29 Nisan 2011 Cuma

GÖRMEDİM ÖMRÜMÜN ASUDE GEÇEN BİR DEMİNİ 2


ÇİZGİ-YORUM COŞKUN GÖLE

YGSL sınavındaki şifre skandalına ayırdığım geçen yazımı bugün bitireceğim. Kaldığımız yerden başlyalım.

Bakın bu kurum şimdiye kadar ne çok sınav yapmış. Ne hikmetse bütün sınavlar şaibeyle sonuçlanmıştır. Bu konuda internette yaptığım tarama sonucu ulaştığım bilgileri size sunmak istiyorum.

“Soruların çalındığı, şifrelerin ortaya çıktığı, kayırma, usulsüzlük gibi iddiaların ortaya atıldığı sınavlarda yaşananlar binlerce kişiyi mağdur etti. İddialar ve elde edilen kanıtlar, bazı sınavların iptaline de yol açtı. Çeşitli kamu kuruluşlarının yanı sıra, ÖSYM de her yıl, 41 adet sınav yapıyor. ÖSYM’nin yaptığı sınavlara 5 milyon aday giriyor. YGS-LYS (eski ÖSYM-ÖSS), KPSS, SBS, ehliyet, özel güvenlik sınavları ile, bu sınavlara dönük kurs veren dershaneler için trilyonluk bir pazar oluşuyor.

Son yıllarda yapılan ve usulsüzlük iddialarıyla gündemden düşmeyen sınavlar şöyle:

DIŞ TİCARET

Dış Ticaret Müsteşarlığının 2008 yılında dış ticaret uzman yardımcılığı sınavında sahtekarlık yaşandı. 30 kişinin alınacağı sınavın yazılısında 43 kişi 70 ve üstü puan aldı. Müsteşarlık sınava giren tüm adaylara 10 puan ekleyerek 180 kişinin sözlü sınava girmesini sağladı. Puan eklenerek sınavı kazananlar arasından müsteşar yardımcısının kızı da çıktı.

POLİS AKADEMİSİ

ÖSYM tarafından 13 Eylül 2009'da yapılan Polis Akademisi Meslek Yüksekokulları Öğrenci Adaylığı Sınavında sorular çalındı. Sınav iptal edildi ve 1 Kasım 2009'da yeniden yapıldı. Soruların ele geçirildiğini ve deneme sınavı adı altında belli çevrelere yakın bazı dershaneler tarafından özel olarak seçilen öğrencilere iletildiği belirlendi. Deneme Sınavı’nda yer alan 103 sorudan 88’inin sınavda sorulan 120 sorudan 88’i ile çakıştı.

ABGS SINAVI

Kasım 2009’da yapılan AB Genel Sekreterliği uzmanlık sınavında, sınav ilanından sözlü sınava kadar geçen sürede aranan şartlara ilişkin yönetmelik değiştirildi ve bir daire başkanının eşinin de aralarında bulunduğu ve ilk yönetmelikteki şartları taşımayan kişiler sınavı kazandı.

SAĞLIK SINAVI

Kasım 2010’da yapılan Sağlık Bakanlığı özürlü Personel Alım sınavındaki sorular sınavdan 2 gün önce internete sızdı. 21’i ön lisans, 3’ü lise, biri de ilköğretimde olmak üzere 25 sorunun cevabı sınav öncesi yayınlandı.

TRT SINAVI

2009’da yapılan TRT sınav sonuçları internet sitesinden yayımlandı. Ancak TRT'nin Bilgi İşlem Dairesi, listenin Excel dosyasındaki gizli bölümünü silmeden, internet sitesine koyunca, skandal ortaya çıktı. Bu bölümde adayların “Kefil ve referansları” yer aldı. TRT ise iddiaları reddetti.

KPSS SINAVI

ÖSYM'nin 10-11 Temmuz 2010'da düzenlediği, Kamu Personeli Seçme Sınavında (KPSS) Devlet Denetleme Kurulu ve Ankara Cumhuriyet Savcılığı, KPSS sorularını ÖSYM'nin içinden sızdıran bir şebekenin adaylara 10 bin dolara sattığını belirledi. Bazı adaylar tüm soruları bilip tam puan aldı. Milli Eğitim Bakanlığı, kopya iddiaları nedeniyle öğretmen atamalarını erteledi. Başbakan Erdoğan, MİT’i araştırma için görevlendirdi.

ALES SINAVI

Geçen yıl yapılan ALES (Akademik Personel ve Lisansüstü Eğitimi Giriş Sınavı) soruları’nın da çalındığı ortaya çıktı. 2010 KPSS sınav skandalına karışan Ispartalı Baki Saçı, ALES sınav cevaplarının da e-mail yoluyla geldiğini itiraf etti ve üniversiteye hazırlanırken gittiği bir dershanedeki cemaat bağlantılarını anlattı.”

1 milyon 700 bin öğrencinin bütün çabalarının ve ana-babalarının, emeklerinin karşılığı olan maaşlarından ayırdıkları önemli bir miktarın heba edildiğini görüyoruz.

Yazımın sonunda ilk bölümdeki bir paragrafı tekrarlamadan önce sizleri son gelişme ile ilgili bir haberi duyurmak istiyorum.

