14 Şubat 2012 Salı

ATATÜRK CUMHURİYETİ 1

Osmanlı imparatorluğu azametli yapısı nedeniyle değişme gereği duymadı. Mülkiyet yapısının ciddi bir sermaye birikimine el vermemesi değişimi isteyecek kitlelerin oluşmasının önünü tıkadı. Bu nedenle Osmanlı’nın küçük el sanatlarının dışında da bir sınaii yoktu. Böyle bir üretim tipinde sınıflar arası geçiş kaygan zeminde olduğu için Türk burjuvasi doğmadı. Burjuvazi doğmadan cumhuriyet kuruldu. Atatürk, öncülüğü bu yüzden devlete verirken cumhuriyeti yaşatacak sermaye sınıfının yani burjuvazinin yaratılmasına özen gösterdi.

Türkiye Cumhuriyeti Atatürk sonrasında askerlerin vesayetine terkedildi. Askerlerde Atatürk’ün ölümünden sonra girilen Amerikan güdümündeki Natoya...

(kapitalizm ve komünizmin böldüğü iki kutuplu dünya düzeninde oluşan şartlar  Nato’ya girmemiz gerektirmiştir, bunu unutmuş değilim. Fakat aslanlarla aynı kafese girenlerin paralanma tehlikesi içinde olacağı gün gibi açık. Nitekim komünizm tehlikesi bitince “Yeni Dünya Düzeni” adı altında ülkelere yeni biçimler vermeye karar verildiğinde ülkemizi unutacak ve es geçecek değillerdi. İktidardan muhalefete, ekonomiden hukuka yaşadığımız hep bu niyetin eseridir.)

Palas pandıras yaratılan sermaye sınıfı burjuva kültürüne sahip olamadığı için, iktidarların iki dudağından çıkacak söze baktı. DP iktidarının kendisine neler çektirdiğini Vehbi Koç hatıralarında yazmıştır.

Burjuva kültürü olmadan diğer sınıflarda doğmadı. Doğanlarda askeri darbelerle boğdurulduğu için rejimi koruyacak güçler yok edilerek 2002 seçimlerine gidildi.

Seçimi kazanan AKP nihai hedefte karşısına alacağı vasinin elini zayıflatmak amacıyla Avrupa birliğine girme mücadelesi masalıyla liberal görüşlü aydınları kandırdı. Şimdi o liberal görüşlü yazarlardan biri olan Mehmet Altan yazdığı gazeteden kovulunca “AKP rövanş alma mücadelesi veriyor” demedi mi?

Aslında Türkiye’de merkez sağ partiler bile cumhuriyeti dönüştürme amacını sürekli gütmüşlerdi. 1980 yılının 24 ocağında alınan kararlar bunun mihenk taşıdır. Seçim sonucunda Askeri yönetimden iktidarı alan ANAP’la birlikte özelleştirme hareketinden tutun yerel yönetimlerinin güçlendirilmesine kadar cumhuriyetin yapısında köklü değişimlerin olacağı sözü edilmeye başlanmıştı.   

İlk olarak bilinen mali kararlar alındı. Böylelikle özelleştirme hareketi başlamış oldu. 1986 yılından 2002 yılına kadar bir çok kamu kuruluşu birkaç iktidar eliyle özelleştirilirken 2002 ile 2009 yılı arasındaki özelleştirmeler sadece AKP iktidarına aittir. Bu dönemde daha çok yabancı şirketlere yapılan satışlarla özeleştirmeler gerçekleşmiştir.

Ankara Üniversitesi, Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi, Coğrafya Bölümü öğretim görevlileri Nuri YAVAN ve Hamdi KARA’nın birlikte yürüttükleri “TÜRKİYE’DE DOĞRUDAN YABANCI SERMAYE YATIRIMLARI VE BÖLGESEL DAĞILIŞI 1” adlı çalışmalarından şu satırlara bir göz gezdirelim.

1980 sonrası izlenen ve uluslar arası kuruluşların da (IMF ve Dünya Bankası) geniş desteğini
kazanan ekonomik politikalar ile bunların bir parçası olan yasal düzenlemeler, yabancı sermaye girişine hız kazandırmıştır. Özellikle 1983 yılından sonra Özal hükümetinin iş başı yapmasıyla 1986’da yabancı sermaye ile ilgili önemli kararlar alması, Türkiye’de hem izin verilen yabancı sermaye miktarını, hem de fiilî girişleri önemli düzeyde artırmıştır. Nitekim 1980’de 97 milyon dolar olan izin verilen yabancı sermaye, 1988’de yaklaşık 1 milyar dolara, 1993’de ise 2 milyar dolara yükselirken, fiilî girişlerin aynı yıllarda 35 milyon dolardan, 354 milyon dolara ve daha sonra da 746 milyon dolara çıktığı görülmektedir.

Türkiye’de yabancı sermaye yatırımlarının sektörlere göre dağılımı incelendiği zaman, 1980
yılında yapılan yatırımların yüzde 87’den fazlası imalat sanayine yapılırken, 2001 yılında imalat sanayinin payı yüzde 34’e düşmüş, hizmet sektörünün payı yüzde 12’den yüzde 57’ye yükselmiştir


Türkiye’de izin verilen Doğrudan Yabancı Sermaye yatırımlarının ülke gruplarına göre dağılımı incelendiği zaman, gelen sermayenin yaklaşık yüzde 90’ı geleneksel olarak OECD ülkelerine aittir.

