bir eleman alarak arttırmasını, ayrıca sırf engelli araçlarını alabilecek bir kamyonetin tahsis edilmesini özellikle vurgulayarak rica ediyorum. Harun usta bu işi tek başına ve kamyonetsiz nasıl götürsün? Lütfen sayın başkan bu önerimi dikkate alın.

Türkiye sakatlar derneği Adapazarı şubesi ve Sakarya Ortopedik Özürlüler Derneği aynı binada hizmet veriyorlar biliyorsunuz değil mi? O bina Yunus Marketin yanında bulunan prefabrik bir yapı. TSD Şube başkanı ve Sakarya Ortopedik Özürlüler Derneği temsilcisi Sadettin Yılmaz’ın Sakarbaba Caddesindeki dernek binası çevresinde engellilerin rahatlıkla karşıya geçebilmesi için engelli uyarı levhası konulması başvurusunu kabul eden ve bunları ilgili yerlere konulmasını sağlayan Büyük Şehir Belediye Başkanı Zeki Toçoğlu ve Fen İşleri Daire Başkanı Recep Ören’e bir engelli olarak çok teşekkür ediyorum. Yalnız sürücülerimizin biraz daha dikkatli ve özverili olmalarını bekliyorum. Çünkü bazen yarım saat ordan karşıya geçmeyi bekliyoruz. Galiba kentimizde ki sürücülerin engelliler konusunda eğitilmesi gerekecek. Çünkü uyarı levhalarına rağmen herkes hiç hız kesmeden trafikte seyrediyor. Birde sayın başkan, bu levhalardan kentin her yerine koyarsanız istenen sonuç kesinlikle alınır. Bunu sizden özellikle rica ederim.

Adapazarı halkı olarak gezdiğimiz yerlerdeki olumsuzlukları görebiliyor muyuz? Peki gördüğümüz olumsuzlukları ilgili yerlere bildiriyor muyuz? Aslında bu hem bir hak, hem de vatandaşlık görevidir. Nedense bu hakkı kullanmıyor ve görevimizi pek yerine getiremiyoruz.

Sizde hak verirsiniz ki, her yerde bulunmam mümkün değil. Her şeyi oralarda yaşayanlar kadarda göremeyebilirim. Bunun için sizlerin bana gördüklerinizi varsa şikayetlerinizi yazmanızı istiyorum. Ahmet Arslanoğlu arkadaşım birkaç eksik belirlemiş ve bana yazmış.

Sırasıyla yazıyorum.

1: Katlıpazar’ın önündeki çeşmenin yer taşları tamamen kırık. Oradan geçenler su birikintilerine bata çıka gidebiliyorlar. Bunu hiçbir yetkili görmez mi?

2: Uzun çarşı içi taşları kırık. Esnaf çöp ve pisliklerini bu kırık taşlara, yani halkın geçtiği orta yere döküyor. Doğrusu hiç hoş olmayan görüntüler bunlar. Bir çarşı böyle mezbelelik olmamalı.

3: Dilmen mahallesi 6054 numaralı sokaktaki Belediye Spor Parkından oturak ve banklar kaldırıldı. O sokak sakinleri bu yaz gününde akşamüstü biraz serinlemek için bu parkı kullanıyorlar. Ayrıca o park gene sokak sakinlerinin buluşma noktası. Neden bu oturak ve banklar kaldırıldı? Sayın yetkililer, bu hatayı gidermenizi o sokak sakinleri adına rica ediyorum.

Dostum Faruk Karagöz’ün mahallesi Yenigün Mahallesiyle, Cumhuriyet mahallesinde Telekom havadan giden kablolarını yer altına aldı. Bozulan yollar asfaltı kazınarak yeniden asfaltlandı. Dolayısıyla yollar yükselmemiş oldu. Bunun için ilgililere o mahalle sakinleri adına teşekkür ediyorum.