ÖSYM şifreyi itiraf etti.

ÖSYM LYS’deki şifreli kopya iddiaları ile ilgili öğrencilere dün gönderdiği mektupta, sınavda “sehven” (yanlışlıkla) şifreleme yapıldığını kabul etti.

Son yıllarda en güvenilir sistemler bile zaafa uğratılmıştır. Şimdiye kadar herkes, her yerde rüşvet ve kayırma olur, eski kısaltılmış adıyla ÖSS’de, şimdiki kısaltılmış adıyla YGS’de kesinlike olmaz derdi. Olmazdı da. Sadece bu sınavlarda mı sorun var? Elbette hayır! Yukarıda da gördüğünüz gibi bir çok sınavda sorun var. Ne gariptir ki dış tehlikeler varken bunun sayısı arttı. Nasıl bir nesil yetiştirilmek isteniyor? Yolsuzluğa, usulsüzlüğe alışmış bir gençlikle erdemli toplum oluşmaz. Erdemsizlerden oluşmuş bir toplum yaşayamaz. Kenarda köşede kalan birkaç erdemli insana da “Görmedim ömrümün asude geçen bir demini” şarkısını söylemek düşer.

BİTTİ

Yazışma Adresim: www.goleaydin@hotmail.com

Bütün yazılarım...: http://hayatintatlarivehayatindusundurdukler.blogspot.com

Yayın Tarihi: 15.04.2011

26 Nisan 2011 Salı

“GÖRMEDİM ÖMRÜMÜN ASUDE GEÇEN BİR DEMİNİ” 1


ÇİZGİ-YORUM COŞKUN GÖLE


Artık gündem hızla değişiyor, nerdeyse her saat başı yeni dünyalar kuruluyor. Sizi bilmem ama inanın benim başım dönüyor. Eski bir şarkı vardı, bilen bilir; “Görmedim ömrümün asude geçen bir demini” sözleriyle başlardı. Bu şarkı bestelendiğinde dünya ile birlikte ülkemizde yeşil cennetti mutlaka. Bu kadar kirli ve bu kadar gürültülü değildi. Buna rağmen şair “bir siyah gözün derdi”nden ömrünün dingin geçmediğini söylemiş. Hem o yıllar cumhuriyetin yeni yılları. İnsanlar vatan kurtarmanın ve kurmanın haklı gururuyla gelecekten umutluydular. Sevda hayatın güzelliği değil miydi? O zaman sevda varsın yaksın. Günlerin tek derdi bu olsun. Bu gün öylemi ya? Onların kurduğu vatan bugün bölünme tehlikesiyle karşı karşıya. Amerika’nın, kuzey Afrika ve orta doğu Asyasına biçtiği elbiseyi bize de giydirmek isteyeceğini herkes görüyor, biliyor. Bu durumda “Sevil neş’elen, sevme yanarsın” diyerek şarkı söyleyecek durumda değiliz. Bu gidişle daha çook “Görmedim ömrümün asude geçen bir demini” şarkısını söyleriz. Allah söyletmesin!

Dışarıda durum böyleyken içerde pekte farklı değil. İktidar muhalefet çekişmesi bir yandan, iktidarın cumhuriyetin yapısını dönüştürme çalışmaları bir yandan, insanları canından bezdirdi. Şimdi bu şarkıyı söyleyenler size göre haklı değil mi?

Bu sıralar gençler bu şarkıyı söyleseler yeridir. Binbir güçlükle üniversite sınavlarına hazırlanırlar. Günü gelir sınavlara girerler. Sınav ertesi sınavlarda hile yapıldığını duyarlar. Birileri soru çalarakta olsa, soru cevaplarının şifrelerini öğrenerekte olsa fırsat eşitliğini lâfta bırakıp önlerine geçmiştir. Sözün kısası birileri kayırılarak diğerlerinin çabaları, hatta sınava hazırlanarak tükettikleri ömürleri çöpe atılmıştır. Dünyanın masrafını boşuna yapmış durumuna düşmek ne demektir tahmin edersiniz.

Son yıllarda en güvenilir sistemler bile zaafa uğratılmıştır. Ben her yerde rüşvet ve kayırma olur, eski kısaltılmış adıyla ÖSS’de, şimdiki kısaltılmış adıyla YGS’de kesinlike olmaz derdim. Olmazdı da. Sadece bu sınavlarda mı sorun var? Elbette hayır! Son KPSS sınavlarını hatırlayın.. devletin açtığı her sınavda bir sorun çıkıyor. Ne gariptir ki dış tehlikeler varken bunun sayısı arttı. Nasıl bir nesil yetiştirilmek isteniyor? Yolsuzluğa, usulsüzlüğe alışmış bir gençlikle erdemli toplum oluşmaz. Erdemsizlerden oluşmuş bir toplum yaşayamaz. Kenarda köşede kalan birkaç erdemli insana da “Görmedim ömrümün asude geçen bir demini” şarkısını söylemek düşer.

Madem konumuz bu, gelin biraz bu sınavlara değinelim.