1980 sonrası dünyada sermaye ihracında gelişmekte olan ülkelerin payının artması, Türkiye’ye de yansımış ve diğer ülkelerin payı ortalama  yüzde 10’ları aşan seviyelere yükselmiştir. 2001 yılı sonunda Doğrudan Yabancı Sermaye  yatırımlarının yüzde 86’sını OECD ülkelerinin, bunların içinde de AB ülkelerinin yaptığı görülmektedir.

İslâm ülkelerinin payı yüzde 2,8, diğer ülkelerin payı ise yüzde 11,2’dir.


DEVAM EDECEK



Yazışma Adresim: www.goleaydin@hotmail.com


Yayın Tarihi: 13.02.2012

KUŞKUCU AKILLILAR, KENDİNDEN EMİN CAHİLLER

ÇİZGİ-YORUM COŞKUN GÖLE

Bizim toplumumuzda bilmemeye cahilliğe övgü çok yapılmıştır. Cahilin ve cahilliğin baş tacı edildiğini sıklıkla görürüz. Bilmek ve bildiğini sunmak pek hoş karşılanmaz. Bilgi edinmek uğraş isteyen bir iştir, kimse yorulmak istemez. İnsanlar hep kolayına kaçar. Sohbetlerle bilgi edinirler, sohbet bilgileriyle geliştiklerini sanırlar. Oysa sohbetler gelip geçici olduğu için baş vurulacak kaynak değildir. Sohbet, bir çok yolla (kitap, cd, sinema, tiyatro v.b) bilgi edinmeyi kışkırtırsa yararlı olur, yoksa unutulmaya mahkûmdur. Geçenlerde ülkemiz nüfusunun yüzde 75’inin hiç kitap okumadığını, kalan yüzde 25’in yüzde 65’inin, düzenli gazete bile okumadığını okuyunca şaşırmadım. Kısacası ülkemiz kültürüne katkısı olanların sayısı kültür alanla orantılı olduğu için ortaya dikkat çekici bir eser çıkmamaktadır. Kitap okuma oranı Azerbaycan’da nüfusun yüzde 85’i olduğu düşünülürse Türk dünyası içinde bizim perişanlığımız ortaya çıkar.

Cahil, bilenden daha cesurdur. Çamlar devirir fakat kendinden emin tavırla bunu umursamaz bile. Bu durumu açıklayan iki doktorun adıyla anılan “Dunning-Kruger sendromu” adında bir tanım var.

Bir televizyon programında çok şaşırarak izlediğiniz konuşmacı görmüşsünüzdür. Sığlığı o derecededir ki, hazır bilgiden başka türlü bilgi kullanamaz, bilgiyi derinlemesine işleyemez. Fakat duruşları cesaret abidesi gibi vakur, çok bilgiliymiş gibi kendinden emindir. Bir iş yerinde etkili görevlerde bulunan muhteris yetersizler kadar tehlikelisi yoktur. Onlarda genellikle cahil cesaretlilerin arasından çıkar. Fakat ‘cahillik ve haddini bilmeme’ durumu mesleki bakımdan bir itici güç oluşturur.

‘Eksiler’ kariyer açısından ‘artıya’ dönüşür.
 Sonuçta, ‘yetersiz muhterisler’ her zaman ve her yerde daha hızlı yükselirler...
 
Justin Kruger ve David Dunning adlı ABD’li iki psikiyatri uzmanı, 10 yıl kadar önce bir teori ortaya attı:
“Cehalet, gerçek bilginin aksine, bireyin kendine olan güvenini artırır.”

Bunun üstüne araştırmalar yapıldı. Fizyolojik ve zihinsel alanda yapılan çeşitli uygulamaların sonucunda şu bulgulara ulaşıldı:

“Niteliksiz insanlar ne ölçüde niteliksiz olduklarını fark edemezler.”
“Niteliksiz insanlar, niteliklerini abartma eğilimindedir.”
“Niteliksiz insanlar, gerçekten nitelikli insanların niteliklerini görüp anlamaktan da acizdirler.”
“Eğer nitelikleri, belli bir eğitimle artırılırsa, aynı niteliksiz insanlar, niteliksizliklerinin farkına varmaya başlarlar.”

Cornell Üniversitesinde yapılan test sonrasında, testin “Nasıl geçti?” sorusuna öğrencilerden cevap istenmiş. Soruların yüzde 10’una bile yanıt veremeyenlerin “kendilerine güvenleri” müthiş. Onların “testin yüzde 60’ına doğru yanıt verdiklerini” düşündükleri; hatta “iyi günlerinde olmaları halinde yüzde 70 başarıya bile ulaşabileceklerine inandıkları” ortaya çıktı

Soruların yüzde 90’ından fazlasını doğru yanıtlayanlar ise “en alçakgönüllü” deneklerdi; soruların yüzde 70’ine doğru yanıt verdiklerini düşünüyorlardı.