Akıncılar Mahallesi Berber ve 15 numaralı Sokaklardaki bir çok ev yollar kilitli parke taşla kaplandıktan sonra diğer mahalle ve sokaklarda olduğu gibi adeta gömülmüşlerdi. Hele Berber Sokaktaki arkadaşım Recep Coşgun’un evini bir görseniz. İki büklüm eğilmeden eve girmek çıkmak mümkün değil. Orda çok kişi kafasını kapı kasasının üstüne vurmuştu. Ya engelliler ne yapsın? Bunu düşünen var mı? Benim gibi bir engellinin arkadaşını ziyaret etme hakkı olamaz mı? Olmuyor işte. Ona misafirliğe gittiğimde kapısının önünde dışarıda oturuyoruz. Ramazanda iftara çağırıyor, iftarımızı sokakta yapıyoruz. Deprem öncesi evinin kapısı yolla bir hizadaydı. Rahatlıkla evine girip çıkabiliyordum. Deprem sonrasında yapılan yollar yükselince artık ona çok ender ziyarete gidiyorum. Bu yüzden her yol yapılışında deprem öncesinde de asfalt üstüne asfalt atılmasını da bildiğim için gömülme korkusuna kapılıyorum. Gidin bakın birçok yerde bahçeler en az yarım metre aşağıdadır. Bu ilkellik değimlidir? Her yol yapımında evlerimizi yıkıp yeni ev mi yapacağız? Maalesef geçmiş Belediye Başkanlarının işgüzâr tutumları yüzünden Adapazarı bu hale geldi. Deprem bu açıdan yeni bir başlangıç fırsatı verdi. Orda da bütün çalışmalar düşünülüp yapılmadığı için bu fırsat kaçtı. Biz yapboz oyununu icat etmedik ama yapbozu çok seviyoruz. Bakkallar durağından Yeni Cami yönüne giderken sağ taraftaki kaldırımlara dikkat ettiniz mi? Ben engelli olarak kaldırımları kullanamıyorum. Kiminde iniş rampası yok. Kiminde kaldırım taşları paramparça. Sözün gelişi “beni boş verin diyelim” de oranın esnafı bu görüntüden nasıl rahatsız olmazlar anlamıyorum. Ben Akıncılar Mahallesinde oturuyorum. Yeni Cami’den Bakkallar yönüne gidişte ışıklardan karşıya geçmek daha kolay ve daha güvenli. Fakat sözünü ettiğim kaldırımların bu hali nedeniyle ters yol aldığım için trafikte tehlikelerle karşılaşıyorum. O zaman bu kaldırımlar neden var? İlgililerin Lemar Market önündeki kaldırımı görmeleri yeterli fikir edinmelerini sağlayacaktır.

Yazışma Adresim: www.goleaydin@hotmail.com

Bütün yazılarım...: http://hayatintatlarivehayatindusundurdukler.blogspot.com


Yayın Tarihi: 02.08.10

ŞAİRLERİN ŞİİRLERİYLE SÖYLEDİĞİ 53

Merhaba! Yazın ortasındayız ya, gökyüzü masmavi bocuk sanki. Beyaz bulutlar gurup vakti pembeleşmiyor mu, o zaman kendimden geçiyorum. Asıl şiir o. Yüce yaratıcının şiiri; bakan ve baktığını gören her gözün, bakmaya doyamadığı her şeydir. O şiir kelimelerle kurulmaz. O şiirin kelimelere ihtiyacı yok! Onun için her dilden millet bu şiirden anlıyor. İnsanlar, bu şiiri daha çok görmek için diyar, diyar gezmiyorlar mı? Yani her anı şiir dolu mevsimler içindeyiz. Şehrimizde buna çok elverişli. Gidilen her beldemize Mevlâm ayrı güzellik saçmış. Artık evlerde durulmaz. Ya motor gücüyle karadan, ya rüzgâr gücüyle denizden gezelim. Belki en umulmadık yerde, en umulmadık biçimde şiirle karşılaşırız.

Eğer halâ evdeyseniz, yüceler yücesi yaratıcının bana bağışladığı kalbimden damlayan damlalardan biriktirdiğim şiirleri okursanız sevinirim.

Bugünkü ilk şiirim de sevmek giyilmiş ten gibidir diyorum. O öyle her elbise gibi çıkarılamaz.

…. ….

60

Sen kaç dur bakalım benden

Can çıkar huy çıkmaz bedenden

Sevmek tenimdir soyunamam

Canımı iste ruhum, senden vazgeçemem

Razıyım uykusuz gecelere

Razıyım yaşlarımdan döktüğüm gözlere

Razıyım en galiz küfürlere

Uyku haram oldu

Su içmek haram

Bir lokma ekmekte..

