23 Ekim 2011 Pazar

HEDİYE VE HEDİYELEŞME 5

ÇİZGİ-YORUM COŞKUN GÖLE

Şaman kültüründeki eski Türk inancına göre kişi öyle istediği gibi Kağan olamaz. Onun bir töreni vardır. Kağanlık Tanrının o tören sonunda Kağanlık meziyetine sahip insana bir hediyesidir.. Yrd.Doç.Dr. Kemal Üçüncü bunu şöyle açıklıyor.

“1.Kut: İslamiyet öncesi Türk kültüründe kağanlık Kök Tengrinin kişioğluna bahşettiği
bir ihsan, bir hediyedir. Kişinin kendi başına kağanlık iddiasında bulunması söz konusu
olamaz. Bu süreç üç aşamada gerçekleştirilir,

a. Kağan kaldırma yükseltme işlemi: Bu hareket adayın Tanrı ile ilişkiye geçmesi, iletişim kurmasıdır. Bunun için tanrıya yagış adı verilen özel bir kurban sunulur. Ardından iletişim kurulması eyleminin kolaylaştırılması için kağan adayı aşağıdan yukarıya doğru kaldırılır.

b. Yukarı Çıkarma işlemi [yügerü kötürme].Tanrı, adayı uygun bulursa, onu bulunduğu yerde iken tepesinden tutup yukarıya yanına çıkarır. Bunu yapmasının sebebi açıktır. Yarlık, kut, küç, ülüg ve il beratı vermek içindir. Kağan adayı Tanrı tarafından bu emanetler kendisine verildikten sonra kağan yapılmış olur

c. Kağan Oturtma İşlemi: Kağanlık görevi verilen ve tanrı tarafından kağan seçilen aday, yine tanrının buyruğu ile yeryüzüne indirilir ve kişioğlu üzerine kağan oturtması ile son bulur. Artık herkes kağanın buyruğu altındadır. Kağan bu yetki ile onları yönetme durumundadır.
Kağan meşruiyetinin kaynağını Tanrıdan alır. Türk tarihi içerisinde Timur’un Altın Ordu hanları ile girdiği meşruiyet tartışmaları bu çerçevededir. Bu nedenle hanlık ünvanını ölünceye dek kullanmamıştır.”

Karadeniz Teknik Üniversitesi Fen ve Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü Yardımcı Doçent Doktoru Kemal Üçüncü, “Kut” başlığı altında Kağanlık makamının verilişini anlattığı bölümde, ikinci olarak “Bayrak” başlığı altında, Tanrı hediyesi kağanlığı törenle alan kişiye, diğer beylerin birlik nişanesi olarak tuğ hediye etmelerini alıntı ve örneklerle anlatıyor.

Aynı bölümde bayrağın çeşitli dillerdeki serüveninden şöyle söz eder.    

“2.Bayrak: Divanü Lügat’it Türk de batrak diye geçer. Batrak diye yazılan bayrak
kelimesi savaşlarda ucuna bir ipek parçası takılan mızrak şeklinde açıklanmaktadır. Ve
ifadelerden bunun ferdi ün kazanmış kahramanlara, alplara verilen bir alamet olduğu
anlaşılmaktadır. Aynı ederde bir manzumede ise kelime bayrak şeklinde kullanılmakta ve
Oğuzlar arasında öyle telaffuz edildiği yazılmaktadır.
Seçuklular ve Harzemşahlar devrinde yetişen İranlı şairlerin kelimeyi bayrah şekliyle
kullanması ve Selçuklu devrine ait Farsça kaynaklarda bu şekilde geçmesi bu kelimenin
Farsçaya Büyük Selçuklular zamanında Oğuzlar vasıtasıyla geçtiğini göstermektedir. Kelime
Arapçaya bayrak, Bulgarcaya bayrak, Rumenceye bairac şekillerinde girmiştir.
Bat-mak kökünden gelen ve değişmesi neticesinde bayrak şeklini alan bat-ır-ak
Batrak, batrak, bardak, bayrak kelimesi semantik bakımdan sancak kelimesi ile benzerliği
açıktır. DLT ye göre Karahanlı Türk hükümdarlarının bayrakları turuncu denilen al ipektendi
Uygur metinlerinde de kelime badruk şekliyle geçer.

DLT ve İbn-i Mühenna Lügatinde Tuğ kelimesi Arapça alem yani bayrak karşılığı olarak kullanılmaktadır. Başkırt şivesinde bugün tuğ kelimesi hala bayrak manasına kullanılmaktadır.”

Yrd. Doç. Dr Kemal Üçüncü bu bölümde oldukça ayrıntılı açıklamalar yapar. Burada siz okurlarımın sabrını zorlamak istemiyorum. Genede bu bölümü özetlemeden geçemeyeceğim. Başlarda beylerin birlik nişanesi olarak kağana hediye ettikleri tuğ daha sonra yararlıkları oranında kağan tarafından beylere verilir. Savaşlardaki kahramanlıklarına karşılık alplara da (savaşçı bilgelere de)  gene kağan tarafından tuğ verilir. Bu hediye zamanla terfiye dönüşür, terfide, madalyalara..

Ayrıca azat edilen kölelere azatlık beratı denen bir hediyeden de söz etmek gerekir. Bu da beylerin kapısında çalışan savaş esiri veya çeşitli ırktan cinsiyet gözetmeksizin pazarda alınıp satılabilen insanlara beyleri tarafından verilirdi. Herhalde bu hediye şimdiye kadar saydığımız hediyelerin içinde en anlamlı olan hediyedir.

Yrd. Doç. Dr Kemal Üçüncü bu bölümü şöyle bitirir.

“Simge ve semboller sözel olarak dillendirilmesi güç olan kendiliklerine ait tasarımlarını dillendirir. Bayrak ve Tuğ, hakimiyet sembolü olması nedeniyle mistik ve ilahi bir karaktere sahiptir. Devlet ve siyasi bağımsızlık sembolü, hakimiyet sembolü, budunun ortak simge ve işareti, Yetki belgesi [siyasi ve idari olarak], siyasi olarak tanıma ve kabul etme gibi iletişimsel işlevlere sahiptir.
Antropolojik olarak uygarlık tarihinde hakimiyet kaynağının Tanrısal olması onu
temsil eden unsurlara da kaçınılmaz olarak bir kutsallık izafe etmiştir.”

Dolayısıyla böyle verilen hediyelerinde kendiliğinden kutsallık değeri kazanması kendi doğası gereğidir. Bu ne adla ve ne olarak verilirse verilsin değişmez ölçüdür.

Bu gün yazımız için sevgili kardeşim Coşkun Göle’den hediye Truva Atı karikatürünü alınca bu yazıya savaş hilesi bir hediyenin hikâyesini yazmak şart oldu. Yunan mitolojisinde geçen bu hediye hikâyesi şöyle:

“Paris, Sparta Kralı Menelaus’un genç ve güzel karısı güzel Helena’ya aşık olur ve aşk tanrıçası Afrodit’in yardımlarıyla Helena’yı Truva’ya kaçırırlar. Bunun üzerine Kral Menelaus’un kardeşi Agamennon Truva’ya saldırır ve Truva savaşları başlar. Nifak Tanrıçası Erins’in saçtığı nifak tohumları yeşermiş ve Akhalarla Troyalılar karşı karşıya gelmişlerdir. Tarihin en kanlı savaşları cereyan etmiştir. Yıllarca süren bu savaşlar sonucunda Akhalılar, Troyalıları savaş hilesi yapmadan yenmenin mümkün olamayacağını düşünerek bir tahta at içine en kahraman savaşçılarını saklayıp Troya surlarının önüne bırakırlar.
Akhaların kaçtığına inanan Troyalılar tahta atı içeriye alarak eğlenmeye başlarlar. Erken gelen bu zafer sarhoşluğu içinde tahta atın içinden çıkan savaşçılar Troyalıları gafil avlar ve Troya kapıları Akha savaşçılarına açılır. Sonuçta Troya Akhalılarca işgal edilir.”

Bu hikâyeden sonra Yrd. Doç. Dr. Kemal Üçüncü’ye tekrar gelelim. Sayın Kemal Üçüncü yazısının sonunda yararlandığı kaynakları verir. O kaynakları bu yazıda dolaylıda olsa kullandık. Bu yüzden yazımızında dayanağı o kaynakları bilgi olması açısından aktarıyorum.