“İşinde çok iyi olduğuna” yürekten inanan ‘yetersiz’ kişi, kendini ve yaptıklarını övmekten, her işte öne çıkmaktan ve aslında yapamayacağı işlere talip olmaktan hiçbir rahatsızlık duymaz! Aksine her şeyin hakkı olduğunu düşünür!

Bu sonuçlar elde edildiğinde “Dunning-Kruger Sendromu” tıp literatürüne girmiş oldu.

Bu arada, gerçekten bilgili ve yetenekli insanlar çalışma hayatında ‘fazla alçakgönüllü’ davranarak öne çıkmaz, yüksek görevlere kendiliklerinden talip olmaz, değerlerinin farkına varılmasını beklerler...bekledikleri değeri görme konusunda zaman uzadıkça kırılır, küserek kendi içlerine çekilirler. Muhtemelen üstleri tarafından da ‘ihtiras eksikliği’ ile suçlanırlar...”

Ünlü İngiliz düşünürü Bertrand Russel’in bu konudaki sözüyle bitiriyorum:

“Dünyanın sorunu, akıllılar hep kuşku içindeyken aptalların küstahça kendilerinden emin olmalarıdır.”

  
Yazışma Adresim: www.goleaydin@hotmail.com


Yayın Tarihi: 10.02.2012

TAŞI GEDİĞİNE KOYMAK

ÇİZGİ-YORUM COŞKUN GÖLE

Ermeni katliamının olmadığını söylemenin bile  suç sayılması için çıkarılan yasayı oylayan Fransa gündemimizden çok çabuk düştü. Az kızmadık, az gürlemedik hani. Fransızların bir kısmı sakin olmamızı, yasa tasarısının son kertede reddedileceğini söylüyorlar, diğer kısmı Türkler böyle “havlarlar” ama ısırmazlar, onlar kuru gürültücüdür diyorlardı. Toplum olarak nerdeyse bir koşu Fransa’yı küçük bir ameliyat edecektik. Hem cumhur başkanımız Fransa cumhur başkanını 3 kez aramış fakat zat-ı âlileri (!) 3 kez telefonu açmayarak gururumuzu incitmişti.

Tamda bu sırada efsane sanatçımız Barış Manço aklıma geldi.     

Barış Manço Fransa’da bir televizyon kanalının canlı yayınına konuk olarak katılmıştı. Küstah bir spiker Barış Manço’yla  dalga geçmeye çalışıyordu. Sürekli, “İşte Türk, yani barbar, vahşi vs...”  diyordu.

Bu densiz spikerin kötü tavrının uzaması üzerine Barış Manço spikere
“Yanınızda kâğıt para var mı?” diye sorar!
Bu soruya spiker şaşkınlıkla ne olacağını anlamadan,
“Evet var ama ne olacak ki” der.
Barış Manço ısrar edince spiker cebindeki kâğıt paraları çıkartır.
Bu olaydan az önce Barış Manço canlı yayında “Anahtar” adlı şarkısını söylemiştir. Bu şarkının bir bölümü şöyledir:

“Beş Akif - bir Saat Kulesi,
İki Kule - bir Fatih,
Beş Fatih - bir Mevlana,
İki Mevlana - bir Sinan”

(Barış Manço / Anahtar şarkısı / Darısı Başınıza Albümü / 1992).

Bu şarkı bir matematik sorusudur ve şarkıda adı geçen kişiler o dönemdeki Türk parası olan banknotların arkasında fotoğrafı olan kişilerdir...

Barış Manço spikere sorar:
“Bu paranızda fotoğrafı olan kişi kim?”
Spiker: “General .”

Barış Manço diğer paralardaki fotoğrafları olan kişileri de sorar, spikerin verdiği cevaplar hep aynıdır,
“General, Amiral, Komutan” Spikerin bu “falanca General, falanca Amiral, falanca Komutan” cevabından sonra, bu sefer de Barış Manço cebinden Türk paralarını çıkarır...

Barış Manço der ki:
Bu parada fotoğrafı olan kişi Mehmet Akif Ersoy’dur. Şairdir...
Bu fotoğraftaki kişi Mevlana’dır. Düşünürdür...
Bu paradaki fotoğrafı olan kişi Fatih Sultan Mehmet’dir. Adaletin sembolüdür...
Bu paradaki kişiyse Atatürk’tür. “Yurtta barış, dünyada barış” diyen kişidir. Bizim paralarımız bunlar. Biz Türkler ince ruhlu, kibar, medeni insanlar olduğumuz için paralarımızın arkasına şairlerimizin, düşünürlerimizin, bilim adamalarımızın fotoğraflarını bastık. Siz Fransızlar kendiniz barbar, vahşi olduğunuz için paralarınızın arkasına hep savaş adamlarının fotoğraflarını basmışsınız!” der...

Barış Manço’nun bu müthiş cevabından sonra televizyon yöneticileri Canlı yayını keserler ve spikeri yayından alırlar, başka bir spiker yerine gelir ve canlı yayın yeniden başlar, yeni spiker Barış Manço’dan ve Türklerden özür diler.

