16 Ocak 2011 Pazar

CIMBIZLA SEÇİLEN HABERLER 2


ÇİZGİ-YORUM COŞKUN GÖLE

Geçen gün okuduğunuz ilk bölümde “asparagas” olarak adlandırılan masa başı uydurma haberlerden söz etmiştim. Uydurma haberlerle gündemden uzak, hiçbir konuyla ilgilenmeyen ve kolay güdülen yığınlar oluşturulduğunu belirtmiştim. Benim amacım sizlerin dikkatlerini başka yöne çekmek değil. Kimsenin çıkarına değil bu haberler. Yani Orhan Veli’nin “cımbız” şiirindeki şirin hanımefendiler kadar dünyadan bir haber olabilme başarısını gösteremediğim için kendimi zorluyorum. Ne deniyordu o şiirde;

Ne atom bombası

Ne Londra Konferansı

Bir elinde cımbız,

Bir elinde ayna;

Umurunda mı dünya

Ah ne mutlu hayat sürer böyle olanlar. Öyle her şeye kolay kolay üzülmezler. Kendilerini üzen şeylerede hemen bir çözüm bulurlar.

Geçen bölümü mektuplaşmanın güzelliğini ve mektup beklemenin heyecanını anlatarak,

elli altı sene sonra gelen mektuba ne demeli, evlenmeyi düşündüğünüz kişiden gelecek mektupsa bu ne düşünürsünüz diye sorarak bitirmiştim. Kaldığımız yerden devam edelim

***

Patricia Kirwan, sevgilisini yemeğe davet eden bir mektup alınca, acı acı gülümsemekle yetindi.

Çünkü mektup tam 56 yıl önce postaya verilmiş ve bir aşk katledilmişti! İngiltere’nin başkenti Londra’da 3 Mart 1950 tarihinde postaya verilen bir mektup, tam 56 yıl sonra adrese ulaştı. The Sun gazetesinin haberine göre, mektupta, Gwen isimli kadın erkek arkadaşı George Green’i öğle yemeğine davet ediyor. El yazısıyla yazılan mektupta şu ifadeler yer alıyor:

‘George, önümüzdeki hafta Monty’de buluşalım. Saat 2 senin için uygun mu? Sevgiler Gwen.’

90 kilometre mesafedeki Cambridge kentinden postalanan mektup, adresin üzerinde
yazılı Trinity Koleji’ne geçtiğimiz gün ulaştı.

Sekreter Patricia Kirwan, ‘Mektubun üzerindeki tarihi görünce hepimiz güldük.
Belki de mektubun ulaşamaması büyük bir aşkı bitirmiştir’ dedi.

***

Böyle hatalar insana çok pahalıya patlar. Bir ömür biter biten umutla beraber. İnsanın yüzü gülmez olur. Gülen bir yüz ne güzeldir oysa. Peki gülmek mahkeme yoluyla yasaklanabilir mi? Yasaklanmış işte. Bu haberi okuyunca şaşırdım. Bakın gülmek neden yasaklanmış.

Dünyada ilk kez bir adamın mahkeme kararıyla gülmesi yasaklandı.

Almanya’da en büyük zevklerinden birinin ‘gülmek’ olduğunu söyleyen 54 yaşındaki Joachim B. sesli bir şekilde gülüp tatmin olabilmek için her gün düzenli olarak parka gidince burada sabah sporu yapan insanları rahatsız etti.

Bunun üzerine hakkında dava açılan Joachim mahkum oldu. Yüksek sesle kahkaha atmanın insanları rahatsız ettiğine karar veren mahkeme Joachim’in gülmesini yasakladı ve yasağa
karşı gelmesi durumunda 5 bin Euro para veya 6 ay hapis cezasına çarptırılacağını belirtti.

Joachim ise, “Yaptığım tek şey gülmekti. Bu sağlıklı ve dostane bir hareket. Kendimi iyi hissediyordum. Benim için nefes almak, yemek ve içmek gibiydi” diye konuştu.

***

Evet, insan için gülmek nefes almak gibi, yemek içmek gibi önemlidir. Güldüğümüz oranda insanlaşırız. Çünkü gülmek çelişkileri görmek demektir. İnsanca zekaya sahip olanlar daha çok güler. İşi abartmamakta şart. Tıpkı yeme içmeyi abartmamak gerektiği gibi. İnsanoğlu abartınca her şeyi abartır. Bu abartmalar iç korkularımıza yansırsa kötü. Sonunda insanı psikolog’a kadar götürür. Aşağıdaki haber böyle bir haber.

ABD’nin Kansas eyaletinde erkek arkadaşıyla yaşayan bir kadın, iki yıl boyunca tuvaletten kalkmayınca derisi klozete yapıştı.

Erkek arkadaşı Kory McFarren’in AP ajansına anlattığına göre, 35 yaşındaki Pam Babcock, iki yıl önce fobileri yüzünden banyodan çıkmamaya başladı.

Babcock için banyoya yiyecek içecek götüren McFarren, geçen ay sonunda Babcock’ın bilincini kaybetmesi üzerine polisi aradı. Polis, Babcock’ı klozetten ayıramayınca klozet oturağıyla birlikte hastaneye götürdü.

Yapılan operasyonla, Babcock klozetten ayrıldı ancak genç kadının tekerlekli sandalyeye mahkûm olabileceği belirtildi.

***

Bir haberde bizden.. okuyunca inanmakta zorlanacaksınız. Bakın haber neymiş?

Av köpeği avcıyı vurdu

(gelde inan)

Konya’nın Beyşehir İlçesi’nde 39 yaşındaki avcı Erdem Kayak, yemek yedikleri sırada, av köpeğinin üzerinden geçerken tetiğine bastığı yerdeki tüfeğin ateş alması sonucu kalçasından yaralandı.

Olay, dün saat 14.00 sıralarında Beyşehir İlçesi’ne bağlı Şamlar Köyü yakınlarındaki Baraj mevkisinde meydana geldi. Seydişehir’in Kızılca köyünde oturan minibüs şoförü Erdem Kayak, babası 65 yaşındaki işçi emeklisi Mustafa Kayak ve arkadaşı 35 yaşındaki Ali İhsan Adıgüzel ile birlikte tavşan avlamaya çıktı.