KAYNAKCA

Anna Britannica, C II, “Armağan değiş-tokuş maddesi”
TDV İslam Ansiklopedisi, C.6 , “Bayrak Maddesi”
Divanü Lügat-it Türk (1991), Besim Atalay, Ankara: TTK Basımevi
Bahattin Ögel (2000). Türk Kültür Tarihine Giriş, C VI, Ankara: Kültür Bakanlığı Yay.
Sever, Erdoğan (2000). Türkçe Öğretimi ve Tam Öğrenme Kuramı, Ankara: Anı Yay.
Erdoğan. İrfan (2002).iletişimi Anlamak, Ankara: Erk Yay.
Ergin, Muharrem (1994), Dede Korkut Kitabı i (Giriş-Metin-Faksimile], Ankara: Türk Dil
Kurumu Yayınları
Yıldırım, Dursun (1998). “Köktürklerde Kağanlık Süreci; Kaldırma, Kötürme, Oturma”,
Türk Bitiği, Ankara: Akçağ Yay,1998, s. 102-113
Smith, Anthony D. (2002). Ulusların Etnik Kökeni (Çev.S. Bayramoğlu, H.Kendir), Ankara:
Dost Yay.



DEVAM EDECEK


Yazışma Adresim: www.goleaydin@hotmail.com







HEDİYE VE HEDİYELEŞME 4

ÇİZGİ-YORUM COŞKUN GÖLE
Geçen yazımızı bir tür hediyeleşme kültürü olan potlaç kültüründen esinlenen kapitalizmin insanlığı o ilkel döneme geri götürdüğünü belirtmiş ve şu alıntıyla bu görüşümüzü desteklemiştik.

“Kapitalizmin önemli nirengi noktalarından bir olan tüketim ve dolayısıyla özel günler ihdası üzerinden armağan kültürünü canlı tutma çabası bir ölçüde paganizme geri dönme durumudur. Çünkü hediye üzerinden karşılıklı dostluktan ziyade para gücünü tecessüm ettirmektedir. Zira kapitalist tüketimde marka ve etiket her şeyin önündedir. Bu yol izlendiğinde bile armağan üzerinden bir tabakalaşmanın ya da deyim yerindeyse sanki kast sisteminin oluşturulduğunu gözlemlemek mümkündür.”

Buna gidişin elbette bir yolu olmalıydı. O da mübadele aracı olarak ortaya çıkan paranın icadıydı. Başlangıçta masum olan para daha sonra ekonomik düzenleri, ardından da dünya ekonomik düzenini getirmesiyle insanı doğadan kopartınca insanın özgürlüğünü ekonomik çerçevenin içine sokarak bitirdi. Oysa bütün bunlar insanın özgürleştirilmesi olarak sunulmuştu. Bütün bunlardan ilkelliği, kabileciliği savunduğum sanılmasın. Ben bir duruma ayna tutuyorum. Alın size bir ayna daha. 

“Yine dikkatten kaçmamamsı gereken bir başka özellik ise, paranın, ilk kez potlaç düzeninde ortaya çıkmış olmasıdır. Ne var ki o dönemde para, ekonomik bir gösterge olarak değil siyasal bir güç göstergesi ve barışı sağlamaya yönelik bir değiş tokuş nesnesi olarak kabul görmüştür. Parasal ekonomik düzenin ortaya çıkması, ancak akılcı bir düşünce sisteminden sonra mümkün olabilmiş, bunun için de çok çok uzun yüzyıllar gerekmiştir. Parasal ekonomik düzenin ortaya çıkışı durumunda bu kez eşya evrensel bir ruhun taşıyıcısı değil de, bizzat paranın bir göstergesi haline gelmiştir.”

Ben böyle bir insan türünün oluştuğunu ve geliştiğini çok gördüm. İki kardeş aldıkları duvar saatlerinden kendilerinin aldıkları saatin daha güzel ve değerli olduğunu ödedikleri para ile göstermeye çalışıyorlardı. Bu günkü kredi kartları (ki çoğunluğun en üst seviyede kazanca sahip bile olsa neticede sınırlı sayılacak bir paraya sahip olacağından, yarınlarını bugünden harcayacak şekilde sınırsız harcama yapabilmesi için paranın da hayattan kovularak soyut rakamlara geçişle çiplerden kurulu yeni kölelik düzenini oluşturacak başka bir insan türünün geliştirildiğini belki bir yazıda, yada başka dizi yazıda görürüz) ile bu tür insan daha çok artmıştır. En son model elektronik eşya, bilgisayar ve cep telefon satışlarının patlaması bunun eseri olduğunu düşünüyorum. Bunlar sahip olunan paranın göstergesi olarak kabul ediliyor.  

Aynalara bakmaya devam edelim.

“Böylece potlaç kültüründe, eşyanın değişmezliğin ve şimdinin sembolü olmasından dolayı ritüelde oluş ve bozuluşu temsil etmek bakımından yağmalanmasına gerek kalmamıştır. Zira modern zamanlarda eşya, zaten hızlı tüketimle aynen bu anlamı karşılamaktadır. Dahası asıl olan değişim olmuştur ya da tüketim.

Tüketimciliğin ve devlet kurumlarının egemen olduğu bir çağda, pek çok insan, öz çıkarın toplumdaki baskın güdü olduğuna inanır. Armağanlar da, en iyi ihtimalle, yararsız süsler olarak görülür. Armağan Dünyası isimli kitabında Jacques Godbout, armağanın aslında günümüz toplumlarında nasıl da hakim olduğunu gösteriyor. Antropolog Marcel Mauss, ‘ilkel’ ve arkaik toplumlarda armağan aracılığıyla kurulan ilişkileri incelediği ünlü eserinde, bu değiş tokuşun temel özelliğinin, tarafları, değiş tokuş edilen nesnelerin maddi değerinin üzerinde ve ötesinde bağlayan bir sosyal bağ kurması olduğunu göstermişti. Bu karşılıklı soyut ‘borçlar’ sosyal dokuyu oluşturuyorlardı.”

Son cümle ile günümüze gelmiş olacağız ama bu konuda daha söylenecek sözümüz olduğu için şimdilik günümüze gelmeyi erteleyelim.

Karadeniz Teknik Üniversitesi Fen ve Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü Yardımcı Doçent Doktoru Kemal Üçüncü’nün açıklamalarını görelim.

Armağan vermekteki esas ilke karşılık beklemeksizin vermek olduğu düşünülse de gördük ki, çoğu toplum ve bireylerde hediyeleşmede karşılıklılık ilkesi de vardır. Yrd.Doç.Dr. Kemal Üçüncü adak ve kurbanlarda bu ilkeye sahip (sunum denilse bile) hediyelerdir, armağanlardır diyor.

“Armağan vermekten kasıt beklenilen bir davranışın, durum veya beklentinin gerçekleşmesini; gerçekleşmişse daha güçlü bir şekilde yinelenmesini sağlamaya dönüktür. Bu yönüyle bireysel ve kurumsal iletişimde bir pekiştirme faktörü olduğu görülür.

Pekiştirme ‘bir davranışın ileride yinelenme olasılığını uyarıcı olarak’ tanımlamaktadır. Bu manada olumlu pekiştireçlerin bireyler arası ve devletler arası ilişkileri geliştirici ve kuvvetlendirici bir etkisi olduğu açıktır. Bu çerçevede İslamiyet öncesi kültür geleneğinde ki bazı armağanları şöylece değerlendirebiliriz”

DEVAM EDECEK




Yazışma Adresim: www.goleaydin@hotmail.com

Yayın Tarihi : 10.10.2011

ŞAİRLERİN ŞİİRLERİYLE SÖYLEDİĞİ 98

Merhaba! Geçen hafta yazımın sonunda bu haftada Murathan Mungan’ın şiirlerini sunmaya devam edeceğimi belirtmiştim sevgili okurlar. Onun için söylenmiş sözlerle başlayalım mı, ne dersiniz?

Günün hangi saatinde olursa olsun, hiç fark etmiyor... beni böylesine etkileyebilen tek şair... “Yalnız Bir Opera” isimli yapıtın sahibi... hayran olduğum ender insanlardan biri...

İyi yazar, kötü bir reklam kampanyasıyla, okura ulaşmak adına maymuna nasıl döner, ajansta çektirilen fotoğraflar önce basına dağıtılır, her fotoğrafa uygun birer yazı yazılır, sonra duyarlı ve isyankâr olunur. Peh! Nene gerek yağlı börek!

Mezopotamya Üçlemesi gibi dehşet ötesi üç oyunu, devlet tiyatroları bünyesinde izlemeseydim, asla hak ettiği değeri vermeyecektim adama.

99 tüyap kitap fuarında metis yayınlarının etrafında haddinden fazla güzel kadın vardı, genç işten çıkmış görüntülü 30larını/a oynayan kadınlar..bir süre kitap seçtim, parasını ödemek için ilerlerken karşımda gördüm oydu, Türk kadınlarının en çok okuduğu (daha doğrusu satın aldığı) ..