Sen haram oldun

Yaşamak işkence

Akşam üstleri güneş

Gözyaşlarımı görmeden batmıyor

Sana zindanlarda ağlıyorum

Sevmek tenimdir soyunamam

Aydın Göle

26 kasım 2002

*** ***

Gerçeklik insafsız bir değişmezliktir. Siz değişmesini ne kadar isteseniz de boş.. siz alışana kadar etleriniz lime lime doğranır. Ama sevgiliyse bu gerçeklik, ölmeniz tutar da ölemezsiniz. Ne yaparsınız, ah çekmekten başka ne yaparsınız. Bu şiir işte öyle bir ahın şiiri.

…. ….

61

Sen insafsız gerçeğin aynası

Kalbimdeki sevgiyi görmüyorsun

Görsen mümkün değil, duramazdın

Kalamazdın böyle duyarsız

Gücüm tükendi yaşamaya

Sen zalimliğinle kal kalabilirsen

Senden zalimi çıkar, çalar kalbini

Ektiğini biçersin

Aydın Göle

26 kasım 2002

*** ***

Vefasız yari olanlara cennet müjdelense yeridir. Çekilir acımıdır o acı? Allah kimseyi vefasıza düşürmesin.

…. ….

62

Melekler vurulmuş sana

Çok mu benim sana vurulmam

Bak ay perişan, yıldızlar perişan

Kâhkülünde sallanan bahtım perişan

Kalbine nişan

Alamaz mıyım son nefesime dek

Hüzzam dilencilere sadaka,

Dualara el aradım,

Okuyacak dudak.

Bulamadım! Benden başka

beni anlayacak.

Yok kimsede, insaf kalmamış

Sende unuttunya beni

Hüzzam saatlerin tiktakları

Savurur beni gecelere

Aydın Göle

02 aralık 2002

*** ***

Sevdalar hastalık gibi gece canımızı daha çok acıtır. Her şey dillenir gece sevda acısıyla. Olur olmaz yerlerden gölgeler peydahlanır. Hep onun gölgeleri..

…. ….

226

Ben leyli sevdamın palamar çözmüş gemisi

Sen Leyla denizlerinin başbelası

Kayalara vurmadımsa usta kaptanlığımdan değil

Rüzgâr fısıldadı yolumu kulağıma

Aydın Göle

02 aralık 2002

*** ***

Gitmek isteyipte gidememenin şiiri. Sevda karasızlıklarla dolu olmasa çabuk biterdi. Bitmeyen sevdada gitmek kolay iş değil.

…. ….

63

Ben gidersem büsbütün

Bulamazsın hiçbir yerde, arama

Sana bir selam emanet ediyorum

Nasıl söylersin bilmem, anama

“İç kanama

Geçirdi, yaşıyor, yaşıyor ama

Nerde, nasıl bilmiyorum” dersin

Sevdalara hiç doyama

Hiç bitmesin aşk özlemin

Bir elsiz eldiven sarsın yüreğini

Sen hiçbir şeyi sarama

Ben gidersem büsbütün

yüreğinden de giderim

Yüreğimde göremezsen kendini

pişman olup ağlama

Ağlama dayanamam, yine seni severim

Ben gidemem büsbütün

Ayak seslerim kalır kulaklarına

Gölgem kalır akşamlarına

Belki dayanamam beni seversen

Bil ki mutlaka gelirim

Aydın Göle

02 aralık 2002

*** ***

Bu küçük dörtlükle özlediğim kişinin o an ne düşündüğünü merak ettiğimi anlatmak istedim.

…. ….

227

Özler mi özlenen özleyenini

Bilir mi özlenen özlendiğini

Bekler mi özlenen özlemlisini

Diner mi özlemlilerin özlemi bir gün

Aydın Göle

05 aralık 2002

*** ***

Faili belli olmayan, yani kim vurduya gidenlere bakıp biz neler demeyiz? Ne kuşkular besleriz değil mi? Oysa cinayete kurban giden katilini bilir. Onun bilmediğini, her şeyi bilen Allah bilir. Aşka ziyan olmakta bir cinayet bence. Bu şiirle bunu anlattım.

…. ….