3 kişi Baraj Mevkisi’nde yere kurdukları sofrada yemek yemeye başladı. Bu sırada Erdem Kayak, av köpeğinin, üzerinden geçerken tetiğine bastığı yere konan tüfeğin ateş alması sonucu kalçasından yaralandı. Kayak, babası ve arkadaşı tarafından Beyşehir Devlet Hastanesi’ne kaldırıldı. Kayak, burada yapılan ilk müdahalenin ardından Selçuk Üniversitesi Meram Tıp Fakültesi Hastanesi’ne sevk edildi. Sağlık durumu iyi olan Kayak’ın yapılacak ameliyatla kalçasına saplanan saçmaların çıkarılacağı belirtildi.

Yaşadıkları olayı anlatan Ali İhsan Adıgüzel, “Erdem ve babasıyla öğleye doğru ava gittik. Öğlende yemeğe oturduk. Bu sırada Mustafa amca, Erdem’e, ‘Tüfeği yere koydun ama, emniyeti kapalı mı?’ dedi. Erdem de ‘kapattım’ diye cevap verdi. Biz yemek yemeye başladığımızda bir patlama sesi duyduk. Arkamıza baktığımızda köpeğin tüfeğin üzerinden geçtiğini ve tetiğe bastığını fark ettik. Sonra Erdem vurulduğunu fark etti” dedi.

......

Görünmez kaza işte. Ne diyelim? Cımbızla seçilen haberlere kanmayın, gündemden uzak kalmayın. Ama gündeme gömülerekte boğulmayın. Her şeyin farkında olmak yeter. Gülmekse her zaman serbest.


BİTTİ

Yazışma Adresim: www.goleaydin@hotmail.com

Bütün yazılarım...: http://hayatintatlarivehayatindusundurdukler.blogspot.com

Yayın Tarihi: 14.01.11

CIMBIZLA SEÇİLEN HABERLER 1


ÇİZGİ-YORUM COŞKUN GÖLE

Öyle haberler vardır, dudaklarınız gülümsemeye kıvrılır. Öyle haberler, vardır insanı şaşırtır. Bazen bu haberlerin gerçek olduğuna inanamazsınız. Gazetecilikte “asparagas” denilen masa başında uydurulan haberler olduğunu düşünürsünüz. Bir ara ülkemizde de bu amaçla çıkan gazeteler bile vardı. Önceleri çok ilgi görmüşlerdi. Giderek o kadar zorlama haberler uyduruldu ki, sevimliliklerini kaybettiler ve sonunda müşteriden oldular. Şimdi gazetelerde bir küçük sütunda da yer bulamıyorlar. Aşağıya alıntılayacağım haberler bu nitelikte haberlere benziyorlar. Bu haberlerin tehlikesi, insanları gündem dışı tutması.. Halkı denetlenebilir yığınlar olarak görmek isteyenler, özellikle bu tarz haberlerin yayınlanmasını istediklerinden kimsenin şüphesi olmasın.

Benim amacım sizlerin dikkatlerini başka yöne çekmek değil. Kimsenin çıkarına değil bu haberler. Yani Orhan Veli’nin “cımbız” şiirindeki şirin hanımefendiler kadar dünyadan bir haber olabilme başarısını gösteremediğim için kendimi zorluyorum. Ne deniyordu o şiirde;

Ne atom bombası

Ne Londra Konferansı

Bir elinde cımbız,

Bir elinde ayna;

Umurunda mı dünya

Ah ne mutlu hayat sürer böyle olanlar.. öyle her şeye kolay kolay üzülmezler. Kendilerini üzen şeylerede hemen bir çözüm bulurlar. Tıpkı aşağıdaki haberde okuyacağınız adam gibi.

İngiltere’de kaynanasının sürekli dırdır etmesinden bunalan Steve Owen’ın intikamı korkunç oldu. Damat Owen kaynanasını ünlü açık arttırma sitesi ebay’de 1 sterline satışa çıkardı.

İngiliz tabloid (boyut olarak normal gazetelerin yarısı) gazetesi The Sun’ın haberine göre 42 yaşındaki Steve Owen, kendisinden sadece 8 yaş büyük olan kaynanasını ‘garip ürünler’ kategorisinde ‘kullanılmış’ olarak niteleyerek açık arttırmaya çıkardı.

Eşi Tracey ile evlendikten sonra kaynanası Caroline Allen’in 27 yıldır yaşadığı Amerika’daki evini terk ettiğini ve İngiltere’ye gelerek kendi sokaklarında bir eve taşındığını söyleyen Owen, kaynanasına açık arttırma açılışı için 1 sterlin fiyat biçti.

İşsiz olduğu bildirilen Steve Owen, siteye de, ‘Bu yaşlı bir kaynana ve 1980 yılından bu yana kullanılmadı.Amerika’dan geldi. Onu buradan alıp götürecek bir adam arıyorum. Yaşına göre pek de kötü değil. Ev hayvanları ile iyi geçinir yemekle arası iyidir’ şeklinde bir not düştü.

Steve Owen, The Sun gazetesine yaptığı açıklamada da, kaynanasını satışa çıkarırken çok ciddi olduğunu söyledi ve ‘Her gün evime gelip beni değiştirmeye ve daha düzenli yapmaya çalışıyor. Umarım biri onun ellerini benim üstümden çekebilir. O bekâr ve kötü de görünmüyor’ dedi.

Öte yandan satışa çıkarılan kaynana Caroline ise, ‘O söz dinlemeyen bir tembel. Değişene kadar dırdırı bırakmayacağım. Bu benim görevim’ dedi.

Damadının kendisine 1 sterlinlik bir açılış fiyatı belirlemiş olmasının hoşuna gitmediğini söyleyen Caroline Allen, ‘En azından 100 sterlinden başlatsaydı’ diye konuştu.

***

Bu haber kaynana sevmez damat ve gelinlere kötü örnek olmasa bari. Analarımız kutsal varlıklardır çünkü. Sadece analarımız mı? Babalarımız kutsal değil mi? Alın size kadın erkek eşitliği konusunda kadınlar lehine bir gösterge. Hep analar kutsaldır, babadan söz eden yok! Durun canım, bu sözümü ciddiye alıp tozu dumana katmayın; şaka yaptım.

Şaka yapmak insanın özelliklerinden midir? Başka canlılar şaka yapabilir mi? Örneğin aşağıda okuyacağınız haberdeki at şaka yapıyor olmasın.

ABD’nin Florida eyaletinde yaşayan Patches isimli at görenleri hayrete düşürüyor. Thompson kardeşlere ait at tam bir insan gibi yaşıyor. Sahiplerinin üstü açık arabasında ona özel yaptırılan arka koltukta seyahat eden Patches molalarda arabaya çizburger sipariş verip yiyebiliyor! Thomas kardeşlerin evinde telefonu da kimsenin açmasına gerek kalmıyor, çünkü Patches bu konuda hepsinden hızlı. Patches gece olduğunda da karyolasında yorganın altına uzanarak uyuyor.