“Yalnız bir operası” vardır ki yaz geçer’de ömre bedel..

Herkes okumuştur, ya kitap ya da bir mailden, yazmadan da geçemeyeceğim...
“Gittin. Şimdi bir mevsim değil, koca bir hayat girdi aramıza. Biliyorum ne sen dönebilirsin artık, ne de ben kapıyı açabilirim sana.”

“Hayatın öldürmediği bir şey vardı onda..belki de son darbeyi yememişti daha”
Hikayeleri şiirlerine bin basan, bütün yazdıkları güzel olmasa da aradan hasta olunası yazıları bulunan aşmış insan.. kırk oda ve üç aynalı kırk oda (bu kitabıyla tanımıştım ve bir edebiyat sever olarak yazdıklarıyla çarpılmıştım. A.G) masalların gerçek yüzleri.

...

GECENİN UZUN SÖYLEVİ

I.
Coşkularımız yetim kaldı. Yoksul kağıtlarımızı onarmıyor artık şiirlerimiz. Şiirlerimizin kireci vuruyor yüzümüzdeki duvara. (Eksik fakat aydınlık anlatımları her çeşit mutsuzluğun...) Ve ellerimizi koğuşturuyoruz durmadan. Sabıkalı şiirlerimizden artan ve kendimizce yorumladığımız ellerimizi. Durmadan kendimize tırmanıyoruz uzun soluklarla. Ayaklarımız çiğnenmiş leylaklardan devşirilmiş; leylak yorgunu sarp yollar inmekte denizin sabıkalı sevdalarına.
(Korsan yorgunu denizin; gökyüzüne rengi yitik şafakların yamadığı...)

II.
Gece. Zaman ihtilali. Kurşun geçirmez yüreklerimiz. Yani uzatmalı yasakların konakladığı o mağrur suskunluk. Kuşatmalardan artakalmış yaralı insanliğina kefil yürek. Şimdi gecenin uzun söylevinde yaşanan dilsiz şiirlerin yitik kafiyelerine ayak uydurmaya çalışıyor. Yetim kalmış çarpıntılarına; yaralarını sararak. Geveze dilsizliğin ikilemini yaşayan kafiyelerin küçük, ürkek adımlarına. Sessizliklerinde dingin bir barışıklığın büyüsü. Hangi büyülerle onarmaktayız kendimizi, bir parça daha yaşamak için.
(Kıyılarımızda suskunluk. –Ellerimizin bizle birleştiği yerde- Biz lisanı bilinmeyen rehin bırakılmış bir coğrafya atlası.) Oysa deniz biziz. Kıyı biz. Sevişmek, bir gençlik karantinası.
Ve uzun kalemlerin gölgeleri dolaşıyor yaralı duyarlıklarımızın üzerinde.

Biz gündüz sürgünleri!
Yazmakla tamamladık mı kendimizi?
Yazmakla tanımladık mı?
Kalemlerimizin uçları yine de nar çiçeği.

III.
Eski harfler kilitlemiş babamın tarihini cep yazmalarında. Ağır bir gözlük kalmış tahta mağaralarında deri çekmecelerin (ve uzun senelerin) . Beni o tanımlayabilirdi ancak. İnce siyah çizgili, o acı yeşil, kırık dolmakaleminin kuruyan kanıyla. (O hiç unutamadığım dolmakaleminin. Ve herkesin hırsızı şiirlerinin...) Beni o tanımlayabilirdi ancak. Ben beş yaşındayken öldürdüğüm babam. Şimdi yırtık fotoğraflarını arka cebimde gezdirdiğim sünnetçi babam.

IV.
Acımlayabilirim biraz daha. Dilerseniz biraz daha ışıklandırabilirim nesnel gerçekliğimi; (sizler için) . Bana kendimi anlatmamış beni size anlatabilirim. Şiirlerimle sizden kaçırdıklarımı (gecelerimi) yakınlaştırabilirim karanlığımla.
Gece. zaman ihtilali. Bu kültür birikimi hangi umarsız unutkanlığımızın hüviyetidir? Açıklar mısınız?

V.
Siz ve biz (birbirimizi görmeden, belki görmek bile istemeden) bin yıl daha gezinelim aynalı karanlığımızda. Yeraltı duyarlıklarımızdan biçtiğimiz civan giysilerimizin görece özerkliğini sınayalım. Gecenin eklemediği isyanlarımız ve şiirlerimizle; belin ve kanın eklemediği ideoloji çarşaflarında. Yani her sevişmenin son ihtilal provasında.
Ve bin yıl daha kilitleyelim gizlerimizi çarşılı ilişkilerimizle. Çarşılı ilişkilerimizin müfredata uygun diliyle.
Belki sonra, ondan sonra, her şey açık, apaçık yazılabilir, herkes için.
(Bir duyarlık ihtilalinde kendimizi talan edip, sevdiğimiz zaman...)

VI.
Kan. Irmak tanrısının suçu kan.
Kimsenin birbirini tanımaması, anlamaması bundan.

VII.
Şimdi gecenin uzun söylevinden, insan olmaktan, toplumsal bir insan olmaktan, onanmaktan ve redd-i ilhaktan toplayabildiklerimiz bunlar. Kendimiz.
Sunaklarımıza acılarımızı koyuyoruz.
Bunlar hiçbir hapishanede yazılmamış hapishane defterleridir Efendim. Lütfen kabul buyurunuz.

MURATHAN MUNGAN

***

GEÇİLMEZ DENİZ

I-

ahreli bir kağıt üstüne simsiyah kapanmışım
kazırım kendimi bir secdeden, ellerimde gizli hattatlar
ve söze gelmez devrik duyarlıklarım
gözlerim -hüznün dilsiz masalcısı-
gözlerimde hiçbir dile çevrilmez intiharlar
oysa saklı hançerimi mağrur bildiniz
kendimin tenha bir yerinde vurulmuşum, yatarım
orası bir denizin gölgesidir, göremezsiniz
ölüm üzre bir akrepken menekşelenirsiniz
ve ahreli kağıtlar dürülür ferman diye
yufka ölümlerin hazin tarihleriyle
kar altında kalmış imzasız karanlıklarım
ve azgın sularda kendini arayan deniz
ben konuşmam, susarım
bu aklamaz ki sizi
katilimsiniz

II-

katilimsiniz en azgın sularda
ellerinizde kan mürekkepleri sarhoş
ölüm nasıl bir sarmaşık ki
(deniz gören) en mağrur balkonlarda
bir gün siz de katilleri seversiniz

MURATHAN MUNGAN

***

GELME..

baktığın yerde karanlık bir tomurcuk bırakıyorum
çarşılar avuçlarında aykırı
sokakların lisanı adımlarında
gelme, geldiğinde her şey yitiriyor kendini
vurgun: ölümlerin en kostağı
vurgun ölümlerden kaçgun yanımız
konaklarda boğulmuş eski bir ana
şöyle buyurur:

sen seç kendine bir hayat
ve öylesine yaşa, nasılsa
kaldığın yerden vurgun sürdürür
ve hep bak kendine
birörnek aynalara asi bir suret bırak
baktıkça gözlerin
kendini öldürür...

MURATHAN MUNGAN

***

GEMİCİ ISLIĞI

Ay boşalmış gökyüzünde
Dağılıp gitmiş tekneler
Kimsesiz denizlerde çalkalanan
Yıldızları söndürülmüş geceler
Hatırlanacak ne bıraktıysak geride
Islıkla çalıyoruz
sözlerini unuttuğumuz şarkılar gibi
hangi limanlarda kaldı kim bilir
bir bizim sanarken ömrümüzü
yazdığımız
okunaksız defterler

kim dikti önümüze bu görünmez engelleri
açık denizlerde bile bir geçit arıyoruz kendimize
yetmiyor yolculukla ödeşmek
yetmiyor unutmanın borçlarını ödemek
öyle bir yere varmışız ki farkında bile olmadan
birbirinden aynı uzaklıkta
iki yıldız gibi şimdi
hem geçmiş hem gelecek

deniz karanlık
kimsesiz gece
bir tek ıslıkla aydınlanıyor
seferini unutmuş tekne
bir tek ıslık
insanı nereye kadar götürürse

MURATHAN MUNGAN

***

GÜZ BEYLERİ

Güz beyleri Güz beyleri
Kızarmış yapraklar saltanatı, nal sesleri
cam çekiçler göğsünüzde
hiçbir uyku silemez yüzünüzden
yılın değil bu ömrün hazanı
başka göklerden bir yıldız
başka dağlardan bir ırmak
başka atlaslarda yaşadı
bağrınıza kadar battığınız gece
hiçbir yağmur yıkayamaz artık bu duayı
bulutların atlarla birlikte uyuduğu
bir zamanlar sizin olan mevsimden
bir yaprak düşüyor
ne zaman gözlerimin önünden geçseniz
cam çekiç
yüreğimden kopmayan çığ
Siz yoktunuz ben sizin mevsiminize geldiğimde

MURATHAN MUNGAN

***

HAM FERMAN

el yapımı kağıt üzerine
el yapımı şiir
ellerden sakladığın
gün gelir
elden ele gezinir
herkesin içindeki ham içindeki çiğ
düşman duygular insan içi eskitir
gel geç buralardan
gerisi zamanın işidir
kiminin yüreğindeki zaman
okutur geçmiş fermanları
zamanda saklanan ham bilgiyi
aktarır
kendi zamanını aşanların kalbiyle
el yapımı şiirin
hâlâ mümkün olduğu kalplere.