Eskilerin “Taşı Gediğine Koymak” dedikleri şey budur. Yani yerinde uygun ve tam zamanında donanımlı, bilerek söz söylemek ve konuşmak.. zekâ sahibi ince adamlar kavga etmeden sakin ve soğuk kanlılıkla çarpıcı örnekler vererek sözleriyle karşısındakini döverlerdi. Böyle adamların ne çok özlemini çekiyoruz. Esen, gürleyen kara cahil o kadar çok insanımız var ki, sonuçta uluslar arası her alanda kaba hakaretlere maruz kalıyoruz. Lâfı gediğine koyan ince zeki ve bilgili adam yetiştiren okulda yok ne yazık ki.




Yazışma Adresim: www.goleaydin@hotmail.com



BİR FARKIMIZ OLMALI

Ana-baba olmak sorumluluk isteyen bir konu. Bilge anam insanın ana-baba olmasının çocuk sahibi olmakla sınırlanmaması gerektiğini, insan yetiştirmenin zor bir şey olduğunu ve bunun diğer canlılarda olmadığını vurgulamak için “kedi köpekte anne oluyor” der. Elbette “dağına göre kar” diyerek durumu özetler.

İnsan sorumluluk alırda diğer türlerdeki canlılar almaz mı? Alır elbette. Fakat ikinci batında doğanlarla ilgilenirken önceki batında doğan yavru çoktan yuvadan çıkmış ana-baba evlât ilişkisi bitmiştir. İnsanda durum böyle değil. Toplumdan topluma farklılık gösterse bile özde, duygusal boyutta ana-baba evlât ilişkisi ömürlerinin sonuna kadar sürer gider. Evlâdın yaşı ne olursa olsun, ana-baba için o minik bir yavru kadar korunulası, sevilesi bir varlıktır. Yaşlanan ana-babalara bakın artık kendilerinin korunulası, sevilesi durumda olduğunu unuttuklarını, evlâtlarına küçüklüklerindeki gibi şefkatle baktıklarını görürsünüz. Her ne kadar; “ben yaşlandım bile anne, baba bu sene kızı evlendiriyorum yahu” deseniz de durum böyle. Onların gözünde böyleyiz, bu değişmez ve değiştirilemez bir gerçek.

Bilge anam herkes ana olamaz manasıyla ne demişti; “kedi köpekte anne oluyor!” Geçtiğimiz hafta gazetelere manşet olan bir olay bu sözü doğruluyordu. Hatta kedi ve köpekler bu olaydan haberdar olsa, olaya adı karışan ana-babaya “türlerine” kötü örnek oluyorlar diye dava açabilirlerdi. Haftanın son iki günü gazetelerde ‘Utanç’, ‘Sözleşmeli sapık’, ‘Utanç vesikası’, ‘Sözleşmeyle kızını sattı’, ‘Kölelik sözleşmesi’, ‘Utanç belgesi’ başlığıyla verilen haberi hatırlarsınız.  Sivaslı bir baba 6 yıl önce Antalya’da inşaat malzemeleri satan bir işyerinde çalışan oğlunun, eşinden ayrılan 4 çocuk babası, 54 yaşındaki patronuna 12 yaşındaki kızını aralarında yaptıkları yazılı sözleşmeyle 5,000 liraya satmıştı. Olayın nasıl geliştiğini gazetelerden okumuş, televizyon sabah haberlerinde dinlemiş olmalısınız. Biliyorsunuz 54 yaşındaki adam 12 yaşındaki kıza tecavüz etmişti?

Küçük kızın rehber öğretmeninin ortaya çıkardığı bu olay polise bildirilmiş, polis tarafından konu savcılığa aktarılmış, savcılık soruşturmayı 2006 yılında başlatmış, davanın ilk celsesi ancak 2012 yılında yapılabilmiştir. Cinsel saldırı ve çocukların cinsel istismarı suçları, tutuklamayı gerektiren suçlar olarak belirtilmiştir. Bu açık düzenlemeye rağmen mahkeme “küçük yaştaki kıza tecavüz eden adam olarak yargılanan” sanığın tutuksuz yargılanmasına karar vermişti. Ayrıca babanın yaptığı insan satma işi kanunlarımıza göre bir suçtur. Baba hakkında açılmış bir dava yoktur.

Daha birkaç ay önce gene tecavüz olayıyla gündemimiz meşgul olmuştu. Mardin’de, bir kız çocuğuna tecavüz eden 26 sanığın yargılandığı davada mahkemenin verdiği karar ve Yargıtay’ın yerel mahkeme kararını incelerken oluşturduğu gerekçe toplumda büyük tepki toplamıştı. “N.Ç davası” diye birkaç gün medyada tartışma konusu yapıldı ama haber değerini kaybettikten sonra da unutuldu. Her biri yörenin sakinlerince tanındığı bu 26 kişi de tutuksuz yargılandığı bu davada suçsuz bulunmuştu.

Burdada “N.Ç” yi 26 kişiyle buluşturan annesiydi.