“Bir buçuk milyondan fazla öğrencinin katıldığı Yükseköğretime Geçiş Sınavı’nın test kitapçığında cevap şıklarının şifrelendiği anlaşıldı. Bir avukatın ortaya çıkardığı bildirilen skandalı, Uğur Dershaneleri matematik öğretmenleri ve Aziz Nesin’in oğlu matematik profesörü Ali Nesin de doğruladı. Zaten şifreyi bildikten sonra herkes aynı sonuca ulaşabilir.”

Bunun üzerine ÖSYM başkanı Prof.Dr. Ali Demir açıklama yaptı.

“İddia sadece basına dağıtılan master kopyalar için doğru, ancak sınavda her adayın soru kitapçığı, soruların yeri ve cevapların yeri birbirinden tamamen farklı” dedi. Sayın cumhurbaşkanımız ÖSYM başkanının bu açıklamasını yeterli bulduğunu belirterek “Başkandan (ÖSYM Başkanı Ali Demir) aldığım bilgiler beni tatmin etti. Öğrencilerimizin güvenle kendilerini ikinci sınava hazırlamaları gerekir” dedi.

Aradan iki gün geçti, baskılar artınca Ali Demir kendilerinde hata olmadığını, bütün hatanın matbaada olduğunu belirtti. Eh bir hatanın olduğunu sonunda kabul etmiş oluyordu işte. Madem öyle, sözü o kadar dolaştırmanın gereği neydi diye adama sormazlar mı? Aynı amaca hizmet edince bu örnekte olduğu gibi sorulmaz. Sorulsaydı daha önce yapılan usulsüzlüklerde sorulurdu.

DEVAM EDECEK

Yazışma Adresim: www.goleaydin@hotmail.com

Bütün yazılarım...: http://hayatintatlarivehayatindusundurdukler.blogspot.com


Yayın Tarihi: 13.04.2011


BİLİNMEYEN SEVDALAR: MİHRİMAH SULTAN VE MİMAR SİNAN



ÇİZGİ-YORUM COŞKUN GÖLE


Şimdiye kadar masal veya destanlarla ne çok sevda hikâyeleri okuduk veya dinledik. Leylâ ile Mecnun bunlardan en ünlü olanıdır. Halk edebiyatımız bu sevda hikâyeleriyle zenginleşir. Tahir ile Zühre, Kerem ile Aslı, Ferhat ile Şirin, Arzu ile Kamber, Yusuf ile Züleyha ve daha sayılabilecek bir çok hikâye asırlarca dilden dile dolaşarak günümüze kadar gelmiştir. Her sevdanın ayrı bir hikâyesi, her hikâyenin de bir mesajı vardır. Ortak noktaları sevdalarıyla birlikte kahramanların iradeleriyle giriştikleri savaşta sabrın önemidir. Sonunda vuslat olmasa bile her aşığın derin bir tevazu ile sabır göstererek durumu kabul ettiklerini görürüz. Böylelikle tenden uzaklaşarak ilahi aşka ulaşır kimi.

Aslında her aşık zihnindeki güzeli daha çok güzelleştirir. Gerçekte güzel denen, pekte güzel değildir bile. Mecnunu çöllere salan mecnuna göre güzeldir. Ferhata dağları deldirende öyle.. batıda da böyle hikayeler vardır. Bizde onlardan en bilineni William Shakespeare’in yazdığı Romeo ve Juliet’dir.

Birde gerçek hayatta yaşanmış hikâyeler vardır. Batı edebiyatında Alexandre Dumas’nın yazdığı “Kamelyalı Kadın” gerçek hayatta yaşanan aşk hikâyesinden kurulmuş bir roman olduğunu siz kitap severler biliyorsunuz. Aslında yazar sevdiği kadını aşırı idealize eder. Oysa sevdiği bir fahişedir. Sonunda aşkı ölümsüzleştirmek için romanda sevdiği kadını öldürür (bu öyle bir öldürme değildir, yazarın sevdiği kadın o zamanların sevda hastalığı da denen, “ince hastalık”tan, yani veremden ölür). Çok sonraları bu roman sinemaya uyarlandı. Batının felsefesi ilahi boyuta ulaşmadığı için, aşıklar cisimsellikten kopmazlar. Daha katlanılır bir hasret yaşarlar onlar.

Şimdi size, kuzenimin kuzeni Emel hanımın gönderdiği ilginç bir sevda hikayesini aktarmak istiyorum. Beni çarptı inanın. Sizinde beğeneceğinize eminim.

***

MİHRİMAH SULTAN

Kanuni Sultan Süleyman’ın kızı Mihrimah Sultan on yedisine bastığında, iki kişi ...onunla evlenmek ister. Mihrimah, yani Mihrü Mah, Farsca’da “Güneş ve Ay” anlamına gelir. Padişah kızıyla evlenmek isteyenlerin biri Diyarbakır Valisi Rüstem Paşa diğeriyse Mimar Sinan’dır.
Padişah kızını Rüstem Paşa’ya verir.
Koca Sinan evlidir, ellisindedir ve de Mihrimah Sultan’a deliler gibi aşıktır! Gerçi sevdiğine kavuşamamıştır ama, aşkını, olanca güzelliğiyle sanatına yansıtmıştır.
Üsküdar’a, Saray’ın isteğiyle elbet, 1540 yılında Mihrimah Sultan Camii’nin temelini atar ve 1548’de bitirir. Camiyi yaparken, eserine sanki “etekleri yerleri süpüren bir kadının” dış çizgilerini verir.

