30 Ağustos 2011 Salı

DEMOKRATİK ÖZERKLİK Mİ BAĞIMSIZLIĞA GİDEN İMTİYAZ MI -2


Kendi kendilerine aldıkları kararla bir bakıma dokunulmazlık demek olan “Demokratik Özerklik” ilanının kapsadığı coğrafyayı ve bu özerklikten beklentilerini görmeye çalıştığımız yazımıza devam ediyoruz. 

***

KCK, demokratik özerkliğin içini doldurdu. İsteklerini, iki dilli yaşamın yanı sıra, “Demokratik özerklik ilan edilen yerlerde polis görev yapmasın, gençler askere gitmesin, öz savunma gücü oluşturulsun, devlete vergi verilmesin” diye sıraladı. Bunlara katılıyor musunuz?

BDP adına konuşamam. Bengi Yıldız olarak konuşabilirim. Askere gitmeme meselesini ben üç-beş yıldır söylüyorum. Kürtler kendi kendini idare etmelidir. Kendi polisini kurmalıdır. Vergiye gelince, vergiyi o yerelin kendisi toplar. Yerel özerklik kuracaksan, kendi vergilerinin önemli bir kısmını kendin harcarsın. Ama şu var. KCK’nin açıklamalarına katılıyor musunuz katılmıyor musunuz şeklinde meseleyi formüle etmek çok doğru bir yaklaşım değil. “Demokratik özerklikten BDP olarak siz ne anlıyorsunuz? Siz ne istiyorsanız?” derseniz...

Cevabınız nedir?

Dünyayı yeniden keşfetmiyoruz. Dünyada özerklik neyse, İspanya’da demokratik özerklik nasıl inşa edilmiş ve yürütülmüşse, biz de öyle yapıyoruz. Özerk parlamentoları var onların. Bu yüzden AKP ile BDP’yi birbirinden ayrıştırırsanız doğru bir yaklaşım olmaz. “Kürtler, kendi kendini yönetmek istiyor” diyorum ben. AKP’ye oy vermiş olanı da, CHP’ye oy vereni de bunu istiyor.

Demokratik özerkliğin olduğu iller devletten yardım alacak mı yoksa tamamıyla kendi yağıyla mı kavrulacak?

Biz demokratik özerkliği konuştuk ve inşa ediyoruz. Formülasyonu şu... Kendi yerelinde topladığı vergiler, şüphesiz oranın kalkınmasında ve Türkiye’nin diğer bölgeleriyle arasındaki makasın kapanmasında yeterli olmaz. Merkezin, pozitif ayırımcılık uygulayarak orayı desteklemesi gerekir. Yani Ankara’ya vergi vermemesi ama devletten yardım alması lazım. Geri kalmış yörelerin hepsi için bu böyle olmalıdır. Çünkü bu bölgeler yıllardır ihmal edildi. Devlet Ege’ye, Marmara’ya yatırım yaptı.

***

Burada gene araya girmeden duramayacağım. Denize yolu olmayan yerler ticarete uygun değildir. Bu bölgelere yıllarca yapılan yardımlara, verilen teşviklere rağmen pek azının dışında sanayicisi ve iş adamı yardım ve teşvikleri alıp kapılarına kilidi vurarak batı kentlerinde yatırım yapmayı yeğlemiştir. Gene olacak olan odur. Üstelik oraya girip denetlemeden yardım ve teşvikleri alacaklar, hiçbir şekilde denetlenmeden, engellenmeden gelip batıda yatırım yapacak ve zenginliklerine zenginlik katacaklar. Yazıyı okumaya devam edelim.

***

Demokratik özerklik ilan eden her yer, merkezden para alacak ama merkeze para vermeyecek. Türkiye’nin diğer vatandaşlarını, vergilerinin bölgede kullanılmasına, bölgenin ise hiç vergi vermemesine nasıl ikna edeceksiniz?

Bu devlet, bu bölgeyi yıllarca ihmal etti diyeceğiz. Demokratik özerkliği ilan ettik ve her şey güllük gülistanlık değil. Bu ülkenin demokratikleşmesi, bu bürokratik cumhuriyetin demokratik cumhuriyete evrilmesi lazım.

Merkezden hiç para gelmemesi, hayat standardını biraz etkiler mi yoksa hiç etkilemez mi?

Tabii ki olumsuz etkiler. Biz, bu sürecin içini dolduracağız, dediğimizde, sadece biz dolduracağız, demiyoruz. Biz diyoruz ki, parlamentoda bunun yasal ve anayasal dayanaklarının oluşturulması lazım... Bağımsızlık ilan etmişiz gibi yaklaşmamak lazım bu olaya.

Diyelim ki, DTK’nın demokratik özerklik ilan ettiği illerde, devlet “olmaz öyle şey” dedi. O zaman ne olacak? Topyekûn bir halk ayaklanması mı düşünülüyor?

Türkiye Cumhuriyeti, kendisini evrensel ölçülere uydurmak zorunda... İlan ettiğimiz şeyi ya kabul edecek ya kabul edecek... Başka bir şeyi var mı yani? Kabul etmezse gelsin hepimizi öldürsün, biz bunun mücadelesini vereceğiz. O zaman Kürtler olarak biz de biraraya gelip toplanacağız, değerlendirmeler yapacağız. “Senin taleplerini hiçbir şekilde kabul etmiyorum” demek bağları koparmaktır. Biz bağları koparmaktan yana değiliz. Taleplerin kabul edilmemesi bu hareketi radikalleştirir ve bağları koparmaya doğru götürür.

***

En hafif deyimiyle sanki kız evlendiriyoruz. Adamlar çeyiz düzmemizi de istiyorlar. Bunları yapmazsak kaçmakla (terör ve kopuşla) tehdit ediyorlar.

