28 Nisan 2012 Cumartesi

SON ARAŞTIRMA VE BULUŞLAR ÜSTÜNE 2


Kendi kendine elektrik üreten düzeneğe sahip olmayan fakat uzun süreli kullanıma sahip piller, bataryalar var. Örnek vermek gerekirse bir telefonun şarjı tam 15 yıl gideceği söyleniyor. Haber şöyle: 

ŞARJI 15 YIL GİDECEK TELEFON

“Doğal afetler ve çığ düşmesi gibi acil durumlarda kullanılmak üzere tek pille yıllarca çalışabilen telefon geliştirildi. Telefonların pil ömrü her zaman kullanıcılar için en önemli problemlerden biri olmuştur. Xpal Power adlı bir firma bu sorunu aşmaya aday bir cihaz tanıttı.

Firmanın tanıttığı Spare One adlı telefon tek bir AA kalem pille 15 yıl boyunca çalışabiliyor. Sadece arama yapabileceğiniz telefon özellikle doğal felaketler gibi acil durumlarda kullanılmak üzere tasarlanmış.

Energizer’ın da desteğiyle hazrılanan Spare One yakın gelecekteki akıllı telefonlar için pil ömrü açısından ilham kaynağı olabilir. SpareOne isimli telefon tek bir kalem pille tam 15 yıl boyunca çalışabiliyor.

Sadece arama ve yer belirleme özelliği olan telefon 15 Mart’tan itibaren ABD ve İngiltere’de 70 dolardan satışa sunuldu. Telefon önümüzdeki yıl piyasaya sürülecek.”

Akümülatör, batarya veya pille kullanılan aygıtlar ne kadar çok işlevselse sarfiyatı o kadar çok oluyor. Tek işlevli aygıtlar bunun için daha az sarfiyata sahipler. Düşünsenize evinizin aynı anda bütün lambaları açıksa ne kadar elektrik yakar, tek lamba açıksa ne kadar elektrik yakar? Aygıtlar içinde aynı şey geçerli. Bunun için akıllı telefonlardan tutunda tablet bilgisayarlardan, laptop, notbook yada netbook bilgisayarlara kadar pek çok aygıtın şarjı öyle çok uzun olamıyor. Hepsinin o kadar çok işlevi varki, muhakkak gün içinde birden fazla işlevini kullanma ihtiyacı doğar. Başta sesli görüşme, ardından görüntülü görüşme, resim çekme, video çekme ve oynatma, müzik dinleme.. sadece dinleme değil tabi; bunları kablosuz yanındakine iletme, yanındakinden aynı şekilde alma hep enerji sarfiyatı demektir. Bunada çözüm aranıyor doğal olarak. Sıkı durun bu konuda bir haberim var. Hatta “olmaz artık” dedirten bir haber..  

DOKUNDUKÇA ŞARJ OLACAKLAR

“Bu tablet bilgisayarın elektriğe ihtiyacı yok; zaten şarjı da hiç bitmiyor.
Piyasada tahmin ettiğinizden bile çok daha fazla tablet bilgisayar bulunuyor. Birçok ülkede sadece Samsung ve iPad gibi markalar ön planda olsa da aslında durum bundan çok daha farklı.

Desingboom isimli siteyse; yaptığı bir yarışmayla geleceğin bilgisayar tasarımlarını ön plana çıkarmak istedi. Fujitsu Desing Award 2011 adı altında yapılan ve 3,000 civarı farklı tasarımın katıldığı yarışmayıysa, Ecopad isimli bir tasarım, jüri özel ödülüyle birlikte kazandı.
Ecopad’ın çalışma mantığı tamamen ‘greener computing’ yani doğa dostu bir şekilde çalışmaya dayanıyor. Piezoelektrik (Basınca dayalı elektrik) olarak bilinen bir teknolojiyle, tabletin şarjının sürekli dolması sağlanıyor. Ecowizer’e göre ortalama bir tablet bilgisayar kullanıcısı, cihaza günde 10,000 kereden fazla kez dokunuyor. Yapılan tasarımsa uygulanan bu basıncı enerjiye dönüştürmeye odaklı ve her dokunuşta ortaya çıkan enerjiyi, dokunmatik ekranın altındaki bir başka haznede depolamaya yönelik.

Hali hazırda bulunan dokunmatik ekranlar ile kullanılabilir gibi gözüken sistem, bilindik şarjlı ürünleri ortadan kaldırabilecek gibi gözüküyor.”  

Bu haberi vermeden önce çok işlevli aygıtların daha çok sarfiyatlı olduğunu belirtmiştim ya, bu haber gerçekleşirse durum tersine dönecek. Ne kadar işlevsel olursa o kadar kullanılır. Kullanıldığı, yani dokunulduğu anda şarj olacağı için sarfiyat konusu ortadan kalkar.

Elektriğin saklanması kadar iletilmesi de önemlidir. Bu iletim sırasında oluşan kayıplar
önemsiz olmasa gerek. Önemli olduğu için bu konuda da Amerika’da yapılan bir araştırma meyvesini vermiş. Gelecek yazıda bu konuya değineceğim.


DEVAM EDECEK


  
Yazışma Adresim: www.goleaydin@hotmail.com
Gazete Adresimiz: www.anadolumedyagrup.com

Yayın Tarihi: 11.04.2012

SON ARAŞTIRMA VE BULUŞLAR ÜSTÜNE 1


Bugüne kadar aşk için denilmedik şey kalmamıştır. Bunların birçoğunu biliyoruzdur mutlaka. Aşkın gözü kör ettiği herkesin aklına gelirde, aklı baştan uçurduğu gelmez mi? Aşık aşkı için dağları deldiği gibi, ateşlerin üstünde yürümez mi? Bütün bunlar neyin işaretidir diye sorsam ne dersiniz? Sevginin büyüklüğünün mü, sevginin kutsallığının mı? Aşk fiziksel bir olay mıdır, ruhsal bir duygu yoğunluğu mu? Bütün bunlara bir kırmızı çizgi çekmek gerekecek sanırım, çünkü; aşkın sağlıksız bir gelişmenin işareti olduğunu Londra Üniversitesi’nde yapılan küçük bir araştırmayla bulmuşlar.

Haber şöyle:

“AŞK NEDİR?

Aşkın, beyinde muhakeme yeteneğini çalıştıran bölümü etkisiz hale getirdiği, beyindeki kimyasallardan serotoninin aşıklarda ve saplantılı kişilik bozukluğu olanlarda aynı seviyede olduğu belirlendi.