1950’lerin 1960’ların uzak doğu ülkelerine benzemeye başladık. İkinci dünya savaşı ertesinde Amerika’nın Kore ve Vietnam savaşı sırasında bozulan sosyal yapı sonucunda, anne babalar ülkelerinin geleceğinin olmadığı gerekçesi ve bu ortamdan kurtulsunlar düşüncesiyle kızlarını 100 dolara yabancılara satıyorlardı.

Bu iki olayın hangi boyutunu ele alsanız elinizde kalır. Yargı da içinde olmak üzere bu konunun birkaç boyutu var. İyisi mi, dallanıp budaklandırmadan başlangıç konumuza dönelim.   

Herkes ana-baba olmalı mıdır diye sormak gerek. Ve şu soruyuda eklemeli; herkes ana-baba olabilir mi? Aklıma anamın o meşhur sözü geliyor ; “kedi köpekte anne oluyor’!”  Bir farkımız olmalı.




Yazışma Adresim: www.goleaydin@hotmail.com


Yayın Tarihi: 06.02.2012

ŞAİRLERİN ŞİİRLERİYLE SÖYLEDİĞİ 110

Merhaba sevgili okurlar. Bugün sizlere şairimiz Yılmaz Odabaşı’nın şiirlerinden seçtiklerimi sunacağım. Şairimiz 1961 yılında Diyarbakır’da doğdu. İlköğretimini doğduğu kentimiz Diyarbakır’ın Erdil ilçesiyle birlikte, Ankara, Kayseri ve Gaziantep’te; ortaöğretimini de Diyarbakır’da Diyarbakır Lisesi’nde tamamladı. Ardından Tabela ressamlığı, otobüs şirketinde yazıhane katipliği, ilaç firmalarında tıbbi mümessillik ve kitapçılık gibi birbiriyle ilintisiz, fakat edebi yönünü kuşkusuz çokça besleyecek mesleklerde çalıştı. 1985-93 yılları arasında Diyarbakır’da 8 yıl gazetecilik yaptı. 81yılından bugüne o kadar çok dergi ve gazetede şiir ve şiir konulu yazıları yayınlandı ki, bunları saymakla bitiremeyiz. İşte onlardan büyükçe bir liste:  

Yeni Olgu, Oluşum, Edebiyat 81, Yamaç, Yarın, Nitelik, Dönem Sanat Rehberi, Gökyüzü, Yugoslavya’da yayınlanan Tan ve Birlik Gazeteleri ile Çevren dergisi, Yeni Düşün, Broy, Parantez, Çağdaş Türk Dili, Temmuz, Cumhuriyet Dergi, Yazılı Günler, Yeni Yaprak, Varlık, Kedi Şiir, İnsan, Evrensel Kültür, İblis, Şairin Atölyesi, Gösteri, Edebiyat ve Eleştiri, İzlek ve Yine Hişt.

Şairimizin bir kitabı Almanya’nın Köln şehrinde, başka bir kitabı da Irak’ın Dohuk kentinde yayınlandı. Bir çok şiiri değişik dillere çevrildi. 1987 yılında Temmuz dergisinin okur oylarıyla düzenlediği yarışmada birincilik ödülünü aldı ve yılın en beğenilen şairi seçildi. 1989 Tayad Şiir yarışmasında ikincilik, 1990 Cahit Sıtkı Tarancı şiir ödülü, 1992 Petrol-İş Sendikası IV. şiir yarışmasında ikincilik ödülleri aldı. Bir çok şiiri yerli ve yabancı guruplarca ve Onur Akın tarafından bestelendi.
1985 yılında ilk şiir kitabı yayımlanan Odabaşı’nın 9 şiir kitabi vardır. 
 ...

AKŞAMDIR

I
suları
boğdu
dalgalar
...
ses hoyrat
sevinç yılgın
şakaklarım sonbahar

II

“muhbiri çoğalmış sevdanın”
yapışmış tenime ter
elime kir
sessizliğin ortasında bir deli rüzgar

akşamdır
avuçlarında marmara’nın

akşamdır
şiire karıştı sular
sularda çoğalır sevdalar

ellerim ah! ellerim
nasıl
anlatsam
gece
gece kokuyor çocuklar

YILMAZ ODABAŞI

***

AŞK BİZE KÜSTÜ

I
biz bu kentlere sığdık da
bu kentler bize sığmadı âsiya
ve bir çığlık gibi günlerin çarmıhında
arttıkça yalnız, sustukça silik...

ay ışığı gölgeleri büyüttü
son kuşlar da vuruldular dağlarda
yakamozları söndü sahillerin, ışıkları evlerin
çağın vebalı gövdesinde
bir hayalet gibi gölgemizde yalnızlık

kaldık... kırık bardaklar gibi
içilmiş sulardan geride buruk bardaklar gibi...
II
düşler artık ölü çocuklar doğuruyorsa
sevgiler boğduruluyorsa kürtajlarda
ve daha eskimemiş tüfeklerle
ordusu bozguna uğramış askerler gibi kalıp
bozuk paralar gibi yuvarlanıyorsak kaldırımlarda
bir bedeli vardır elbet cennetini çaldırmanın
ömrünü piç bir bebek gibi
bırakmanın
bulvarlara
bozgunlara
ve yanlış yalan aşklara;
bir bedeli
bu kuşatmaların, ilkyazları kurşunlatmaların...