64

Faili bellidir cinayetlerin

Siz bilmeseniz de bellidir

Sessizce işleyen cinayeti

Issızda işler, gözlerden uzak

Kendi bilir birde maktül

Sizin gördüğünüz incecik bir tül

Oda sallanır durur her rüzgârla

Ya rüzgârlar sert esmelidir

Ya bir el gelmelidir karalı

Gerçeğin apaçık görünmesi için

Sen, birde ben biliyoruz

Aşkı öldüreni, beni öldüreni

Benim dilim yok, söyleyemem

Ay suskun, yıldızlar uzak

Vicdanın seni zorlayacak

Suçunu itiraf edeceksin

Aydın Göle

05 aralık 2002

*** ***

İşte inanılmazsa aşkın yeşermeyeceği aşka ait inanç sistemi. Bu inanç sistemine girenler aşkın ne olduğunu anlarlar.

…. ….

65

Sevginin yüceliğine

Aşkın onun şahikası olduğuna

İnandım.

Sevenin

Hele aşk düştüğünde yüreğine

Kendisinin kanatsız melek

Ve yüreğinin

Kutsal kitap olduğuna

İnandım.

Sevgilinin rüya,

Acısının gerçek olduğuna

İnandım.

Aydın Göle

06 aralık 2002

*** ***


Yazışma Adresim: www.goleaydin@hotmail.com

Bütün yazılarım...: http://hayatintatlarivehayatindusundurdukler.blogspot.com

Yayın Tarihi: 01.08.10

ANAYASA DEĞİŞİKLİĞİ İÇİN HALKOYUNA GİDİLİRKEN - 4

Çarşamba günü bu yazı yayınlanması gerekirken yanlışlıkla “ATIN DİZGİNLERİNİ BIRAKMAK, KALEMİ SERBEST BIRAKMAK” başlıklı yazıyı gönderince dizi yazımızı bitirememiş oldum. Tamamen benden kaynaklanan bu hatadan dolayı yazı işleri müdürüm Şeyda Şimşek hanımefendiden ve siz sevgili okurlarımdan özür diliyorum.

Geçen bölümde iş dünyasının sesi olan Referans Gazetesi’nin köşe yazarı Ertuğ Yaşar’ın anayasa değişikliği hakkındaki eleştirisini bitirememiştim. Bugün hem bu eleştiriyi hem yazı dizimizi bitiriyorum.

*** ***

“Hukuk uzmanı olmadığımız için anayasa değişiklik paketinin yüksek yargı ile ilgili önerilerinin içeriğini ve sonuçlarını kavrayamıyoruz. Yani acaba AKP gerçekten yargının yarattığı bürokrasi egemenliğini mi kırmaya mı çalışıyor, yoksa yürütmenin yargı üzerinde tamamen egemen olmasını mı sağlamayı amaçlıyor, anlayamıyoruz.

Yine de anayasa değişiklik paketinin ekonomi ile ilgili en önemli değişikliğinin memurlara toplusözleşme hakkı vermesi olduğunu söyleyebiliriz. Eğer değişiklik kabul görürse memurlar ve diğer kamu görevlileri, ‘toplusözleşme’ hakkına sahip olacaklar (şu anda ‘toplu görüşme’ hakkı var).

Ama bu madde de bizce çok muğlak… Toplusözleşme hakkı var ama grev hakkı var mı belli değil. Çünkü değişiklik taslağı aynen şöyle diyor: “Toplusözleşme yapılması sırasında uyuşmazlık çıkması halinde taraflar uzlaştırma kuruluna başvurabilir. Uzlaştırma kurulu kararları kesindir ve toplusözleşme hükmündedir.”

Yani eğer hükümetle memur sendikaları anlaşamazsa uzlaştırma kuruluna gidecekler. Peki ya grev hakkı?

Kaldı ki biz kişisel olarak, Türkiye’de 657 sayılı bir memurluk yasası olduğu sürece, kamu memurlarına grev hakkı verilmesinin doğru bir uygulama olmayacağını düşünüyoruz. Kamu çalışanları da performansları ve kendini geliştirmelerine göre işlerini sürdürme sorumluluğunu üstlenmedikçe grev hakkını almaları, bugünkü Türkiye ekonomisi için kaldırılabilir bir lüks değildir.

Düşünsenize, zaten bugün Türkiye’de birçok kişi, devlet memuru olmak ve yaşamının sonuna kadar iş performansı ile ilgili bir sıkıntı olmadan yaşamayı özlemektedir. Bir de buna grev hakkı ile sağlanacak yüksek maaş getirisini eklersek devlet memurluğu tam ‘ballı börek’ olmaz mı?

