28 Eylül 2012 Cuma

13 TÜRK YALANI ÜSTÜNE


Yalan insanın baş vurduğu, durumu ve kendini kurtarmak yada daha üst aşamalara geçmek için söylenen sözlerdir. Kısaca söylemek gerekirse yalan gerçeği çarpıtmaktır. Kadın erkek, yaşlı genç ve çoluk çocuk olmak üzere cins ve yaş farklılığı ne olursa olsun her insan, allama pullama veya karalama çabasının içine girer. Bu çabanın elbette bir amacı, bir anlamı vardır. Başlarken dediğimiz şeyi açalım. İnsan toplumsal ilişkilerde bulunduğu diğer insanlara karşı daha iyi görünmek, daha çok sevilmek, daha çok saygınlık (itibar) kazanmak ve buna bağlı olarak  saygı görmek için yapılan “gerçek kişiliği” ruhen, zihnen ve bedenen “çarpıtma ve farklılaştırma” eylemidir.

İnsanın düşünceleri, duyguları, dürtüleri insana ilk biçimi verir. Bu ilk biçimleniş hâli (tavır, eda, davranış) doğal hâldir. İlk biçimlenişin ortaya çıkardığı doğal hâl, toplumsal hayatın düşünce ve davranış kalıplarıyla kimi zaman ve kimi yerde sık sık, kimi zaman ve kimi yerde de ara sıra çelişir. Çelişkiler arttığı oranda kimi insanlar doğal hâlden çok farklı bir kişiliğe bürünme zorunluluğu duyarlar. Bunun sonucunda çelişkileri ortadan kaldırma telaşına düşerler. Bu telaştan doğan yalan aslında (gerçekle sanalın, umulanla bulunanın sonucunda oluşan) çelişkiyle çarpışmaktır.

Çelişkiler öyle durduk yerde insan istemeden doğmaz. Çelişkiler insanın dürtülerinin ego tatmin yönünde ısrarcı olmasıyla doğar. Nedir bu dürtüler? Başta andığımız, daha sonra bunu toplum tarafından beğenilmek, takdir edilmek, sevilmek olarak açıkladıklarımıza ek olarak rahat ve sıkıntısız yaşamak diyebiliriz. Yaşamak konusunun da kendi içinde bir açılımı var; daha çok giymek, daha çok yemek, daha çok gezmek.

Her insan bütün bunları hak ediyor mu? Hak eden çok küçük bir azınlıktır. İnsan tüm eksikleriyle, tüm yanlışlarıyla, tüm kompleksleriyle dürtülerine yenilip hak etmediği hayatı talep edince ortaya çelişki çıkıyor. Durum böyle olunca toplumsal varlık olan insan toplumdaki görünümünü makyajlamaya bakıyor. Buna reklâmcılar imaj dediler. Bir reklâmda kullanılan slogan günümüz insanının durumunu özetliyor bence. 

“Susuzluk hiçbir şey, ama imaj her şey”. 

Yani olduğun gibi görünme, yani hep abart. İsteklerini abart, elindekileri abart. Çünkü sen en iyi, en güzel, en mükemmelsin.  

Yalanı bu kadar az incelemek ve anlatmak yetmez elbette. Nedenlerine çok az değinip geçtik. Şimdi gelelim “TÜRK YALANLARI”na. Türk yalanı mı olurmuş demeyin. Alt kültür seviyesinde insanlarca başlamış olan bu tür konuşma biçiminin toplum geneline yayıldığını söyleyebiliriz. Çoğunu günlük hayatta çoğumuz farkına varmadan kullanıyoruz.

1) Dünya ahret bacımsın.
2) Kuran çarpsın bu son sigaram.
3) Bütün kadınlar güzeldir.
4) Seni düşünmekten bütün gece gözüme uyku girmedi.
5) Sen bide beni gençliğimde görecektin.
6) Bu aldığım en güzel hediyeydi.
7) Ben almayım rejimdeyim.
8) O elimizde tek kaldı başka yok.
9) Cenazemiz vardı gelemedim.
10) Bana yan bakacak adam daha anasından doğmadı.
11) Evi boşaltın Almanya’dan oğlum geliyor.
12) Formu doldurun biz sizi ararız.
13) Biz sadece arkadaşız.

 Şu 13 yalandan hangisini şimdiye kadar söylemediniz? Bu yurdun her meslekten, her cinsten, her yaştan insanı sıkıştıkça bunlar gibi kim bilir daha ne yalanlar uydurmuştur. Bir çoğu masum yalanlar gibi durur ama kazıdıkça altından ne anlamlar çıkacağı hiç belli olmaz.

Ne demiştik? “Yalan, çelişkiyle çarpışmaktır” demiştik değil mi? Bu çarpışmayı göze alamayan, veya sonuçlarının bu çarpışmaya değmeyeceğini düşünen, yada işin en başından itibaren bu yola hiç sapmayan kendisiyle, toplumla ve doğayla barışık insan ilk biçimleniş hâli olan doğal hâliyle kalarak yalandan uzak durur. Çünkü yalan bütün kötülüklerin anasıdır.