***

Sizin böyle bir atınız olsa çok şakacı olduğunu düşünmez misiniz? Hatta onu kalkıp at gibi davranması için ahırına kovalamaz mısınız? Ben olsam öyle yapardım. Çünkü atlar ayakta uyudukları için uyurken yatmazlar. Sırtları kaşınırsa yatarlar. O zamanda yorgana ihtiyaçları olmaz değil mi ama?

Eskiden mektup yollama alışkanlığımız vardı. Üzüntümüzü, sevincimizi, arzumuzu, isteklerimizi sözle kâğıda döker, sevdiklerimize yollardık. Sonrada heyecanla cevap gelmesini beklerdik. Bir mektup yurt içi postaya verilişinden itibaren en erken benim hatırladığım üç günde gelirdi. Daha eskiden daha geç alıcıya ulaşırdı muhakkak. Yurt dışı mektuplarıysa en erken beşle sekiz gün arasında alıcıya ulaşırdı. Cep telefonlarının kısa mesaj servisi, postayı resmi evrak ulaştırıcısı konumunda düşürdü. Artık mektup yazan kimse yok! Hele internet çağı bunu tamamen bitirdi. Güzel şeydi mektup almak.. ona cevap vermekte. Beklemek bambaşka heyecandı. Gabriel Garcia Marquez’in “Albaya mektup yok” romanı geldi aklıma. Yaşamsal bir konuda beklediğiniz mektup gelmezse dünyanız kararmaz mı? Sizin varlığınızın kabul edildiğinin kanıtıdır mektuplar. Gelmeyen mektuplarsa sizin varlığınızı bilmedikleri için gelmiyordur. Bu düşünce insanı kemirir durur. Ya elli altı sene sonra gelen mektuba ne demeli? Evlenmeyi düşündüğünüz kişiden gelecek mektupsa bu ne düşünürsünüz?

Gelecek yazımızda bu haberi okuyalım. Cımbızla seçilen haberlere kanmayın, gündemden uzak kalmayın. Ama gündeme gömülerekte boğulmayın. Her şeyin farkında olmak yeter.

DEVAM EDECEK

Yazışma Adresim: www.goleaydin@hotmail.com

Bütün yazılarım...: http://hayatintatlarivehayatindusundurdukler.blogspot.com


Yayın Tarihi: 10.01.11


9 Ocak 2011 Pazar

ŞAİRLERİN ŞİİRLERİYLE SÖYLEDİĞİ 69

Merhaba şiir sever okurlarım. Şiir sever olmak aşkı sever olmaktır. Aşkı sever olmak insanı sever olmaktır. İnsanı sever olmaksa yaratıcıyı sever olmaktır. Biz seviyorsak yaratıcının yarattıklarının muhteşemliğine duyduğumuz hayranlıktan dolayı seviyoruz. Peki o halde yaratıcıyı sevmek gerekmez mi? Bizdeki aşkın kaynağı o dur zaten. Bu hafta “Yunus Emre” şiirlerine bunun için yer verdim. Halk edebiyatının önemli bir bölümünü tutan tasavvuf şiiri ve onun en önemli şairi Yunus Emre bize sevmenin gerekçelerini, aşkın temelini anlatır. Sizlere bu konuda sunacağım üç güzel şiirden sonra kendi şiirlerime geçeceğim

...

Aşkın Aldı Benden Beni

Aşkın aldı benden beni
Bana seni gerek seni
Ben yanarım dün ü günü
Bana seni gerek seni

Ne varlığa sevinirim
Ne yokluğa yerinirim
Aşkın ile avunurum
Bana seni gerek seni

Aşkın aşıklar oldurur
Aşk denizine daldırır
Tecelli ile doldurur
Bana seni gerek seni

Aşkın şarabından içem
Mecnun olup dağa düşem
Sensin dünü gün endişem
Bana seni gerek seni

Sufilere sohbet gerek
Ahilere ahret gerek
Mecnunlara Leyla gerek
Bana seni gerek seni

Eğer beni öldüreler
Külüm göğe savuralar
Toprağım anda çağıra
Bana seni gerek seni

Cennet cennet dedikleri
Birkaç köşkle birkaç huri
İsteyene Ver anları
Bana seni gerek seni

Yunus’durur benim adım
Gün geçtikçe artar odum
İki cihanda maksudum
Bana seni gerek seni

Yunus Emre

*** ***

Ben Yürürüm Yana Yana

Ben yürürüm yana yana
Aşk boyadı beni kana
Ne akîlem ne divâne
Gel gör beni aşk neyledi

Gâh eserim yeller gibi
Gâh tozarım yollar gibi
Gâh akarım seller gibi
Gel gör beni aşk neyledi

Akarsularım çağlarım
Dertli ciğerim dağlarım
Şeyhim anuban ağlarım
Gel gör beni aşk neyledi

Ya elim al kaldır beni
Ya vaslına erdir beni
Çok ağlattın güldür beni
Gel gör beni aşk neyledi

Ben yürürüm ilden ile
Şeyh anarım dilden dile
Gurbette halim kim bile
Gel gör beni aşk neyledi

Mecnun oluban yürürüm
O yâri düşte görürüm
Uyanıp melûl olurum
Gel gör beni aşk neyledi

Miskin Yunus bîçâreyim
Baştan ayağa yâreyim
Dost ilinden âvâreyim
Gel gör beni aşk neyledi

Yunus Emre

*** ***

Bir Kez Gönül Yıktın İse

Bir kez gönül yıktın ise
Bu kıldığın namaz değil
Yetmiş iki millet dahi
Elin yüzün yumaz değil

Bir gönülü yaptın ise
Er eteğin tuttun ise
Bir kez hayır ettin ise
Binde bir ise az değil

Yol odur ki doğru vara
Göz odur ki Hak’kı göre
Er odur alçakta dura
Yüceden bakan göz değil

Erden sana nazar ola
İçin dışın pür nur ola
Beli kurtulmuştan ola
Şol kişi kim gammaz değil

Yunus bu sözleri çatar
Sanki balı yağa katar
Halka matahların satar
Yükü gevherdir tuz değil

Yunus Emre

*** ***

Yunus Emre şiirlerine burada bir nokta koyduktan sonra kendi şiirlerime geçiyorum. İlk şiir sevdiğim kişiye doyamadığımı anlattığım bir şiir. Yıllar geçiyordu ama sevgim alışkanlık haline dönmeden artarak devam ediyordu. Bu kişi kim olabilir? Bir sevgili diyebilirsiniz, ama değil. O bir kardeştir. O sığınılan şefkatli bir omuzdur. O kan kardeşimdir. Daha öncede sözünü ettiğim gibi kan kardeşim bir saygıdeğer hanımdır.