Derken, ilk kez padişah fermanı olmaksızın, Edirnekapı’da, pek kimselerin uğramadığı ıssız ama İstanbul’un en yüksek tepelerinden birine, ikinci bir eser yapmaya koyulur Mihrimah Sultan’a. Cami küçücüktür. Minaresi otuz sekiz metredir, bir adet incecik kubbesi üzerindeyse yüz 61 pencere, camiin iç güzeliğini aydınlatır. İçerdeki sarkıtlar ve minare kenarlarındaki işlemeler Mihrimah Sultan’ın topuklarını döven saçlarını anımsatır insana. İşte, aşka adanmış iki eser.

Şimdi, gidin Edirnekapı ve Üsküdar’daki camileri aynı anda görebileceğiniz bir yer seçin. Ve 21 Mart’ta, yani geceyle gündüzün eşit olduğu günde seyreyleyin. Unutmadan, 21 Mart Mihrimah Sultan’ın doğum günüdür.

Göreceğiniz manzaraysa şudur:

Edirnekapı camiinin tek minaresi ardından tepsi gibi kıpkırmızı güneş batarken, Üsküdar’daki camiinin ardından ay doğar! Mihrü Mah eşittir Güneş ve Ay. Bu nasıl akıllara ziyan bir hesaplamadır; nasıl bir güzellik anlayışıdır .

(Kaynak: Osmanlı Günlüğü)

***

Kuzenimin kuzeni Emel hanıma bu hikâye için teşekkür ederken söylediğim son sözlerle yazımıza noktayı koyalım.

Bir ressam renklerle, bir edebiyatçı sözlerle, bir müzisyen seslerle, bir heykeltraş taşlarla, bir mimarsa bunların hepsiyle sevdasını tarihe not eder. Ama böylesi şiirsel bir anlatım herhalde bir tek Koca Sinan’a özgüdür.

Ne dersiniz, öyle değil mi?

Yazışma Adresim: www.goleaydin@hotmail.com

Bütün yazılarım...: http://hayatintatlarivehayatindusundurdukler.blogspot.com


Yayın Tarihi: 11.04.2011


BAŞKA NE YAPTIM Kİ..

Şeytanı masum göstermek gibi bir düşüncem yok! Şeytan her zaman şeytandır. O hep pusuda bekler. İlk fırsatta insanı yoldan çıkarır. Ama her suçu şeytana havale ederekte insanı akılsız göstermek ne kadar doğru olur? Bütün bunları ince eleyip sık dokumadan, olaylara biraz uzaktan ve tepeden bakmazsak gerçeği göremeyiz. Her yaptığımız hareketin nelere yol açabileceğini usta bir satranç oyuncusu gibi önceden kestirebilmek için iyi düşünmemiz lâzım. Hele ilk gördüğümüzle, ilk duyduğumuzla hareket edersek anlatacağım hikâyedeki kişiler gibi zincirleme hatalar işleriz. Sonrada hikâyemizdeki şeytan gibi kendimize acıyarak “başka ne yaptım ki?” diye sorarız.

Bugünkü küçük hikâyemizi Opel Ekin otonun yedek parça servisinde çalışan kan kardeşim e-posta ile göndermişti.

***

Günlerden bir gün şeytanın yolu bir köye düşmüş.

Ortalık yemyeşil, kuşlar cıvıl cıvılmış. Bu durumdan çok keyiflenen şeytan yorgunluğunu atmak için koyu gölgeli bir yer seçmiş ve sırtını bir ağaca dayamış. Dinlenmek için oturduğu yerden buzağısını kazığa bağladığı ineğini sağan genç bir kadını uzaktan görmüş.

Şeytan kadını epeyce izledikten sonra yerinden kalkıp kazığa bağlı buzağının ipini biraz gevşetmiş. Buzağı az ötede annesinin sütünün kovaya sağılmasını aç karnına izlemeye daha fazla dayanamamış debelenmiş ve boynundaki ip çözülmüş. Koşarak annesini emmeye giden

buzağı süt kovasını devirmiş.

Sağdığı süt ziyan olunca sinirlenen genç kadın eline geçirdiği odunu buzağıya vurunca yavru yere yığılmış. Yavrusuna saldırılan inek kayıtsız kalamayıp bir tekmede kadını yere serip öldürmüş.

Uzaktan geçmekte olan kadının kayınpederi, ineğin gelinini öldürdüğünü görüp ineği tüfekle vurmuş.

Silah sesini duyan kadının kocası , karısını yerde cansız yatar ve babasını da elinde tüfekle

görünce silahını çekip babasını öldürmüş.

Kısa bir süre sonra gerçeği öğrenen genç adam, bu kadar acıya dayanamayıp intihar etmiş.
Bütün bu olayları bir kenardan izleyen şeytan;

“Şimdi bu felaketi de bana yüklerler. Buzağının ipini gevşetmekten başka ben ne yaptım ki” demiş.

