29 Kasım 2011 Salı

ATATÜRK FAŞİST OLMADIĞINI ÖRNEKLERLE AÇIKLIYOR

ÇİZGİ-YORUM COŞKUN GÖLE

Yılar önce milliyet gazetesinde yazılar yazan, 1974 yılında kendisine Şeyh-ül Muharririn ünvânı verilen, o tarihte dünyada en uzun süre gazetecilik yapan ve dünyanın en yaşlı gazetecisi olan, özellikle Pazar günleri Recebin Kahvesi adlı köşesinde mizahi dille mahallesini anlatan Burhan Felek’e özenerek, genellikle gittiğim 40 yıllık arkadaşım sevgili
Oğuz’un işlettiği kahvehaneden bir manzara aktarmak istiyorum. Atatürk’e son zamanlarda hakaret içeren bir dille faşist denildiği konu edinilmiş, herkes fikrini söylüyordu. Kapıdan çıkmakta olan ve daha önce gördüğümü hatırlamadığım bir kişi “Atatürk gençliğe hitabesinde bu günü anlatır. O; ta o zamandan olacakları görmüştü” dedi. Başka söze gerek yoktu. Söylenecek şeyleri bu tanımadığım adam bir çırpıda söylemiş ve gitmişti.

Atatürk’e kendisine bazı yabancıların “faşist” dediğini söylenmesi üzerine;
 
“ (...) Diktatörlük başka, bambaşka bir şeydir. Batı, Türkiye’yi de, Türkiye’de olup bitenleri de daha kavrayamadı.
Türkiye’nin özelliklerini bilmiyorlar” demiş ve bu yanılgının nedenlerini şöyle açıklamıştı:

“Milletimiz beni bir hizmetim geçtiği için bir aile büyüğü olarak görüyor ve sayıyor. Bilirsin.
Bizde aile büyüğü çok önemlidir. Benim gücüm işte budur. Gördüğüm sevgiyi, saygıyı, bazı şaşkınlar diktatörlük olarak yorumluyor. Buna canımın sıkıldığını itiraf etmeliyim. Düşündüğüm yenilikler var. Bunları birçok insanla paylaşıyorum. Uzlaşırsak uygulamaya geçiriyoruz. Bütün devrimler kanunla, yani hükümetin rızası ve Meclisin onayı ile yapılıyor. Birdenbire de yapmıyoruz. Usul usul ilerliyoruz. Arada zaman bırakıyoruz.”

Ardından örneklerle faşist olmadığını belirtiyor. İşte örnekler:

“Diktatör olsam Terakkiperver Cumhuriyet Partisi kurulabilir miydi? Meclis, Anayasa için yararlı gördüğüm iki maddeyi reddedebilir miydi? Alfabe devrimi için İsmet Paşa’yı ikna etmek, Meclis çoğunluğunu kazanmak için üç yıldır bekliyorum. Diktatör olsam “bu olacak” derdim. Olurdu.
Bizdeki tek parti “faşist ya da komünist partilere” benzemez. Onlar gibi seçmeci, birörnekçi, tek tipçi değiliz. Herkes üye olabilir. Bu yüzden partide “saltanatçılık dışında her türlü düşüncenin temsilcileri” var. Bir diktatörün partisi böyle olur mu? Anayasamız birden çok parti kurulmasına elverişli. Mussolini gibi demokrasi aleyhinde hiç konuşmadım.”

Atatürk, idealinin demokrasi olduğunu her fırsatta söyler. Ülkemizde Demokrasinin olması için toplumun dönüşmesi ve bir kentsoylunun oluşması gerektiğini o bilmez miydi? Yerli sermayenin oluşup gelişmesi için devletin öncülüğünde yatırımlar yapmak gerektiğini İzmir iktisat kongresinde vurgulamıştır. Sınainin öneminin büyüklüğünü her zaman dile getirir. Bunun için şeker fabrikalarını, Devlet Demir Yollarını, Vagon Sanayisini, Sümerbank’ı, Şişecam’ı, bunlara sermaye oluşturması içinde İş Bankasını kurar. Sınaisiz Osmanlı’dan sınaisi olan cumhuriyete böyle ulaşıldı.

İşte bütün bunların yanında yaptığı devrimlerle toplumun dönüşmesini sağlamak istemesinin nedeni de demokrasiye geçmek içindir. Demokrasinin “D”sini bilmeyen ve demokrasinin oluşmasını sağlayacak şartların olmadığı bir ülkede başka türlü hareket edilse bir veya birkaç yüzyıl boşa harcanmış olmaz mıydı?

Atatürk’ün yabancıların kendisine yöneltilen faşist olduğu görüşüne verdiği cevaplara dönelim.

“Tam tersine idealimizin demokrasi olduğunu her fırsatta hepimiz söylüyoruz.Üniformalı, silahlı, sopalı gençlik kollarımız yok; geniş bir polis örgütümüz de yok. Düşünsene, İzmir suikastını motorcu Şevki’nin ihbarı ile öğrendik; ikincisi, rastlantı eseri ortaya çıktı.
Milli Mücadele başladığından beri seçimsiz, kurulsuz, bir başıma hiç bir iş yapmadım. Hep seçilerek, seçilmiş kurullar ve Meclisle çalıştım. Milli Mücadeleyi Meclisle, sıkıyönetimsiz ve sansürsüz yürüttüm.”

O Dönem faşistlerinin üniformalı, silahlı, eli sopalı gençlik kolları vardı. İtalya’da bunlara “kara gömlekliler (Camicie nere ya da Squadristi)” adı verilmişti. Oysa Türkiye Cumhuriyet’inin bekçileri ilim ve irfan sahibi gençler olarak belirlenmişti. Çünkü “en hakiki mürşit ilimdi.”

Atatürk diktatör olmadığına kanıtlar gösterirken boş konuşmaz.