DEVAM EDECEK


Yazışma Adresim: www.goleaydin@hotmail.com

Yayın Tarihi: 03.08.2011 

DEMOKRATİK ÖZERKLİK Mİ BAĞIMSIZLIĞA GİDEN İMTİYAZ MI -1


Yazı dizimize başlamadan önce bugün ilk gününü idrak ettiğimiz ramazan ayınızı bu ayın hürmetine yaptığınız veya yapacağınız dua ve ibadetlerinizin makbul ve kabul olması dileğiyle kutlamak istiyorum. Her duamızın arasına ülkemizi de katalım. Bu yalnız ve güzel ülkemizi bizden başka düşünen kim olabilir? Gelecekte daha müreffeh, daha güçlü, dünyaya ve insanlığa örnek bir ülke olmayı başarabilecek yetenek ve imkânları yüce yaratan bizlerden eksik etmesin.   

***

20.yy başlarında imparatorlukların yıkıldığını yerine ulus devletlerin kurulduğunu görüyoruz. 1. dünya paylaşım savaşının ardından kurulan ulus devletlerin sınırları başka milletlerin bölünmesine yol açıp, kimi insanları bir gecede vatansız gezgin haline düşürünce Avrupa yeni bir savaşa sürüklenir olmuştu. 2. dünya paylaşım savaşı sınırları değiştirmiş, bir çok ülke bugün bildiğimiz sınırlarıyla devletler sahnesine çıkmıştı. Bugün o sınırlar (Avrupa’nın yüz ölçümüyle kıyaslanırsa küçük bir bölümü) bölünme veya birleşmeyle değişmiştir. Almanya iki Almanya iken birleşerek tek Almanya olmuştur. Çekoslovakya Vaclav Havel’in cumhurbaşkanlığı döneminde anlaşarak, Çek Cumhuriyeti ve Slovakya adıyla ikiye bölünmüştür. Sovyetler Birliği ve Yugoslavya’nın da dağılıp içlerinden bir çok cumhuriyetin çıktığını görüyoruz. Uzun yıllardır Belçika’da Valon ve Flaman ayrışması var. İngiltere’de İra ve İspanya’da da Eta ayrılıkçı örgütleri, içlerinde bulundukları ülkelerden ayrılmak istemektedirler. Önceleri birer terör örgütü olan bu örgütler toplumsal lanetlenme sonucunda terörden vazgeçip siyasi örgüt olma yolunu seçtiler. Bugün mücadelelerini silahla vermemektedirler. Refah seviyesinin Ortadoğu ülkelerinden fazla olduğu Avrupa ülkelerinde terör örgütleri yaşam alanı bulamamaktadır.

Ülkemizde de otuz yıldır PKK terör örgütü toplumu meşgul etmekte. 35.000’i devletini savunanlardan en az 35.000’i de ayrılıkçılardan olmak üzere bu ülkenin 70.000 insanı hayatını kaybetmiştir. Gelinen noktada terör duracağa pek benzemiyor. Çünkü terörün amacıyla dış odakların amacı bir yerde birleşiyor. Adını andığım ülkelerde terör örgütleri bütün dünya ülkelerince dışlandığı için hareket sahası bulamazken, bizim gibi ülkelerde açık veya gizli teşvik edilmektedir.

Bundan cesaret alan içlerinde beş BDP’linin bulunduğu Demokratik Toplum Kongresi “Demokratik Özerklik” adıyla bir çeşit dokunulmazlık ilan etmiştir. Buna göre o bölgede Türkiye Cumhuriyeti asker ve polis kuvveti bulunduramayacak. Onlarda askere gitmeyecek, vergi vermeyecekler. Geçtiğimiz günlerde Taraf Gazetesinden Neşe Düzel’e Demokratik Toplum Kongresinin beş BDP’li üyesinden biri olan Bengi Yıldız bu konudaki görüşlerini anlatmış, Taraf gazetesi bunu yayınlamıştı. Yayınlanan o yazıdan alıntılar sunmak istiyorum.

***

DTK, demokratik özerkliği nerelerde ilan etti?

Tabii ki, Kürtlerin yaşadığı bölgede... Yani Barış ve Demokrasi Partisi’nin, Demokratik Toplum Kongresi’nin gücünün olduğu yerlerde... Biz, “Bu model Türkiye gerçekliğine uyuyor” diyoruz ama netice itibarıyla bunu Türkiye’ye dayatamayız tabii. “Türkler, Karadeniz’de demokratik özerkliğinizi ilan edin. İstanbul, demokratik özerkliğini ilan et” diyemeyiz.

Demokratik özerkliği ilan ettiniz yer hangi bölge peki?

Bu açıdan Kürdistan’dır bu... Biz bunu Demokratik Özerk Kürdistan olarak formüle ettik ve bunu üç, dört yıldır söylüyoruz.

Kürdistan denen bölge hangi illeri kapsıyor?

Tarihsel ve coğrafi olarak nereyi kapsıyorsa orayı kapsıyor. Bu, Sivas Koçgiri’ye kadar olan sınırdır aslında. Maraş’ın bir kısmı, Erzincan, Malatya... Elazığ... Tarihsel olarak Erzurum, Van, Ağrı... Batman, Diyarbakır... Aslında Doğu ve Güneydoğu’nun tamamıdır bu. Coğrafi olarak baktığınızda, Osmanlı zamanında da Kürdistan’ın sınırlarıdır bu.

Antep, Adıyaman, Siirt gibi iller de var mı bu demokratik özerklik ilan edilen bölgenin içinde?

Şimdi şüphesiz hedeflenen öyledir.

***

Soru cevaplar devam ediyor. Burada biraz ara veriyorum. Bu sorular ve verilen cevaplar özerkliğin sınırlarını çiziyor. Gelecekte bu sınırların genişleyeceğini yazının ilerleyen bölümlerinde okuyoruz. Sırada özerklikten beklentileri hakkında söyledikleri var. Bakın neler bekliyorlarmış.