...

42

Sana doyamıyorum canım sana doyamıyorum

Yerine hiç kimseyi koyamıyorum

Asırları karşılarım, seninle saatler ne ki

Sen istediğini al benden vaatler ne ki

Sana vaat etmem canım hemen veririm

İstersen böbreğimi

İstersen gözlerimi

Ben gördüm göreceğimi, ama ne gördüm

Ben bakarken kördüm sevdalar yaşarken

Sana doyamıyordum canım sana doyamıyordum

Senin sesinden başka ses duyamıyordum

Değişen bir şey yok bende

Sana doyamıyorum canım halâ doyamıyorum

Aydın Göle

03 mayıs 2003

*** ***

Kan kardeşim Fenerbahçeli. Bense Beşiktaşlıyım. Galatasaray ülkemize ilk uluslar arası başarıyı getiren kulüp. Burada nasıl fanatikçe bir takımın taraftarlığını yapabilirim. Fanatiklikten de hiç hoşlanmam. Bu şiir bunun göstergesidir.

...

43

Ben taraftarım şampiyonluklara

Mola vermek gerek alışkanlıklara

Aslanın yelesi güzel kanaryanın sesi

Kartalın kanatlarında özgürlük mavisi

Bir sana tutkunum kankam birde kartala

Aydın Göle

05 mayıs 2003

*** ***

Giden sevgililer neler dedirtir insana. Bugün okuyunca kendime bile yabancılaştığımı görüyorum. O günlerden benden bana duygu olarak bir şey kalmamış.

...

253

Kırk ayağım olsaydı sana koşardı

Kırk kalbim olsa sana atardı

Bir heves değil tutkum oldun

Seni gördüm tutulan nutkum oldun

Adını sayıklarım uykumda bile

Aydın Göle

05 mayıs 2003

*** ***

44

Bana ne kadar yakınsın, ne kadar uzak

Söyleyebilir misin canımın içi

Kimi zaman damarlarımda dolaşıyorsun

elinde bir jilet

Kimi zaman asırlar ötesine bir bilet,

gitmenin telaşındasın

Gözlerin uzak kıyılarda

İçim ezilir gözlerim dolar

Bir yerlerde güneşler söner,

ben tükenirim

Bana ne kadar yakınsın, ne kadar uzak

Bana ne kadar yakınsın, ne kadar uzak

Bin yıl geriden gelsem duyar mısın yüreğinde

Gel desem yalnızlığıma,

unutulmuşluğuma gelir misin

Söküp içimden yüreğimi

Kurtuluş günü şenliklerinde

trampet çalar mısın

Korkum var gelecek günden

Kulağına beni fısıldayıp

Yüreğinden beni silersin diye

Bana ne kadar yakınsın, ne kadar uzak

Aydın Göle

08 mayıs 2003

*** ***

45

Sessizliğin içinde

bir çığlık koparsa

can teslim edenlerden

Yüksek gerilime tutulmak gibidir

milyar kilovat saatlik

Sevdanın rengimi var

uzaktan görünür mü

Yalnız yürünmüyor, bu yol çok uzundur

Geriye dönüş yok, bir nefes mola vermekte

Sessizlikte bir çığlık

can teslim eder gibi

Nefes nefese rüzgâra kapılmaktır sevda

Aydın Göle

08 mayıs 2003

*** ***

46

Zühre yıldızından mı geldin bu mavi fanusa

Kanatların değdi mi okyanusa

Yağan yağmurlarla ıslanmadın mı

Ayrılık eser rüzgârları uslanmadın mı

Küçük bir inci tanesine kan sıçrar buralarda

Şemsiyemiz kılıçtandır

Çiçeğimiz kılıç..

Balığımız kılıç..

Kılıçtan geçiririz koca şehirleri

Kılıç artığıdır çoğumuz

Gözlerimiz kıpkırmızı

Çığlıklar böler en derin uykumuzu

Bir el okşamaz izinsiz yüreğimizi

Dizginler koyduk sevgilerimize

Sana göre yerimiz mi var

Arama, ayaklarına kara sular iner

Diner sanma

Dinmez bu fanusun kanamaları

Ne dışına çıkılır, ne yaşanır içinde

Sen uzak galâksilerin bilinmeyen yıldızı

Sana yavaş döner geceler, günler

Ağırdır sevgiye fanusun hızı

Sen Zühre yıldızı mısın yeşil ışıklar saçan

Yok! Yok! Sen serapsın sana gelindikçe kaçan

Aydın Göle

08 mayıs 2003

*** ***

Bu haftalıkta bu kadar. haftaya görüşmek dileğiyle hepinize mutlu pazarlar sevgili okurlar.

Yazışma Adresim: www.goleaydin@hotmail.com

Bütün yazılarım...: http://hayatintatlarivehayatindusundurdukler.blogspot.com


Yayın Tarihi: 09.01.11


ENGELLİ İŞÇİ SÜRGÜNDEN KURTULDU (MU?)

“Engelliye müjdeli haber” başlıklı yazımda engelli raporu alma konusunda getirilen kolaylıklardan söz etmiştim. Aynı yazının sonundada torba tasarı yada torba yasa olarak adlandırılan ve komisyonlarda görüşülen, başbakanın kurban bayramı arifesinde müjdelediği kamuya olan borçların kısmi affı konusunda engellilerinde yer almasının bir hak kaybına yol açacağını, bunun olmaması mücadelesini veren görme engelli milletvekili Lokman Ayva’nın ısrarı sonunda engelliler konusu başbakanın talimatıyla torbadan çıkarıldığını belirtmiştim. Şimdi engellilerin nasıl bir tehlike atlattığını Sabah Gazetesi yazarı Cemalettin Gürsoy’un köşe yazısından okuyalım.