“Diktatörlerin kendilerine göre orduları olur. Bizim Ordumuz Halkın, Cumhuriyetin Ordusudur.  Şimdi Cumhuriyeti ve Çağdaşlığı korumak için dinin sömürülmesine fırsat ve izin vermiyoruz. Bu dikta mıdır?

Dinin sömürülmesine fırsat verdiğin anda, ortalık tarikatlar, cemaatler, gizli medreseler, cinci hocalar ile doluverir. Hurafelere yeni hurafeler eklenir. Türbeler dolup taşar. Ümmetçilik hortlar. Dinciler toplumu baskı altına alırlar. Milli devleti örselerler. Zorlukla sağlamaya çalıştığımız birlik bölünür. Biz toplumu, dayanışma, bütünlük ve barış içinde tutmaya çalışıyoruz. Arzumuz, uygarlığa ve demokratik Cumhuriyete yürümektir”

Kurtuluş savaşını bile meclis eliyle gerçekleştirmiş bir lider “faşist” midir? Halkına dayanan ve halkının daha iyi bir geleceğinin olması için eğitimden tutunda sınaileşmeye kadar her alanda yenilikler yapan öndere bu yakıştırma hiçte doğru değil. Osmanlının sistemi onarmak amacıyla yapamadıklarını Osmanlıyı ve Osmanlı kurumlarını tedavülden kaldırmadan başarılmayacağını gördüğü için mi bütün bu karalamalar? Osmanlı hanedanlığından ülkemizde yaşayıp ülkemizde 97 yaşında ölen  Abdülhamid’in torunu, Hanedan’ın son reisi, saltanat devam etseydi, “Dördüncü Osman” veya “Birinci Ertuğrul” adıyla “padişah” olacaktı. Bu kişi Osman Ertuğrul’dur. O Atatürk hakkında bir konuşmada şunları söylemiştir.

“Ailem için çok kötü oldu ama, Türkiye kazandı. Türk olarak doğdum, Türk olarak öleceğim. Mustafa Kemal, Türk halkı için muhteşem bir liderdi. Atatürk olmasaydı, İstanbul olmazdı.”

Şimdi sizlere soruyorum sevgili okurlar. Bütün bu yazdıklarım neyi gösterir? Atatürk’ün faşist olduğunu mu? Diktatör olduğunu mu? Yoksa bir önder olduğunu mu?


Yazışma Adresim: www.goleaydin@hotmail.com

Yayın Tarihi: 21.11.2011

  

ŞAİRLERİN ŞİİRLERİYLE SÖYLEDİĞİ 101

Merhaba sevgili okurlar. Bayramın üstünden iki hafta geçti. Bayram sonrasının bu ilk Pazar yazısı. Bugün buruk duyguların güzel şiirlerini yazan gurbet şairi namlı Kemalettin Kamu’dan şiirler seçtim. Bundan bir süre öncede şairin şiirlerini sunmuştum. Daha fazla sözü uzatmadan sizleri şairimizin şiirleriyle baş başa bırakmak istiyorum. 
...

AKDENİZ’DEN GEÇERKEN

Sular pırıl pırıl, rüzgar mis kokulu,
Kuş uçurmaz eski Türk kalyonlarının yolu.
Sağda sıra dağlarla kabaran Anadolu
Yeşil eteklerinde tükeniyor Toros’un!

Havada bir dost eli okşuyor derimizi;
Boynu bükük adalar tanıyor sanki bizi...
İçimize çevirip nemli gözlerimizi
Geçtik yabancı gibi yakınında Rodos’un!

Kemalettin Kamu

***

ATAMA AĞIT

Sırma sarısını yay saçlarına,
Gözüne rengini koy denizlerin;
Düşün dudakların en incesini,
Yüzüne tuncunu ver benizlerin.

Onda yürüyüşün en yiğitçesi,
Onda bükülmezi vardı dizlerin
Gezerdi ülkede bir hızır gibi
Em olup derdine çaresizlerin.
II.

Durgun bir denizi andırır dışı
İçi hiç sönmeyen bir yanardağı.
Sesinde ıslığı eser kuvvetin,
Sözünde şahlanır Hakkın bayrağı

Gökle Güneş gibi buluştu onda
Sezinin sağlamı, duyunun sağı
Yıkarak kökünden osmanlılığı
O gömdü tarihe bir ortaçağı.

III.

Dağlar dümdüz olur işaretiyle,
Ürperir ovalar avazesine;
Devrilir hıncına çarpar ordular
Kaleler dayanmaz yelpazesine.

Fikrin, güzelliğin, aşkın, her şeyin
Bağlıydı daima en tazesine
Yaşadı başı dik, dünyaya karşı
Getirdi dünyayı cenazesine!

IV.

Onsuz kaldığın bilse tabiat
Bağlar üzüm vermez, bahçeler kurur;
Okşar saçlarını ezelin eli,
Yüzüne ebedin ışığı vurur.

Övünür insanlık eserleriyle,
Yurt onun sevgisi üstünde durur.
Adıdır kurduğu devlete temel,
Ünü kurtardığı millete gurur!

V.

Fâni varlığını kaybetti ama,
Simgesi yurdumun burçlarındadır
Engin ufuklara uzanmış kolu,
Hızı altıokun uçlarındadır!

Kadının, erkeğin hafızasında
Gencin, ihtiyarın duşlarındadır
Yayla yellerinde eser gölgesi,
Sesi bahçemizin kuşlarındadır.

VI.

Ben mi yazacaktım göçüm gününü
Dökerek ardından böyle gözyaşı?
Ben ki ona büyük gezilerinde
Oldumdu bir küçük yol arkadaşı

En son durağına varmadan ömrün
Kapadı yolunu bir mezar taşı...
Büyük kurucusu cumhuriyetin
Hürriyet aşıkı milletin başı!