DEVAM EDECEK



Yazışma Adresim: www.goleaydin@hotmail.com

Yayın Tarihi :01.08.2011


ŞAİRLERİN ŞİİRLERİYLE SÖYLEDİĞİ 90

Merhaba sevgili okurlar. Bu gün sizlere şiirlerinden seçtiklerimle Afşar Timuçin’i beğenilerinize sunacağım. Şairimiz 1939’da Manisa’nın Akhisar ilçesinde dünyaya geldi. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Fransız Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde öğrenim görürken 1967’de Kanada’ya gitti. Montreal üniversitesinin felsefe bölümünden mezun oldu. Yurda dönüşünde Erzurum Atatürk Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde Fransızca okutmanlığına başladı. Aynı üniversite de doktorasını verdi. 1992’de profesörlüğe yükseldi. İstanbul’da aynı zamanda sahibi olduğu Kavram Yayınları’nın ve üç aylık Felsefe Dergisinin (ilk sayı Ekim-Aralık 1977) yönetmenliğini yaptı. Mimar Sinan Üniversitesi İstanbul Devlet Konservatuarı’nda öğretim üyesi. Yazı alanında adını 1956’da Vatan gazetesinde yayınlanan “Heykel” adlı öyküsüyle duyurdu. Şiirleri ve yazıları Yelken, Ataç, Papirüs, Yeni Edebiyat, Varlık, Soyut, Yeni Ufuklar, Milliyet Sanat, Yazko Edebiyat gibi dergilerde yayınlandı. Toplumcu dünya görüşüne bağlı, öz ve biçim bakımından bütünleşmiş bir şiir anlayışı geliştirmeye çalıştı. “Tahir ile Zühre”, “Leyla ile Mecnun”, “Ferhat ile Şirin”, “Arzu ile Kamber”, “Güllü ile Hamza” isimli halk öykülerini destan biçiminde yeniden yazarak 1969’da “Destanlar” ismiyle kitaplaştırdı. Felsefeyle ilgili kitaplarının yanı sıra öykü ve deneme kitapları da yayınladı.

Şiirde yalınlıktan, açıklıktan, anlaşılırlıktan yanadır Afşar Timuçin. Anlamsız dizeler bulamazsınız onda. İmgeleri somuttur. Bütün esinini yaşamdan, yaşamın gerçeklerinden, kendini ‘başka’ kılan ayrıntılardan alır. Başka bir deyişle, yaşamdan şiir sağmaktadır. Kolay, basit gibi görünen, bir çırpıda söylenilmiş izlenimi veren, gerçekte yoğun bir çabanın ürünü olan bütünlüklü şiirlerdir.

...

Akşam Serüvenleri

Bir seferden döneriz seninle bazı akşamlar
Gün bulutları açık mora boyadıktan az sonra
Bile bile karanlığın bizi kalın örtülerle örteceğini
Son ışıklara dalarız koşa koşa gene de
Sürgününüm, izini sürerim her yerde seve seve
Alacakaranlıkta hem özlemlin hem öksüzün olmak için
Kapanmaya hazırımdır kat kat kendi üstüme

Yağmurdan, güneşten, poyrazdan, uzun yollardan
Biz şimdi gurbetimize çıkıyoruz, vakit tamam
Çanlarla, türkülerle, davullarla ayrılmak uzak bize
Yüzüme vuran sıcaklığınla çocuk dudaklarınla
Sen giderken, ellerimde ellerinden ayrılmanın öfkesi
Varlığında yeniden kurulur eksiksiz bir sıla

Seni her düşünmemde benzersiz bir yurt özlemi
Bana düşen, gelişini aralıksız beklemek
Beklerken bakışında eriyip gitmek yavaşça
Beklerken sonsuz bir ormanı yürümek saçlarında

Afşar Timuçin

***

Akşam Türküleri

Beyaz bir gün üstüme kapanıyor
Yeşilini süze süze ormanların
Ah deniz dipleri neredesiniz
Derin deniz dipleri
Gözleri kadar güzel sevdalımın
Uzayan gölgelere uzanıyorum
Üstümde hırçın bir mavi
Yeni bir zamana başlar gibiyim
Batan günün ölgün kırmızısında
Usulca koyuluyor akşam türküleri
Gün bir koşuda dağıldı gitti
İnsan, olursa olsun diyemiyor
Dokunduğum ne varsa kayıyor ellerimden
Ben, bir şey olmamış gibi
Ölümsüz bir tutkuya davranıyorum
Nasıl olsa geceye daha çok var
Yasalarına sıkı sıkıya bağlı güneş
Ufka doğru süzülüyor olsa da
Her sevince yeniden başlıyorum

Afşar Timuçin

***

Akşamda çocuk Sezgileri

İyileşmez çocukluğum yüzündendir
Bu dalgalar arasında gidip gelişim
Bilge ve güngörmüş martılarla
Benim işim sevinç, aşk bana göre
Hele gün başladı mı sancılanmaya
Başıma gelenlerin hemen hepsi
İyileşmez çocukluğum yüzündendir

İyileşmez çocukluğum yüzündendir
Ölü resimleri gibi solgun yüzler karşısında
Duyarsız kalışım, hatta inatla susuşum
Boş tutkuların, anlamsız korkuların
Kirli yağmur suları gibi biriktiği
Akşamlardan güle oynaya geçişim
İyileşmez çocukluğum yüzündendir

İyileşmez çocukluğum yüzündendir
Dağların ve denizlerin durmadan devinişi
Beni çağırması bütün uzakların
Birdenbire rüzgârlarla uzaylara açılışım
Her şeyimin birden maviye kesmesi
İyileşmez çocukluğum yüzündendir

Afşar Timuçin

***

Ağacın ikindi Türküsü

Açıklara çıkalım boğulmamak için
Günün kuytu yerleri şimdi harap
İçimizde bir ezgi inceden inceye
Bizi kendimize bağlarken akşam olur
Karanlığı gümüş rengine boyar mehtap

Oturup uzun uzun konuşsaydık
Sevişmek nasıl olsa gene olur, iyi kötü
Bir ıhlamur sıcaklığı yayılırken odamıza
Herşeyi ince ince düşünseydik
Ölümü, kırgınlığı, inceliği en başta
Bütün eksiklerimize gülüp geçerek