İnsanoğlunun en güçlü ve coşkulu ruh hallerinden olan aşkın nörolojik temellerini araştıran nörologlar, bu sevgi ve arzunun yoğunluğunu ölçtüler. Londra Üniversitesi Nörobiyoloji profesörlerinden Semir Zeki, fonksiyonel MRI kullanarak yaptığı araştırmada, 17 kişiye önce sevdiği kişinin, ardından da arkadaşlarının fotoğrafları gösterilerek, serebral
kan akışları izlendi. Araştırmada insana müthiş mutluluk ve haz veren aşkın, kişilerdeki ‘muhakeme yeteneğini yitirdiği’ ve ‘saplantılı kişilik bozukluğuna’ neden olduğu ortaya çıktı.”

Aşık olduğu kişiye azap çektiren, bunu sevgisinden dolayı sevdiğini kıskanarak yaptığını söyleyenlerle, gene aynı gerekçelerle cana veya canına kıyanlara bakınca görüyoruz. Aşkın pek sağlıklı davranış yolu olmadığını mı söylemek zorunda kalacağız? Aşkın içinde böyle bir ihtimal kuvvetle muhtemel olabilir. Hatta mümkündür bile. Ama bu aşkın güzelliğini gölgelemeye yetmiyor. Ne büyük çelişki..

Biliyorsunuz her işin başında enerji gelir. Dünya savaşları enerji savaşlarıdır. Konuyu dağıtmayalım, enerjiyi saklama konusuna gelelim. Kömür, doğal gaz ve petrol türevleri kolaylıkla depolama yöntemiyle saklanabilirken, bir şekilde enerji ileri tarihlerde kullanılmak üzere saklanmış oluyor. Fakat elektrik enerjisini saklamak çok zor. Batarya, akümülatör, pil ile saklanan elektrik enerjisi diğer enerji ürünlerinin depolarda saklandığı gibi hem miktar olarak hem zaman olarak uzun süre saklanamıyor. Çünkü her türlü şart elektriğin akıp gitmesine sebep olmaktadır. Gene de bu konuda, en temiz enerji elektriği saklamak konusunda çalışmalar yapılmakta.

Gel gelelim bu konuda şaşırtıcı bir habere rastladım. Bu kadar uzun süre elektrik saklanması nasıl mümkün olmuş, görelim.      

60 YILLIK PİL

“Tam 60 yıldır zamana meydan okuyan, bitmeyen ve hala çalışan pil, bilim dünyasını şaşırttı...

Zamanlı zamansız biten piller kimin en büyük dertlerinden biri olmadı ki? Bitmeyen bir pil herkesin hayali ancak 1950’lerde yapılan bir pil üzerinden 60 yıl geçmiş olmasına rağmen halen dolu. 60 yıldan beri çalışan pili bilim adamları açıklamakta zorlanıyor.

Vasile Karpen tarafından tasarlanmış bir daimi hareket makinesine bağlı pil, bundan on yıllar önce bitmiş olmalıydı. Romanya’daki Ulusal Teknik Müzesi’nde bulunan cihaz için bilim adamlarının bir kısmı ısı enerjisini mekanik enerjiye dönüştürdüğünü söylese de bazı bilim adamları olayı termodinamikle açıklamaya çalışıyor.
Cihaz şu şekilde çalışıyor; Seri şekilde bağlanmış iki elektrik pil, küçük bir motora bağlı. Motor, bir düğmeye bağlı olan bıçağı hareket ettiriyor. Her yarım harekette bir devreyi açan bıçak, ikinci yarının başlangıcında devreyi kapatıyor. Bıçağın bir devri hesaplanmış ve bu şekilde piller yeniden dolabiliyor, ayrıca devre açıkken de polarizasyonu sağlayabiliyorlar.”

Anlaşıldı, demek ki elektrik kendi içinde tekrar tekrar üretilirse saklanabiliyor. Kendi kendine elektrik üreten düzeneğe sahip olmayan fakat uzun süreli kullanıma sahip piller, bataryalar var. Örnek vermek gerekirse bir telefonun şarjı tam 15 yıl gideceği söyleniyor. Haber şöyle:  


DEVAM EDECEK


Yazışma Adresim: www.goleaydin@hotmail.com
Gazete Adresimiz: www.anadolumedyagrup.com


Yayın Tarihi: 09.04.2012

ŞAİRLERİN ŞİİRLERİYLE SÖYLEDİĞİ 117


Merhaba sevgili okurlar. Bu hafta bir kadın şair ve yazardan şiirler seçtim. 1901 yılında
Osmanlı İmparatorluğunun son dönem İstanbul’unda dünyaya gelen Halide Nusret Zorlutuna  10 Haziran 1984’te, Türkiye Cumhuriyeti İstanbul’unda vefat etmiştir.  Edebiyat çevremizde “Kadın yazarların annesi” olarak anılır. Hece ölçüsünde hamasi şiirleri ve günlük kullanılan Türkçeyle romanları vardır. Babası Erzurumlu Zorluoğullarından gazeteci Mehmet Selim, daha sonraki adı ile Avnullah Kâzımî Beydir. Ünlü gazeteci Süleyman Tevfik Özzorluoğlu ise amcasıdır. Yazın dünyasına doğan şairimizden sonra bir kızı ve bir yeğeni de yazarlığı seçmişlerdir. Romancı Emine Işınsu’nun annesi, Pınar Kür’ün teyzesidir.

Şairimizin babası Avnullah Kazimi Bey, 1908 yılında “Fedekeran-i Millet Cemiyeti” adlı bir siyasi parti kurup muhalefete başladığı için İttihat ve Terakki Partisi yönetimini kızdırır, yıllarca sürgün ve zindan hayatı yaşamak zorunda kalır. Daha sonra Avnullah Bey bir süre siyasetten çekilmeyi kabul edip Kerkük’e mutasarrıf olarak görevlendirilir ve ailecek Kerkük’e giderler. Şairimiz Kerkük’teki çocukluk yıllarını “Bir Devrin Romanı” adlı anı kitabında aktarmıştır.

I. Dünya Savaşı’nın başladığı sırada İstanbul’a dönülünce Halide Hanım Erenköy Kız Lisesi’ne devam etti. Bu okulda orta tahsilini yapmakta iken babasını kaybetti. Babasının ölümü üzerine yazdığı “Ağlayan Kahkahalar” adlı yazısı 1917 yılında Talebe Defteri adlı derginin yarışmasında birinci olup yayımlanınca edebiyat dünyasına adım atmış oldu.
Lise öğrenimini tamamladıktan sonra bir süre İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümünde eğitim gördü. Ekonomik koşullar nedeniyle çalışmak zorunluluğu doğunca Darülmuallimat sınavlarına girdi ve öğretmen olma hakkını elde etti. Öğretmenlik mesleğini çok sevdi ve kendisinin öğretmen olmak için yaratıldığı inancını her zaman ifade etti. İstanbul’da öğretmenlik yaparken bir yandan İstanbul Darülfünun’da Tarih Bölümü’ne devam etti, özel olarak İngilizce öğrendi.

...