MURATHAN MUNGAN

***

HERKES VE BİRKAÇ KİŞİ

Yağmur Herkese Yağar
Güneş Isıtır Herkesi
Mevsimler Herkes İçindir
Yalnız Çığ Altında Kalan
Sele Kapılan Her Zaman Birkaç Kişi

Herkes İçindir Aşk Da Ayrılık Da
Yalnızca Birkaç Kişi Ölür Acıdan
Eskiden Ölümle Tartılırdı Ayrılık
Kiminin Hayatı Yalnızca Unutkanlıktan

Her Şey, Herkes İçin Değildir Oysa
Kimi Hiçbirşey Ögrenmez Karanlıktan
Yalnızlığı Kullanmayı Bilmez Kimi
Kimi Ayrılamaz Karanlıktan

Yağmur Herkese Yağar
Ama Çok Az İnsan Tutar Yağmurun Ellerini
Onca Şarkı Onca Film Onca Roman
Ama Sevmeye Yetmez Herkesin Kalbi

Çığ Altında Kalan Sele Kapılan
Aşktan Ve Acıdan Ölen
Birkaç Kişi Dünyayı Başka Bir Yer Yapmaya Yeter
Aslında Onların Hikayesidir Anlatılan
Diğerleri Dinler, Seyreder, Geçer Gider
Geçer Gider Herkes
Hikayelerdir Geriye Kalan.

MURATHAN MUNGAN

***

İÇİMİZDEN EKSİLDİ

Artık heyecanlandırmıyor beni 
garlar, peronlar, benzin istasyonları, 
uykulu mola yerleri, yabancılıklar, 
bilmediğin dağ rüzgarlarıyla ürpererek uyanmak 
bir gece vakti, dalgın bakışmalar 
sonra uykusuz sabahlarda indiğin sahil kasabası 
daha gövdene uyanmadan serin tuz, kıştan kalma dalgalar 

bir yerlerde beklediğini sandığımız büyük rüyalar 
galiba artık heyecanlandırmıyor kimseyi 
nicedir eksildi içimizden o çekip gitme duygusu 
eski neşesine bir türlü kavuşamayan kalbim 
saçıp savurdu buraya gelene kadar 
içindeki şarkıları 
şimdi gündelik hayatın sade gürültüsü, kuru düzeni kuşatırken 
sessizliğimi 
ardına saklandığım kelimeler 
kadar bir hayat 
ölmeden önce okunacak, yazılacak birkaç kitap.

MURATHAN MUNGAN

***

İDARE LAMBASI

Bağbozumuydu hiç unutmam
Lambanın ışığı vuruyordu yüzüne
üzümlere vurur gibi
sonra sesin,ışıkla aynı rekteydi
nedense bal demek geliyor içimden
ikisini birden düşündüğümde
'kendi içiyle ilişkisi kopmuş biri
başkalarına gerek duymaz bir daha'
demiştin.Susup seni dinlemiştik.

O yılın şarabı bambaşkaydı.

Duyguları çektik kıyıya
hiçbir fırtınaya gücü kalmamış
yorgun tekneler tekliyor
gün günden çürüyen
bir iç denizde kirleniyoruz
son büyük dalgayı kaptırmamak için
serseri bir vurguna
bütün güvencemiz bu liman
yatıştırılmış bir denizin çalkantısını
idare ediyoruz
idare lambası altında

O yılın şarabını hiç unutmam!

MURATHAN MUNGAN

***

İKİ BIÇAK

İki bıçak seç kendine
Biri yaralamak için
Biri öldürmek
Pusu kur gözleri
Karanlık gölgesine
Biri sevmek için
Biri ihanet
İki yürek seç kendine
Biri yaşamak için
Biri gizlenmek
Bir korkak, bir kaçak, bir firar
Kaç kişisin sen sevdiğim, çocuk
İçimdeki bıçak bir kere daha dönüyor
Olduğu yerde
Kalırsan sel basar yataklarımı
Gidersen uçurum çiçekleri açar kalbimde
Kimi zamanlar olur sevgilim
İki bıçak bile yetmez bir tek ölüme

MURATHAN MUNGAN

***

İKİ YEMİN

Ben hep çabuk çekilen tetiğe yaşadım
Yemin ettim
Yüreğimdeki ve bedenimdeki
bütün yaralar adına
yüzünün kuyusuna düştüğüm kuytuda
Sana olanca aydınlığım ve karanlığımla baktım
aşktan yorgun düştü dinim
dağıldı kehribarım
gül ve buğday yetiştiren
Ömrüm adına yemin ederim ki:
Ben seçmedim bu ölümü
Kaçmasan vurmayacaktım


MURATHAN MUNGAN

***


Bu Pazarda Murathan Mungan şiirlerine doyamadım. Haftaya bir bölüm daha yapmak düşüncesiyle sizlerden izin istiyorum sevgili şiir sever dostlar. 5. Murathan Mungan haftasıyla tekrar karşınızda olmak umut ve dileğiyle hoşça kalın.



Yazışma Adresim: www.goleaydin@hotmail.com


Yayın Tarihi : 09.10.2011

8 Ekim 2011 Cumartesi

HEDİYE VE HEDİYELEŞME 3

Önceki yazımızda ilkel kabilelerdeki hediyeleşme biçimi “Kula” yı görmüştük. Bu günkü yazımızda gene ilkel kabile hediye kültürü olan “Potlaç”ı göreceğiz.

Kuzey Amerika yerlilerinde görülen bu gelenek malların kamuya dağıtılması amacını taşımaktadır. Erol Gökal 2007 yılında Ankara Aşina Kitaplardan çıkan “İnsan Kısım Kısım” kitabında Potlaç’ı şöyle anlatır:

“Potlaç törenleri sırasında, önce yenilir içilir ve armağanlar verilir, daha sonra da değerli tüm kap kacaklar kırılır, balıkyağı akıtılır, ev eşyaları, dikiş makineleri harap edilir ve hatta evler bile yakılır. Potlaç törenine çağrılmak, büyük bir onurdur. Ancak her konuk, çağrıldığı her potlaç törenine karşılık kendisi de bir potlaç düzenlemek zorundadır. Bu törenlerin artı ürün birikimini önlemek için, biriken fazlalığı topluluğun diğer üyeleriyle paylaşmayı amaç edinerek yapılması nedeniyle, bu törenlerin yapıldığı toplumların yaşadığı kültüre de sosyal bilimlerde ‘potlaç kültürü’ adı verilmiştir. Potlaç kültürü yerine ‘armağan kültürü’ ya da ‘simgesel değiş tokuş düzeni’ tanımları da kullanılabilir.

Potlaç basit bir şölen değildir, yaşamın tüm alanlarını kapsar ve zihniyet işleyişini belirler. Potlaç kültürü, soy ve kan birliği üzerine oturur, yasalar değil karşılıklı rızaya dayalı gelenekler egemendir. Düğün, nişan, sünnet, bayram, zafer vb. olaylarda gerçekleştirilen değiş-tokuş, bu kültürün belirleyicisidir. Maddiden daha çok manevi alışveriş önemlidir; duygu alışverişi yaşamsal bir öneme sahiptir. Bu düzende toplum, hiyerarşik bir görünüme sahip olsa da, aslında söz konusu olan eşitler arasında geçici bir eşitsizliktir; her an statü değişiklikleri olabilir. Özel mülkiyet kavramı yoktur, herkes kardeştir, ben yok biz vardır, servet kolektif bir anlama sahiptir. Servet, bir anda el değiştirebilir. Törenlerde verilenin reddi, bir savaş nedenidir. Aldığınızı çoğuyla iade etmeniz beklenir, aksi halde bir dava ve anlaşmazlık konusu ortaya çıkar.”