Belki de boşa geçti onca zaman
Bu da bir tür geçip gitme duygusudur
Ne güzel olurdu yeniden başlasak
Ne yapsan en başa dönülemiyor
Ne yapıp yapıp dalı unutmalı
Rüzgârla yere düşen sarı yaprak

Afşar Timuçin

***

Beklerken

Sevdiğimin kulaklarımda sesi
Bembeyaz bir gül demeti
Kim bilir kaç yüzyılın gülşeninden

Duvar gibi kalınlaşırken bekleyişler
Birden bütün katılığın dağılması
Ve sesini duyuşum bir yerlerden
Kim bilir kaç yüzyılın gülşeninden

Ağır bir duyguyla bir arada
Onsuz da olunur gibi gelirken bana
Gittikçe basan sis artan duman
Ve kilitlenmesi zaman zaman
İçimde bir ağırlığın aşk adına

Nasılsın nereden çıktın
Gerçekten bana mı geldin
Sen miydin o olmasa da olur gibi görünen
Şimdi yosun gözlerin gözlerimde
Binbir türlü rüzgarla rüzgarlanır
Kim bilir kaç dünyanın denizinden.

Afşar Timuçin

***

Bilgelerin ölüm Türküsü

Ölümün üstüne sünger çekin
Yaşayandan başkası bilmez yaşadığını
Ölümü zambaklarla süslemeyin
Giden aldı götürdü yanlışını

Geriye umut kalmış gibi
Acıyı anılarla beslemeyin
Vazoya dün koyduğunuz çiçeği
Kısaca herşeyiyle astığınız gerçeği
Ölü resimleriyle süslemeyin

Yalnızlığa o kadar gücenmeyin
Saplanmayın bilgi kitaplarına
Çaresiz kalanı da anlayın
Sıradan sevinçleri küçük duyarlıkları
Akşamcılıkları hoş karşılayın

Sakın ölüme geç kalmayın
Kızmayın çanları erken çalana
Ölü evlerinde toplanmayın
Hele yaşadıysanız hiç korkmayın
Ölüm el sürmez yaşayana

Afşar Timuçin

***


Bir Akşamda çocukların Türküsü

Baba, nisan yağmurları bir panayır türküsüdür
Birazdan güneş açınca verecekler oyuncaklarımızı
Baba, savaş olmasın; savaş çıkarsa
Kirletirler göklerimizi, yırtarlar uçurtmalarımızı
Baba, savaş patlarsa en çok bize kızacaklar
Ağabeylerimiz kıracak, çelimsiz bacaklarımızı
Bilyalarımızı ezecek tanklar, düşlerimizi dövecek toplar
Çamurlara bulayacaklar nisan yağmurlarımızı
Güneşlerimizi ve aylarımızı söndürecekler
Kendi çocuklarına götürecekler belki de portakallarımızı
Baba onlar da çocuktur, onlar da kuş dili bilir
Kuş, dalı gözünden anlar; dal, kuşu tüyünden tanır
Rüzgârlardan rüzgârlara yıkım gelmez hiçbir zaman
O çocuklar o portakalları ölür de yemez

Afşar Timuçin

***

Bir çocukluk Türküsü

Çocuk olmak sana iyi gidiyor
Hep bu sularda, bu bulutlarla oyna
Hep üstünü ıslat, hep kirlet ellerini
Ayakkabın iki günde delinsin
Bir rüzgâr kesinliği gibi geç sokaklardan
Eskidikçe eskiyor sevinç de, kaygı da
Gözünden sakın sevincini
Kaygılarını iyi koru
Sakla şimdi oyuncak sandığında
Dağda kümelenen karı, güne sızan acıyı
Beni unuturken sakın öldürme
Yüreğime işlediğin yedi renk sancıyı
Hep böyle çocuk ol incecik saçlarınla
Gözlerin hep denizlere benzesin
Çaresizliğin bile güzel olsun
Güzel olmak çok yaraşıyor sana

Afşar Timuçin

***

Bir Sevgi Türküsü

Akşam soğan kavrulan evlerde
Yoksul bir çorbayı ateşe koymadan önce
Son geleni bekler gibi seni beklemek
Bir yudum alır gibi bir kadeh buzlu rakıdan
Çocuk annesine güvenir gibi
Sonu belirsiz bir yolculuğa çıkar gibi
Hiçbir şey olmuyormuş gibi sevmek seni

Hiçbir yalanda, hiçbir kandırmada payı olmamak
Hiçbir kaygının peşinde küçültmemek kendini
Bir yaz sabahında balkondan nasıl bakarsa
Dışarıya salınmamış çocuklar
Biraz özlemle ve biraz sevinçle
Nasıl bakarsa o çocuklar sokağa
Senin yolunu hiç yılmadan gözlemek
Benim için ölümsüzlükle birdir

Hep yüzünde kalmalı bu gülüş
Bu seni çağlara direnecek bir yontuya
Döndüren bu sevinç pırıltısı hep kalmalı yüzünde
Hep bu kadar büyük ve bu kadar güzel olmalısın
Bu kadar ölümsüz ve bu kadar olağan

Afşar Timuçin

***

Haftaya Afşar Timuçin’in şiirlerini sunmaya devam edeceğim. Şimdilik bana ayrılan yeri aşmamak için şiirlere ara veriyorum. Serin köşeli ve bol soğuk içecekli bir yaz pazarı geçirmenizi diliyorum. Bu akşam sahura kalkacağız. İnsanın edeplendiği (edep, varlık sınırını bilmek anlamını taşır) bir edep ayına, yani ramazan ayına giriyoruz. Ramazan ayınızı şimdiden kutluyorum. Bu sıcaklarda yapacağınız ibadetlerde özellikle oruç tutmakta Allah sabrınızı arttırsın. İbadetlerinizi makbul, dualarınızı kabul etsin.