ARZ-I HAL

Gecenin bir saatinde
Eşiğine varan bendim
Kuşlar yuvada, kurt inde
Karanlığı yaran bendim

Sabahları erken erken
Yürek hasretle yanarken
Firkatin bahçelerinden
Vuslat gülü deren bendim

Bendim semada dolanan
Bendim oraya ney çalan
Parmakların uçlarından
Nuru alıp veren bendim

Hayır! Hiçbiri değildim
Hepsi benim hayallerim...
Dolaşarak iklim iklim
Doğru yolu soran bendim

Seni buldum şahım seni
Tut elinden üftâdeni
Koma karanlıkta beni
Mevlana! Aman efendim

Halide Nusret Zorlutuna

***

BAYRAK MERASİMİNDE


“Hazırol!” emri... Selam... Sonra yürekler çarpar;
Genç göğüsler kabarır, ruhları kaplar da bahar.
Şafak üstünde gülerken güzelim “nazlı hilal”
Yükselir bir heyecan dalgası... yüzler al al

“Korkma sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak
Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak.
O benim milletimin yıldızıdır parlayacak,
O benimdir, o benim milletimdir ancak!”

Her çocuk bir koca aslan “o benimdir!” derken,
Ona can vermeğe hazır bir işaret etsen
Her yürek aşkına tutkundur ezelden ebede:
Şu küçük yavru, bu genç kız, o beyaz saçlı dede.

Onun aşkıyla erir kalpleri örten kara yas;
Bu kızıl gül dedemizden, atamızdan miras.
Ona gül rengini vermiş dökülen kanlarımız:
Sönmesin, ey yüce Tanrım, budur ancak varımız!

Halide Nusret Zorlutuna

***

BİR ÇOCUK VARDI

Yıllar yıllar öncesi..
Bir tatlı çocuk vardı:
Bülbül sesiydi sesi,
Gülüşleri bahardı!

Ümitti, emeldi o
Her şeyden güzeldi o
Dünyaya bedeldi o
Ve dünya ona dardı!

Derken bir koca dünya parçalandı birden
Dağılıverdi ortalığa
Yalandan dünyacıklar
Ortaklık darmaduman
Ortalık perperişan
Ortalık kırık dökük, yamru yumru, düğüm düğüm..

Nerde benim tatlı küçüğüm?
Hangi yalandan dünyada kaldı,
Hangi yalancı rüyaya daldı?.. 

Halide Nusret Zorlutuna

***

DUYUŞLAR

I

Yolda yuvarlanan bir taş
Karşıki yapıya doğru.
Ne taşıdır?... Anlamak zor .!
Hiç Anadolu kokmuyor.

Bu taş benim taşım değil

Önümde tabak tabak aş,
Bardakta renkli renkli su,
Kim pişirmiş, Kim kotarmış?
İçinde acep ne varmış?...

Bu aş benim aşım değil !

Bazı gözlerden akar yaş,
Benimseyemem doğrusu!
Belli yürekten akmıyor,
Benim içimi yakmıyor...

Bu yaş benim yaşım değil

II

Tövbe ! Yanılmışım meğer
Üstünde izim, sert eser.
Çocuğum, sen postunu ser
Bu yer Türk’ün öz vatanı.

Atalarım, kapısını
Açmış, yapmış yapısını,
Mühürlemiş tapusunu .
Bu yer Türk’ün öz vatanı

Kanla çizilmiştir sınır
Uzanan eli hemen kır!
Hak, hakikin yardımcısıdır.
Bu yer Türk’ün öz vatanı

Halide Nusret Zorlutuna

***

GEL BAHAR

Gel bahar, erit bu yolun karını,
Geçen seneleri anmayalım hiç
Dinle bülbüllerin şarkılarını
Güllerin kıpkızıl şarabını iç.
Bu dünya bir büyük meyhanedir, gel!

Gel bahar, gel bahar, yakınlarda gül!
Denize renginden armağan bırak
Ufuklarda gezin, semaya süzül
Sonra yavaş yavaş in, içime ak!
Gönlüm hasretinle divanedir, gel!

Halide Nusret Zorlutuna

***

GİT BAHAR

Çekil bu gölgeli yolda gezinme,
Bahar bakışların yine pek sarhoş.
Yanılıp gönlüme misafir inme.
Kapısı kilitli, mihrabı bomboş

Mabettir orasi, meyhane değil...

Işiklar, kokular, sesler, çiçekler...
Ömrünün her günü bir başka düğün,
Bülbüller koynunda açtı çiçekler
Güller dökülürler göğsüne bütün!..

Gerçekten güzelsin, efsane değil:

Altınlı başında papatya niçin?
Sarı saçlarına pembe gül takın
Git bahar...Gönlümde ibadet için,
Diz çöken kızları ürkütme sakın,

Kalbime girme, o kaşane değil!..

Git bahar, git bahar ! Uzaklarda gül,
Denize renginden bırak hediye,
Ufuklarda gezin, semaya süzül...
Kalbime sokulma “Peymane!” diye,

Gördüklerin kandil, peymane değil!

Halide Nusret Zorlutuna

***

KUM SAATİ

Bir kum saatinde erimiş gibi,
Zaman parça, an parça parça.
Hangi zalim oktur delen bu kalbi?
Göğsümden dökülen kan parça parça.

Benim değil artık, yaşamıyor dün.
Doğar mı doğmaz mı beklediğim gün?...
Bu yalan dünyada ne var ki bütün,
Huzur parça parça, can parça parça.

Yaşanmamış ömre yan parça parça!...

Halide Nusret Zorlutuna

***

MUCİZE

Büyük kudretine pek çok inandım,
Seni ta içimden sevdim ben, Tanrım!
Gönlüme tecelli eyledin sandım;
Yavrumu bağrıma basarken, Tanrım!

Yüzü gülden pembe, güneşten parlak,
Gözlerinin nuru sendedir mutlak,
Onun çehresinde sana tapınmak
Eğer bir günahsa affet sen, Tanrım!

Gönlüme taktım da neşeden kanat,
Gözlerime doldu göklerin kat kat...
Her eserin güzel ve yüksek, fakat
Bu çocuk en büyük mucizen Tanrım! 

Halide Nusret Zorlutuna

***

SEVMEK

Sevmek...Delicesine, deliler gibi sevmek!
Kuş uçar gibi sevmek, gök gürler gibi sevmek.

Bir çocuk inancıyla inanarak, kanarak
Ve bir günahkar fani azabıyla yanarak,

Hep onu arayarak baharda, yazda, kışta;
Nihayet “Büyük Sır”ra ulaşmak bir bakışta.

O bakışta okumak aşkın büyük adını,
Hep o büyük bakışta bulmak var olmanın tadını.

Sevmek: Hasta anneyi, altın başlı yavruyu,
Baharı, yıldızları, göğü, güneşi, suyu...

Yürekten kopan ince bir ahı, sever gibi,
Sevmek...Toprağı sever, Allah’ı sever gibi!