Prof. Mahmut Tezcan Potlaç konusunda ise şu tezleri ileri sürüyor:

“Kabile reisleri büyük ziyafetler verirler. Bu ziyafetlerde bol bol yenilir içilir, şarkılar söylenir, dans edilir ve halka hediyeler dağıtılır. Servetini dağıtan şefler dağıttığı oran kadar itibar kazanır. Bu nedenle Potlaç bir gösteriş tüketimidir.”

Bu yanıyla Osmanlı’da uygulanan iftar geleneğinde iftar yemeği sonrasında verilen diş kirası adlı gelenekle benzeşmektedir. Prof. Mahmut Tezcan tezlerinin devamında şunları yazıyor:  

“Potlaçta mülkiyet gösterişçi ve rekabetçi bir biçimde tahrip edilir. Örneğin Kwakiutl Potlaç’ı sırasında battaniyeler yakılmakta, sandallar parçalanmakta. v.s

Bu tür toplumlarda üretim yapıldığı için tüketimi yaygınlaştırmak çabasıyla armağan verilmektedir. Idışmada (armağan değişimi) tek amaç, üretilenin paylaşılmasıdır.”

Prof. Mahmut Tezcan Potlaç’ın bizlerde de bir takım farklılıklarla var olduğunu gösteriyor.
 
“Türklerde Oğuzlar zamanındaki yağmacılığın Potlaç’la pek farkı olmadığı söylenebilir. Boy başkanları arasında yapılması, başkanlar arası yarışma gibi durumlar potlaçlarda da aynen vardır. Eski Türklerdeki ‘yağmalı toy’ kurumu Prof. Eröz’e göre itibar sağlayıcılık yönünden Potlaç’ı andırmakta, fakat toplumsal adalet sağlayıcılık bakımından ondan ayrılır. Burada çılgın bir rekabet ve malların tahribi yoktur. Hakanların, hanların, beylerin varlıklı kimselerin düzenledikleri şölenlerde mallar, yakılıp yıkılmayıp, yoksul tabakalara dağıtılırdı.”

Buraya kadar gördüğümüz hediyeleşme kültürünün ilkellerden günümüz toplumuna sıçrayışını anlamış oluyoruz. Önceki bölümde de buna vurgu yapmıştım. Gelişen ekonomilerle dünyanın yönelişleri arasında ilkel kültürle araya giren değişim metaı paradan fark yoktur. Hatta bu ekonomileri üreten kapitalizm bir yanıyla tek biçimli insan türü oluşturmasıyla tüm teknolojik gelişimine rağmen insanlığı (ne büyük trajedidir ki, kapitalizmi oluşturan gene insan, yani insanlık) ilkellikten bile geri duruma düşürmektedir. Bunu modern hediye anlayışında da görüyoruz. Bu konuda herkesin kabul edebileceği bir görüşte şöyle belirtiliyor.

“Kapitalizmin önemli nirengi noktalarından bir olan tüketim ve dolayısıyla özel günler ihdası üzerinden armağan kültürünü canlı tutma çabası bir ölçüde paganizme geri dönme durumudur. Çünkü hediye üzerinden karşılıklı dostluktan ziyade para gücünü tecessüm ettirmektedir. Zira kapitalist tüketimde marka ve etiket her şeyin önündedir. Bu yol izlendiğinde bile armağan üzerinden bir tabakalaşmanın ya da deyim yerindeyse sanki kast sisteminin oluşturulduğunu gözlemlemek mümkündür.”


DEVAM EDECEK

 


Yazışma Adresim: www.goleaydin@hotmail.com


Yayın Tarihi : 07.10.2011 

HEDİYE VE HEDİYELEŞME 2

Karadeniz Teknik Üniversitesi  Fen ve Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü Yardımcı Doçent Doktoru Kemal Üçüncü “İletişim canlılar arasında bilgi alış verişinin vazgeçilmez unsurudur” der. “Bu çerçevede iletişim unsuru olarak Türk kültür geleneğinde (dünya kültüründe de durum bundan farklı değildir A.G) armağanlar, diplomaside iç ve dış siyasette, hediyelerin biçim ve içeriği, sunuluş biçimiyle, bu bağlamda taraflar arasında bir iletişim biçimi olarak, ilettikleri mesajlar açısından incelenmesi gereken bir fenomendir” diyerek ekler. Prof.Dr. Mahmut Tezcan’da “hediye geleneği bütün kültürlerde görülen evrensel ve işlevsel bir kültür kalıbıdır. İlkel olsun çağdaş olsun her kültür bu geleneği yaygın biçimde sürdürmüştür” der. İlk bölümünü pazartesi günü okuduğunuz yazı dizimizdeki amacım bu konuyu enine boyuna incelemek.

Hediye ve hediyeleşmek konulu bu yazı dizimizin ikinci ve devam eden bölümlerinde hediyenin, öz Türkçeyle söylersek armağanın tarihi süreçte geçirdiği evreleri göreceğiz. Hediyeleşme ister dini ister din dışı biçimiyle olsun, toplum içinde bir öneminin olduğunu kabul etmek gerekir. Her toplumda görülen hediyeleşmenin insanlık tarihi kadar eski bir geçmişi olduğu da akıllarda tutulmalı. Modern antropoloji çalışmalarında ilkel topluluklarda karşılık beklemeden hediye vermenin yanı sıra, hediye değişimi ve hediye ile sosyal bağ kurma, sosyal itibar ve onur kazanmayı amaç edinen biçimlerinin de bir hayli yaygın olduğundan söz edilmektedir.

İlk önce bu kelimenin içerdiği anlam ne, onu görsek daha uygun olur. Hediye veya armağan kelimesinin sözlüklerde anlamı; insanlar arasında sevgi, saygı ve yakınlığa vesile olan ve birine karşılıksız verilen eşya olarak belirtilmiş. Her ne kadar sözlüklerde karşılık beklemeksizin dense de ülkemizdeki yaygın biçimiyle düğün, nişan, sünnet gibi törenlerde karşılıklılık ilkesi vardır ve bu gözetilmektedir. Aslına bakarsanız bence bu tören hediyelerini hediye kavramından çıkarmak gerekir. Daha çok yardım anlamını taşıdığına inandığım bu adet, bu töreni düzenleyene bir bakıma eşyadan çok para verildiği veya altın takıldığı için, ekonomik katkı sağlamaktan başka bir şey değildir.

Şimdide gelelim hediye ve hediyeleşmenin tarihine.

Önce Prof.Dr. Mahmut Tezcan’nın yazdıklarına bakalım.

İlkel toplumlarda hediye geleneğinin Fransız düşünür Marcel Mauss, (1872-1950) tarafından incelendiğini belirten Prof.Dr. Mahmut Tezcan, bu düşünürün karşılaştırmalı yöntemle Polynesia, Melanesia ve kuzey batı Amerika’daki yerlileri incelediğini söyler. Prof.Dr Tezcan’a göre hediye değiş tokuşu ekonomik antropolojinin temel konusunu oluşturur. Bana kalırsa günümüz ekonomilerini şekillendirenler bu örneklerden faydalanmışlardır. Anneler Günü, Babalar Günü, Sevgililer Günü, Yılbaşı gibi özel günler, tüketim toplumunun daha çok tüketmesi için kamçılandığı özel günler olması başka türlü açıklanamaz çünkü.

O dönemlere özgü ekonomi anlayışına uygun olarak hediye değiş tokuşu ekonomik ve siyasal amaçlarla biçim kazanır. Burada esas olan akrabalığın sürdürülmesi, insan mal ve eşyanın dışarıya çıkmasını önlemektir, soyun devamını sağlamaktır. Bunun için kendi aralarında hediye kız alış verişlerinde bile bulunabilmektedirler (sözün burasında bazı ilkel kabilelere ve kuzey kutbunda yaşayan eskimo’lara gidildiğinde gelen erkek misafire ev sahibi erkeğin eşini sunmasıda hatırlanmalıdır. İzzet ve ikramın bir çeşidi olan bu türe de hediyeleşmenin başka biçimde ortaya çıkması olarak görülmelidir A.G). 

Mahmut Tezcan’ın yazdıklarından Mauss’un hediyelerin bir istem olmayıp, toplumsal zorunluluklar şebekesinin bir parçası olduğunu belirttiğini öğreniyoruz. Mauss burada “Karşılıklılık” kavramını kullanır. Her türlü alış veriş ve paylaşma karşılıklı olmak zorundadır. Hediye alış verişi gibi kişisel ve duygusal bir konuda bile bilinçaltında bir karşılık bekleme vardır.

KULA

Yabancı gurup ve toplumların birbirleriyle ticaret ortaklığı kurmaları biçiminde oluşan ilkel ticaret biçiminde hediyeleşmenin olduğunu görüyoruz. Prof.Dr. Mahmut Tezcan Batı Okyanusya yerlilerinin ticaret yaptıkları yerlere götürdükleri hediyelere isim olan “Kula” yı şöyle anlatıyor.