Yazışma Adresim: www.goleaydin@hotmail.com

Yayın Tarihi: 31.07.2011 

BU YAZ SİNEKLİ ŞEHİR OLDUK SAYIN SÜLEYMAN DİŞLİ



Bizim gibi yılda dört mevsim yaşayan ülkelerde alabildiğine özgür olunan, doğayla doyasıya iç içe yaşanan yaz mevsimi hasretle beklenen mevsimdir. Soğuk ve bol yağışlı diğer mevsimler insanları kapalı mekânlara zorladığı için, yazla birlikte herkes kendini tutsaklıktan kurtulmuş hissederek bulabildiği ve gidebildiği her açık ve serin alana kendini adeta atar. Sıcaklıkların bastırması da açık ve serin alanlara gitmede bir etken tabii. Gelişen teknoloji sonucunda üretilen enerji (fiyatlar el yaksa bile); klimalar vasıtasıyla sıcağı kapalı mekânlarda daha kolay geçiştirme imkânını sunmaktadır.

İşte gene bir yaz mevsimi ve gene aşırı sıcaklar bastırdı. Çoğumuz sahil kenarlarına akın ettik. Bir kısmımızda yükseklerdeki yaylaları tercih etti. Çalışan büyük bir kesimde üfleye püfleye kentte yaşamaya devam ediyor. Gölgede 38 dereceleri görmek öyle kolay mı? Kalp, damar hastalıklarına bağlı olarak artan tansiyonlar sıcak havalarda öldürücü bir hastalık gibi tehlikelidir. Çelik korseli, ayakkabı içinde ikinci ayakkabı gibi duran deri ayaklıklı uzun yürüme cihazı kullanan engelliler içinde yaz mevsimi pek kolay mevsim değildir. Hele çalışan engelliler için hiç değildir. Bende böyle bir cihaz kullanmadan yürüyemediğim için bunu çok iyi bilenlerdenim.

Yazla birlikte her türlü haşarat ortaya çıkarak başka sıkıntıların yaşanmasına sebep olur. Yaz mevsiminin bence en kötü tarafı o. Gece sivri sinekler, sabahta kara sinekler uyutmaz. Kalın giyinemediğiniz, bir şeyde örtünemediğiniz için bu haşaratlara cazip bir sofra sunmuş olursunuz. Siz bu kadar cazip bir sunumda durunca sinekler ne yapsın, üstelikte açken..

Sağ olsun merkez belediyemiz bu konuda hiçbir şey yapmamaya yemin etmiş gibi oturuyor. Gene ne oldu demekten kendimi alamıyorum. Tıpkı merkez belediyesine bağlı engelli konularının da konuşulduğu, üyesi olduğum Kent Konseyinde engellilere ödenek ayrılmadığı gibi haşaratla mücadele konusuna da ödenek ayrılmadı mı?

Sayın Süleyman Dişli, farkında mısınız? Şehrimiz bu yaz giderek “Sinekli Şehir” oluyor. Burnumuzun dibindeki Erenler ilçe belediyesi sineklere karşı mücadelesini sürdürürken daha eski geçmişi olan lider beldemizde bu mücadeleyi görememek bu şehrin sevdalıları olarak bizleri üzüyor.

Sizlerden ‘sineksiz bir şehir’ istiyoruz sayın başkan. Adımız ‘Sinekli Şehir’e çıkmadan, sineklerde bizi canımızdan bezdirmeden ilaçlamayı ‘Akıncılar Mahallesi’ ile birlikte bütün mahalle ve sokaklarda başlatmanızı rica ediyoruz. Çünkü bu yaz SİNEKLİ ŞEHİR olduk! Ayrıca sizlerinde bildiği gibi, sağlık için sineksiz bir çevre, toplum için şarttır.



Yazışma Adresim: www.goleaydin@hotmail.com

Yayın Tarihi: 29.07.2011 

DEVLET ADAMLIĞI


Devlet idaresinde siyasi liderler ülke kaderine ne kadar egemendirler? Bugün olanlar geçmişteki liderlerin yaptıkları veya yapamadıklarının sonuçları değil midir? Yarın olacaklarda da bugünün liderlerinin etkisi olmaz mı?

Bütün bunlara evet cevabı verilirken dış etkenlerde bence unutulmamalı. Güçlü ülke liderlerinin kendi ülke çıkarları doğrultusunda, dünyaya vermek istedikleri düzene diğer ülke liderlerinin katkısı veya direncinin oranı, bu ülkelerin iç etmenleriyle birlikte, belki de daha fazla, geleceklerinin belirlenmesinde etkili olmaktadır.

Siyasi liderler böylelikle devlet adamı olurlar. Tersine bir tutum bir lideri devlet adamlığına yükseltmez, siyasi parti liderliğinde bırakır.

Cumhuriyet döneminde Atatürk’ten sonraki Cumhurbaşkanlığı, Başbakanlık veya Başbakan Yardımcılığı yapmış liderleri şöyle bir hatırlayalım:

İsmet İnönü, Adanan Menderes-Celal Bayar, Süleyman Demirel, Bülent Ecevit, Necmettin Erbakan, Alpaslan Türkeş, Turgut Özal, Mesut Yılmaz, Tansu Çiller, Devlet Bahçeli, Recep Tayip Erdoğan.      

İçlerinde kaçı devlet adamlığı kimliğine ulaştı?

Başbakan Recep Tayip Erdoğan hakkında şimdilik kesin yargıya varmamayı uygun görürüm. Çünkü halen göreve devam ediyor. Diğerleri görev sürelerini doldurdukları için kendileri hakkında bir yargıya varma şansına sahibiz.

Hangi değerlere göre yargıya varabiliriz; mesele burada.

Ülkeyi Kalkındırmak,
Eşitlik ve hak sağlayıcılıkla tanımlanabilecek Demokratlık,
Reformculuk,
Devletin devamlılığını sağlamayı her konumda görev bilen Devlet Adamlığı.