Halide Nusret Zorlutuna

***

YAYLA TÜRKÜSÜ

Bingöl yaylasında bin renktir bahar,
O güzel adına kurban yaylalar!
Bir yudum suyunda binbir şifa var,

Sarmaşır güneşle, öpüşür ayla,
“Yaylalar içinde Erzurum yayla”

Gülüne başka gül uyar mı ola?
Türküsünü Tanrım duyar mı ola?
Düşümde gördüğüm bu yar mı ola?

Sarmaşır güneşle, öpüşür ayla,
“Yaylalar içinde Erzurum yayla”

Damarında akan Türkün kanıdır.
Göğsünü kabartan Türkün şanıdır;
Yayla Türkün canı, öz vatanıdır,

Sarmaşır güneşle, öpüşür ayla,
“Yaylalar içinde Erzurum yayla”

Halide Nusret Zorlutuna

***

YALNIZ

İncecikten bir kar yağar
Tozar Elif Elif diye
Karacaoğlan


Esen boz rüzgâr mıdır?
İncecikten bir kar mıdır?...
Elifimi hatırlattı bana birden

Elif akla gelir de öbürleri dururlar mı?
Sevgililer
Geldiler
Birer birer:
Bânu'm, Çağrı'm, Yağmur'um, Emrah'ım
Kuşattılar çevremi,
Kiminin kolları boynumda,
Kimi tırmanır dizlerime.
Birbirinden güzel, birbirinden tatlı.

Kim demiş ki yalnızım?...
Camların ardındaki rüzgâr mı, kar mı ?..
Kim bakar artık!
Güneşler doldu bomboş evime,
Gönlüm güneşe doğru kanatlı.
Sana sonsuz şükürler Allah'ım!...

Halide Nusret Zorlutuna

***

Özdemir İnce’nin şiirlerine yer verdiğim yazımı şöyle bitirmiştim:

“Bence ülkemizde yer alan her düşünceye saygı duymamız gerekir. Siyasi yelpazenin her kesiminden şair ve şiirlere yer vermemi bu açıdan değerlendirirseniz amacıma varmış olurum. Daha iyi bir gelecek için birbirimizi bilecek kadar dinleyelim. (...)”

Aynı düşüncelerle her yazımı bitirmek istiyorum. İnsanın bir fikri, savunduğu düşüncesi vardır. Ama o fikir veya düşünce tüm insanlığın mutluluğundan üstün olamaz. Onun için her görüşten sanatçıyla dirsek temasımız olmalı.


Hepinize sağlıklı, neşeli pazarlar sevgili okurlarım. Hoşçakalın!



Yazışma Adresim: www.goleaydin@hotmail.com
Gazete Adresimiz: www.anadolumedyagrup.com

Yayın Tarihi: 08.04.2012


OSMANLIDAN CUMHURİYETE ANAYASALAR 9


Yazı dizimizin sonuna geldiğimiz bu bölümde Osmanlıdan Cumhuriyete anayasa serüvenimizi özetlersek gelgitleri olsa bile özgürlük yolculuğumuzdan başka bir şey olmadığını görürüz. Bu ister dış destekli, ister tepeden inme yoluyla olsun bir gurubun yada bir şahsın buyruklarıyla ülke yönetmesini bitirmiştir. Keşke iç dinamiklerimiz sonucu demokrasiyi talep eder bir toplum olsaydık. Bugün modası geçmiş bir Marksist söylem olsa bile söylemeden geçemeyeceğim; “Asya Tipi Üretim Tarzı”na sahip bir imparatorluk anlayışının ürünü olmamız yüzünden demokrasiyi talep eden yerli sermayemiz oluşmadığı için iş aydınlara kaldı. Bu yüzden batıda görülen tarihsel süreç burada işlememiştir. O kadar mesafe almamıza rağmen hala daha demokrasi konusunda olgun bir toplum olduğumuz kanısında değilim. Tekrarlamadan edemeyeceğim; keşke iç dinamiklerimiz sonucu demokrasiyi talep eder bir toplum olsaydık. Çünkü o zaman korkulardan uzak bir toplum olurduk. Sistemimiz sağlıklı yol alırdı.

Daha anayasa hazırladığımız ilk aşamada bile aydınlar ve padişah birbirleriyle çelişmişler ve baskın basanın mantığıyla hareket edilip bir iktidar kavgası vermişlerdir. Bu kavgada ilk aşamayı Sultan Abdülhamit kazanmıştır.

İlk anayasamız olan “1876 Kanun-i esasisi” toplumsal ihtiyaçların değil, güçsüz düşen bir imparatorluğun içişlerine karışan o günkü büyük devletlerin zorlamasının eseridir. Padişah fermanıyla mutlakiyetten, yani padişah buyruğundan kanun devletine böylelikle geçilmiştir.

“İlk anayasada padişahın yetkilerinin fazlalığı Heyet-i Mebusanın yasama sürecine katılma ve hükümetleri denetlemesine izin vermiyordu.”

1876 yılında Anayasal monarşiye dönüşen Osmanlı İmparatorluğunda Sultan Abdülhamit’in kendi koyduğu kanunu kaldırarak sekteye uğrayan süreç, 8 Ağustos 1909 yılında birçok maddesi değiştirilip yenilenerek tekrar yürürlüğe giren “Kanun-i Esasi”yle bir kez daha başlarken, padişahın yetkileri sınırlandırılıyordu.

“Söz konusu değişikliklerle padişahın yetkileri önemli ölçüde sınırlanmıştır. Sadrazamı ve onun seçtiği Heyet-i Vükela üyelerinin Padişah tarafından atanmasına rağmen, Heyet-i Vükela bireysel ve toplu olarak Meclis-i Mebusan’a karşı sorumlu tutulmuş; bir konuyu görüşmek için Padişah’tan izin alma zorunluluğu kaldırılmıştır. Parlamento’nun Padişah’ın daveti olmaksızın kendiliğinden toplanması ve Padişah’ın iznine gerek olmadan yasa önerebilmesi mümkün hale getirilmiştir. Padişah’ın ‘mutlak veto’ yetkisi ‘geciktirici veto’ya dönüştürülmüştür.”

Cumhuriyetin kuruluş aşamasında ikinci, tüm demokrasi tarihimizin üçüncü anayasası “1921 Teşkilat-ı Esasiye” kanunu adıyla tarihe geçen, “Egemenliğin kayıtsız şartsız millete ait olduğu’ ilkesi ilk kez bu anayasada ifade edilen, iktidarın kaynağında köklü bir dönüşümü gösteren” TBMM ile halkı kurtuluş ve kuruluş mücadelesine dahil eden, yerel yönetimlere oldukça yetkiler veren bir çerçeve anayasadır.