Kemalettin Kamu

***

BİNGÖL ÇOBANLARI

Daha deniz görmemiş bir çoban çocuğuyum
Bu dağların eskiden aşinasıdır soyum
Bekçileri gibiyiz ebenced buraların
Bu tenha derelerin, bu vahşi kayaların

Görmediği gün aynı pınardan doldurup testimizi
Kırlara açılırız çıngıraklarımızla
Okuma yok, yazma yok, bilmeyiz eski yeni
Kuzular bize söyler yılların geçtiğini
Arzu, başlarımızdan yıldızlar gibi yüksek
Önümüzde bir sürü, yanımızda bir köpek
Dolaştırıp dururuz aynı daussılayı
Anam bir yaz gecesi doğurmuş beni burda
Bu çamlıkta söylemiş son sözlerini babam
Şu karşıki bayırda verdim kuzuyu kurda
“Suna”mın başka köye gelin gittiği akşam
Gün biter, sürü yatar ve sararan bir ayla
Çoban hicranlarını basar bağrına yayla
- Kuru bir yaprak gibi kalbini eline al -
Diye hıçkırır kaval:
Bir çoban parçasısın, olmasan bile koyun
Daima eğeceksin başkalarına boyun
Hülyana karışmasın ne şehir, ne de çarşı
Yamaçlarda her akşam batan güneşe karşı
Uçan kuşları düşün, geçen kervanları an
Mademki kara bahtın adını koydu çoban!
Nasıl yaşadığından, ne içip yediğinden
Çıngırak seslerinin dağlara dediğinden
Anlattı uzun uzun.
Şehrin uğultusundan usanmış ruhumuzun
Nadir duyabildiği taze bir heyecanla
Karıştım o gün bugün bu zavallı çobanla
Bingöl yaylalarının mavi dumanlarına
Gönlümü yayla yaptım Bingöl çobanlarına

Kemalettin Kamu

***

GURBET

Gurbet o kadar acı
Ki, ne varsa içimde
Hepsi bana yabancı
Hepsi başka biçimde

Eriyorum gitgide
Elveda her ümide
Gurbet benliğimi de
Bitirdi bir biçimde

Ne arzum ne emelim
Yaralanmış bir el’im
Ben gurbette değilim
Gurbet benim içimde

Kemalettin Kamu

***

GURBET GECELERİ

Bekçisiyim, bu serin
Bu siyah gecelerin
Gurbetten daha derin
Bir yara yok içimde!

Korku bilmez ölümden
Her gün yeniden ölen
Bir bade gibi neden
Biteyim bir içimde!

Ne aşkım, ne emelim
Soluk bir karanfilim
Ben gurbette değilim
Gurbet benim içimde!


 Kemalettin Kamu

***

GÜZ

Kurudu artık otlar
Bitmiyor tazeleri
Birikinti sularda
Yaprak cenazeleri

Döndü yayladakiler
Erdi dağlara batı
Ovalar daha geniş
Kayalar daha katı

Başım avuçlarımda
Bir ağır külçe hüzün
Düşüyor gözlerime
Çiğ taneleri güzün.

 Kemalettin Kamu

***

İRŞAD

Sevgilim güvenme güzelliğine
Senin de saçların tarumar olur
Aldanma talihin pembe rengine
Hayatın uzun bir intizar olur.

Sevgilim her insan doğarken ağlar
Çiçeklerle açar, sularla çağlar
Rehgüzâr olur bahçeler, bağlar
Nihayet isimsiz bir mezar olur.

Sevgilim baksana bir yanda gülen
Bir yanda gözümün yaşını silen
Kimi benim gibi erir derdinden
Kimi senin gibi bahtiyar olur!

Sevgilim senin de geçer zamanın
Ne şöhretin kalır, ne hüsn-ü ânın
Böyledir kanunu kahpe dünyanın
Dört mevsim içinde bir bahar olur!

Kemalettin Kamu

***

SÖĞÜT

Dalın eğri büğrü yaprağın ince
Rengin iğdeleşir rüzgar esince
Yazın şemsiyesin yaşlıya gence
Güzün derelere verirsin öğüt.

Sılacı dibinde unutur çile
Esintin avutur bozkırı bile
Dökün tozlarını sabah yeliyle
Akşam güneşi ile boyunu büyüt.

Bir tünek olmadan kolların kara
Yollama gölgeni öbür bahara
Yaprak dökümünde uyup rüzgara
Yorgun dallarını sallama söğüt.

Kemalettin Kamu

***

Bu haftaki şiirlerin sonuna geldik sevgili okurlarım. Hepinize mutlu pazarlar diliyorum.


Yazışma Adresim: www.goleaydin@hotmail.com

 Yayın Tarihi20.11.2011

AŞIK VEYSEL’İN “ATATÜRK’E AĞITI” VE KÜLTÜR BAKANLIĞI 2

ÇİZGİ-YORUM COŞKUN GÖLE


İlk bölümde yazdığım gibi perşembenin gelişi çarşambadan belliydi. Yani bir yolun sonu nereye varacağı anlaşılır şeydir. Bunun için kâhin olmaya gerek yok. İnanın gördüklerim, duyduklarım beni üzüyor. Herhalde benim gibi düşünen vatanına bağlı çok kişiyi de üzüyordur. Aşık Veysel’in varislerine sormadan Türkünün sözlerinin değiştirilmesi üzerine yazdığım bu yazının bütünlüğünü korumak için “Atatürk’e ağıt” isimli Türkünün sözlerini bir kere daha veriyorum.