*** ***

Özürlüye “sürgün” yasası

Hayata 3-0 mağlup başlayan yaklaşık 9 milyon engelli zor da olsa “türlü engel”leri aşıyor. Fakat “kafalardaki engel”i aşamıyor...
“Kırk akıllı” bile bu kafadakilerin çıkardığı engelleri aşamıyor. Özürlüler de aşamıyor... Son düzenleme bir örnek. Kamu borçlarının yeniden yapılandırılmasını öngören “torba tasarı” da engellinin aşamayacağı tuzaklarla dolu.
Maalesef tasarının kapsamı genişletilirken, nedense “özürlülere yönelik kazanılmış haklar budanıyor.” 4857 sayılı İş Yasası’nın 30’uncu Maddesi’nde yapılacak değişiklik Meclis Alt Komisyonu’nda görüşülüyor. Taşeronlaşmanın önünü iyice açan bu düzenleme, özürlü çalıştırmak istemeyen işverenin, çalışanını bir başka şirkete göndermesinin de yolunu açıyor. Böylece “ödünç işçi” adı altında özürlü “karın tokluğu”na çalıştırılacak.
Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Ömer Dinçer, “Bu tasarı özürlü istihdamının önünü açacak” diyor. Ancak, kazın ayağı öyle değil.
Çünkü 4857 sayılı yasanın 30’uncu maddesi ve 5378 sayılı Özürlüler Yasası hükümleri doğrultusunda 50 ve üzeri sayıda işçi çalıştıran işyerleri yüzde 3, kamuda ise yüzde 4 özürlü çalıştırmak zorunda. Bu hükümlere rağmen özel kurumlar özürlü çalıştırmaya pek yanaşmıyor. Devlet de bilinçli olarak özürlü kadrolarını boş bırakıyor. Bunun tek nedeni günü kurtarma anlayışı ile çıkartılan yasalar. Ayrıca, özürlüler üzerinde 7 bakanlığın 7 farklı uygulaması da eklenince özürlü istihdamında açık, bir türlü kapatılamadı. Yıllardır zar zor iş bulabilen özürlü “yeni düzenleme” ile çalışma hayatının dışına itilecek.
Onun için bakanın sözleri beni tatmin etmedi. Eğer 25 işçi çalıştıran işyerleri yani küçük işletmelere özürlü istihdam etmeleri için devlet teşvik verse tam 1 milyon özürlü aşa-işe kavuşur. Şimdi kalkıp “şark kurnazlığı” ile yeni düzenleme yapmak özürlü istihdamını azaltmaz; artırır. Artırıyor da... Bana göre artışın tek nedeni yasa yapıcıların özürlüyü “farklı” algılaması nedeniyle “temel sorun”lar bir türlü çözülemiyor. Hâlâ rapor, eğitim, ulaşım-erişim, sağlık, istihdam, emeklilik ve bakım ücretindeki temel sorunlar halledilemedi. Son torba yasa için yukarıda saydığımız sorunlar AK Parti Milletvekili Lokman Ayva’ya sunuldu. Sağ olsun. Sayın Ayva sorunların çözümü için Meclis’te gladyatör gibi çarpışıyor. Ama yet(e)miyor. Çünkü özürlüyü “farklı” algılayanlar çözümden çok sorun üretiyor.
Özetle, engelli vatandaşlarımız onurlu bir yaşama kavuşmasın, devamlı başkasının ihsanına ve “sadaka”sına ihtiyaç duysun, mantığı ile yeni “sürgün” yasaları çıkartılıyor.

*** ***

Hep söylenen sözdür; “bir insanın kendi başına yetebilmesi için ona balık yemeyi değil, balık tutmayı öğretin.” Bu sözle eli iş tutanın kimse getirmeden tabağında aşı olur denilmek istenmektedir. Bu sözler boşuna söylenmiş gibidir. Elinde işi, dolayısıyla tabağında aşı olmayan başkasına bağımlı olur. İşi de verseniz, ama yeterli ücret vermezseniz, başkasına bağımlı insanı azaltmamış olursunuz. Sanki istenen budur. 1980’den beri hızla ucuz iş gücü cenneti olan vatanımızda sadece engelliler değil, normal çalışanlarda başkasına bağımlı olmaktan kurtulamıyor. Kurtulanlarsa bilinçsizce kullandıkları kredi kartlarına tuş olmuş durumdadırlar.

Başa dönelim. Bu yasa tasarısından engelliler Lokman Ayva’nın ısrarlı uyarısıyla başbakan tarafından çıkartıldı. Acaba “engelli işçi sürgünden kurtuldu mu?” Öyle ummak istiyorum.

Yazışma Adresim: www.goleaydin@hotmail.com

Bütün yazılarım...: http://hayatintatlarivehayatindusundurdukler.blogspot.com

Yayın Tarihi: 07.01.11


HER KESİMİN “GARDIROP ATATÜRKÇÜLERİ” VAR

Bir yazımda “Gardırop Atatürkçülüğü”nden söz etmiş, bu şekilde Atatürkçülüğün sadece şekle baktığını belirtmiştim. Oysa Atatürkçülük gelişen hayat şartlarına göre yeni, akılcı, hurafelerden uzak uygulamalar bulmak, o uygulamaların bağlayıcılığı için döneme uygun kanunlar çıkarmaktır. Burada kişisel hayata müdahale olmaksızın uygulama esastır. Her görüş için aynı şeyden söz edilemez mi? Elbette edilir. Kimsenin ne yediğine ne içtiğine bakılamayacağı gibi, kimsenin nasıl ibadet ettiği tartışma konusu olamaz. Bakılacaksa sadece hayat sahamızın ne kadar genişletildiği, ne kadar rahat hareket edebilir olduğumuza bakılmalıdır

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ı istemeyenler (bende dahil) bu güne kadar neden istemediler?

Tayyip Erdoğan (bu konuda diğerlerinden ayrılıyorum, benim korkum bunlar değildi) kopkoyu bir İslamcıdır... iktidara geldiğinde kadınları zorla kapatacak, erkekleri sopayla camilere sokacak. Erdoğan iktidarı ele geçirdiğinde kendisi gibi İslamcı olmayanı kıtır kıtır kesecek. Sonunda devleti dönüştürüp İslam cumhuriyetini kuracak. Ama bunlar olmadı. Kadınları zorla kapatmadı, erkekleri sopayla camiye sokmadı. Kimseyi kıtır kıtır kesmedi...

Kullandığı hafif dini söylemi katmazsak ortaya öyle “kopkoyu bir İslamcı lider”de çıkmadı.

İşin bu tarafını bırakıp öze bakarsak (asıl korktuğum taraf, işte bu taraf) ortaya nelerin çıktığını daha iyi görürüz.