Cumhuriyet kurulduktan sonra 1924 anayasası kabul edildi. Yarı başkanlık sistemini andıran cumhur başkanlığı makamının gücüne karşılık meclisin denetleyiciliği de konularak bir tür parlamentarizmin uygulanmasını sağlamıştır.

1924 Anayasasının özgürlük ve eşitlik anlayışı genel ve soyuttur. Klasik ve siyasi hak ve özgürlükler tanımış olmasına rağmen, ilköğretimin devlet okullarında parasız olması dışında, sosyal ve ekonomik haklar hiç yer almaz. Anayasa, düzenlediği hak ve özgürlükler için güvenceler öngörmemiş; milletin tek ve gerçek temsilcisi olan TBMM tarafından yasa yoluyla söz konusu hak ve özgürlüklerin düzenlenip korunacağını varsaymıştır. 1921 Anayasasının benimsediği yerinden yönetim ilkesi bu Anayasada benimsenmemiş ve yerel yönetimler merkezin denetimine bırakılmıştır. 

1924 anayasasının kuruluş amacından saptırılabileceği sanısıyla 1960 ihtilalinin ardından bireyi ön plana koyan, egemenliğin kullanımını sadece parlamentoya bırakmayan, cumhurbaşkanını (Avrupa’daki kralların temsili özelliğinin dışında yetkisiz olması gibi) yönetimden ayıran bir anlayış 1961 anayasasınca kabul edilmiştir.  “2. maddesi cumhuriyetin niteliklerini sıralamıştır. Bunlar içinde devletin insan haklarına dayanması, aynı zamanda sosyal bir hukuk devleti olması önceki anayasalarımızda yer almayan özelliklerdir.”

Bu anayasa sayesinde bireyin korunduğunu ve çalışanların örgütlenip kendilerini ifade edebildiğini görüyoruz. Geçen süre içinde kendisini geleceğe taşıyacak sınıfsal temele dayanmayan cumhuriyet bu anayasa ile sınıfsal ayrılığı kabul etmiştir. İş dünyası ilk kez toplu sözleşmeler dönemine girmiştir.

Daha önce bütün esaslarıyla andığımız anayasalarımızı bu bölümde özet olarak ele aldığımız için bazı bölümler atlanmış gibi gelebilir; amacım öze dokunan noktaları belirtmek olduğu için kimi yerleri es geçiyorum. Elbetteki tamamının asıl etkiyi oluşturduğunu unutmuş değilim. Bu bakımdan 1961 anayasasının rejimi koruyan diğer esaslarına hiç itirazım yok. Daha sonra 1982 anayasasıyla yetkileri arttırılacak olan Milli Güvenlik Kurulunun oluşturulması bence demokrasiye güvensizliğin işaretidir.

1982 anayasasını anlatırken 5. bölümde şunları yazmıştım.

“1982 anayasası1924 anayasası gibidir, yer yer somut içerikten uzaklaşır. 1924 Anayasası bir kuruluş ve modernleşme anayasasıdır. Toplumsal veri çok fazla olmadığı için soyut içerikle hedefe yürüyüşü gerçekleştirmiştir. 1982 anayasası ise giderek keskin bıçak gibi ikiye ayrılmış toplumu birleştirmek için soyut kavramları seçmiştir.”  

Buna şunlar eklenirse yerinde olacaktır. 1982 anayasası devletin yüceltildiği, halka güvenin olmadığı bir anayasadır. Her maddesiyle önce devlet korunmaktadır. Bunun için çalışma yaşamında çalışanların aleyhine tutumlar sergilenir. Yüksek öğretimden radyo televizyona kadar birçok özel ve tüzel kurum ve kuruluşları denetleyen üst kurumlar kurulmuştur.

Gene yazımızın 82 anayasasını incelediğimiz 5. bölümden bana ait satırlardan alıntıyla yazımızı bitirelim.

“Yeni anayasa hazırlandığı şu günlerde AKP hükümeti ve onun lideri başbakan sayın Erdoğan’ın anayasa referandumuyla YSHK kanununda yaptığı değişikliği dikkate alınmalıdır. Buradan şu anlaşılmalıdır; yeni anayasada hükümetler daha denetlenmez olacaklardır. Çıkacak yeni anayasa halkın egemenliği adına meclisin denetlenememesi, buna bağlı olarak hükümetlerin gücünün arttırılması söz konusu olacaktır. Temsili demokrasi kültüründe bu belki yeterli kabul edilebilir. Fakat çağımız temsili demokrasiyi aşmış, katılımcı demokrasiye geçmiştir. Hele hele internet denen hızlı iletişim ve bilişim çağında toplumu eski toplum zaaflarına sahip zannedip eski alışkanlıklara bağlı kalarak yönetmek mümkün olamayacaktır.”


SON SÖZ:

Sevgili dostlar cahil cesaretiyle engellilerin ihtiyaçlarına ve özlemlerine cevap verecek bir anayasa taslağını www.yenianayasa.tbmm.gov.tr adresine yolladım. Aldığım haberlere göre ilimizden birçok kuruluş ve kişiler hazırlıklarını tamamlamak üzereler ve yakında önerilerini TBMM Başkanlığına iletecekler. Çorbada tuzunuz olsun istemez misiniz?


BİTTİ


Yazışma Adresim: www.goleaydin@hotmail.com
Gazete Adresimiz: www.anadolumedyagrup.com

Yayın Tarihi06.04.2012

OSMANLIDAN CUMHURİYETE ANAYASALAR 8



Bugüne dek yaptığımız anayasalarımızı incelediğimiz yazı dizimize kaldığımız yerden devam edelim. 

***

Demokratik Devlet: “Farklı ve tarihsel demokrasi anlayışları içinden 1982 Anayasasının kastettiği demokrasi türü, Batıda biçimlenmiş olan liberal demokrasi anlayışıdır. Anayasanın 6. maddesine göre, egemenlik kayıtsız şartsız milletindir. Ulusal egemenlik ülkedeki yönetim biçiminin halkın kendi kendisini yönetmesi esasına dayanan demokratik sistem olmasını gerektirir. Egemenliğin ulusa ait olduğunu söylemek, en üstün iktidarın bir tek kişi ya da gruba değil, bütün ulusa ait olduğu anlamına gelir. Anayasa, egemenliğin kullanılmasının hiçbir surette hiçbir kişiye, zümreye veya sınıfa bırakılamayacağını belirterek de bu noktanın altını çizmektedir. Millet egemenliğinin anayasanın koyduğu esaslara göre kullanılacağının Anayasada düzenlenmiş olması, egemenliğin sınırsız kullanımına izin vermez. Seçimlerin halk egemeliğini hayata geçirebilmesi için genel, eşit, serbest, gizli oy, açık sayım ve döküm gibi ilkeler esas alınarak yapılması gerekir. Anayasa, seçimlerin dürüstlüğünün sağlanması görevini Yüksek Seçim Kuruluna vermiştir. Çağdaş demokrasinin vazgeçilmez öğelerinden biri de Siyasal partilerdir.. Bu nedenle, Anayasa siyasal partilerin kuruluş ve çalışmalarını garanti altına alan düzenlemelere yer vermiştir. Anayasa’da 1995 ve 2001 yıllarında yapılan değişikliklerle siyasal faaliyet ve siyasal partiler alanındaki yasaklar büyük ölçüde kaldırılmış ve özgürlükler genişletilmiştir. Serbest seçimlerle siyasal partilerin anayasada güvence altına alınması, demokrasinin en önemli unsurlarından biri olan siyasal çoğulculuğun gerçekleştirilmesi açısından da önemlidir.”