Bu başlıklar altında toplarsak bu tanımlara uygun kaç lider kalır?

Kalkınmada: Adnan menderes, Süleyman Demirel, Turgut Özal, Recep Tayip Erdoğan
Demokratlık: Bülent Ecevit
Reformculuk: Turgut Özal, Recep Tayip Erdoğan.
Devlet adamlığı: İsmet İnönü, Celal Bayar, Bülent Ecevit, Süleyman Demirel.

Yukarda 12 liderden söz etmiştim. Atatürk sonrasının 12 lideri.. 80’lerin sonunda yaptığı ekonomik reformlarla rahmetli Turgut Özal’ı 2. Atatürk olarak adlandırmak istediler. Aradan geçen yirmi yıl, hem Turgut Özal’ı hem kendisine yakıştırılan 2. Atatürk adını unutturdu. Şimdi dış basında Recep Tayip Erdoğan 2. Atatürk olarak adlandırılıyor.

“Her yiğidin yoğurt yiyişi farklıdır” demişler. Dolayısıyla her liderin değişik ilgi alanlarına sahip olup, değişik tepkiler vermesi çok doğal. Konu ülkenin bağımsızlığı ve devamlılığı olunca hepsinin aynı tepkiyi vereceğinden kimsenin kuşkusu yok! Tepki vermek başka şey, işi başarmak başka.. devlet adamlığı sırrı burada yatar kanımca.

Ülkemizin şu sıralar yaşadığı bölünme tehlikesi son dönemde devlet adamı çıkarıp çıkaramadığımızı gösterecektir. Göstere göstere gelen bu tehlike hepimizin küçük çıkarlarımızı bırakmamızı gerektirmektedir. Devlet Adamı işte bunu sağlamayı bilen ve başaran, ülkenin kaderine egemen olan adamdır.



Yazışma Adresim: www.goleaydin@hotmail.com

Yayın Tarihi: 27.07.2011 

BU TOPRAKLARDAKİ DEVLET SÜREKLİLİĞİ


İster cumhuriyetçi ve laik kesim olsun, isterse laikliği reddeden, cumhuriyeti “Din” cumhuriyetine döndürmeye niyetli kesim olsun, iki tarafta birbirini dışlıyor. Cumhuriyet tarihimiz boyunca bunun çekişmelerini gördük. Cumhuriyetçi olduklarını söyleyenler bu kesimi yok saydılar. Toplumsal geriliğimizin nedenleri arasında gelişmeye kapalı, değişemeyen Osmanlı yönetim biçimini ve toplumsal yapısını gösterdiler.

Bu çağda krallık, padişahlık yönetimlerinin kalmaması nedeniyle artık cumhuriyetçi olduklarına hiç şüphe duymayacağımız eskiyi savunan kesimde, içinde yer aldığım cumhuriyetçi laik kesimin yaptıklarını toplumu geçmişinden koparmak olduğunu savundular. Oysa bir toplumun 5-10 yılına bakılarak sonuca varılamaz. Bu topraklarda kurduğumuz devletlerle bugün sahip olduğumuz ve yaşattığımız Türkiye Cumhuriyeti bir bütündür. Bütün olduklarını bu cumhuriyetin Osmanlı borçlarını (kapütilasyonları) kabul ederek son kuruşuna kadar ödemesinden de anlamak mümkündür.

Cumhuriyetin kurulmasının ardından yapılanlara ister devrim deyin ister reform, bunlar; eski yapıyı değiştirmeyi, toplumu durağanlıktan çıkarıp düşünen, yargılayan üreten bir toplum yapmayı hedeflemekteydi. Bunda çok önemli başarılar elde edilmiş toplumsal dönüşüm ve gelişme sağlanmıştır. Batının 300 senede yapabildiklerini biz henüz Türkiye Cumhuriyetinin kuruluşu 100 sene olmadan gerçekleştirdik.

Bu değişimi ilk kez padişah Genç Osman düşünmüş, bu düşüncesi duyulunca zarara uğrayacaklarını düşünenlerce katledilmişti. 2. Mahmut dönüşüme engel olan, iyice hantallaşan Yeniçeri Ocağını kapatıp, yerine Nizam-ı Cedid’i kurmuş ve ardından Tanzimat (bugünkü dilde söylersek; düzenleme) dönemini başlatarak yarı parlamenter sisteme geçmişti.
Bu üst yapı değişikliği cumhuriyetin kuruluşuna kadar bir çok kavgalara neden olmuştu. Bütün bunlardan sonra kurulan Türkiye Cumhuriyeti köklü değişikliklerle eski yapının yaşam alanlarını keserek kavganın bitmesine çalışmıştır. Cumhuriyetle birlikte üst yapı değişikliğinin ardından devlet yatırımlarıyla sanayileşme başlatılarak kendini üreten bir toplum oluşturulmuştur.  

Bu tarihsel süreçleri bir bütünün parçaları olarak kabul etmek gerekiyor. Yalnız bu süreçlere “temizleyerek geri yükleme, eskiyi koruyarak onarma” anlamlarını taşıyan, fakat amacı tam olarak açıklayamayan “restorasyon” yani “yenileme” diyemeyiz. Çünkü Türkiye Cumhuriyeti sadece yönetsel farklılıkla yetinerek eskiye yönelmemiş, kökten değişiklikle toplumu ileriye taşımıştır. Yerine başka kelime koyamadığımız ve bir bütünün anlaşılması için bu süreçleri “restorasyon” dönemleri diyerek adlandırmak durumundayız.

Dışişleri bakanı Ahmet Davutoğlu “dört restorasyon dönemi” diyerek bu süreçleri bu topraklarda kurulmuş Türk devletlerinin  sürekliliği olarak görülmesi gerektiğini vurguluyor. Ona gör bu süreçler 4 başlık altında toplanabilir.