***

Allah; kimsenin şeytanın eline düşmemesi için herkese akıl vermiştir. Bunun için her olayda önce sakin olmalı, sonra aklımızı kullanmalıyız. Peşin hükümle ve hiç olmayacak biçimde aceleci davranırsak olacağı budur. Ondan sonra suçu ne kadar şeytanın üstüne atarsak atalım sorumluluktan kurtulamayız. Şeytanı bizden uzaklaştıran sorumluluklarımıza sahip çıkmaktır. İşin ucunu bırakmamakta şeytanı bizden uzaklaştırır. Unutmayın ki şeytanda bir melektir ve bütün melekler gibi tek yönlü davranmaya mecburdur. Oysa biz insanız, iyiyi kötüden, güzeli çirkinden ayırt edebilme özelliğimiz vardır. Üstelik ayırt etmemize rağmen istersek kötüyü de çirkini de seçme özgürlüğüne sahibiz. İlle iyiye ve güzele talip olmak zorunda değiliz. Ama sonuçlarına katlanmak şartıyla tabii..

Her suçun sorumlusunu şeytan olarak gösterip kurtulmak kolay değil. Şeytanlaşma bu olsa gerek. Şeytanlaşmadan insan kalabilmek çok önemli..

Yazışma Adresim: www.goleaydin@hotmail.com

Bütün yazılarım...: http://hayatintatlarivehayatindusundurdukler.blogspot.com

Yayın Tarihi: 08.04.2011

TÜRKİYENİN DEĞİŞİMİ SÜRECİNDE BİR MAKALENİN İZLERİ 2


ÇİZGİ-YORUM COŞKUN GÖLE


Bu, kocaman Türk dünyasında şimdilik bağlayıcı ve hatta önder halka kabul edilen Azerbaycan’ın Türk jeopolitik şemasından düşmeye başladığı anlamına geliyor. Bu, başlangıçta Osmanlı İmparatorluğu ve Rus İmparatorluğu’ndaki Türklerin bir devlette birleştirecek olan “Sosyalist Turan” oluşumunu hazırlamakta olan Stalin senaryosunun hatlarını bire bir hatırlatmaktadır. Mustafa Kemal’in Bolşeviklerin sunduğu projeyi reddetmesinden sonra Stalin, Türkiye’ye yönelik gelecekteki faaliyetleri düşünerek “Azerbaycan” terimini kaldırdı ve “bütün Türk dünyasının lideri” olarak “geçici Sosyalist

cumhuriyetinden” bahsetmeye başladı.

Bu arada, artık çağdaş bağımsız Azerbaycan, Türkiye ile ilişkilerini bu Stalin emsali çerçevesinde kurdu. Şimdi tersine Azerbaycan, Ankara’nın genişlemeci tarzında düşünme ve hareketleriyle muhatap olmak zorunda. Çünkü Ankara’nın “genişlemeciliği”, Türkiye’nin Ermenistan’la ilişkilerinin normalleşmesinin kaçınılmaz olduğunu öngörüyor. Bu arada bize göre, yeni Türk doktrini, Hürriyet gazetesinde yayımlanan “Tek Millet İki Devlet Belagatinde Gerginlik ve Anlayışsızlık Gizli” başlıklı makalede izah edilmektedir. Gazete, “Dış baskı değil, son birkaç yıl içinde Türk toplumunda yaşanan değişimler, Türk-Ermeni yakınlaşmasının yolunu açtı. Ermeni meselesi, Türkiye için sırf dış politika davası değil, çok ulusluluk ve çok kültürlülüğünü kabul etme meselesi, milli kimlik sorunu olmuştur. Azeriler, Türkiye’nin Ermenistan’a yönelik politikasının Azerbaycan’ın çıkarları doğrultusunda belirleneceği beklentisinde olmazlarsa akıllı davranmış olurlar. İki ülkenin dil ve kültür bakımında birçok ortak noktası olmakla birlikte, Azerilerin güçlü, İran, Rus, Avrupa ve Kafkasya mirasıyla yoğrulmuş kendilerine has bilinçleri var.”

Yeni şartlarda Kafkasya’daki Türk politikasında, Ermenistan’la ilişkilerin normalleşmesini öngören Zürih Protokollerinin onanması sorununun öne çıkacağı öngörülebilir. Today’s Zaman gazetesinin, Hillary Clinton’un Türkiye ziyareti sırasında Orta Doğu’daki olaylar, İran nükleer programı, Türk-İsrail ilişkileri ve Ermeni-Türk ilişkilerinin normalleşmesi süreci gibi konuların görüşüleceğini yazması tesadüf değil.

Azerbaycan, zorlu bir seçim yapmak zorunda: Ya Türkiye’nin çıkarlarına uyarak yeni İslami ideolojiyi uygulamak, ya da kendini laik bir devlet olarak korumak. Şöyle veya böyle Azerbaycan öncelikle gerçekten şunu çoktan anlamalı: Türkiye’nin dış politikada ortak dil değerleriyle hareket ettiği dönem geçmişte kalıyor, “genel Türkizm” ve yeni oluşmuş “Müslüman dayanışması” aralığından Ermeni meselesi aktif bir şekilde sıkışıyor.

Azerbaycan Dışişleri Bakan Yardımcısı Araz Azimov, Türkiye’deki görüşmeleri sırasında olayların gidişatını değiştirebilir mi? Sanmıyorum.