Demokrasilerde kendi içinde farklılıklar gösterir. 1982 anayasası devletin liberal demokrasiyi öne çıkararak ülke ekonomisinde ana belirleyici olmaktan çıktığını, karma ekonomilerle beş yıllık kalkınma planlarından vazgeçildiğini görürüz. Devlet sadece hizmet sektöründe olmakla yetinecektir. İç ve dış güvenliği sağlayacak sağlık, eğitim yasama konularının dışında kalan her konuda hakemlik yapmaktan başka bir şey düşünmeyecektir.  Bunun eseri olarak liberallerin savunduğu gibi emeğin değeri katma değerin içinde sayılmadan hep maliyet arttırıcı unsur olarak görülerek her geçen yıl biraz daha düşürülmüştür. Devlet sınıfsal temele dayalı sendikaları komünizmi savundukları gerekçesiyle durdurmak için liberallerin safında yer alarak baskı unsuru olmayı yeğlemiştir.


Sosyal Devlet:Bu ilke, sosyal adalet içinde refahı yaygınlaştırmayı amaçlamak olarak tanımlanabilir. 1982 Anayasası, sosyal devletin gerçekleştirilmesi amacıyla bireylere tek başlarına veya toplu olarak kullanabilecekleri çeşitli haklar tanımıştır. Bunların bir bölümü çalışma ve emeğin korunmasına ilişkin düzenlemelerden (çalışma hakkı ve ödevi; zorla çalıştırma ve angarya yasağı; ücrette adaletin sağlanması vb.); bir bölümü gelir ve servet farklılıklarının azaltılmasına yönelik hükümlerden (vergi adaleti; özel mülkiyetin kamu yararı amacıyla sınırlanması; sosyal güvenlik; eğitim ve öğretim; sağlık; çevre ve konut hakkı vb) oluşmaktadır. Ayrıca sendika, toplu sözleşme ve grev gibi toplu olarak kullanılabilen haklar da Anayasamızda düzenlenmiştir. Anayasa, değişik 65. maddesinde, "Devlet, sosyal ve ekonomik alanlarda Anayasa ile belirlenen görevlerini, bu görevlerin amaçlarına uygun öncelikler gözeterek mali kaynakların yeterliliği ölçüsünde yerine getirir." diyerek, devletin bu alandaki sorumluluğunun sınırını çizmektedir.”

1982 Anayasası da sosyal devlet yapısına vurgu yapmıştır. Çalışanların hakkını, gelecekteki
durumunu belirleme, sağlık hizmetlerinden sınırsız yararlandırma, eğitim ve öğretim, konut gibi daha bir çok konuda düzenlemeler getirmiştir. Sosyal devletçilik vasfı çağdaş devlet olmanın bir ölçütüdür. Bir devletin sosyalleşmesi zenginliğinin ve bireye verdiği değerin göstergesidir. Yaşlısını, güçsüzünü, sakatını sokakta bırakmayan devlet, devlet olmayı hak etmiş devlettir.   


Hukuk Devleti: “Anayasanın 2. maddesinde cumhuriyetin nitelikleri arasında sayılan hukuk devleti, bireylere hukuk güvenliği sağlayan, yöneticilerin de hukuka bağlı olduğu devlet olarak tanımlanabilir. 1982 Anayasasına göre, yürütme yetkisi ve görevi anayasa ve yasalara uygun olarak yerine getirilir. Anayasa, ayrıca, idarenin her türlü eylem ve işlemlerine karşı yargı yolunun açık olduğunu belirterek devlet organlarının hukuka bağlılığını güvence altına almaktadır. İdarenin işlemlerinin yanı sıra, yasaların anayasaya uygunluğunun da yargı organı denetimine tabi tutulmasının hukuk devleti ilkesinin gerçekleştirilmesi açısından büyük önemi vardır. 1961 yılında hukuk sistemimize giren Anayasa Mahkemesi, 1982 Anayasasında da aynen korunmuştur. Anayasa Mahkemesi, Anayasada belirtilen diğer yetki ve görevlerinin yanı sıra yasaların, kanun hükmünde kararnamelerin ve meclis içtüzüğünün anayasaya uygunluğunun denetimini yapma yetkisiyle donatılmıştır. Anayasanın 10. maddesinde yer alan kanun önünde eşitlik; 38. maddesinde sayılan suç ve cezalara ilişkin evrensel ilkeler; yargı organının bağımsızlığını ve tarafsızlığını sağlamaya yönelik düzenlemeler hukuk devleti ilkesinin gerçekleştirilmesini sağlayan güvencelerdir.” 

Hep duyarız; “bugün hiç ihtiyacı olmayana bile bir gün hukuk gerekebilir” denir. İnsan ve insan ilişkileri, insan ve eşya ilişkileri, insan ve mülkiyet hakları devam ettiği sürece hukuk her zaman varlığını sürdürecek ve her insanın hukuk’a ihtiyacı hep olacaktır. Hukuk devleti (ihtiyarlar heyetinin bilgileri ve gönlünün dilediği gibi hareket etmeyen) yazılı kuralları olan devlettir. Devlet yönetiminden paylaşıma, ödüllendirmeden cezalandırmaya kadar her şeyi kapsayan hukuk kurum ve kuruluşlarla birlikte bireylerin uyum içinde davranmasını gücü yetenin, gücünü zayıfa karşı kullanma hakimiyetini engellemeyi sağlar. 

1982 Anayasası da bugüne kadar 15 kez değişikliğe uğramıştır. Bir çok yönden artık o ilk kabul edilişindeki Anayasa değildir.


DEVAM EDECEK

Yazışma Adresim: www.goleaydin@hotmail.com
Gazete Adresimiz: www.anadolumedyagrup.com

Yayın Tarihi04.04.2012


OSMANLIDAN CUMHURİYETE ANAYASALAR 7


Yazı dizimizin giriş bölümde yeni bir anayasa hazırlanma aşamasında engelliler olarak katkıda bulunmak istediğimizi vurgulamış, anayasa yapmanın temel esasları üzerinde durmuş, cumhuriyet tarihi boyunca 3 kez, Osmanlı geçmişimizle birlikte 5 kez anayasa yaptığımızı ve anayasaların incelenirse özgürlüğe gidişin kilometre taşları olduğunun görüleceğini belirtmiştim.