1. Tanzimat
2. Cumhuriyet’in ilanı
3. Çok partili hayata geçiş
4. AK Parti iktidarı...

İlk üçünü itirazsız kabul ederim. 4. başlık bence yetersizdir. Çünkü onun temellerinin atıldığı bir öncesi var; ÖZAL’lı ANAP dönemi..  aslına bakarsanız üç başlık yeterli. Dördüncü başlık üçüncü başlığın içinde yer alır.

Akşam gazetesinden Ali Saydam bunu “beşi bir yerde”m diyerek adlandırdığı şu başlıklar altında topluyor:

1. Cumhuriyet’in inşası
2. Demokrasi’nin inşası
3. Liberalizm'in yerleştirilmesi
4. Bürokrasi’nin izalesi
5. İlim irfana dayalı toplum...

Ali Saydam bu topraklardaki devletlerin sürekliliğini vurgulayan bu başlıklardan sonra birde bu döneme ait beklentisini dile getiriyor:

“Dördüncü Restorasyon Dönemi’nin son çeyreği, benim ifademle ‘ilim irfan’ safhasına denk geliyor. Bu dönemden ne beklemek lazım? Mesela ‘klasik’ dediğimiz ‘zamana direnen tüm iyi işler’in, entelektüel olanla popüler olanın buluştuğu kesişme noktalarının hızla artışını.”

Buradan ileriye, geleceğe gidecek bir devletin sürekliliği için bunlar şart!


Yazışma Adresim: www.goleaydin@hotmail.com

Yayın Tarihi: 25.07.2011

ŞAİRLERİN ŞİİRLERİYLE SÖYLEDİĞİ 89

Bugünkü şairimiz Sunay Akın’ı bana on sene önce internetin bu kadar yaygın olmadığı dönemde halam kızı Derya kardeşim, şiirlerinden seçmeler yapıp postayla yollayarak  tanıtmıştı. Aşağıda da yer alan “ALACAKLI” şiiriyle kendisini sevmiştim.

Buluşlara dayanan, genellikle kısa şiirlerinde Orhan Veli’nin günümüzdeki sürdürücüsü olmakla birlikte Cemal Süreya’nında izleri olan Sunay Akın 1962’de Trabzon’da doğdu. Şiirlerinde kelime oyunlarını sık sık kullanan, alaycılığa hep yer veren şair ortaöğrenimini İstanbul Koşuyolu Lisesi’nde tamamladı. İstanbul Üniversitesi Fizik Coğrafya Bölümü’nden mezun oldu. İlk şiirleri 1984’te dergilerde yayınlandı. Arkadaşlarıyla birlikte 1989’da Yeni Yaprak, 1990’da Olmaz adlı şiir dergilerini çıkardı. Halen İstanbul’da yaşamakta olan şairimiz Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi ile Müjdat Gezen Sanat Okulu’nda dersler veriyor. Televizyon programları hazırlıyor, gazetelerde yazılar yazıyor. Yumuşak, lirik bir ses tonuyla günlük yaşamdan ilginç ayrıntılar, şaşırtıcı karşılaştırmalar veriyor. Yapılarını, günlük dildeki kullanımlarını bozmadığı sözcüklerle bir düşünce cambazı gibi oynuyor. Son yıllarda şiirden çok düzyazıya yönelmiş durumda. Yakın tarihteki bazı önemli ve özel olayların araştırılmasına yönelik araştırma, çalışma ve kitaplarıyla da ilgi çekiyor. Bu yönüyle edebiyatımızda yeni bir “Salâh Birsel” izlenimi yansıtıyor.

Sunay Akın’ın en büyük düşü bir oyuncak müzesi kurmaktı ve bu düşünü 23 Nisan 2005’te gerçeğe dönüştürdü. Türkiye’de türünün ilk örneği olma özelliğini taşıyan bu müzede Akın’ın 11 yıl boyunca dünyanın birçok yerinden topladığı oyuncaklar yer alıyor.

...

AİLE BOYU

Ezilmiş bir çocukluk benimkisi
bir iskelenin
vapurların yanaştığı yüzüne asılıdır
üç tekerlekli bisikletimin
lastikleri

Annesiz büyüdüm çünkü
yani serçeydim
kar üstündeki
ve arka bahçesinde
kasabın beslediği kuzu

Dudaklarımı, işte bu yüzden
aile boyu
bir şişeye değdirip
içmeyi severim
gazozu.

SUNAY AKIN
  
***

ALACAKLI

Yol kenarlarındaki
yağmur mazgallarını
kumbara sanıp
harçlığımı atardım
bu yüzden en çok
denizden alacaklıyım...

SUNAY AKIN
  
***

ASANSÖR

Telefon santralleri
beni sana bağlar sevgilim

nükleer santraller ölüme
gökyüzünün nerede olduğunu soran
bir vapur dumanına
yanıt veremiyor hiç kimse

Çocuğunu asma köprüde sallayan
bir annedir İstanbul
ki onun
içi süt dolu
biberonudur Kız Kulesi
soğusun diye suya tutulan

Ne kalem kılıçtan
ne kılıç kalemden üstün olsun
öğrensinler birlikte yaşamayı
örneğin kalem
aşk şiirleri yazsın
ve köreldikçe kılıç yontsun

Yalnız kaldığımız an da bile
alırız insan kokusunu
ıssız adasında
üstünden atamamıştır Robinson
yakalanma korkusunu

Kendi boşluğuna asılı
birer asansörüz aslında
ve ben elimde
taze bir karanfil
sıkışıp kaldım
iki kadın arasında

SUNAY AKIN

***

AT KOKUSU

Son evi gösterin bana İstanbul'da
vapur sesinin duyulduğu
ki kapısını çalıp
söyleyeyim içindekilere
daha çok kedi yavrusu ezilsin diye
eski iskeleleri
sahil yoluyla ayırdıklarını
denizden

Karşılığında ben de size
kanaryası ölüp
kuaför salonuna dönüşmeyen
kaç mahalle berberinin
kaldığını söylerim
ya da kaç fötr şapkanın
tutsak olduğunu
köhne bir konağın
askısında