Bugün ne yazık ki Türkiye’de ne adil yargı vardır ne de hukukun üstünlüğü! AKP tarafından verilen anayasa değişiklik önerisinin de bu değişikliği sağlamayacağı; sadece AKP’nin iktidarını daha sağlamlaştırmayı amaçladığı izlenimi edinilmektedir.”

Ertuğ Yaşar’ın düşünceleri böyle. Şimdi bu görüş ve düşüncelerin ışığında kendi fikrimi eklemek istiyorum.

AKP Hükümeti, gündeme getirdiği 30 maddelik değişiklikle bir referandum havası yaratarak, daha önce yapılan değişikliklerle zaten kuşa dönmüş olan 12 Eylül Darbe Anayasası’nı bir kez daha halka onaylatmak istemektedir.

AKP, kendisinin sistem içerisindeki konumunu güçlendirmeyi, kadrolaşmasını pekiştirmeyi bitirdi. Anayasa değişikliğini, ‘yargı reformu’, ‘demokratikleşme’ ve güçlü AKP formülü üzerinden hareket ederek, her sözünün kanun olacağı ve hukuki yolla denetlenmeyeceği bir döneme sıra geldiğini düşünerek gerçekleştirmek istiyor. Okuduklarınızdan başka ne anlam çıkarabilirsiniz?

12 eylül kanunlarından bazılarına hiç dokunmadılar bile. Eğer demokrasiden söz edilecekse bunlarında değişmesi gerekmiyor muydu sizce? Onlar bakın neler? Yüksek Öğrenim Kurumu (YÖK), Radyo Televizyon Üst Kurulu(RTÜK), Milli Güvenlik Kurulu (MGK).

İnanın aklım almıyor. Askere istedikleri gibi ve istedikleri kadar dokundular, ama MGK’ya hiç dokunmadılar. Gene askere istedikleri gibi dokundular, ama milletvekilliği dokunulmazlığına hiç dokunmadılar.. Bunun anlamı nedir? Yoksa gene mi demokrasicilik oynuyoruz?

Şimdi size sorarım; iş güvenliği yasası mı getirdiler, emeklilik garantisi mi? Çalışanın bazı iş kollarında can güvenliği konusunda yaptırım gücü yüksek değişiklikler mi getirildi? Çalışanın örgütlenmesi demek olan sendikalaşma ve grev hakkını kolaylaştıran bir değişiklik duydunuz mu? Kişi başına düşen beslenme, barınma, eğitim ve sağlık hizmetleri alma hakkında değişiklikler yapıldı mı? Hele eğitimdeki giderek derinleşen kalitesizliği durduracak, dershane soygunlarına engel olacak bir değişiklik veya kanuna eklenen yeni bir madde okudunuz mu? Demokratik ve söz söyler toplum ancak böyle olur. Yoksa tersi durumda hükümet söyler biz kul oluruz. İstenen bu. Bunun adıda demokrasi olmaz. Anlayacağınız hükümet kendine özgürlük ve yeni haklar istiyor. Bu da halk olarak bizi hiç mi hiç ilgilendirmiyor. Haksız mıyım?

BİTTİ


Yazışma Adresim: www.goleaydin@hotmail.com

Bütün yazılarım...: http://hayatintatlarivehayatindusundurdukler.blogspot.com


Yayın Tarihi: 30.07.10

ATIN DİZGİNLERİNİ BIRAKMAK, KALEMİ SERBEST BIRAKMAK


Yazı işleri müdürümüz Şeyda Şimşek hanımla bazen görüş alış verişi yaparız. Genellikle yazı dilimi çok beğendiğini ama biraz dik bulduğunu belirtir. Daha yumuşak bir dil kullanmamı ve yerel konuları işlememi önerir. Bu yüzden kendisinin uyguladığı yayın kuralı gereği birkaç kere yazım yayınlanmadı. Kendisi benden o kadar genç ki, üzerinde var olan sorumluluk bir o kadarda ağır.. bazen cesaretsiz olduğunu düşünüyorum, ama ona kızamıyorum. Dedim ya benim çok küçüğüm.