“ATATÜRK’E AĞIT”

Ağlayalım Atatürk’e;
Bütün dünya kan ağladı.
Başbuğ olmuştu mülke
Geldi ecel kan ağladı.
Şüphesiz bu dünya fani,
Tanrı’nın aslanı hani,
İnsi cinsi cem’i mahluk,
Hepsi birden ağladı.
Doğu, batı, cenup, şimal
Aman tanrım bu nasıl hal
Atatürk’e erdi zeval
Memur, mebusan ağladı.
İskender-i Zülkarneyin,
Çalışmadı bunca leğin,
Her millet Atatürk deyin,
Cemiyeti akvam ağladı.
*
Atatürk’ün eserleri,
Söylenecek bundan geri
Bütün dünyanın her yeri,
Ah çekti vatan ağladı.
Fabrikalar icad etti
Atalığın ispat etti
Varlığın Türk’e terk etti
Döndü çark devran ağladı.
Bu ne kuvvet, bu ne kudret,
Varıdı bunda bir hikmet,
Bütün Türkler, İnönü İsmet,
Gözlerinden kan ağladı.
Tren hattı tayyareler,
Türkler giydi hep karalar
Semerkand’ı, Buhara’lar,
İşitti her yan ağladı.
Siz sağ olun Türk gençleri,
Çalışanlar kalmaz geri,
Mareşal Fevzi’nin askerleri,
Ordular teğmen ağladı.
Zannetme ağlayan gülmez,
Aslan yatağı boş kalmaz,
Yalnız gidenler gelmez,
 Felek-el mevt’in elinden,
Her gelen insan ağladı.
Uzatma Veysel bu sözü,
Dayanmaz herkesin özü,
Koruyalım yurdumuzu
Dost değil, düşman ağladı.


Aşık Veysel’in Türküsünün bu sözlerinin ardından Necati Doğru’nun dediklerine kulak verelim.

“ Atatürk’e Ağıt adlı Türkünün orjinali; yani Aşık Veysel’in sözlerinden çıktığı hali yukarıdaki gibidir. (...) halk ozanı Aşık Veysel’in duygularını yansıtan 11 dörtlükten (biri beşli) oluşan şiirin ‘2 dörtlüğünü’ de tamamen atmışlar. Dikkatli gözle bakın; diktatör sansürcü edasıyla şiirden kazınıp atılan bu 2 dörtlükte; Aşık Veysel, Atatürk’ün başarısını ve halkı için yaptıklarını ‘Allah’ın aslanı’ diyerek Hz. Ali’ye ve ‘İskender-i Zülkarneyin’ diyerek bir çok fetihler yapan, İskenderun ve İskenderiye’yi kuran Büyük İskender’e benzetmektedir. Bakanlık, halk ozanı Veysel’i bu benzetmelerinden ötürü ‘sakıncalı bulmuş’ olmalı ki, dörtlüklerini atmış, yer verdiği dörtlüklerin ise bazı kelimelerine; ‘Ağıt öyle yazılmaz böyle yazılır’ dercesine takla attırma, değiştirme haksızlığı (...) yaptı.”

Sözün burasında Necati Doğru “Bakan’ın bundan haberi var mı”, “Kim yapıyor bu haince sinsiliği?” gibi çok haklı sorular soruyor.

Kültür Bakanlığı’nın hangi düşünce, niyet, amaç, strateji, dinler arası diyalog, hoşgörüden beslendikleri kolayca tahmin edilecek sansürcüleri, Aşık Veysel’in orijinal okuyuşuna göre birinci kıtanın üçüncü mısraında bulunan ‘Başbuğ’ kelimesini de kaldırıp, onun yerine ‘Süleyman’ diye bir isim uydurmuşlar.”

“Kim bu Süleyman?” , “Neden Süleyman?”

“Kütür Bakanlığı’nın sansürcüleri Aşık Veysel’in ‘Atatürk’e Ağıt’ şiirinin orjinalinde 9’ucu kıtanın üçüncü mısraı olan ‘Mareşal Fevzi Askerleri’ cümlesindeki ‘Maraşal Fevzi’ kelimelerini de atmışlar. Yerine ‘Maraşalin’ diye saçma bir kelime yazmışlar. Böylece; ‘Maraşal Fevzi’ ismi de Kültür Bakanlığı’nın internet sitesine yakıştırılmamış ya da sakıncalı bulunmuş olmalı. Aşık Veysel’in torunu Çiğdem Özer (Şatıroğlu) ile konuştum; ‘Dedem bu yapılanı görseydi çok üzülürdü’ dedi. Kültür Bakanlığı’nın bu sinsiliğini ben Ömer Sağlam’ın ‘Atatürk’e Uygulanan Sansür’ başlıklı yazısından öğrendim. Ömer Sağlam’a ve onun yazısını bana gönderen okurlarıma teşekkür ederim.”

Evet görüldüğü gibi artık Cumhuriyetimizin önderi de unutturulacaklar, silinecekler listesine alınıyor. Federal bir yapı için atılan bir adım olarak gördüğüm bu hareketlerin Atatürk’ün idealleri etrafında birleşmekten başka bir sonuç getirmeyeceğine inanıyorum. Kaldı ki tarihi şahsiyetler bütün engelleri aşarak toplumun hafızasında yaşamaya devam ederler.


Yazışma Adresim: www.goleaydin@hotmail.com
Bütün yazılarım...: http://hayatintatlarivehayatindusundurdukler.blogspot.com

Yayın Tarihi: 18.11.2011

AŞIK VEYSEL’İN “ATATÜRK’E AĞITI” VE KÜLTÜR BAKANLIĞI 1


Perşembenin gelişi çarşambadan belliydi. Yani bir yolun sonu nereye varacağı anlaşılır şeydir. Bunun için kâhin olmaya gerek yok. İnanın gördüklerim, duyduklarım beni üzüyor. Herhalde benim gibi düşünen vatanına bağlı çok kişiyi de üzüyordur.

Bir şeyi değersizleştirmek için önce onun çok konuşulmasını sağlarsınız. Sonra onu zamandan soyutlar ve tüm zamanlara uydurarak eleştirirsiniz. Atatürk konusunda da  böyle yapılmaya başlandı. İlgili ilgisiz aydınlarda, gazetecilerde Atatürk’ün faşist olduğunu söylemeye başladılar. Bir süre, daha çok tartışmada böyle densiz sözler duyacağız. Yeni anayasa hazırlanıp çıktıktan sonra başka neleri tartışacağız düşünebiliyor musunuz? Anayasal vatandaşlıktan sonra Atatürk hakkında konuşmayan kimse, söylenmedik söz herhalde kalmaz. Sanki şimdi Türkiye Cumhuriyetinde yaşayan herkes Türkiye Cumhuriyetinin anayasal vatandaşı değilmiş gibi birde “anayasal vatandaşlık” teranelerini duymaya başladık.