Kaç faytoncunun
artık taksicilik yaptığını da bilirim
ama söylemem
onu da siz bulun
dikiz aynasına takılı boncuklardaki
at kokusundan

SUNAY AKIN

***

BECERİKSİZ

Kabuğunu koparmadan
ne bir elmayı soyabildim
ne de iyileştirebildim bir yaramı
ama karşıma çıkınca
kızmadım hiç elma kurduna
bendim çünkü bıçağı saplayan
onun yurduna

Şair diyorlar benim için
bilmiyorum oysa
her şiire konmalı mı uyak
her yere nedense
konamıyor tayyare
hay dilimi
arı türkçe soksun; uçak

Kaptan olmak isterdim
aynanın karşısında
eski bir sinema yıldızı
gibi ağlayan
İstanbul hatlarında
bir fırça hafifliğiyle gidip
gelen vapurlara

Eskimo bir şair dokunuyor omuzuma
ve Kız Kulesi'ni göstererek
bırak artık diyor üzülmeyi
yedi tepeli bu şehirde
şiir okunacak tek yer
elbette denizin ortasındaki
şu küçük buz dağı

Terzi olsa da babam
sökük dikmesini beceremem
beni yalnızca sen anlarsın
iğnenin deliğinden geçsin
diye ipliklerin
bir anlık ıslatıldığı dudaklara
takılıp kalan annem

SUNAY AKIN

***

BEYAZ

O siyahtı
kurşuna dizenler beyaz
silah sesinden
ürkerek gökyüzüne
uçuşan kuşlar
bembeyaz

SUNAY AKIN

***

CEPHEDE

Aslında ben daha güzel ölürdüm
arka bahçede askercilik oynarken
tahta tüfeğimle toprağa uzanır
annemin sesiyle doğrulurdum hemen
-Çabuk kalk üstün kirlenecek hınzır!

Yerdeyim yine bak anneciğim
n’olur kızma adımı çağır

SUNAY AKIN

***

ÇEKMECE

Büyüklerle ben yapamıyorum
çocuklar da almıyor beni oyunlarına
devlet dairesinde
yangından kurtarılmayacak
sıkışmış bir çekmece gibiyim
açılamıyorum sana

Kardeşiyle sokaklarda hep
bir örnek giydirilen sen
nasıl sevmezsin eşitliği
yürürken düşen çoraplarını
aynı hizaya getirmek için
annen değil miydi önünde diz çöken

Öpüşme sahnesinin tam ortasında
içeri girdiğin yazlık sinemanın
yer göstericisiyim
yürüyorsun fenerimin ışığında
yer: Kız Kulesi
ve sonu ayrılıkla bitecek
hüzünlü bir aşk filmini oynuyor
beyaz duvarında

Bir kez olsun çıkmazken ağzından
seni sevdiğimi
her gün söylememi yadırgama
bil ki bu şehirde
iskelenin verilmesini
beklemeden atlarım vapurlara

Son karesi gibi Red Kit'in
batan güneşe doğru
sürerken atımı
gitme kal demeni bekliyorum
ama yalnızca
rüzgar çekiştiriyor atkımı

SUNAY AKIN

***

Bir süredir ara verdiğim kendi şiirlerimi sizlere sunmaya devam ediyorum. Bugün iki şiirimi sunacağım. Umarım beğenirsiniz.

3yny

Akşamdan dağınık yatağımız
İçinde gece uyuyor çırılçıplak
Hala zambak kokuyor odamız
Kilitlerini açmıştık sevginin
Yüreğimiz konuştu sadece
Biz sustuk
O öpüşlerin o dokunuşların
tadı damağımızda
En mahrem yerimize kadar
mutluyuz bu gün
Kimi zaman kelebek öpüşleriyle
kır çiçekleri açtı yüreğimizde
Kimi zaman dinazor dövüşüyle
tozu dumana kattık sevişirken
Hiçbir evin çatısında baca kalmadı
Çatısı uçtu sevgimizden evimizin
Sara nöbetleri geçirdik şahikalarda
Yüreğimiz duruldu, duru bir su gibi
Özlemişiz birbirimizi asırlarca görüşmemişiz
Kreması bol doğum günü pastandı hasrete ortak
Bütün dilimleri bana ver, sadece bana
Sana mumunu getirdim canım
Ne kadar üflesende sönmez artar alevi
Akşamdan dağınık yatağımız
Dudağımda kalmış pastanın kreması
Senin elinde mumun hala yanıyor görüyor musun
Gece gündüz dinlemez sevgi
Hadi sevişelim.

Aydın Göle
1 ekim 2003

***

4yny
Senin teninde fosfor yanıyor
Karanlıkta bile ayan beyansım
Yani görünüyorsun açık seçik
Yani deli dolu, hem biraz kaçık
Sen yanıyorsun, ben yanıyorum
Kaç sevişme söndürür ateşimizi
İkimiz çocuktuk biz
Aşka zil zurna acıktık biz
Akşamdan dağınık yatağımız
Ziyafetten belli kalktığımız
inkâra gerek yok
En büyük kaçışın kendinden olacak
inkâr molalarında
Her inkar utanmaktır biraz
Utanma sevgimizden
En büyük kaçışın kendinden olacak
Benden kaçamayacaksın
iliklerinde dolaşacağım
Her sabah yeniden doğacaksın

Aydın Göle
1 ekim 2003

***

Bugünkü yazımı buraya kadar okuduysanız bana sabrettiğiniz için ilginizin karşılığı olarak ne kadar teşekkür etsem borcumu ödeyemem. Sabrınızın hayranıyım. Hepinize serin ve uyunabilir yıldızlı gecesi bol bir yaz diliyorum. Tatilde olanlara da iyi tatiller..



Yazışma Adresim: www.goleaydin@hotmail.com
Bütün yazılarım...: http://hayatintatlarivehayatindusundurdukler.blogspot.com

Yayın Tarihi: 24.07.2011