Yerel basın ulusal basın kadar özgür değildir. Neden mi? Çünkü yerel basında Oto kontrol denilen kendini denetleme bir zorunluluk olarak her zaman öne çıkar. Çünkü yerel ölçekte karşılaştığınız sivil ve kamu kuruluşları yöneticileri eşiniz, dostunuz, arkadaşınızdır. Ulusal basında da muhataplarınızla dost veya arkadaş olabilirsiniz ama yerel basındaki gibi onlarla her zaman iç içe olmazsınız. Ulusal basının özgürlüğünü sınırlayan birazda budur. Bakmayın “babam olsa yazarım” diye ortalarda nutuk atanlara. Efelenmek kolay iş. Kimse dostluklarını bozmak istemez. Yasal konuda da dikkatli davranmak bir vatandaşlık görevi. Kamunun huzur ve ahlâkını bozacak davranışta bulunmaya kimsenin hakkı olmadığını herkes onaylar. Bu açılardan da bakarsanız kendinizi denetlediğinizi fark edersiniz. Peki geriye yazacak ne kalıyor diye sorduğunuzu duyuyor gibiyim. Ohooo!... O kadar çok şey var ki.. yazmaya niyetiniz olsunda..

Benim niyetim yazmak, dolayısıyla yazıya konu bulmakta zorluk çekmiyorum. Konular beni değil ben konuları seçiyorum. Çünkü haberci değil köşe yazarıyım. Bunda etkili olan hayat görüşüm, aldığım aile terbiyesi ve eğitimdir. Burada bir parantez açmam gerek. Eğitim derken bunun içine okulu koymayı çok isterdim. Engelli oluşum yüzünden haftada bir iki gün gidebildiğim ilk öğrenim hayatımın sonunda, o dönem okul idarelerinin devam mecburiyeti gereği kaydımı yapmadıkları için, bu mümkün olmadı. Parantezi kapatalım. Sözün kısası yazılarım 54 yıllık bir yaşamışlığın ve bilgi birikiminin eseridir. Bunda arkadaşlarımın payı çok büyük. Herkes bana adeta bilgi yağdırıyorlar. Üstüne kütüphane üyeliklerimi de ekleyin.

Bir özelliğimde habere boğulmamamdır. Ana başlıklar üzerinden haber seçerim. Her haberi okuyacak kadar vaktim yok! Okumaya da gerek görmüyorum. Hem kim kimi vurmuş, kim hangi kızı kaçırmış umurumda değil. Bu gibi haberlerin istatistiki sonuçları haberlerin kendilerinden daha önemlidir. O, toplumsal gidişatımızın haberdarıdır. Bakın bu ilgimi çeker işte.

Arkadaşlarım bana bilgi yağdırıyor adeta demiştim ya; onlardan da söz etmek isterim biraz. Çıktığım kahvehanenin sahibi Oğuz Yoldaş arkadaşım eline geçen her belge ve tarihsel yazıyı, birde Haber Türk gazetesinin tarih eklerini benim için biriktiriyor. Ahmet Aslanoğlu benim gezici muhabirim gibi, gördüklerini not edip getiriyor. Mehmet Baloğlu bir siyaset uzmanı. Görüş ve önerileri bir yazar için çok önemli. Sadettin Yılmaz sahip olduğu titrine rağmen engelliler konusunda bilgisini kendisine saklamayan ve bunların kamuoyunca paylaşılmasını isteyen biri. Onunda katkısı çok büyük. Kadim Yunandan beri dostum Faruk Karagöz kimsenin göremediğini gören, öyle ortalarda dolaşmayı sevmeyen biri olarak o kadar çok konu getirir ki, hangisiyle ilgileneceğimi şaşırırım. Bu arada mahrukatçılar odası yönetim kurulu üyesi ve eski başkanı Hamdi Çiçek ağabeyimi es geçmek olmaz. Çok değişik şablonlarla olaylara bakan, işe espri katarak herkesi güldüren, başbakanımızın yılmaz savunucusu Yavuz’umuz var birde. Bir gün onun yüzünden Oğuz arkadaşım hepimizi kahvehanesinden uzaklaştırır mı acaba diyorum. İnandığı fikirlerini öyle inatla, kimseyi dinlemeden ve yüksek sesle savunuyor ki, birileriyle kavga ettiğini sanırsınız.