Aslında ardından getirilmek istenen şey Atatürk’le özdeşleşmiş olan devletimizin adı değiştirilerek içindeki Türk adının kaldırılmasıdır. CHP’de AKP’leştikten sonra bu artık bir adım uzaklıkta bir konudur.

Bu satırları yazmamın nedeni Necati Doğru’nun “Sözcü” gazetesindeki köşesinde yayınlanan yazısıdır. Kültür Bakanlığınca Aşık Veysel’in Türkü sözlerinin “Atatürk’e Ağıt” olan isminin “Ağıt” olarak değiştirildiğini yazmıştı. Sadece ismini değiştirmemişler, içinden iki kıtayı da yok etmişler.

Bakın Necati Doğru bu konuda neleri yazmıştı.   

“Atatürk’ün Adını Aşık Veysel’in Türküsünden de Silip Attılar!”

“Bunu Kültür Bakanlığı yaptı. Aşık Veysel’in “Atatürk’e Ağıt” başlıklı şiirini bakanlığın internet sitesine “Atatürk” ismini atıp sadece “Ağıt” diye koydu.

Siteye girin.
Siz de görürsünüz.

Şiirin iki kıtasını da; Veysel’in hukuki varislerinden izin almadan kazıdı. Şiir’de “Atatürk’ün devlet adamı, asker, devrimci, yenilikçi, laikliğe inanmış, milli birlikçi, düşünce ve fikir adamı” olarak önemini vurgulayan kelime ve deyimleri de çıkardılar. Aşık Veysel, ozanlık hayatında ilk şiirini “Türkiye’nin ihyası Hazreti Gazi” başlığıyla Atatürk için yazmıştı. 1938’de ölümü üzerine de “Atatürk’e Ağıt” ı yazmış ve kendi sesiyle de Türküleştirip, okumuştu.”

Necati Doğru Türkünün sözlerini de yazısına eklemişti.

“ATATÜRK’E AĞIT”

Ağlayalım Atatürk’e;
Bütün dünya kan ağladı.
Başbuğ olmuştu mülke
Geldi ecel kan ağladı.
Şüphesiz bu dünya fani,
Tanrı’nın aslanı hani,
İnsi cinsi cem’i mahluk,
Hepsi birden ağladı.
Doğu, batı, cenup, şimal
Aman tanrım bu nasıl hal
Atatürk’e erdi zeval
Memur, mebusan ağladı.
İskender-i Zülkarneyin,
Çalışmadı bunca leğin,
Her millet Atatürk deyin,
Cemiyeti akvam ağladı.
*
Atatürk’ün eserleri,
Söylenecek bundan geri
Bütün dünyanın her yeri,
Ah çekti vatan ağladı.
Fabrikalar icad etti
Atalığın ispat etti
Varlığın Türk’e terk etti
Döndü çark devran ağladı.
Bu ne kuvvet, bu ne kudret,
Varıdı bunda bir hikmet,
Bütün Türkler, İnönü İsmet,
Gözlerinden kan ağladı.
Tren hattı tayyareler,
Türkler giydi hep karalar
Semerkand’ı, Buhara’lar,
İşitti her yan ağladı.
Siz sağ olun Türk gençleri,
Çalışanlar kalmaz geri,
Mareşal Fevzi’nin askerleri,
Ordular teğmen ağladı.
Zannetme ağlayan gülmez,
Aslan yatağı boş kalmaz,
Yalnız gidenler gelmez,
 Felek-el mevt’in elinden,
Her gelen insan ağladı.
Uzatma Veysel bu sözü,
Dayanmaz herkesin özü,
Koruyalım yurdumuzu
Dost değil, düşman ağladı.

***

DEVAM EDECEK

Yazışma Adresim: www.goleaydin@hotmail.com
Bütün yazılarım...: http://hayatintatlarivehayatindusundurdukler.blogspot.com

16.11.2011

MERHABA HAYAT

Bayram nedeniyle yazmaya verdiğim ara artık bitti. Yazmak benim için bir yaşam biçimi. Yazıyla içimi döker, yazıyla derdimi sevincimi paylaşırım. Yazmaya ara vermek bunlardan uzak kalmak demek. Bayram koşuşturması bu eksikliği görmemi engellemedi dersem yalan olur. Ama bir zaman sonra bu eksiklik kendini iyiden iyiye gösterdi. Hatta görmemek için kör olmak gerekirdi. Böyle olacağını biliyordum. Sevdaya tutulan herkes böyle duçar olur. Benimde sevdam yazmak, sizlerle bir şeyler paylaşmak.. işte her sevdalı gibi gene sevgiliyle birlikteyim.

Merhaba hayat!

Kurban bayramından yeni çıktık. Allah kurban kesenlerin kurbanlarını kabul etsin. Kesemeyenlerinde dileklerini kabul etsin. Nice seneler sağlıklı mutlu bayramlara erelim.

Arife günü babamızı kaybedişimizin, bayramın ilk günüde toprağa verişimizin beşinci yılıydı. Babamızın vefatının bu yıl bayramla kesişmesi buruk bir bayramın yaşanmasına neden oldu. Bunu bilen dost ve akrabalarımızda sevgili babamızı bizlerle birlikte hayırla andılar sağ olsunlar. 