Recep Tayyip Erdoğan’ın Zihninin arkasında saklanan “sağcı, otoriterlik heveslisi çıktı...

Eski komünistlerin iftirayı meslek edinmiş adamlar olduğunu düşünen tipik bir “antikomünist” çıktı...

Bitaraf olanın bertaraf edilmesi gerektiğine inanan otoriter bir lider çıktı...

“Başbakan değil misin, ister asar ister kesersin” diyerek seçilmiş liderliği nasıl algıladığını gösteren bir kişilik yapısı çıktı.

İşine geldiğinde muarızlarını “PKK ile kol kola giriyorlar” diye hırpalamaya ve gözden düşürmeye çalışan tipik bir pragmatist çıktı...

“Bizi desteklemeyenler yarın huzurumuza geldiğinde biz de sessiz kalırız” diyen bir tehditkâr çıktı.

Medya patronuna “Köşe yazarına sahip çık” diye seslenerek düşünce özgürlüğünü umursamadığını göstermekten hiç çekinmeyen bir lider çıktı.

Eleştiriden yararlanmak yerine, “Sen kimsin ya? Beni sen mi yöneteceksin?” diye efelenmeyi tarz haline getiren bir başbakan çıktı.

Asıl sorun Tayyip Erdoğan’ın namaz kılması, eşinin başörtülü olması değil.
Asıl sorun “kişisel dindarlık” değil, açığa çıkması engellenemeyen “otoriter zihniyet”tir.

Bu yazıyı yazmama esin kaynağı olan Ahmet Hakan’ın 05.09.2010’da Hürriyet Gazetesinde yayınlanan yazısında bu zihniyet vurgulanıyordu.

Karşı durmamız gereken bu zihniyettir. Bunu atlayarak karşı çıkmak akıllılık değildir.

Bu konuda çekince ve sakıncalar üretmek korkaklığımızı pekiştirmekten öteye gidemez. 2002 yılından bu yana 2 yerel, 2 referandum ve gene 2 genel seçim geçirdik. Önümüzde bir genel seçim daha var. Yaz başında yapılacak seçimler nedeniyle siyasetçilerimiz ve halk gene aynı kısır çekişmelere girecektir. Bu kısır çekişmelerden kurtulmak için “Gardırop Atatürkçülüğü”nden kurtulmak gerek. Çünkü her görüşün “Gardırop Atatürkçülüğü” var. İnanın bu durum bölenin işine gelir. Bölünen olursak buna en çok sevinen gene bölen olacaktır. Onun için içeriye değil dışarıya bakmak gerek. Çünkü bölen dışarıda. O her iki tarafın “Gardırop Atatürkçüler”ini kullanıyor.

Yazışma Adresim: www.goleaydin@hotmail.com

Bütün yazılarım...: http://hayatintatlarivehayatindusundurdukler.blogspot.com

Yayın Tarihi: 05.01.11

KÖRLER ÜLKESİNE KRAL OLMAK


ÇİZGİ-YORUM COŞKUN GÖLE

Bugün değineceğim konu nedeniyle görme engellileri üzersem kendilerinden özür dilerim. Amacım saplantı ve çelişkileri anlatmak, aynı kaderi değişik biçimde paylaştığım bir engelli gurubunu rencide etmek değil.

Bütün eksikliklerimizi görmeyip herkesi kendimize benzetme huyumuz yüzünden bizden farklı olanları pek beğenmeyiz. Bu, birbirimizden farklı biçimde düşünen ve davranan bireyler topluluğu, yani çoğulcu bir toplum olamayışımız örneği olarak sürekli karşımıza çıkar. Biz tek bir fikirde çokluğu erdem sayan bir ülkenin insanlarıyız. Bu yüzden birden fazla fikre tahammülümüz yok. Hele eleştiriye hiç.. her alanda bunu görürsünüz. Oysa tek fikirde çoğalmak, beyinlere üniforma geçirmek gibidir. Egemen düşüncenin baskısı böyle başlar. Oysa birden fazla düşünceyle bir arada olmak, çok düşünceyle çoğulcu olmak toplumun canlılığını sürdürebilmek için önemli şarttır.

Bireysel yaşantımızda da öyle değil midir? Öyle olduğu için herkes bir modanın peşinden koşar durur. Konuştuğu dilden giyim kuşamına, saçından tırnağına, kullandığı her şeyde modanın egemenliğini görmüyor muyuz? İş alanında özel girişimcilere bakarsak aynı şeyi görürüz. Hele küçük esnaflıkta durum içler acısıdır. Herkes farklı bir şey düşünmeden işin kolayına kaçıyor. Şöyle çarşı pazar gezin ne demek istediğimi anlarsınız.

1970’lerin başında Tofaş, Murat otomobillerini üretince emekliliği gelen çoğu genç işçi, ikramiyesini yatırıp Murat taksi alarak taksicilik yapmıştı. 1980’lerde bir videotek çılgınlığı sarmıştı. 1990’larda ise önce cep telefonu dükkânları pıtrak gibi çoğaldı, sonrada internet kafeler. Herkes aynı konuya yönelince kimse başarılı olamadı. Bir mahallede beş bakkal örneği gibi adım başı açılan benzer dükkânlar sonunda teker teker kapandılar. Bunun adı körlüktür işte. Bu körlük organsal değil algısal körlüktür. Algısal körlük; gide gide akıl tutulması dediğimiz, “başka şey düşünememe”ye kadar işi vardırır. O kadarki biraz farklı biçimde düşünenleride kendine benzetir.

Psikolog Doğan Cüceloğlu bu konuda çok güzel bir hikâye anlatıyor. “İÇİMİZDEKİ BİZ” kitabındaki bu hikâyeyi gelin birlikte okuyalım.

*** *** ***

Dere tepe, dağ taş dolaşmayı çok seven tek gözlü bir adam varmış. Yürür yürür gider, gider gider yürürmüş. Bir gün uzaklarda renkleri karmakarışık bir koy görmüş; alacalı bulacalı garip bir koy.

Yaklaşmış köye doğru. Yolları bir tuhaf, evleri bir tuhaf, insanları bir tuhafmış köyün. Köyün içine girince anlamış meseleyi. Körler köyüymüş burası. Kadınların, erkeklerin, çocukların velhasıl herkesin sımsıkı kapalıymış gözleri.