“Uzun süreli alış verişler sonucu, yabancı toplumlar arasında ‘Ticaret akrabalıkları’ kurulmuş olmaktadır. Bu tür ticaret ilkel ticaretin örneği ‘Kula’ dır. Bu adalarda yaşayan Argonaut’lar deniz aşırı komşu adalarla sürekli ticaret ilişkisi içinde yaşarlar. Bunlar küçük gemilerle açık denizlere yaptıkları seferlere ‘Kula’ derler. Kulanın amacı kolye ile bilezik değiştirmektir. Her denizcinin her limanda kendisini bekleyen bir ticaret ortağı vardır. Karşılama sırasında önce hediyeler verilmektedir. Ortaklık her alış verişte birbirlerine hediyeler vererek bir tür hak helalleşmesi yapmaktadırlar.

Küçük toplumlarda törensel olarak verilen hediyeler, yüksek değere sahip objelerden oluşur.

Kulanın bazı işleri, özenle hazırlanmış sihir ayinleri ve halkın katıldığı törenlerle beraber yürür. Bilezik ve kolyenin ayinli mübadelesi (Kula) yanında trampa ile adalılar arasında pek çok malın mübadelesi sağlanmış olur ki, buna Gimwali denir. Hediye mübadelesinde cimri davranan iktisadi düşüncelere fazla bağlanan kişileri, ‘Hediye verme işini sanki mal mübadelesiymiş gibi yapıyor.’ Diyerek kınar ve kula kurumundan çıkarırlar. Hediyede denklik, hediyeye karşılık verene ait olup kişilerin itibarı buna bağlıdır.”

Bizde de buna benzer bir takım hediyeleşme yok değildir. Küçük ölçekte de olsa bunları görüyoruz. Sadece denklik kuralı pek uygulanmaz. Özellikle yıl sonu hediyelerinde bunu görürüz. Takvim, anahtarlık v.b gibi hediyelikler günümüzde ekonomik nedenlerle terk edilmiş hediyeleşme geleneği olsa bile bilinen Kulaya benzer ticari hediye ve hediyeleşme biçimidir. 

DEVAM EDECEK


Yazışma Adresim: www.goleaydin@hotmail.com

Yayın Tarihi : 05.10.2011

HEDİYE VE HEDİYELEŞME 1

Hediye ve hediyeleşme konusunda 3-5 kişiden oluşan mini bir anket yaptım. Amacım yeni yazı dizisine katkı yapacak fikirleri edinmekti. Yaptığım ankete göre hediye ve hediyeleşme konusunu insanlarımız çok farklı biliyor ve değerlendiriyor. Önceden kestiremediğim sonuçlara da varanı gördüm. Bizim büyüklerimiz böyle şaşırtıcı sonuçlar alınabileceğini hatırlatmak maksadıyla “kes parmağını, çık pazara” derlerdi. Pazardaki her kes parmağın neden ve nasıl kesildiği hakkında başka tahminlerde bulunur ve gene herkes başka başka tedavi yöntemleri önerir, ne yapacağınızı şaşırırsınız. Bende bu mini ankette şaşırdım.

Hediye ve hediyeleşme nedir diye sorarak başladım. Karşılık beklemeksizin verilen şeye hediye denilebileceğinde anlaştık. Hediyeleşme neyi sağlar dediğimde ortalık karıştı. Hediyeleşme sevgi toplumu oluşturmayı sağlar diyen yoktu. Herkese hediye verilir mi, her şey hediye olur mu diye sorduğumda bir fikir birliğine varamadık. Sonunda kimilerinin bağış ve yardımı, hediyeden saydığını gördüm. Hediye ile rüşvetin bir bağı var mı diye sordum, şaşırma sırası deneklerime gelmişti. Karşı çıkanlar oldu. “Peki,” dedim “siz hiç annenizi, babanızı, yada herhangi bir büyüğünüzü etkilemeye çalışmadınız mı? Daha büyük bir fayda sağlamak üzere kimseye küçükte olsa bir şey vermediniz mi?” diye sordum. Hiç hediye vermediklerini ve almadıklarını söyleyenler bile böyle bir eylemde bulunduklarını kabul ettiler. Bunun adının hediye değil rüşvet olduğunu belirtince iç içe geçmiş bir konuyu nasıl ayırmak gerektiğini sordular. Hazreti peygamberimizin ölçüsü geldi aklıma; “bu hediyeyi alan, bu makamda değilde evinde otursaydı, aynı kişilerden hediye alabilir miydi?” Bu soru ölçünün ta kendisi! Cevap hayırsa verilen hediye değil rüşvettir, alınanda hediye değil rüşvettir. Rüşvetin sevgiyi sağlamadığı, toplumu bozduğu düşünülürse sakıncası ortaya çıkar. Hediye verirken bu açıdan dikkatli davranmak gerek. 
...

Dilara erken uyanmıştı. Eşini kaybettiği henüz bir hafta olmamıştı bile. Bu gün kendisinin doğum günüydü. Böyle kara bir doğum günü sabahına uyanacağını hiç düşünmedim diyordu kendi kendine. Yataktan çıkmak istemiyor, başını yorganın içine, günün ışığından kaçarak karanlıklara gömüyordu. Beraber geçirdikleri yirmi beş yılın her biri tek tek gözlerinin önünden film şeridi gibi geçiyordu. O hiçbir doğum gününü unutmaz, her özel güne ayrı bir hediye verirdi. Doğum günü armağanı yıllardır değişmemişti: Bir adet kırmızı gül!

Dilara bunu hatırlayınca yorganın içinde bir gözyaşı fırtınasına daha tutuldu. Dizlerini karnına çekti, anne karnındaki ceninden farkı kalmamıştı. O kadarda korunmaya muhtaç hissetti ki kendini. Az şey değil, arkasındaki koca dağ yıkılmıştı.

Bir süre öyle ağladı. Artık gözlerinin yaşı kesilince başını gün ışığına uzattı. Ne tatsız tuzsuz bir gün ışığıydı bu gün ışığı. Keşke ben ölseydim diye geçirdi içinden, sonra bu düşüncesinden pişman oldu. İyiki ben ölmemişim, yoksa o nasıl dayanırdı bensizliğe, mahvolurdu. Belki de, hatta belki de değil kesinlikle dayanamaz intihar ederdi, diye düşündü. Derin üzüntüsünün arasında küçük bir teselli değildi bu. Sevdiğine dokunamamanın kıyamamanın bir çeşit dile gelişiydi sadece. O yaşasaydı o acı çekecekti, ama şükür ki bu acıyı o çekmemişti. Şimdi yaşamak bir ıstırap olsa bile, razıydı.

Yatağından kalktı Dilara. Gitti elini yüzünü yıkadı. İstemeye istemeye kendine bir çay yapmaya karar verdi. Buz dolabından peyniri domatesi, iki kandıra biberini çıkardı masaya koydu. Günlerdir doğru dürüst bir şey yememişti. Çok aç olmasına rağmen canı hiçbir şey istemiyordu. Kahvaltı bıçağı ve çatalı tuzu derken kendini kahvaltı ederken buldu. Şaşırdı tabii. “Ne zaman sofrayı kurdum?”

Hiç çocukları olmamıştı. Birbirlerine düşkünlükleri birazda bundan dolayı fazlaydı. Bir gün olsun birbirlerine olan sevgileri azalmamış, yıllar daha çok arttırmıştı hatta. İkiside yalnız bir yere pek gitmezlerdi. Gitseler bile en uzak yerde bir günden fazla kalamaz, mutlaka geri dönerlerdi.

Kendini kahvaltı masasında bulan Dilara bugünün doğum günü olduğunu yine hatırladı.

“Neye yarar doğum günüm olsa, o elinde kırmızı gülle gelip dudaklarıma şefkat dolu kutlama öpücüğünü kondurmadıktan sonra.”

Onunla birlikte yaşadığı 25 kendisinin, 25’te onun 50 doğum gününü hayalinde canlandırdı. Burnunun direği sızladı, yeniden gözleri yaşardı.

Kapının zili çaldı. Kim olabilir bu sabahın erken saatinde diyerek meraklandı. Kapıya gitti, açmadan önce “kim o?” diye seslendi. “Çiçekçi” diyen genç bir erkek sesi duydu. Kapıyı açtı. Birkaç sokak ilerdeki çiçekçiden bir genç delikanlı, elinde bir adet kart iliştirilmiş kırmızı gül ve bir mektupla karşısında duruyordu. “Kimden” diye sordu, delikanlı “bilmiyorum, patronum bu adresi tarif etti ve bunları size vermemi söyledi” dedi.