***

Makalenin ana fikrini Türkiye’nin yeni düzende (açık anlamıyla buna milli ve laik yapı hafifletilerek, dini ve çok uluslu bir yapıya geçiş aşaması diyebiliriz) sınırlarında sorun yaşamama isteğinin sonucunda müttefiki olan Azerbaycan Cumhuriyetini ermeni sorunu konusunda eskisi kadar desteklememesi, bunun sonucunda Azerbaycan Cumhuriyetinin yalnızlaştırılma politikalarını önleme çabaları oluşturuyor.

Makalenin anlattıklarını birkaç ana başlıkta görürsek konunun özünü kavrayacağımızı düşünüyorum.

Ana başlıklar şunlar:

1: Pan-İslamizmle büyüyen Osmanlı, Jön Türklerle Pan-Türkist oludu.

2: Atatürk Pan-Türkizm ve Turancılığı ırkçılık saydığı için, onun yerine ılıman milliyetçilik olan Türkizm başladı.

3: Stalin’in Türkiye’ye sosyalist Turancılığın önderlik önerisi Atatürk tarafından reddedildi.

4: Sovyet rejimi, Azerbaycan’ın adını kaldırılıp sosyalist Turanın önderliğini vererek geçici cumhuriyeti kurdurdu. Kafkaslardaki Türk Cumhuriyetleri için birleştirici unsur olarak önder devlet Azerbaycan olacaktı.

5: Sovyet rejimi yıkıldıktan sonra Azeriler Ermeni meselesinde Türkiye ile müttefik oldular.

6: Türkiye enerji kaynaklarının geçiş yolu üstünde olması nedeniyle ve değişen dünya şartlarında Türkizm yerine daha İslamcı bir anlayışla “Suudi Arabistan’ın dış politikadaki aktifliğinin görülür bir şekilde azalmasından” yani Suudilerin giderek sessizleşmesiyle doğan boşluğu doldurarak çıkar birliğinin gösterdiği yönde İran ve Rusya ile yakınlaştı.

7: Burada yer almak isteyen Türkiye kendi içinde barındırdığı çok uluslu yapıyı ulusçuluğunun önüne koydu. Sırf bu yüzden Azerbaycanla dil ortaklığına bağlı kalarak Ermenistan’la kavgayı sürdürmek çıkarlarına tersti. Oysa Azerbaycan’ın güçlü, İran, Rus, Avrupa ve Kafkasya mirasıyla yoğrulmuş kendilerine özgü algıları var.

8: Bundan dolayıdır ki Azerbaycan Türkiye ile ermeni meselesinde ne kadar ortak nokta arasa arasın başarılı olamayacaktır.

Yazışma Adresim: www.goleaydin@hotmail.com

Bütün yazılarım...: http://hayatintatlarivehayatindusundurdukler.blogspot.com


Yayın Tarihi: 06.04.2011


TÜRKİYENİN DEĞİŞİMİ SÜRECİNDE BİR MAKALENİN İZLERİ 1


ÇİZGİ-YORUM COŞKUN GÖLE


Keşke sosyal konularda kolay çözülebilen, pozitif bilimlerle içli dışlı olabilen konular olsa. Tarih deneysel bir bilim dalı değildir. Daha doğrusu bilim bile değildir. Bilim geleceği örer. Tarihse geçmişi anlatır. Anlatılan geçmişten bu güne uygulanacak pek fazla bir şey kalmaz. Ne devletler o tarihteki devletlerdir, nede o günkü teknolojinin bugün hükmü vardır. Bugün olanlar kendine özgü şartları içerir. Olayların dünle benzerliğine bakıp dünden bugüne ders çıkarmak ne kadar geçerli olur? Hiç olmaz demiyorum, ama deneysel bilimler gibi ona dayanarak çözümler üretemeyiz diyorum. Burada esas olan bilim üretmektir. Bilim üretirken hafızamızı kaybetmememiz gereklidir. Tarih işte burada devreye girer. Tarih eğer kendi içinde arkeoloji, hukuk, sosyoloji, sanat tarihi ve ekonomi bilimlerini barındırırsa (ki bunun adı tarih olmaktan çıkar, mukayeseli tarih diye anılan geniş kapsamlı bir felsefe olur) o zaman bilimsellik kazanır ve gerçeğin kavranmasını sağlar.

Aşağıda Rus haber ajansı Regnum’da Stanislav Tarasov imzalı makaleden seçtiğim satırları okuyacaksınız. Bu satırları bu düşüncelerle okudum. Makale bir Rus gözüyle Türkiye’nin geldiği ve gittiği yolu gösterdiği için ilginç. Bu ve buna benzer makaleler gelecekte tarihçiler için bir belge niteliğindedir. Sözünü ettiğim bu makale içinde bulunulan zamanı anlattığı için şimdiki zamanlıdır, oysa anlatılan ziyaretler bir ayı bulmak üzere.