Gezgin tek gözlü adam karar vermiş burada yaşamaya.
“Hiç değilse benim tek gözüm var” diyormuş.
“Körler ülkesinde şaşılar kral olur derler. Ben de bunların başına geçer yaşarım”

Körlerin gözleri yokmuş ama elleri, kulakları, burunları çok hassasmış. Kendilerine göre kurdukları bir düzen içinde yuvarlanıp gidiyorlarmış. Adam şaşkın hallerine bakıyormuş onların. Yürümeleri, konuşmaları doğrusu başka türlüymüş. Bir gün körlerden biri ötekilerden birinin malını çalmış. Sadece tek gözlü adam görmüş bunu.

Bağırarak ilan etmiş “filanca falancanın malını çaldııı”

Körler; “nerden biliyorsun ki” demişler, “o kadar uzaktan duyamazsın ki?”
Ben duymadım, gördüm” demiş adam. “Gözüm var benim, görüyorum…”
Körler göz diye, görmek diye bir şey bilmiyorlarmış. Uzun zaman içinde çoktan unutmuşlar bu hissi.

“Ne demek görmek,” demişler. “Nasıl görüyorsun yani, duyulmayacak mesafeden
anlayabiliyor musun ne olup bittiğini?”

“Anlıyorum tabi” demiş adam.
İnanmayız, imtihan edeceğiz seni” demişler.

Adamı almış uzakta bir yere dikmişler.
Tecrübeleriyle eminlermiş ki o uzaklıktan hiçbir şey duyulamaz.

“Anlat bakalımdemişler, “biz şimdi ne yapıyoruz?”

Adam anlatmış:
Oturuyorsunuz, kalkıyorsunuz, koşuyorsunuz, yemek
yiyorsunuz, şu şunu yaptı, bu bunu yaptı falan…”
Derken körler bir evin içine girmişler, bağırmışlar.
“Hadi anlatsana…”

Adam: “içeri girdiniz, göremiyorum ki” demiş.

“Ne olmuş yani içeri girdiysek, elli santim fark var, anlat hadi anlat” demişler.
Arada duvar var ama demiş adam, göremiyorum…”
Körler, “sen atıyorsun” demişler. “Deminki tesadüftü, bak şimdi bilemiyorsun…”

“Çıkın dışarı söyleyeyim” demiş adam.
Bu kadar mesafeden duyduktan sonra ha içerisi ha dışarısı” demiş körler.
“Ama ben duymuyorum, ben görüyorum ” diyormuş adam.
Öyle şey olmaz” demişler. “Sende bir sorun var. Saçmalıyorsun, acayip şeyler söylüyorsun. Hekime muayene ettireceğiz seni.”

Adamı yaka paça hekime getirmişler. Hekim de kör tabi. Elleriyle yoklamaya başlamış.
Adamın açık olan gözünü kastederek “Buldum” demiş, “sorun burada. Saçmalaması bundan dolayı” diyormuş, “şimdi düzeltirim ben onu…”
Körler ülkesinde kral olmak isteyen gezgin zor kurtarmış kendini onların elinden.

*** *** ***

Körlerin ülkesinde tek gözlü gören olmak ayrıcalık değildir. Gördüğünüzü sizin gibi gören bir başkası olmadıktan sonra anlattıklarınızla kimseyi ikna edemezsiniz. Sonunda siz, görmenin bir kusur olduğuna karar verir, gönüllü olarak kör olmayı seçebilirsiniz. Zaten başka çarede yoktur. Eninde sonunda onlar sizi kör edeceklerdir.

Bugün dünya politikası böyle oluşturuluyor. Arada bir farkla, körler bunu bilmeden, dünyaya düzen verenlerse bilerek ve ardını görerek yaparlar. Kardeşim Coşkun Göle yeni yıl için çizdiği karikatürde bunu anlatıyor. Umutsuz bir bakış açısı olacak ama ne yapalım, gerçek böyle. 2011’in eline verilen umutlu olmamıza imkân vermiyor. Karikatüre böyle bakıp, geleceğimizin inşasında daha dikkatli, daha istekli olmanızı, bu umutsuzluğu kırmanızı umut ederek mutlu bir yıl diliyorum.

Kitabın son sözüyle yazımızı bitirelim.

*** *** ***

Körler görenleri anlayamazlar. Saçmaladıklarını sanırlar ve onu da düzeltip kendilerine benzetmek için gözlerini çıkarmaya uğraşırlar.

Yazışma Adresim: www.goleaydin@hotmail.com

Bütün yazılarım...: http://hayatintatlarivehayatindusundurdukler.blogspot.com

Yayın Tarihi: 03.01.11



ŞAİRLERİN ŞİİRLERİYLE SÖYLEDİĞİ 68

Mutlu bir yıl dileğiyle yılın ikinci gününde merhaba sevgili okurlar. Bugün sizlere kendi şiirlerimden önce halk şiirinin önemli ozanı Karacaoğlan’dan şiirler sunuyorum. Karacaoğlan Türkülerimizde, hatta Türk Sanat Müziğimizde bile adı geçen ozanlarımızdandır. Türk Pop müziği doğarken ilk bestelerde Karacaoğlan’ın şiirlerinin çokça kullanıldığını görüyoruz. Alıntıladığım ilk şiir o dönem çok tutulan bir sanatçının; Hümeyra’nın seslendirdiği bir pop şarkısının sözü olmuştu. Karacaoğlan bütün halk ozanları gibi kolay anlaşılır ve öz Türkçe şiirler yazmıştır. 1600’lü yıllardan günümüze bir çok şiirinin bugüne kalışının sebebide budur.

*** ***

ALA GÖZLÜ BENLİ DİLBER

Ala gözlü benli dilber

Koma beni el yerine

Altın kemerin olayım

Dola beni bel yerine

Hicine gönlüm hicine

Yiğide ölüm geçine

As beni zülfün ucuna

Sallanayım tel yerine

Gel kız karşımda dursana

Şu benim halim sorsana

Zülfünden bir tel versene

Koklayayım gül yerine

Karac(a) oglan der nolayım

Kolun boynuma dolayım

Nazlı yar kölen olayım

Kabul eyle kul yerine

*** ***

BİR AYRILIK BİR YOKSULLUK BİR ÖLÜM

Vara vara vardım ol kara taşa
Hasret kodun beni kavim kardaşa
Sebep gözden akan bu kanlı yaşa
Bir ayrılık, bir yoksulluk, bir ölüm

Nice sultanları tahttan indirdi
Nicesinin gül benzini soldurdu
Nicelerin gelmez yola gönderdi
Bir ayrılık, bir yoksulluk, bir ölüm