İlk anayasanın kabul edildiği 1876 yılından günümüze kadar yaptığımız 5 anayasadan sonra 6.’sını yapma aşamasına geldiğimiz şu günlerde umarım ki ilk sivil anayasayı büyük uzlaşma ile tek parti dayatması olmadan daha özgür bir gelecek için yapmayı başarırız.

Bugüne dek yaptığımız anayasalarımızı incelediğimiz yazı dizimize kaldığımız yerden devam edelim. 

***

 “İnsan haklarına saygılı devlet: Anayasanın 2. maddesinde yer alan ‘insan haklarına saygılı devlet’in ne anlama geldiği, ancak Anayasanın diğer maddelerinde insan hakları konusunda yapılan düzenlemelere bakılarak anlaşılabilir. Bu hükümler, Anayasanın en uzun bölümü olan ikinci kısmını oluşturmaktadır. Anayasamızda temel hak ve özgürlükler üçlü ayrıma uygun olarak düzenlenmişlerdir: Kişinin hakları ve ödevleri, sosyal ve ekonomik haklar ve ödevler, siyasal haklar ve ödevler. Bir temel hak ve özgürlük, ancak yasa ile ve Anayasada kendi maddesinde sayılan nedenlerle sınırlanabilir. Bu sınırlamalar temel hak ve özgürlüklerin özüne dokunamaz; aynı zamanda demokratik toplum düzeninin gereklerine ve ölçülülük ilkesine uygun olmak zorundadır.”

1982 Anayasası insan haklarına saygıyı toplum düzeni gereklerine uygun ölçüler diyerek, temel hak ve özgürlükten ne anladığını özgürlükleri kendi içinde üç guruba ayırarak göstermiştir. Burada söylenmiş olmasa bile bireyin sadece yaşam hakkını tanıyarak, diğer hakları sınırlandırmıştır. Devletin uygun görmesi hallerinde öncelik hep devletindir. Borçlar veya ceza kanununda devlet birey konusundaki uygulamalar bile bunu göstermeye yeter sanırım. Devlet bir yanlış hesabın faturasını önce tahsil eder, sonra inceler, geri ödemesi gerektiği hallerde taksitle öder. Demokratik ölçülülük tıpkı bunun gibi bir şeydir. 

Laik Devlet: Laiklik ilkesi, yalnızca Anayasanın 2. maddesinde devletin nitelikleri arasında yer almamakta, aynı zamanda başka Anayasa hükümlerinin de konusunu oluşturmaktadır. Laik devlet, vatandaşlarının dinsel inançları ve tercihlerine saygılı olan, bütün dinlere ve inançlara eşit mesafede duran ve aynı zamanda kutsal din duygularının kötüye kullanılmasını önleyen devlettir. Laikliğin unsurlarından biri olan ve 1982 Anayasasında güvence altına alınan din özgürlüğü, herhangi bir dini inancı benimseme ve ibadet etme özgürlüğünü de içerir. Resmi bir devlet dininin olmaması, devlet kuruluşları ile din kurumlarının birbirinden ayrılması, devletin işleyişini ve toplumsal ilişkileri düzenleyen kuralların dini kurallarına dayanmaması laiklikten anlaşılması gereken diğer unsurlar olarak sıralanabilir. Devletin resmi bir dininin olmamasının bir başka önemli sonucu da, belli bir dinin ya da mezhebin öğretilmesinin zorunlu kılınamamasıdır. Anayasanın, din özgürlüğünün kötüye kullanılmasını engellemeye ve devrim yasalarının korunmasına ilişkin olarak koyduğu düzenlemeler de laik devlet ilkesini gerçekleştirmeye yöneliktir. 

Kişiler bir yaratıcıya inanıyorsa laik olması mümkün değildir. Çünkü o yaratıcının gösterdiği yolları günlük yaşamında uygulamak zorundadır. Yoksa bir insanın iyi bir inanan olması mümkün değildir. Laiklik anlayışı örgütlerde, dolayısıyla en büyük örgütlenme biçimi olan devletçe uygulanması uygundur. Çünkü modern devlette hiçbir grubun başka bir gruba baskın olmasına izin verilemez. Dinler devlet modelleri önermemiştir. Sadece uyulması gereken adalet ve hakkaniyet kurallarını devlete önerir. Bundan ötesi yöneticinin hoş görü ve kültürüne bağlıdır. Hoşgörü ve kültür yoksunu bir yönetici, biat eden insanların arttığı, eşitlikçi ve uygar vatandaş olmanın hiçbir öneminin olmadığı bir toplum özlemiyle kendisine bağlı ve bağımlı bir kitle oluşturmaya çalışır. Laiklik bunun için demokrasinin olmazsa olmaz kuralıdır. 




DEVAM EDECEK


  
Yazışma Adresim: www.goleaydin@hotmail.com


Yayın Tarihi02.04.2012

ŞAİRLERİN ŞİİRLERİYLE SÖYLEDİĞİ 116


Merhaba sevgili okurlar. Bugün sizlere Hilmi Yavuz şiirlerinden sevdiğim birkaç şiir sunacağım. Önce şair ve yazar Hilmi Yavuz’u tanıyalım.

Şairimiz 14 nisan 1936 İstanbul doğumludur. Kabataş Erkek Lisesi’ni bitirdikten sonra İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni yarıda bıraktı ve İngiltere’ye gitti. BBC Türkçe servisinde çalıştı. O arada Londra Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’ne bağlı University College Felsefe Bölümü’nde yarıda bıraktığı yüksek öğrenimini tamamladı. Türkiye’ye döndükten sonra çeşitli yayınevlerinde çalıştı ve kimi ansiklopedilerin çıkmasına görevler üstlenerek yardımcı oldu. Cumhuriyet, Milliyet, Yeni Ortam gazeteleri ve çeşitli dergilerde “Ali Hikmet” imzasıyla inceleme, eleştiri ve denemeleri yayınlandı. Mimar Sinan Üniversitesi, İstanbul Teknik Üniversitesi ve Boğaziçi Üniversitesinde eğitmenlik yaptı, Uygarlık Tarihi ve Felsefe okuttu. Şimdilerde Zaman gazetesinde kültür yazıları yazıyor ve Bilkent Üniversitesi, Türk Edebiyatı Bölümü’nde öğretim üyeliği (senior lecturer) yapıyor.