***

Azerbaycan Dışişleri Bakanı Yardımcısı Araz Azimov resmi ziyaret amacıyla Türkiye’de bulunuyor. Azimov, Türk meslektaşlarıyla siyasi istişarelerde bulunma niyetiyle bu ülkeyi ziyaret ediyor. Araz Azimov, Azerbaycan Dışişleri Bakanlığının en bilgili uzmanlarından biri sayılıyor. Çünkü diplomat aynı zamanda, Azerbaycan Devlet Başkanı İlham Aliyev’in Karabağ ihtilafının çözümünde özel danışmanı olarak görev yapıyor. Bu yüzden, Azimov’un Ankara’yı sadece bugünlerde Soçi’de gerçekleşen Medvedev-Aliyev-Sarkisyan görüşmesi hakkında değil, anlaşmaya varılan ancak şimdilik açıklanmayan bazı konular hakkında da bilgilendireceğini tahmin etmek mantıklıdır. Soçi’de, genel olarak Orta Doğu’daki karışıklıklar neticesinde Arap dünyasında hâsıl olan durumun belli detaylarının ve ayrıca durumun Karabağ ihtilafı üzerindeki muhtemel etkilerinin tartışıldığı şüphe götürmüyor. Ayrıca Azimov’un Türkiye ziyareti, Moskova’nın Türkiye Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’ı kabul etmeye hazırlandığı, martın ikinci yarısında ise ABD Dışişleri Bakanının Türkiye’yi ziyaret etmeyi planladığı bir ana denk geliyor. Karabağ sorunu, her ne kadar Arap dünyasında meydana gelen sarsıntıların yanında önemsiz kalsa da genel meselelerin dışında hem Erdoğan’ın hem de Clinton’un ziyaretinde kesinlikle tartışılacak.

(...)

The Washington Post gazetesine göre Barack Obama yönetimi, bu bölgenin bir dizi devletinde iktidarın İslami hükümetlerin eline geçeceği tezine hazırlanıyor. Bu, Amerikan politikasına “daha çok dini açılar” getirebilir. Bu anlamda Türkiye politikasının İslam dünyasıyla “ortak değerler temelinde” ilişkiler kurmak yönündeki eğilimi, oluşmakta olan siyasi örtüye uyuyor. Ankara’nın Kemalizmin yıkılması sürecinde AB’nin Türkiye’yi üye olarak kabul etmek istemeyişini esas katalizör olarak kullanmasının bir tesadüf olmadığını düşünüyoruz.

(...)

Türkiye’nin tutumu, bölgesel “enerji merkezi” olarak şekillenmesi, Rus ve Azeri enerji kaynaklarının Avrupa’ya taşınmasında transit ülke rolünü oynaması bakımından da yeni nitelik kazanıyor. Buna ilaveten, Suudi Arabistan’ın dış politikadaki aktifliğinin görülür bir şekilde azalmasından dolayı Orta Doğu’da jeopolitik önemi gittikçe artan komşu İran’la ticari, ekonomik, siyasi ilişkilerin ve enerji alanında işbirliğinin coşkulu bir biçimde gelişmesi de var.

Neticede Orta Doğu’da Ankara, Moskova ve Tahran’ın taktiksel çıkarları örtüşmeye başladı. Stratejiye gelince, bazı bilgilere göre, Türkiye Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün geçenlerde gerçekleştirdiği İran ziyareti sırasında taraflar, ABD birliklerinin Irak’tan ve uluslararası askeri kontenjanın Afganistan’dan çıkışından sonra bölgenin yetki alanlarına bölünmesini düşünüyor.

Böylece, bölgede (Türkiye Osmanlı İmparatorluğu, Farslar İran olmak üzere) geleneksel tarihi matriksin yeniden oluşması süreci aslında tamamlanıyor ki bu, gelecekte Türkiye, Rusya ve İran’ın yeni dış politikalarının hatlarını belirleyecek. Ocak ayı sonunda Avrupa Güvenlik Konseyi Parlamenterler Meclisinde (AKPM) konuşan Türkiye Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, ülkesinin tutumunu şöyle izah etti: “Nasıl ki İngiltere Birlik çerçevesinde aktif bir politika yürütüyorsa, Fransa da Kuzey Afrika devletleriyle tarihi bağları canlandırıyorsa, Türkiye de jeopolitik ve jeostratejik konumunun özelliklerine uygun olarak çevresindeki ülkelerle ilişkileri geliştiriyor.” Yani Osmanlı İmparatorluğu sınırları dahilinde haklarını ileri sürerek Türkiye, “müttefik” Azerbaycan’ı yine de İran ve Rusya’nın tarihi etki alanına dahil ediyor. Bundan hareketle Türkiye, Orta Doğu’da manevralarını sınırlı kılan “Türk dayanışması”na değil de İslam’ın ilkelerine dayanan ve uzmanların fazla gözüne çarpmayan bir süreci yavaş yavaş teşvik etmeye başladı. Osmanlı İmparatorluğu döneminde pan-İslamist düşünceler birinci sıraya çıkartıldı. Jön Türklerin 1905-1908 devriminden sonra ise İstanbul’un başlıca sloganı pan-Türkizm oldu ki bu, İmparatorluğun gelişiminde büyük ölçüde belirleyici oldu. Sonra ise Kemal Atatürk örneğinde Türkizm ortaya çıktı.