Aslında bugün bir teşekkür yazısı yazacaktım. Bu kez yazı bana hükmetti. Bende kalemimi serbest bıraktım. Yazı nereye giderse bende oraya gittim. Eski gezginlerde atlarının yada eşeklerinin dizginlerini serbest bırakırlarmış. Onlar nereye gitmek isterse oraya gitmek eğlenceli olur diye düşünürlermiş. Bunu derken aklıma akşam izlediğim günümüzün atları-eşekleri otomobillerle ilgili bir haber geldi. Elektrikli ve şoförsüz bir otomobil üretilmiş. Yani dizginler serbest. Hem kaza riski hiç yok! Önündeki aracı durabileceği kadar bir mesafeyle izliyor. Ne sürat yaparsa yapsın önündeki araca hemen uyum gösteriyor. Bu durumda kaza olur mu? Gördüyseniz sizde şaşırmışsınızdır. Sanki direksiyonda hayalet var. Direksiyon devamlı bir sağa bir sola küçük küçük hareket ediyor. Yol belleği diyeceğim bir navigatör, yarasaların önündeki duvarı yada cismi algılatan mantıkla bir çeşit radar diyebileceğimiz optik gözlerle çok güvenli yolculuk yapılıyordu. Bu, herkes için, ama daha çok biz engelliler için çok sevindirici bir haberdi.

Gördüğünüz gibi kalemi serbest bırakarak nerelere geldik. Artık kalemi elimize alıp durmanın zamanıdır.

Bu yazıdan Şeyda hanım memnun olacak eminim.

Yazışma Adresim: www.goleaydin@hotmail.com

Bütün yazılarım...: http://hayatintatlarivehayatindusundurdukler.blogspot.com


Yayın Tarihi: 28.07.10

ANAYASA DEĞİŞİKLİĞİ İÇİN HALKOYUNA GİDİLİRKEN -3

Bir önceki yazıda bir soru sormuştum. O soruyu tekrarlamak istiyorum. Meşrutiyet dönemi, mutlakiyet demek olan padişah buyruklarına son verdiği düşünülecek olursa ilerici bir dönem sayılabilir mi? Görece olarak evet! Çünkü meşrutiyet; kanun devletine, hukuk devletine geçişin başlangıcı olarak görülebilir. O zamanki meclis bir mutlakiyete son veriyordu. Şimdiki anayasa değişikliğiyle meclis mutlakiyeti geri getiriyor. Halk oyuna sunulmak istenen böyle bir anayasadır işte. Yani denetlenemeyen yargıdan uzak bir hükümet ve gene denetlenemeyen yargıdan uzak bir millet vekilliği sistemi. Bunu örnekleyerek sizlere aktarmaya devam ediyorum.

DEĞİŞİKLİĞE KADAR AÇILACAK DAVALAR DA, DEĞİŞİKLİK KAPSAMINDA

Değişiklik paketindeki en ilginç madde ise, getirilen bir geçici madde.
Bu geçici madde, Anayasa Mahkemesi’nde açılacak siyasi parti kapatma davalarına ilişkin. Buna göre, herhangi bir siyasi parti hakkındaki dava, Anayasa değişiklikleri geçmeden açılsa bile, yapılacak değişikliklere tabi olacak.
Yani mesela, Yargıtay Başsavcısı, bugünlerde, daha Anayasa değişiklikleri yapılmadan Ak Parti, CHP, MHP, BDP ya da diğer bir parti hakkında kapatma davası açarsa, bu dava da Anayasa’da yapılacak değişiklikler çerçevesinde görülecek. Yani siyasi parti kapatmaya zorluk getiren maddeler çerçevesinde ele alınacak, cezaları daha az olacak.

Anayasa Mahkemesi YEDEK ÜYELERİNE ASİL ÜYELİK YOLU

Yine getirilen bir geçici madde ile, halen Anayasa Mahkemesi’nde görevde bulunan geçici üyelerin tümünün asil üye haline getirilmesi öngörülüyor. Kalan üyelikler için yapılacak seçimler karara bağlanıyor.