Bayram öncesi ve sonrasında ülkemiz çok şeyler yaşadı. Önce 24 erimizin Çukurca’da şehit edilmesi.. sonrada Van depremi, deprem sonrası yaşanan çelişkiler, Cumhuriyet bayramı törenlerinin yapılmayışı, sonra artçımı ana deprem mi olduğu tartışılan, yeni ölüm olaylarıyla daha önce yaşanan her olayda aynı şeylerin yaşanmasına rağmen değişmeyen biçimiyle kirli yüzümüzü (Amerikan saidingle dış cephesi kaplanarak, hasarlı görünümü örtülen, incelemeye gelen görevlilerinde sahibinin isteğine göre rapor tutulmasıyla “sağlam” raporu alan ve 5.6 şiddetinde bir depremle çöken Bayram otelinde, içlerinde depreme yardım için gelmiş olan Japon doktorunda olduğu, yiten nice canlar bu konuda haklı olduğumu gösterir) ortaya koyan ikinci Van depremi.. ardından da on kasım Atatürk’ü anma haftası içinde düzenlenen Atatürk konulu tartışmalarda Atatürk’e faşist denilmesi, alınacak iyi bir sonuçla 2012 avrupa kupası maçlarına katılmamızı sağlayacağı ve bütün bunların kasvetini dindireceği düşünülen Türkiye Hırvatistan maçı..

Cumhuriyet bayramının ardından şöyle bir sorunun sorulduğunu duydum.

“Cumhuriyet Bayramında tek bir soru soracağım.
Bu ülke de demokrasi bayramı neden yok?”

Cevap vermeden olur mu? Olmazdı tabi.

“Cumhuriyeti talep etmek kolaydır. Bir hanedan hakimiyetinin bütün kötülüklerin ve geri kalmanın sebebi olduğunu, ülke kaynaklarının bu hanedanlıkça sömürüldüğünü söylediğinizde herkes cumhuriyetçi olur. Halk adına seçilmiş kişilerce ülke yönetilmeye başlayınca cumhuriyet gerçekleşmiş demektir. Ama demokrasi için mutlaka mülkiyete dayalı hukuk sistemi ve bunun paralelinde serbest girişimciliği iş edinmiş bunun için mücadele veren, ardından çeşitli güç dengelerinin karar mekanizmalarında yer alması gerekir. Burdanda her alanda yönetmeye talip, çıkarlarını dile getirebilen kitlenin olması gerektiği gün gibi açık. Asya tipi üretim tarzından gelme bir toplumda ne burjuvazi nede işçi sınıfı oluşmadığı için demokrasi talebi olmaz. Yani mülkiyetin sahibi padişah olan bir toplumda “Derebeyleri” oluşmadığı için, devlete kulluktan devletin yurttaşı olma bilincine erişmeye çalışan toplumu Sayın Başbakan Recep Tayyip Erdoğan tekrar kul olmaya doğru sürerken (bütün erkleri kendine itaat eder duruma getirmesi bunun göstergesi, biat kültüründen gelenden başka şey beklenemezdi de) demokrasi bayramından söz edilemez.”

Bir 10 kasımda daha Büyük Atatürk’ü andık. Atatürk’e faşist diyen bile çıktı bu ülkede. Atatürk’ün faşist olmadığı bireyi devlete kul olmaktan kurtarmasıyla bellidir. Atatürk’e faşist diyenlere şunları yazdım.

“Kulluk sadece Allahadır. Devlete yurttaş olunur, kul olunmaz. İşte bu aklı kazandırmak istedi Atatürk. Bunun için değişimleri gerçekleştirdi. Zaten Osmanlı’da başlamış olan değişim hareketi savaşı kaybedince Osmanlı’nın mevcudiyeti bittiği için yarıda kalmıştı. O değişim kökten bir değişim değil, sistemi onarmaya çalışan bir değişim hareketiydi. Atatürk bu değişimi en köktenci eyleme dönüştürdü. Devlete kulluktan devletin yurttaşlığına geçiş başka türlü olamazdı. Anlamadıkları, anlamak ve anlatmak istemedikleri budur. Herkes gibi bir gün Atatürk’te ölecekti, nitekim öldüde.. mekânı cennet olsun. Ama ölüm yıl dönümleri ağlama günleri olmaktan çıksın artık. Biz her sene 10 kasımlarda ne kadar yurttaş olduk ona bakalım. Çünkü Atatürk o zaman fikirleriyle yaşayacaktır.”

Kendi sahamızda oynanan Türkiye Hırvatistan maçı 3-0 yenilgimizle bitmişti. Maç sonrası futbolculara, dört milyon euro para alan Hidding’e, seyirciye kızan kızana. Onlara cevabım şu olmuştu.

“Aşı tutmadı. Batı akılcılığına doğu duygusallığı katılır sanıldı. Çalışma disiplinine bağlı batı akılcılığı yerine şişinmeci, tembel, işlenmemiş ve geliştirilmemiş yetenekleriyle işi idare edeceklerini sananlar güruhundan ruhu satılmış bezirganlar çıktı. Bu oyuncular mahallelerinde mi oynadılar yoksa? Ben yanlış maçı mı izledim?

Öte yandan paraları cebine koyup yaşlılığında daha bolluk içinde bir hayat sürmeyi düşünen, hiçbir olumlu gelişmeye yol açmamış, Türk yardımcıları kadar kör, batı akılcılığı adı altında kendi şablonuna tapan kayıtsız, etkisiz ve ruhsuz bir teknik direktörden başka ne beklenirdi ki.”

Merhaba hayat!


Yazışma Adresim: www.goleaydin@hotmail.com

Yayın Tarihi: 14.11.2011

CUMHURİYET BAYARAMI TÖRENLERİ DİRİLİŞİN VE VAR OLUŞUN TÖRENİDİR


Kurulduğundan beri coşkuyla kutladığımız Cumhuriyetimiz, bu yıl 88. kuruluş törenleriyle kutlanacaktı. Cumhuriyet Bayramı Törenleri ne yazık ki depreme feda eden ucuz politik görüşlerin kurbanı oldu.

88.yıla gelene kadar nelere rağmen Cumhuriyet Bayramı kutlandığını şöyle bir hatırlayalım;

ATATÜRK ölüm döşeğinde yatarken kutlandı!
ATATÜRK öldü iptal edilmedi!
İkinci dünya savaşında ve üçün ihtilaller sırasında kutlandı!
Kıbrıs savaşı sırasında iptal edilmedi!