DEVAM EDECEK


Yazışma Adresim: www.goleaydin@hotmail.com

Bütün yazılarım...: http://hayatintatlarivehayatindusundurdukler.blogspot.com

Yayın Tarihi: 04.04.2011


JAPONYA DEPREMİNİN ARDINDAN: KORKULAR 2


ÇİZGİ-YORUM COŞKUN GÖLE


12 martta Japonya’da olan deprem sonrasında gelişmiş ülkelerin depremlerle dünyayı saracak nükleer tehlikelerine ayırdığım yazı dizisinde dünyada yaşanan büyük depremlere yer vermiştim. Şimdi sırada tarihten bazı deprem kayıtları var.

***

Tarihten bazı deprem kayıtları ise şöyledir;

365 yılında Girit’de 50.000
847 yılında Suriye’de (şam) 70.000
856 yılında İran’da (damgan) 200.000
856 yılında Yunanistan’da (korint) 45.000
893 yılında Hindistan’da (daipur) 180.000
893 yılında İran’da (erdebil) 150.000
893 yılında Rusya’da (kafkasya) 82.000
1042 yılında Suriye’de (palmira) 50.000
1138 yılında Suriye’de (halep) 230.000
1201 yılında Mısır veya Suriye civarında 1 milyon

1268 yılında Anadolu’da (Klikya) 60.000
1290 yılında Çin’de 100.000
1293 yılında Japonya’da (kamakura) 30.000
1456 yılında İtalya’da (napoli) 60.000
1531 yılında Portekiz’de (lizbon) 30.000
1556 yılında Çin’de (shaanxi eyaleti) 830.000
1667 yılında Azerbaycan’da (şemaha) 80.000
1668 yılında Çin’de (shandong eyaleti) 50.000
1693 yılında İtalya’da (sicilya) 100.000
1703 yılında Japonya’da (ceddo) 200.000
1727 yılında İran’da (tebriz) 77.000
1730 yılında Japonya’da (hokkaido) 137.000
1731 yılında Çin’de (pekin) 100.000
1737 yılında Hindistan’da (kalküta) 300.000
1755 yılında İspanya, Fas ve Portekiz’de 62.000
1780 yılında İran’da (tebriz) 100.000
1783 yılında İtalya’da (calabria) 50.000
1828 yılında Japonya’da (honşu) 30.000
1836 yılında Kuzey Japonya’da 28.300
1847 yılında Japonya’da (zenkoji) 34.000
1868 yılında Ekvador’da 70.000
1883 yılında Cava’da 100.000

Tarihte kaydı tutulmuş büyük depremler böyle. 12 mart 2011 Japonya depremi üstüne düşündüklerimi sizlere aktarmaya devam ediyorum.

Bu deprem; “ne kadar gelişirseniz gelişin, doğanın gücü karşısında aciz duruma düşmekten kurtulamazsınız” gerçeğini gelişmiş ülke insanlarının da idrakine soktu. Hatta bir adım daha ileri götürdü bile. “Teknolojiniz size bu depremlerden sonra, depremlerden daha çok insan kaybı vermenize sebep olacak” dense, inanın Japonya’daki bu radyasyon tehlikesi söylenmiş olurdu.

Peki bu şuraya mı varıyor? Gelişmek kendini bitirmektir. Yapay bir yapıyla ulaşılacak nokta bu sanırım. Organik gelişmenin uzağına düştüğümüz oranda, makine ve yapay enerjiye bağımlı olduğumuz oranda, gelişmek; bir depremin ortaya çıkardığı biçimiyle kendini bitirmektir.

Gelecek nesilleri işte bu tehlike bekliyor. Yapay, üretilebilir, doğal yolla elde edilmeyen enerjiye bağımlı olmak, insanlık için yok oluş süreçlerinin başlamasına sebep olacaktır. Ne yaparsanız yapın insanın bir doğa varlığı olma gerçeğini değiştiremezsiniz. Bütün doğa varlıkları gibi insanında en azından bol ve temiz oksijenli, nefes alabileceği havaya ihtiyacı vardır. Savaşları hiç olmayacak varsaysak bile depremlerde yıkılabilecek nükleer enerji santrallerinin ortaya çıkaracağı radyasyon bulutları atom bombasıyla vurulmuş Japonya’dan bin beter edecektir dünyayı. Eğer bu gelişme biçimine paralel olarak (insanın doğa varlığından çıkması demek olabilecek buluşlarla) insan yapısal değişiklikle her ortamda yaşayabilen bazı böceklere döndürülürse, ancak o zaman, bu sözünü ettiğim tehlike söz konusu olmaz. Şimdilik böyle bir çabanın varlığından söz edemeyiz. Ortaya en azından böyle bir söz bile atılmış değil henüz. Yarın bilimin ne gelişme göstereceğini kim bilebilir?

Bilimin yarın nereye varacağı konusunu sormayı bırakalım. Şimdilik insanın yaşaması için gerekli olan şey açıkça belli: Temiz ve bol oksijenli hava. Depremlerde oksijen üreten kaynaklardan biri. Tıpkı yeşil bitki örtüsünün oksijen üretmesi gibi. Şimdi depremlere felaket diyebilir misiniz? Asıl felaket kendi yaptıklarımızdır.


Yazışma Adresim: www.goleaydin@hotmail.com

Bütün yazılarım...: http://hayatintatlarivehayatindusundurdukler.blogspot.com


Yayın Tarihi: 01.04.11