Dilara’nın aklından şimşek hızıyla neler neler geçmedi ki..

Almaması gerekiyordu bu mektubu ve bu gülü. Bu jesti kim yapıyorsa yanlış kişiyi seçmişti, öyle düşündü. Ama aldı, delikanlıya teşekkür edip kapıyı kapattı. İçeri girdikten sonra karttaki el yazısı gözüne çarptı. Onun el yazısıydı. Her zamanki gibi kısa ve net:

“Canıma…”
  
Onun öldüğünü bilmese şaka yaptığına hükmedecekti. Nerdeyse kapıya gidip bakacaktı. Belki bütün olanlar bir şakaydı, o kapının ardındaydı ve ona doğum günü sürprizi yapacaktı, kim bilir. Ah keşke öyle olsaydı. Olamazdı ki. Gerçekle hayal bir süre çarpıştı, gerçek kazandı ve Dilara’nın canı yandı.

Kırmızı gülü eline aldı, uzun uzun baktı, okşadı, öptü.

Sonrada eli mektup zarfına uzandı. Açtı. Mektuptaki el yazısı da ona aitti, özenle okumaya başladı.

“Canıma;
Bu satırları okuduğunda ben ölmüş olacağım. Bundan sonrada sen yaşadığın sürece yanında olamayacağım. Seni yalnız bıraktığım için çok özür dilerim. Bu satırları yazarken öleceğimden daha çok bunu düşündüm. Benim güvercinim yalnız kalamaz. Bensiz sofrada yemek yemeyen, ben üşüdüğümde titreyen, ben sevindiğimde nerdeyse davul zurnayla sevincimi herkese duyuran, üzüldüğümde kolları ana şefkatiyle beni saran, güç zamanlarımda güçlüklere göğüs geren, her güçlükle yırtıcı dişi kaplan gibi kapışan güvercinime bunu ben yapamazdım. Ama kaderin önüne geçilmez. Geçemedik işte. Kanser bizim kaderimizmiş canım.

Birlikte olduğumuz 25 yılın her günü altın değerindeydi benim için. Neylerim serveti? Senin sevgin bütün servetlerden daha değerli. Şunu bil bir tanem, ben mutlu ölüyorum. Bunu düşün ve bir insanı bu dünyada mutlu ettim diye kendinle övün. Sen her övüncü hak ediyorsun çünkü.

Bu mektubu doğum gününde almış olacaksın canım. Hastalığım sırasında bir gün senden, yalnız çıkmak için zorla izin aldığım günü hatırlıyorsun değil mi? İşte bu kırmızı gülü almak ve bu mektubu yazmak için aldım o izni. İznimde çiçekçiye sana her doğum günü bir kırmızı gül getirmesi için siparişte bulundum. Ödeme içinde bankaya gül hesabı açtım. Sen yaşadığın sürece her doğum gününde bu kırmızı gülü alacaksın.

Canından canına..
Sonsuz sevgilerde buluşmak üzere..

...

İşte hediye. Başka tür hediye aranmasına gerek yok bence. Bu kadar vefalı kim olabilir? Hediye vefalılığın bir örneği olmalı. Yani sevgiyi büyüterek sürdürmeli hediye.


DEVAM EDECEK

  
Yazışma Adresim: www.goleaydin@hotmail.com

Yayın Tarihi : 03.10.2011
       

ŞAİRLERİN ŞİİRLERİYLE SÖYLEDİĞİ 97

Merhaba şiir sever dostlar. Geçen hafta şiirlerle karşınızda olamadım. Bilgisayarım o hafta pazartesi günü attığım formata rağmen kilitlendi. Hiçbir sayfa açılmaz oldu. Taramalar sonunda işin formattan başka çözümü olmadığını gördüm. Bir format daha atmaya karar verdim. İşte bu yüzden yazımı yazamadım. Bir önceki hafta Murathan Mungan şiirlerini sizlere sunmaya devam edeceğimi belirterek yazımı bitirmiştim. Gecikmiş 3. Murathan Mungan şiirleri bölümüyle bugün tekrar karşınızdayım. Aşağıda bulacağınız Murathan Mungan’ın “Fırtına” adlı şiirini “Yeni Türkü” grubunu dinlemeyi sevenler tanıyacaklardır. Bu şiiri hiç bilmeyenlerin, müziği ilgilendikleri tarz olmasa bile bir yerden kulağına girmiştir. Çünkü bir dönem bütün radyolarda çok çalmıştı.

...

BU NE BİÇİM HAYAT

Bu ne biçim Postacı
Üç defa çalıyor kapıyı
Bu ne biçim kel
Hem merhemi var
Hem sürmüyor başına
Bu ne biçim biçimler
İstediğiniz kadar çoğaltılabilir
Memleket çok müsait buna
Örneğin yeni bir komşu taşındı karşıya
Bir baktım Fahriye Abla!
Kırk yıllık bir rötar yapmış
Erzincan Treni
Ben gelmişim şu yaşıma
O ise şiirdeki yaşından gün almamış daha
Benimki ne biçim hayat
Uymuyor ne gördüklerime
ne duyduklarıma
ne okuduklarıma
Ben ne biçim benim
Ne kendime benziyorum
Ne başkalarına

MURATHAN MUNGAN

***

DİZEYE DÜŞEN

Kovulmuşken hayatın bir yerinden
Yalnızken, umarsızken
Öfkeni dillendirecek bir eylem ararken kendine
Diyelim gecelerin o tekin olmayan serüveninde
Paranoya kıvamında ilişkiler yaşarken
İmtiyazsız karanlıkların suçlu zevklerine
Yasağın büyüsüne, hayatın ve gündüzün
Öte - yüzüne sığınırken
Ve intihar manifestosu gibiyken bütün duyarlıkların
Ansızın bir dize gelip takılır diline
Bir can simidi gibi en kurtarıcı keyfiyle
Bir zaman seninle kalır, yanıbaşında,
Zaman içersinde yer değiştiresin
Diye kendisiyle bir gönül erincini,
en düpedüz anlamıyla yaratmak eylemini
Yaşarsın bir dizenin dizlerinde
Sonra uzaklaşır senden,
Gözden kaybolur
Büyümüş, çoğalmış bir şiirin derinliklerinde
Ne senledir oysa, hep senledir oysa
Gecelerin ötesi dediğin şey
Kendin için yaşadığın sinema

MURATHAN MUNGAN

***

ESKİ FENERLER ESKİ GEMİLER

uzun yanlışlarla battı gemiler
geçtikleri her yerde
İçindekiler

toy rüzgarlarda
yelken açan düşlerimiz
uğradığımız adalarda dağıldı
geçtiğimiz gemilerde kaldı çarpılmış yüreklerimiz
boşlukta el sallayan biri var hala
bizim varamadığımız uzaklıklara

ne kulaklarımızda siren sesleri
ne kadırga serenlerinin
yol açtığı birkaç tuzlu resim
içimiz bir ada kuraklığı
sualtı batıklarıyız gündemin

en fazla neyi bilebiliriz şimdi
bulmacalarda geçen gemici deyimlerinden başka
hangi rakıya vursak kendimizi
dalgaların kat yeri
mazisinden yeni bir insan çekip çıkaramayanlar için
eksilerek kazanılan deneyim

örgütlü rastlantılarda her şey sessizliğe güvendi
oysa eski fenerler eski gemiler içindi
paslandı ay ışığında gümüş eyerli tekneler
uykuları çevik tutan deniz rüzgarları dağıldı
şimdi her şeyi çıplak görmenin acı veren aydınlığı
umudun yeni ve altın anlamı.

MURATHAN MUNGAN

***

ESKİDENDİ ÇOK ESKİDEN

Hani erken inerdi karanlık,
Hani yağmur yağardı inceden,
Hani okuldan, işten dönerken,
Işıklar yanardı evlerde,
Eskidendi, çok eskiden.

Hani ay herkese gülümserken,
Mevsimler kimseyi dinlemezken...
Hani çocuklar gibi zaman nedir bilmezken,
Eskidendi, çok eskiden.

Hani hepimiz arkadaşken,
Hani oyunlar tükenmemişken,
Henüz kimse bize ihanet etmemiş,
Biz kimseyi aldatmamışken,
Eskidendi, çok eskiden.

Hani şarkılar bizi bu kadar incitmezken,
Hani körkütük sarhoşken gençliğimizden,
Daha biz kimseye küsmemiş,
Daha kimse ölmemişken,
Eskidendi, çok eskiden.

Şimdi ay usul, yıldızlar eski
Hatıralar gökyüzü gibi gitmiyor üstümüzden
Geçen geçti,
Geçen geçti,
Geceyi söndür kalbim
Geceler de gençlik gibi eskidendi
Şimdi uykusuzluk vakti. 