Bugüne kadar ülkemizde pek çok deprem olmuştur. 1939 yılında 7.9 şiddetinde olan 32.962 ölü ve 100.000 yaralı verilen Erzincan depremi Cumhuriyet tarihimizin yıkım gücü en büyük depremi olmasına rağmen etkilediği alan bakımından Marmara depreminin yanında küçük kalır. 1999 yılında Marmara’da olan deprem kadar, geniş bir alanı etkileyen ve büyük can kaybına neden olan 2. bir deprem daha ülkemizde olduğunu bilen veya hatırlayan var mı?
Resmi kayıtlara göre 18.373 ölü (sadece Adapazarı’nda, bu sayının üzerinde can kaybı olmuştu. Şehrimizle birlikte Düzce, Gölcük, Yalova, Karamürsel, Kocaeli ve İstanbul Avcılar’daki toplam can kaybı bu sayıyı en az iki katına çıkarır.. Adapazarı’ndaki can kaybı için açıklanan resmi sayı ile gerçek örtüşmez. Gerçek ise bu sayının 8-9 katıdır. O dönemde yakınını kaybeden aile sayısı hemen hemen 1/3 oranında idi. Hiç yakınını kaybetmemiş ailelerde bile dostunu, arkadaşını kaybetmemiş olan nerdeyse yoktu. Böyle durumdayken, Türkiye ekonomisinin can damarı olan Kuzey Marmara’nın bu depremle vergiden muaf olmaması için afet bölgesi ilan edilmedi. Salt bu nedenle can kaybı zamanın hükümetlerince düşük gösterildiği kanısı herkeste hakimdir.) ve 48.901 yaralı verdiğimiz Marmara depreminde Cumhuriyet Bayramı törenleri iptal edilmedi!
Madem deprem nedeniyle bayram töreni yapılmadı, peki o hafta televizyonların hali neydi öyle?

Televizyonlarda Acun eksik değildi.
Dizi filmler hız kesmedi.
Maçlar onandı ve yayınlandı.
Magazin programları ünlüler dünyasını çok lazımmış gibi sunmaya devam etti.
Hafta sonu vur patlasın çal oynasın tarzında eğlenildi.
Evlilik programlarıyla rezilce kazıklanacak eş avına çıkıldı.
Terör durmadı, şehit haberlerini hep duyduk.
Fakat….!
Depreme rağmen ULUSAL YAS yoktu.
Madem öyle sormaz mısınız?
CUMHURİYET BAYRAMI TÖRENLERİ neden yoktu?

Bu konuda Zülfü Livaneli şu satırları yazmıştı:

“Batılı gazetecilerin kafasında bir klişe var. Bu yüzden benimle söyleşi yapmaya gelenlerin niyetini anladıktan sonra onlara diyorum ki: “Tamam, fikrinizi anladım. Büyük bir Müslüman ülkesi varmış. Birgün Balkanlar’dan sarı saçlı bir adam atına atayıp gelmiş ve milletin, dilini, dinini, âdetlerini değiştirmiş. Bu yüzden de devrimleri halka inmemiş, halk şimdi kendi kültürünü geri istiyormuş. Madem tarihimizi bizden daha iyi bildiğinizi sanıyorsunuz o zaman konuşacak bir şey yok.”

Genellikle şaşırıyor, bozuluyor ve neden konuşmak istemediğimi soruyorlar.

“Bu kadar çocukça bir teoriye inanan kişinin benim sözlerimi anlayacağından kuşkuluyum” diyorum.

Kimi kızıp gidiyor, kimi hak vererek hizaya geliyor ve dinliyor.

O zaman bu zatlara, Osmanlı İmparatorluğu’nun 250 yıllık Batılılaşma çabalarını, bu uğurda aralarında padişahların da bulunduğu çok kurban verdiğimizi, Osmanlı aydınlarının latin alfabesine geçme ve Cumhuriyet gibi birçok devrimi zaten özlemekte olduğunu, Namık Kemal gibi hürriyet şairlerinin gençlik üzerindeki muazzam etkilerini, Mustafa Kemal’in de bu iklimde yetişmiş bir subay olarak, dehası ve müthiş karizmasıyla bu dönüşüme liderlik ettiğini anlatıyorum.

O dönemdeki Avrupa basınının Mustafa Kemal’i ve devrimini göklere çıkaran yazılarını gösteriyorum.

Ve diyorum ki: “Lütfen bu ülkeyi daha iyi anlamaya çalışın. Göreceksiniz ki; tanıdığınız birkaç sığ görüşlü gazetecinin size anlattığı peri masallarından daha karmaşık ve zordur. Osmanlı İmparatorluğu doğal ömrünü bitirmişti. Bütün imparatorlukların çöktüğü bir dünyada, tek başına yaşaması mümkün değildi. Ama Osmanlı halkı, aydınlarının öncülüğünde büyük bir devrim gerçekleştirerek Cumhuriyet’i kurdu. Kurtuluş Savaşı ile Cumhuriyet bütünleşti. Halk neredeydi diyecek olursanız cephedeydi ve kurtarıcı olarak gördüğü Mustafa Kemal’i bağrına basıyordu. Her ülke, aydınlarının öncülüğüyle kurulur. Bunda eleştirilecek bir şey yok. Amerikan anayasasını Teksaslı çitçiler mi yazdı, yoksa Jefferson, Washington gibi kurucu babalar mı? Bizim anayasamız ve Cumhuriyet ilkelerimiz de TBMM tarafından belirlenmiştir. Bu yüzden meşrudur ve halkın iradesini yansıtır.’’

Yabancılara bu basit gerçekleri anlatmak kolay da Türkiye’de Cumhuriyet’in yetiştirdiği insanlara anlatmak zoruma gidiyor.”