biz bu kentlere sığdık aslında
bu kentler bize sığmadı âsiya
ah son kuşlar da vuruldular dağlarda!
III
ay ışığı gölgeleri büyüttü
mutluluk oyununa geç kalan ölü kuşlarla geldim
geldim... kırık bardaklar gibi
içilmiş sulardan geride buruk bardaklar gibi

ve ömürlerimizde bin kasvetle upuzun
sefalet seferlerinin ayazı
belki de yalnız geçireceğiz artık kimbilir
batan gemiler gibi yiten aşklardan geride
kalan her kışı, güzü ve yazı

ay ışığı gölgeleri büyüttü
ayrılıklar eskidi... biz eskidik

aşk bize küstü âsiya...

IV
belki de uzun sürecek bu bozgunun saçağında
sen şarkılarını sesine yasla
ve bırak beni de usulca
bir apansız yalnızlığa!

ay ışığı gölgeleri büyüttü
büyüdü ölüm
ve biz küçüldük âsiya...

YILMAZ ODABAŞI

***

AŞKIN BİLANÇOSU

I
gidersin; yağmurlarda kırık kalır mızrabım
gidersin; ardından dilsiz bir ihanet gider

gidersin; her şey gider
gidersin; kalbimde bir tabur ayaklanır
ilgilenmez ordular, hükümetler

gidersin; ne rezil bir an’dır bu
yazdıkça silinen sözcükler gibidir hayat
gidersin; bir hazin dramdır bu

/kanmadım aynalara sana kandığım kadar
içimde bir boşluk sana yandığım kadar…/

II
bugün hasretin kırlarında dolaştım
senin adınla
aşkın adıyla
savrulup aktım o ırmaklardan;
ırmakları çöllerle
çölleri denizlerle
denizleri düşlerle buluşturdum
sustum kaldım sonra böyle günleri savuşturdum...

/ne ses ne nefes ne de bu rüzgâr bağışlar seni
simsiyah gecelerde budanırken ah ömrüm
dönüp sırtını giderken kimler karşılar seni?/

III
sen olmayınca sesin de yoktu, gözlerin de
bu yüzden odama resmini yaptım
söküp kalbimi yanına astım
sensiz kalan yılları da ben buruşturdum
kalbim hasretinde asılı kaldı
yetim kalmış anıları ben tokuşturdum…

IV
daha bu solgun günlerde aşk,
yaşanır
sözde!

kalp,
yitik bedende;
yağmur değil, sanki efkâr yağıyor kente
yağıyor ömrüme
senin yerine…

/kanmadım aynalara sana kandığım kadar
içimde bir boşluk sana yandığım kadar…/

YILMAZ ODABAŞI

***

BİR LİSELİ SİLUETİ

hayat hattında acemi tayfalardık
ne avunduk sevinç müsvetteleriyle
aşktan ikmale kaldık...

bak her sabah bağıran yeni sabaha
artık iklimler değişmiş, kuşlar da gitmiş
tenimde eski ateş, gözlerimde fer bitmiş

heybetli dağlar arasında
göğümde yıldız yitmiş...

sen
hala
anılarımın
en
beyaz
yanısın

sen buğulu bir camın ardından izlediğim hayatın
yarısısın
sen sağanakla gelen sabahlarda
çok eski bir şarkının adısın...

*
daha adamlar şehirlere otomobillerle
geceler anılarla birlikte gelir
siluetin giderek uzaklaşır, düşler de kilitlenir
efkarım bir yaralı ayrılıktan beslenir

(artık ne teneffüs zilleri çalar
ne otobüs duraklarında sabırsız bekleyişler var...)

*
kimse bilmez
yıllar yılı hep aynı beyazla gezmek nedendi
olsun!
Yirmi yıl seni özleyerek yaşlanmak da güzeldi...

Çünkü sen buğulu bir camın ardından izlediğim hayatın
yarısısın
sen sağanakla gelen sabahlarda çok eski
çok eski bir şarkının adısın...


YILMAZ ODABAŞI

***

BİR NEHRİN TÜKENİŞİ

hasretin kan çanağı gözlerinde oturuyorsun
seni soruyorum
hiçbir şey bilmiyorsun

hep bir çağlayan gibi senin sevdana aktım
sen ise sularını kaçıran bir nehir gibi uzaktın...

tükenişi bir aşkın
bir nehrin tükenişine benzer
ne deniz olabildin
ne nehir kalabildin...

kendin ol
kendin ol
sen buysan başkası ol!

buysan kederden öleceğim
başkası olursan da kimi seveceğim?

/ne diyarbakır anladı beni ne de sen
oysa ne çok sevdim ikinizi de bir bilsen.../

YILMAZ ODABAŞI

***

BİTME

bitme!bak,içtim,yürüdüm,kederlendim
denize girdim,üşüdüm,sana geldim

düş bitmeden sen bitme
bitmeden sevgi gitme

bitme!bak,koştum,savruldum,hep örselendim
cıgara ziftlendim,ille de seni sevdim
uzaklarda öyle çok kederlendim

günler bitmeden bitme
bitmeden hasret gitme

bu yangın geceler,bu intihar
gidersen paramparça yüreğimde ağıtlar
bu dolunay gecenin göğsünü yarar
benim göğsümde de sana geniş bir yer var

düş bitmeden sen bitme
bitmeden sevgi gitme...