Anayasa Mahkemesi üyelerine getirilen 12 yıllık görev süresi sınırı, mevcut üyelere uygulanmayacak. Böylece, örneğin 1990 yılından bu yana Anayasa Mahkemesi üyesi olan Başkan Haşim Kılıç’ın emekli edilmesi gündemde olmayacak. Getirilen geçici madde ile, Kılıç ya da onun durumuna benzer mevcut Anayasa Mahkemesi üyeleri, yaş haddine kadar Anayasa Mahkemesi üyeliğine devam edebilecek.

Ak Parti’DEN “YA HEP, YA HİÇ…”

Anayasa değişiklik paketine konulan bir başka geçici madde de önemli;
Çünkü bu madde, Anayasa değişikliklerinin “bir bütün halinde halkoylamasına götürülmesini” öngörüyor. Yani bir anlamda, muhalefetle yapılan görüşmelerde, değişiklik üzerinde anlaşılan maddelerin TBMM’de oylanarak, doğrudan geçirilmesi, anlaşmazlık olan maddelerin ise halkoyuna sunulmasının önü kesiliyor.
Bu konuda en önemli örnek, 12 Eylül’e yargı yolunu açan madde idi. CHP de bu maddeye destek veriyor, dolayısıyla maddenin TBMM’de doğrudan oylanıp, karara bağlanması büyük ihtimal olarak görülüyordu.
Ancak Ak Parti, koyduğu bu geçici madde ile, “ya hep, ya hiç” kuralını getiriyor. Aradan seçilecek maddelerin Meclis’ten geçirilmesinin, muhalefetin beğenmediği maddelerin ise halkoyuna götürülmesinin, yani pakette bir bölünme yapılmasının önünü kapatıyor.

Anayasada yapılması düşünülen değişiklikler bunlar. Şimdide eleştirilere bakalım mı?

Demokrat Parti Genel Başkanı Cindoruk’un gazetelerde yer alan eleştirileri şöyle:

Anayasa değişikliklerinin “nitelikli çoğunluk”la yapılması gerektiğini ifade eden Cindoruk, uzlaşmanın referandum aşamasında değil, teklifin hazırlanması aşamasında aranması gerektiğini savundu.

Türkiye’deki bütün referandumlarda oy kullandığını, 1987’deki referandumun da hazırlayıcısı olduğunu anlatan Cindoruk, şunları söyledi:
“Anayasa değişikliklerinin nasıl yapılacağına dair geniş bilgim ve tecrübem var. Onlara dayanarak söylüyorum: Bu anayasa değişikliği demokratik değildir, bu anayasa değişikliğinden hayır gelmez. Bu anayasa değişikliği ancak ve ancak iktidarı şımartır ve iktidarlar bu şımarma sonucunda daha büyük
yanlışlar yaparlar ve cumhuriyet için bir tehlike oluştururlar. Bizim hem kendimiz, hem halkımız, hem de bu iktidarın yanlıştan dönmesi için sorumluluğumuz ve görevimiz vardır. Bu görevlerimizi ve sorumluluğumuzu dikkatle yerine getirmemiz gerek.”

İş dünyasının sesi olan Referans gazetesi yazarı Ertuğ Yaşarın yorumu da şöyle:

“Örneğin ben (ve büyük bir olasılıkla sizler de), geçici 15. maddenin (12 Eylül yöneticilerine yargı yasağı getiren maddenin) kalkması yönünde oy kullanacağım. Ama belki Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun yeniden yapılandırılması maddesine ‘hayır' diyeceğim.

‘Daha demokratik olma’ konusunda iki ana sıkıntı daha var. Birincisi, tam dokunulmazlık ayrıcalığının korunması ve sadece ‘kürsü dokunulmazlığı’yla değiştirilmemesidir. Yani bir taraftan (değişiklik önergesi ile) Yüksek Askeri Şûra’nın silahlı kuvvetlerden ilişki kesme kararlarına yargı yolunu açarken diğer taraftan kendiniz (milletvekilleri) için yargı yolunu kapalı tutamazsınız…

İkinci sıkıntı ise (bir anayasa maddesi olmasa da), genel seçimlerde barajın yüzde 10’dan yüzde 5’e çekilmesi gereğidir. Kimse yüzde 10’luk bir seçim barajının demokrasi ile bağdaştığını öne süremez.”

DEVAM EDECEK

Yazışma Adresim: www.goleaydin@hotmail.com

Bütün yazılarım...: http://hayatintatlarivehayatindusundurdukler.blogspot.com


Yayın Tarihi: 27.07.10