Benimde bu satırları yazmak zoruma gidiyor. İşte bunu anlamayanlar Cumhuriyet Bayramını eğlence törenleriyle bir tutar. Oysa cumhuriyet bayramı törenleri bir eğlence kültürünün yansıması değildir. O bir var oluşun, yeniden dirilişin törenidir.


Yazışma Adresim: www.goleaydin@hotmail.com

Yayın Tarihi: 01.11.2011

VAN DEPREMİNDE YIKILAN NE?

ÇİZGİ-YORUM COŞKUN GÖLE

Son, düzenli orduyu çağrıştıran ve bu yüzden dış destekli olma ihtimali yüksek terör olayları üstüne resmi açıklamayla 24, gayrı resmi duyumlarla 84 olduğu söylenen şehitlerimizle sabrımız iyice tükenmiş, yurdun çeşitli yerlerinde terörü lanetleyen gösteri ve toplantılar düzenlemiştik. Bir bölgenin ve bir kitlenin partisi olmadan tüm Türkiye için BDP’nin de bu terörü lanetleme kampanyasının içinde yer almasını gönül isterdi. Ne yazık ki fanatizmin batağına batmış kafalar bunu düşünemez. Bırakın terörü lanetleme kampanyasına katılmayı, bu baskını terör olarak dahi görmediler. Kim bilir belki de varoluş sebepleri ortadan kalkacağından dolayı böyle bir eylemde bulunmaktan korkuyorlardır. Her ne ise de, olan ülkemize oluyor. Gencecik fidanlar, yarınımızın umutları kırılıyor. PKK terörünün başladığı 1984 yılından beri 37 yılı geçti. Bunca yılda verilen insan kaybı, harcanan zaman, emek ve kaynaklarla bir ülke daha inşa edilirdi.

19 ekim 2011 baskınında 24 erimizin şehit olmasıyla içimiz yanarken 23 ekim 2011 Pazar günü Van’da 7.2 büyüklüğünde deprem oldu. Bir an için toplumun algısı sarsıldı. Habertürkten Duygu Canbaş “Deprem Van’da olmasına rağmen üzüldük, Her ne kadar Van’da olsa da acımız büyük” derken, ATV’den Müge Anlı; “Allah ölenlerin yakınlarına sabır versin. Her fırsatta küçücük çocuklar tarafından taş attırılan polisler, ilk olay yerine gelip müdahale edenlerdi. Mehmetçik de enkaz kaldırma çalışmalarında. Allah askerlerimize, polislerimize zeval vermesin. Onlara taş atanların elleri kırılsın. Canımız istediği zaman taş atıyoruz, kuş avlar gibi dağlarda vuruyoruz. Sonra bir şey olduğu zaman polis gelsin, Mehmetçik gelsin diyoruz. Biraz da dengeleri kuralım. Zor günlerde canım cicim, sonra kuş avlar gibi avlamayalım. İnsanlar biraz da hadlerini bilsinler” dedi. Yardımın ulaştırıldığı ilk anlarda BDP Genel Başkanı Selahattin Demirtaş’ta; “Yardımlarda kardeş kokusu var” dedi.

Bütün bunlar sizce neyin göstergesi olabilir? Bana göre biz farkında olmadan bölünmüşüz, hemde bölünmeyelim diye diye.. bu deprem bana onu gösterdi. Hangi bütünde “diğeri- öteki” diye bir tanım olabilir ki? Hangi bütünde “diğerlerden-ötekilerden” biri öbür “diğere-öteki”ye teşekkür eder? Ortak bir gövdenin yararına olan şey için ayak başa, baş ayağa teşekkür eder mi?

Bu deprem bunu gösterdiğine göre bunu tamir etme fırsatını iki taraf içinde verecektir. Yapılan yardımlar, insanlarımızın duyarlılığının göstergesidir. Bizde bu duyarlılık oldukça Edirne’den Kars’a dek yurdumuz bölünmez, bölünemez. İnsanlığımızı kurtardığımız ve koruduğumuz ölçüde bu kesin böyle kalacaktır.

Haber aktüel sitesinden Muaz Kalycı’nın köşesinde bu tartışmalar üzerine yazdığı şu son satırlar ne kadar da haklı bir düşünceye dayanıyor.

“Birileri depremin soğuk yüzüyle yüzleşirken, birileri takdiri ilahinin gerçekleştiği yer üzerinden yorum yapma derdine düşüyor. İnsani değerlerini yitiren bir kalbin hangi dine ve millete mensup olduğunun hiçbir önemi yok. Çünkü Allah bizleri her şeyden önce insan etsin. İnsani özellikleri yarım olan bir Müslüman’ın hiçbir zaman “tam” olamayacağı aşikâr. Bir felaketten (..) (türlü türlü yorumlar A.G) çıkaran zihniyet, o topraklarda şehit düşmüş onlarca askere de ihanet ediyor. Çünkü binlerce asker, o yerlerde askerlik yapıyor ve askerler de depremin korkutan yüzüyle imtihan oluyor.

Allah’ın gücü, Van’ı ve insanların üzerinde bulunduğu tüm dünyayı yerle bir etmeye yeter. Hatta kalpleri de. Van’la birlikte yüz binlerce yürekte deprem olduğunu gördük işte!”

Şimdi soralım o zaman; Van depreminde yıkılan ne? Binalar mı, aykırılıklar mı, ayrılıklar mı?
Binaların yıkıldığı gerçektir. Bunun sonucu çok kazanma peşinde koşan doymaz mütahitler, yapı mühendisleri ve aymaz, çıkarcı, sonuçta insan hayatına kast ettiklerini düşünemeyen yerel yöneticilerce daha çok tartışılacaktır. Ama esas yıkılan aykırılıklar ve ayrılıklar olur umarım. Bizim bugünkü dileğimiz bu. Diğeri hükümetlerin işidir.




Yazışma Adresim: www.goleaydin@hotmail.com

Yayın Tarihi: 31.10.2011 olacaktı, yayınlanmadı