YILMAZ ODABAŞI

***

EPİLOG ..

asolan hayattır
bir akvaryumda yazmak,
akvaryumda yaşamaktan
kolaydır;bu yüzden
her dize biraz eksik
her şiir biraz yalandır..

YILMAZ ODABAŞI

***

Kışın dondurucu etkisinden şiirin içimizi ısıtan sıcaklığına teslim olduk. Ne yazık ki her biten şey gibi bana ayrılan yerde burada bitiyor. Haftaya şair ve şiirlerle buluşmak üzere mutlu bir hafta sonu diliyorum. Hoşça kalın, şiir ve ezgiyle kalın.



Yazışma Adresim: www.goleaydin@hotmail.com

Yayın Tarihi: 05.02.2012

3 Şubat 2012 Cuma

ÇÜRÜMEYEN CESETLER

Gerçekten olmuş olay mıdır, fıkra mıdır bilmiyorum, hep anlatılır. Ülkemizden bir kafile yurt dışına çıkmış. Gittikleri ülkede bir öğlen sırasında acıktıkları için lüks bir restoranda yemek yemeye karar vermişler. Yemekler ısmarlanıp yenmeye başlanmışken garsonlardan biri kafileye ‘siz Türk müsünüz?’ diye sormuş. Bizimkilerde İngilizce veya Fransızca her ne ise; konuştukları dile son derece hakim olduklarını düşünerek garsona ‘nerden anladınız?’ demişler. Garson ‘Türklerden başka kimse bir yemeğe hiç tatmadan tuz atmazda..’ demiş.
Sözün kısası aşırı tuzlu yeme düşkünlüğümüz o kadar meşhurdur. Peki hiç düşündünüz mü; neden çok tuzlu yeriz? Su içme alışkanlığımız yokmuş da, tuza düşkünlüğümüz onun içinmiş. Adını hatırlamadığım bir uzmandan duydum. Su içmeyen insan mineral eksikliğini tuz alarak giderirmiş. Oysa suda hem tuz hem mineraller fazlasıyla var. Su içilse tuzlu yeme alışkanlığı büyük ölçüde biter deniyor.

Doktorlara göre su içme ihtiyacının belirtisi olarak susama daha çok çocuklarda oluşur. Yetişkinler su ihtiyacının belirtisini acıkma olarak hisseder bir iki lokma atıştırarak bu açlığı bastırmaya çalışır. Oysa ihtiyacı olan sudur ve mineral eksikliğini bu atıştırmalarla gidermiş olmaz.

Peki mineraller gıda yoluyla alınamaz mı? Bugün organik tarım yerini nerdeyse zirai tarıma bıraktığı için hormonlanmamış, zirai ilaçla korunmamış, geniyle oynanmamış tarımsal veya hayvansal ürün hemen hemen kalmamıştır. Şişelenen, paketlenen her üründeki son kullanma tarihi raf ömrünü gösterir. Bizler bu raf ömrüne yani son kullanma tarihine bakarak bir gıda ürününün alınıp alınamayacağına karar veriyoruz. Oysa üretim tarihide en az son kullanma tarihi kadar önemlidir. Neden önemlidir biliyor musunuz? Çünkü ikisi arasındaki uzaklık o ürünün dayanıklılığını arttıran katkı maddelerinin çokluğunu gösterir. Katkı maddeleri de o ürünün besin değerini bilindiği gibi öldürür.

Besin değeri kalmayan, paketlenmiş her ürünün mineral zenginliğide azalır. Dolayısıyla mineral ihtiyacımızı sudan başka bir içecekle karşılayamayız. Pakete girmiş suda bu konuda tehlikeler taşımaktadır. Hele ülkemizde kolay kazanç elde etme arzusu, devletin koyduğu ağır vergilerle birleşince insan sağlığı için hiçte hoş olmayan sonuçlar doğuruyor.

Yediklerimizden içtiklerimize kadar her şey yapaydır. Gelişmişlik galiba sonunda bir duvara toslamak üzeredir. Vergiler makul seviyelere inmedikçe, denetimler artmadıkça, cezalar caydırıcı olmadıkça mezarlığımızda çürümeyen cesetlerle dolacaktır. Bu kadar katkı maddesiyle raf ömrü uzatılan besinleri alan insanın cesedi çürür mü sanıyorsunuz?

Fransa’da son zamanlarda yapılan otopsilerde genç ölülerin cesetlerinin çürümediği görülmüş. Nedenini araştırmışlar, besinlerdeki katkı maddelerinin insan bedeninde fazlasıyla biriktiği sonucuna varmışlar. Bu katkı maddeleri insanı yaşarken değil öldükten sonra koruyor deme ihtiyacını duyuyorum. Siz ne dersiniz?