Şairimiz şiire lise yıllarında başlamış. İlk şiiri Kabataş Erkek Lisesi’nde edebiyat öğretmeni Behçet Necatigil yönetiminde çıkan “Dönüm” dergisinde yayınlanmıştır.bu dönemde daha çok İkinci Yeni akımının etkisinde imgeci şiirler yazdı. Daha sonraki yıllarda dünya görüşü değişen Hilmi Yavuz bunu şiirlerinede yansıtmıştır. Bu dönemde gelenekçilikle çağdaş bir bakışı kaynaştıran, biçim ve özün dengelendiği özgün, yoğun ve yetkin bir düzey sergiledi. İslam mistisizmi, özellikle de tasavvuftan damıtılmış şiirle kendine özgü bir sözcük dağarcığı ve şiir dili geliştirdi.

...

AKŞAMIN YARISINDA

herkes öteki gibi duruyor... akşam
da durduğu yerde durmuyor artık;
yolcu yolu kuşatıyor durmadan;
kapanıyor 'Zaman' denen karanlık...

hiçbir şeyde yok gibi ve herşeyde var;
sıkışmış birileri ara yerde;
kalbim! durma yetiş eski yazlara!
nedense bir durgunluk var saatlerde...

herşey nasıl da bütündü bir zaman:
şimdi bahçe eksik, güllerse yarım;
kar yağar, hüzün bile yok... ve nerdesiniz,
âh, evet nerdesiniz, yok saydıklarım?

Hilmi Yavuz

***

AY DOĞAR

ay doğar
bir ay doğar umarsız gözlerinden
bir ay batar bedir allah
karanlıklar bir silâh kahrı gibi oturur yüreğime
iflah olmaz bir silâh

ya kara bir kırbaç gibi vur beni küheylânlara
ya beni öldür allah

dünyada
nerede olursa olsun dünyada
senin umarsız gözlerin
kanlı bir avuç zehir
bir de yangınlı yaz akşamlarıyla bir gelir
ya da

senin umarsız gözlerin
mahzun eşkiya ateşleridir
tutuşur rüzgârlı bayırlarda

Hilmi Yavuz

***

BEDRETTİN

mübalâğa akşam olur

güz, neftî dolaklarını kuşanır da gelir
yaprağın fetrete düştüğü zaman

sen ey yaz günlerini
top top ak çuhaya tebdil eyleyip
ve solgun bir gülümseme olarak
eğnine giyen şaman
buyur otur
şeyhim
samanyollarının ılık sedirine uzan
uzun, görklü ve sof
yüzünü bizden yana döndür
bize buğdayın ateşini
gözlerin timârını
ve hüznü vâridâtını anlat

elini elimize dokundurmadan

sen ki öldüğü yere
bir kök sümbül bırakır gibi
usulca sevdalar bırakan
ovaların ve kartalların musahibi

ne zaman diye sorma, ne zaman
yaprağın fetreti gülün kıyâmına
gülün kıyâmı ağacın isyanına
dönerse işte o zaman

mübalağa akşam olur
güz, neftî dolaklarını çıkarır da gelir

elini elimize dokundurmadan

Hilmi Yavuz

***

BİR YAZ GÜNÜ İÇİN ŞİİR

nerde o sarısabır, safran ve sarı sesi
akşamın? duymak sanki bir gülün
yolculuğu gibidir bahçeden sana doğru;
gelsin, bilsin ve sensin, yağdığın o yağmuru
alıp gidensin işte, daha ergin bir yaza...

bahçemde yer kalmadı, her taraf tıka basa
yaşlı yazlarla dolu... orda elbet o çölün
ortasında yabansı, ürkek ve sanki garip
bir şeyler duyuyorum... sesler, şeyler? ölünün
son gördüğü o gülü çağrıştıran, -nedense...

ben yine bahçemleyim, bu belki kendimleyim-
mi demek? Zaman ten'dir, eğer yazlar bedense...


Hilmi Yavuz

***


ÇİÇEKLİ DAĞ SOKAĞI

derindir arası güllerin
ve aşkın yakut dilinden
duyulur türküsü şiirin:
                -çiçekli dağ
                çiçekli dağ

aşklar anlatıdır yazın
onları bir sokağ
                ın
adıyla çağırır yolllarında:
                -çiçekli dağ
                çiçekli dağ

aynalar uçurumdur bakarsan
derin bağ
                larla
bağlanır acılarımız
                çiçekli dağ
                çiçekli dağ

ve sessizlik büyük ağ
                 larla çeker
yolcu denilen nehri
kimdir hüzün söyle söyle
                 çiçekli dağ?
  
Hilmi Yavuz

***

DOĞUNUN ÖLÜMLERİ

ölüm bir aşirettir doğuda

ayışığı gülden hoyrat
gölleri güzelden talandır
ve asi, durak bilmez ağıtlarıyla
uçsuz bucaksız turnalarını
kat kat gurbete dürmüş evvelbaharla
sevdası göçer olandır

ve bu nasıl bir serencâmdır
satılır umudu beye
hasreti bir meta gibi
                ve alınandır
ve tuzdan, bozkırdan ninnilerini
bir çığlık gibi mengeneden mengeneye
sokup çürüten rüzgârdır

türküsü ki eşkiyaya geniş
ve bir kekliğe dardır
ovası çelen bakışlı
ve bir fişekliğe dizilmiş
gibi omzu kuş nakışlı ağaçlarıyla
acıya pusu kurandır

ölüm bir aşirettir doğuda

Hilmi Yavuz

***


DOĞUNUN SON SÖZÜ

bir gece çölemerik üzerinde
bakır bir bilezik gibi hilali
gördü
        ezik çiğdemleriyle elazığ
        acı dağlarıyla ergani
dersim, pülümür, horasan
ibrahim talu'nun oğlunu gördüler
ve bir keçe kilimi andıran elleriyle
göğü bir beşik gibi sallayan
fatma'yı, zeynel'in ayali

kimse bizim sevdamızı anlatamadı
        ne memu zin hikâyesi
        ne de ahmede hâni
yaylalar kelepçeydi asi fırat'a
en büyük mahpushane dağlardı
ve dicle, fırat'ın helali
çoktandır akşam denen sanata
alışmış olmanın acısı
kavuşmuş olmanın hayali
        ile akardı
köpüğünü kanata kanata

bir gece diyarıbekir'den hozat'a
ayın kızıl bir karpuz gibi
çatladığını gördü
bir heybenin morardığını
ve ölümün bir zerdali
ağacı olup köpürdüğünü
nazif ergin, müfettiş-i umumi
muğlalı paşa
        ve vali

işte doğunun dünü, bugünü
yaşamış olmanın tuzu, ekmeği
ve yarını, acının düğünü
gibi duyursun bizlere
açmış bir yufka gibi umudu
türküleri yeniden yoğursun
közlesin ağıdı, melâli

Hilmi Yavuz

***

(Yazının aslını kaybettim. Gazetede yayınlanan biçimiyle tekrar yazdım. Gazetede “veda”ya dair son satırlar kesilmişti.)



Yazışma Adresim: www.goleaydin@hotmail.com
Gazete Adresimiz: www.anadolumedyagrup.com

Yayın Tarihi01.04.2012