Karac'oğlan der ki kondum göçülmez
Acıdır ecel şerbeti içilmez
Üç derdim var birbirinden seçilmez
Bir ayrılık, bir yoksulluk, bir ölüm

Karacaoğlan

*** ***

İNCECİKTEN BİR KAR YAĞAR

İncecikten bir kar yağar
Tozar Elif Elif diye
Deli gönül abdal olmuş
Gezer Elif Elif diye

Elif'in uğru nakışlı
Yavru balaban bakışlı
Yayla çiçeği kokuşlu
Kokar Elif Elif diye

Elif kaşlarını çatar
Gamzesi bağrıma batar
Ak elleri kalem tutar
Yazar Elif Elif diye

Evlerinin önü çardak
Elif'in elinde bardak
Sanki yeşil başlı ördek
Yüzer Elif Elif diye

Karac'oğlan eğmelerin
Gönül sevmez değmelerin
İliklenmiş düğmelerin
Çözer Elif Elif diye

Karacaoğlan

*** ***

NAZLI YÂRDAN GELDİ BANA BİR NAME

Nazlı yârdan geldi bana bir name
Eğer doğru ise kırdı belimi
Dediler ki yarini yad iller almış
Kadir Mevlam nasib eyle ölümü

Bülbüle söyleyin gülüne konsun
Beni yârdan eden Allah'tan bulsun
Sabreyle sevdiğim ilkbahar olsun
Terkedeyim vatanımı ilimi

Ak yâri gördükçe ağladım coştum
Al elinden dolu badeler içtim
Kötüler sandı ki ben yârdan geçtim
Ölmeyince çeker miyim elimi

Karac'oğlan derki konmadan göçmem
Her olur olmaza sırrımı açmam
Kötüler köprü olsa üstünden geçmem
Taşık suya uğradırım yolumu

Karacaoğlan

*** ***

Sırada kendi şiirlerim var. Sizlere sunulmayı sabırsızlıkla bekliyorlar. Yeni yılın bu ilk günlerinde bugün dinlenmiş olarak okuduğunuz bu şiirleri bakalım beğenecek misiniz.

34

Bedeninde yılan gizler

Buz gibi bakışını ne sandınız

Dans ederken ayrılır her kemiği

Lastikten esnektir, uzar da uzar

Kırılmadan nasıl bükülür, hayret

Telaşsız sürat ona özgü

Parmaklarında kıvılcım

Gözlerinde şimşek

Yakmadığı yürek görülmemiş

Yılan bedeninde

Işıklar teninde

Aşkı şafak sökümü

Sonbahar uğramaz semtine

Görülmez onda yaprak dökümü

Aydın Göle

25 nisan 2003

*** ***

35

Dimyatta pirinç

Zalimde bilinç mi var

Kümeste piliç

Evde bulgur bol

Onun solu sağ, sağı sol

İmana gelmez

Limana demirlemez

Beklemek onu boş kankam

Aydın Göle

25 nisan 2003

*** ***

36

Ilık nefes gibi okşuyor hava

Yaşamaya kışkırtıyor en mutsuzu dahi

Yapraklar şarkılar mırıldanıyor rüzgârla

Geceye sevinçler ekerek kankam

Aydın Göle

25 nisan 2003

*** ***

37

Vinçle kaldırılma

Sevinçle kalk yatağından

Seni hiçbir şey indiremez

Gönlümdeki tahtından

Binlerce insan geçsede otağından

Yarına benden anılar kalsın bu çağından

Aydın Göle

1 mayıs 2003

*** ***

252

Bir oda ki içinde sır gibi sessizlik

Penceresi yok, kapısı yok

Geleni yok, gideni yok

Unutulmuş viranelerde üstünde göğü yok

Yazı yok, kışı çok

Titrer durur köşelerde adam

Sevda ateşide yok gönlünde, ısınamaz

Donup gidecek, kimsenin haberi yok

Aydın Göle

2 mayıs 2003

*** ***

38

Sessiz bir gemi girdi limana

Karanlık, soğuk denizlerden fırtına getirmiş

Yıldızsız gece dolu ambarları

Ne kaptanı var, ne dümeni

Gördünüz mü hiç, böyle gideni

Aydın Göle

2 mayıs 2003

*** ***

39

Yıldız ekmişler geceye

Yıldızlar bizi seyretmiş geceden

Bakıp yıldızlara biz pencerelerden

İçimizi dökmüşüz yıllarca hiç büyümeden

Hep çocuk kalmışız, uyumamışız

Uyumamışız, kimseyi uyandırmamışız

Annemiz bilse ağlardı sevda acılarımıza

Yıldızları unutmuşuz

Hesap sormuşuz gecelere

Bıçak saplamışız karnına gecelerin

Anasını ağlatmışız bir şişe şarabın

Aydın Göle

2 mayıs 2003

*** ***

40

Rüya bitti uykudan uyanınca

Güya yaprak yeşerecekti ben yanınca

Yandım ateşsiz, dumansız tüttüm

Her biten aşkın asını tuttum

Ömür tükettim bu uğurda

Sahipsiz mezarım dağ başında

Yoksulum, yalnızım

Postacı bile gelmez buralara

Mektup yazan yok

Sevdalar unutuldu ben kendimi unuttum

Çocuk masumluğuyla sabahtan habersiz

Güneşi bekliyorum

Aydın Göle

3 mayıs 2003

***

Bu şiiri unutmuştum. Şimdi okurken ilk mısradaki “sars sarstı” sözcüğünü ben bile anlayamadım. “SARS” kelimesini google’den arattım. Meğer “SARS” ağır akut solunum yolu yetersizliği sendromuymuş. Sonra şiiri hatırladım tabii. SARS hastaları ilk defa 2003 Şubat ayı sonlarında; Asya, Kuzey Amerika ve Avrupa’dan bildirilmişti. SARS’ın nedeni o yıllarda henüz bilinmiyordu. Bugün biliniyor mu, onuda ben bilmiyorum. Hastalık zatürree olarak seyrettiği açıklanmıştı.

41

Sars sarstı dünyayı

Yakaladığını postalıyormuş öbür tarafa

Aşk beni yakaladı

sarstı ta derinden

kıpırdamadım yerimden

Halâ buradayım öbür tarafa gitmedim henüz

Sarstan beter sarsmasına rağmen kankam

Aydın Göle

3 mayıs 2003

Yazışma Adresim: www.goleaydin@hotmail.com

Bütün yazılarım...: http://hayatintatlarivehayatindusundurdukler.blogspot.com

Yayın Tarihi: 02.01.11