Yazışma Adresim: www.goleaydin@hotmail.com


Yayın Tarihi: 03.02.2012 

1 Şubat 2012 Çarşamba

AYAKLARINIZA DEĞİL GÖKYÜZÜNE BAKIN

8 Ocak 1942 Oxford doğumlu ünlü İngiliz fizikçi ve evrenbilimci Stephan Havking evrenin temel prensipleri üzerine yaptığı çalışmayla Roger Penrose’le birlikte Einstein’ın Uzay ve Zamanı kapsayan Genel Görelilik Kuramının, Türkçesiyle “büyük patlama” dediğimiz ‘big-bang’ teorisinin kuramcısıdır.  Büyük patlama ilk andır ve evren, bir başka deyişle kâinat o patlamayla oluşmuştur. Stephan Havking’in bu kuramı yirminci yüzyılın ikinci yarısının en büyük buluşlarından biriydi. Bu birleşmenin bir sonucu da karadeliklerin aslında tamamen kara olmadığını, fakat radyasyon yayıp buharlaştıklarını ve görünmez olduklarını ortaya koyuyordu. Diğer bir sonuç da evrenin bir sonu ve sınırı olmadığıydı. Bu da evrenin başlangıcının tamamen bilimsel kurallar çerçevesinde meydana geldiği anlamına geliyordu.

Bu kuramı ortaya koyan, her sözüyle kitlelerde merak uyandıran ve her kitabıyla sadece bilim çevresiyle sınırlı kalmadan kitleleri de heyecanlandıran engelli bilim adamı Stephan Havking
Normal bir çocukluk, ergenlik ve delikanlılık döneminden sonra ilk gençlik yıllarında, 1960’ların başında 22 yaşındayken tedavisi olmayan Amyotrofik lateral skleroz(ALS) hastalığına yakalandı. Motor nöronların zamanla yüzde seksenini öldürerek sinir sistemini felç eden; ancak beynin zihinsel faaliyetlerine dokunmayan bu hastalık, Hawking’i tekerlekli sandalyede yaşamaya mahkûm etti. Ünlü bilim adamı, 1985 yılından bu yana sesini de yitirmiş olduğu için, koltuğuna yerleştirilmiş, yazıları sese dönüştürebilen bilgisayarı sayesinde insanlarla iletişim kurabiliyordu. Kuantum fiziği ve kara deliklerle ilgili iddialarıyla, bugün yaşayan bilim adamları arasında dünyada en çok tanınan isimdir. Kitapları, 40 dile çevrildi; evrenle ilgili çılgın teorik bilgilerini popüler hale getirmek için gereken maddi bağımsızlığı sağlayacak ve Cambridge Üniversitesi’ndeki uygulamalı matematik ve teorik fizik laboratuarını geliştirecek kadar da mal varlığının önemli bir bölümünü sattı. Hawking, hastalığıyla gizemli bir kişilik oluşturmaktadır.

Bu gün 70 yaşına gelmiş olan ünlü engelli bilim adamı artık yazı yazamıyor ve beyninden gelen sinyalleri boyun kaslarından alarak sese dönüştüren bilgisayarla, boyun kasları da zayıfladığı için düşüncelerini aktaramıyor. Son dönem teknolojisiyle beyin dalgaları yada göz bebeklerinin hareketlerini yazı yada sese dönüştürecek bilgisayarlar üretilmeye çalışılıyor.

Engelli bilim adamının saygınlığını görüyor musunuz? Halâ kuramı ve gelecek üzerine kafa yoran Stephan Hawking Cambridge üniversitesinde verdiği konferansla söyledikleri insanlığın geleceğini özetler nitelikteydi. Bu özette birde öneri sunuyordu. Önerileri olan bir bilim adamının göreceği saygının daha fazlasını görmesi bir engellinin çabasının değeri olarak hakkı olmalı bence.

‘Evrenin Durumu’ adlı konferansa sağlık durumunun el vermemesi nedeniyle bir konuşma kaydı göndererek, internet aracılığıyla toplantıyı canlı olarak izledi. O kayıtta ‘insanlığının geleceğinin gezegenler arası gezilerin mümkün duruma gelmesine bağlı’ diyen dahi bilim adamı; ‘aşağıya ayaklarınıza değil, gökyüzüne bakmayı aklınızda bulundurun. Yaşadığımız bu narin gezegenin ötesine gitmeyi başaramamamız durumunda bir 1000 yıl daha hayatta kalacağımızı sanmıyorum’ dedi. 

Bir engelli bilim adamının ‘ayağınıza değil, gökyüzüne bakın’ sözünü ilk bakışta engelinden dolayı söylemediğini konuşmasındaki cümle yapısı ta başından belli ediyor. Artık böyle bir konumda engel önemli değildir. Önemli olan geniş açıyla baktığı gerçeği engelsiz söyleyebilmesidir. Bunun için üniversitelerin, özel ve kamu kurum ve kuruluşlarının bunu sağlamaya var güçleriyle katıldıklarını görüyoruz. Gelişmişlik işte budur. Birkaç yazıdır dilime doladığım uygarlıkta budur.


Yazışma Adresim: www.goleaydin@hotmail.com


Yayın Tarihi: 01.02.2012