MURATHAN MUNGAN

***

EŞGAL ÜZERİNE BİR ŞİİR

Bir omuzuna attığı kolan
Bir omuzunda samanyolu
nehir yataklarında bir ayağı
ötesi görünmüyor kamçılı karanlıkta
suları sırtlayıp geçmişti buradan
Çolpan yıldızı hangi dağlara düştü?
Ergir mi demirdağ?
Bıçağın sayada hafifliği boşuna
Boydan boya göğsümü geçen yaralı hayvan
Adadım yüreğimi ardından giden aya

Dilsizim ve adsızım şimdi
Aşk diyorlar değil mi buna?

ay, saydam kuyu
yüzünün yüzüme ettiği zulüm
işte çuhaçiçeği, işte kayın ağacı
gecikmiş yağmurlardan su içmeye inen söğütler
tuzlaşıyor kemiklerim sönen suların üstünde
sabrın ilahisini bitirdim, dindi yollarım
Görünmez karanlıktan biçtiğim elmas kesim
döner dururum hala
Bilirsin tenhadır can
boynumda asılı ay, söyle kimse geçmedi değil mi buradan?

MURATHAN MUNGAN

***

FAY
kaç kişiyim bu yalnızlığın ortasında
bir boğa, bir leopar
Arena ve Opera
İyot ve Rüzgar
Arsenik ve Sözcükler arasında
yüzüm çalılıklarla kaplı
aralayan gözüpek avcılar
için parslar geziyor kuytularında
iyi yürekli bir canavar saklanıyor
yazdıklarımın ve yüzümün
satırlarında

kendim için büyük bir tehlikeyim artık
ilerliyorum
içimdeki yer çatlağı boyunca

MURATHAN MUNGAN

***

FIRTINA..

Bak işte yaklaşıyor fırtına
Bak yine yükseliyor dalgalar
Yollardan sonra
Yıllardan sonra
Şarkılar söylüyor çocuklar
Yollardan sonra
Yıllardan sonra
Yeniden yanyana onlar

Ne geçmiş tükendi
Ne yarınlar
Hayat yeniler bizleri
Geçse de yolumuz bozkırlardan
Denizlere çıkar sokaklar

MURATHAN MUNGAN

***

GECE VE MÜZİK

Ne zaman otursam gecenin başına
Ne zaman müziğin;
yazamıyorum sözünü etmek istemediğim şeyleri
birbirinden ışığını saklayan uzak yıldızlar gibi
çekiliyor herşey kendi karanlığına
parmak uçlarımda yıldız tozlarıyla kapıyorum gözlerimi
Ey ruhumun en büyük şartı olan tedirginlik!
Şimdi saat on iki
Şimdi gece ve müzik

Ne zaman otursam gecenin başına
Ne zaman müziğin
göçüyorum boş kağıdın sessizliğine
kalbim, kapatılmış kireç kuyusu akıyor kendine
bakıyorum gençliğim geçiyor uzaktan
dudaklarında bir ıslık
kitapların on lira olduğu zamanlardan

anayurdum gece, kalbimi yazdım mürekkebinle

gün bir çocuk, yaralanmış
akşamın kıyılarına vuran
yürekteki gizli yemin
gidiyor bir şiirden ötekine
ardında yıkılmış kentler
bayındır düşler var ilerde
gün bir çocuk, yaralanmış
ütopyaları kalelerle değiştiren
güdümlü gündüzlerde

anayurdum gece,
öt pelerinini ışıkları sönmüş odalarda
radyo dinleyen çocukların üstüne

saf kokunun sindiği oturma odaları
zamanın tortusu eşyaların duruşunda
duvarlarda içi boşalmış resimler
yıllardır dağılmayan bir sis
akşam yemeklerinin yendiği muşamba masada
kilit altına alınmış duygular, düşünceler
bütün tetikler çekili durur
gerginliğin geometrik nizamında
ışıkları yanmamış akşam alacası
okul dönüşü saat beş radyoda fasıl çalar
bütün gün iç geçiren
ölgün kadın yüzleri sobanın etrafında
ağrı eşiği alçak,
acı frekansı yüksek
okul ve aile birliğinde parçalanmış çocuklar
bir oda, bir dönümlük dünya
kol demiri iner az sonra
çıplak yara gençlik
günden geceye ilerleyen
yüksek gerilim hattında

odam, yaralı hayvan
gecenin gümüş alaşımında gölgelenen eşyalar
müziğin dördüncü duvarı, karanlığın kundağı
sarıyor gündüzün yaralarını
kendime yerleşmek, kendimden uzaklaşmak için gözlerimi kapıyorum
dinliyorum uçurumlara oturmuş ağaçlar gibi başka odalardaki yalnızlıkları

odam yasak kitaplar
suç ortağı şiirler
sevdiğim bir kaç poster
odam bir karaduygu fotoğrafı
o çember zaman içinde
yoktu ki varolmanın başka yolları
yastığımın altında
tutukluk yapmaz silahım
uykumu bekleyen kelimeler

geri dönüyorum
geçmişte çalınan bir gecenin kapılarından
yarım kalmış bir sevişme hatırlıyorum
bir daha hiç tamamlanmamış olan
sonra bir diğerini, bir diğerini daha
derken dağılmış kristal
odalarda sızlayan

sonra seni
siyah motorsikletli çocuk
deri ceketin odamın duvarında asılı kaldı
yıllar yılı birbirimizi paralamaktan
vazgeçip konuştuğumuz ilk ve tek akşamdı
benim için sus payı bir kaç şiirsin artık eski hatıra
ya sen ne yaptın bunca zaman
değişmesi gerekeni sağlaştırmaktan başka

bak duyuyor musun
Deep Purple, Led Zeppelin
Emerson, Lake and Palmer
plak zarflarında yitirdiğimiz ritüel
bugün birinci viteste yaşıyormuş gibi
bir duyguya kapılıyor musun ara sırada olsa
buluştuğun birileri var mı
gecenin, müziğin, şiirin toprak hattında
kapamadan gittiğin arka kapı
bak açık duruyor hala
uğrar mısın bir gün unuttuğun ceketini almaya

Hırsızlığın ürpertili monologu:
Kendime hayatımı anlatıyorum
Daha o zamanlar biliyordum
Yapmaya çalıştığım her şeyin
Kendime hayatımı anlatmak olduğunu.
Sözcükleri sevmeyi, büyütmeyi, büyülemeyi,
onları sivriltip silah yapmayı, yaralamayı da
süsleyip gönül almayı da
aynı zamanlarda öğrendim.
Sözcüklerin karbon ve elmas gücünü keşfettim.
Gecenin geometrisinde, müziğin matematiğinde
Saklı duruyor şimdi gizli sözlüğüm
Uzakta değil
Hırsızlığın ürpertili monologu
dilimin ucunda siyanürüm.

Duvarlarda uzak bir geleceğin koyu gölgeleri
Şiirlerimizi okurduk mahcup bir fısıltıyla
plaklar dinletirdik birbirimize, filmler anlatırdık
Sonra gizlerimizi vermeye gelirdi sıra
dünyayı anlamanın yakıcı isteğiyle
gömüldüğümüz kitaplar, genç ölenlerin matemi...
Hiçbir şey ilham vermezdi aşka ve kavgaya
Eric Clapton’ın gitarı, Genesis’in tarihi
ve Ayın öteki yüzü kadar
Şimdi radyoyu açsam
Biliyorum dünyanın bütün radyolarındasınız
Gençliğini kirletilmiş takvimlerde yaşayanlar!

Artık ne montumun cebindeki çakı
Ne yüreğimde tetiği düşmüş sözcükler
Çok zaman oldu
Odamızın kapısını çekip
O evlerden çıkalı
Ellerimizi ve yüreğimizi kirletmeden geçtik
vahşetin yakın tarihinden
ucuza yaralandık, pahalıya ölmedik
Biz radyonun son çocukları

anayurdum gece,
ört pelerinini ıslığını yenileyen
çocukların üstüne

gece ve müzik
kapanış programı
bu kitabın da
kili dağılıyor
kendime yazdığım serüvenin
her şiir tabletler halinde bölünüyor birbirine
çoğalıyor birbirinin içinden
gündelik dile transpoze edilmiş şarkıların
biliyorum, kimi derin yaralar okunmaz kalp ağrısı
kırgınlıklarım
kimi eski hatıra ecza dolaplarında saklı mırıldanlıklarım 

MURATHAN MUNGAN

***

Haftaya da Murathan Mungan şiirleriyle birlikte olacağız. İyi bir hafta sonu geçirmeniz dileğiyle..


Yazışma Adresim: www.goleaydin@hotmail.com

Yayın Tarihi: 02.10.2011