Yazışma Adresim: www.goleaydin@hotmail.com
Gazete Adresimiz: www.anadolumedyagrup.com


Yayın Tarihi: 14.09.2012

TÜM GELİŞMELERE RAĞMEN ASLINDA İNSAN FAKİRDİR


İnsan bedeninin bir araç, bir makine olduğu düşünülürse iş görürlülüğü ve sağladığı konfor kadar değer taşıyacağı mutlaktır. Her araç yada her makine üretildiği ve/veya içerdiği madensel değer, dayanıklılık, sağlamlıklada değer kazanır. İnsan bedeni bu bakımdan hareket eden eş değer boyutlu diğer canlı bedenlerinden daha değerli değildir. Bunu anlamak için ne tür madenlerden ne miktarda taşıdığına bakılacak olsa taşıdığı bedenle övünenlerin üzüleceklerini söyleyebiliriz.  

Yapılan kimyasal araştırmalara göre insanın maddi değeri gülünç derecede düşük, halk deyimiyle söyleyecek olursak sudan ucuzdur. 

Bakın şu örneklere:

1: İnsan bedeninde 7 kalıp sabun yapacak kadar yağ vardır. Çok kilolu olan yada obezler bu miktarı arttırır herhalde.
2: Genel olarak insan bedeninden ancak orta boyda 1 çivi yapacak kadar demir elde edilebilir.
3: Bir insan bedeninden 1 kahve fincanı kadar şeker çıkar.     
4: Bedenimizde 1 köpek kulübesini boyayacak kadar kireç taşıyoruz.
5: 2000 kibrit (kutu değil, tane) yapacak kadar fosfor içeren bir bedene sahibiz.
6: Küçük bir topu atmaya yetecek miktarda barut için potasyumda taşıyoruz.

Örneği uzatmak mümkün. Bu kadarı bile bir şeylerin farkına varmaya yeterde artar bile.
Madde olarak insan bedeni bu kadar ucuzken, tek bir organını bile dünyaya değişmeyen insan nasıl olurda kendini çok değerli görür? Kokuşmaya mahkum et, birkaç litre kan, bir yığın kemikten ibaret insanın burnundan kıl aldırmaz bir kibre sahip, olimpos dağında manzara seyreden yunan tanrıları gibi tavırlar nedendir.

Burada yaratılışa hiçbir sözüm yok.

Yüce Mevlâm bütün canlıları olduğu gibi insanıda benim gibi istisnaları hariç içinde hareket edebileceği hasılı yaşayabileceği bedenle yaratmıştır. Yaradan mevlâmız yarattığı insana “eşrefi mahluka” diyerek diğer canlılardan üstün, yani değerli olduğunu söylemiştir. Bu değer sahip olduğu bedensel zenginlikten oluşan bir değer değildir. Bu değer bilince dayalı bir değerdir. Bilince sahip tek canlı türüde insandır. Bilinç insanı sorumlu kılan şeydirde. İşte onun için yaratanımız yüce Allah bizi bütün canlılardan şerefli tutmuştur. Bu şeref sorumluluğu taşıyabilenlere has bir şereftir. İçilen sudan alınan tek nefese kadar indirgersek hayat için üretilen ve sonuçta hayatı üreten ne varsa üretilirken sorumluluk duygusuyla üretilmesi gerektiğini unutmamak gerek. Yaradılıştan itibaren şerefli olan insanın şerefini kaybetmeyecek biçimde hayatını sürdürmesi şarttır. Şartın yerine gelmesi ise bilince uygun sorumlulukları yüklenmekle mümkün.

Oysa insan bedensel tüm fakirliğine, doğa karşısındaki zayıflığına rağmen kendini hep güçlü ve zengin görmeye eğilimlidir. Öngörüsünü gerçekleştirmek için hem doğayı hem kendi türünü yok etmektedir. Yok ettiği şeylere rağmen ürettiği zenginlik sadece kendi türünün gözünü kamaştırır. Gözü kamaşanların hayranlıklarını ve kıskançlıklarını yüzlerinden okursunuz. Eskiden bu durumu anlatmaya uygun bir deyimimiz vardı; “gıpta etmek” derdik. Böyle bir durumu bu deyimden daha iyi hiçbir sözcük anlatamaz. Evet, gözü kamaşanlar yok edile edile bir gün sıra kendisine geleceğinin fakına varmadan üstelik, lüks içinde yaşayanlara gıpta ederler. Ne yaman bir çelişki...

Bu çelişkiyi çok güzel vurgulayan küçük bir hikâye okudum. Onunla yazıyı bitiriyorum.   

Zengin bir adam oğlunu ücra, gözden uzak, her şeyden mahrum bir köye götürüp oğluna insanların ne kadar fakir olabileceğini göstermek istemişti. Çok fakir bir ailenin çiftliğinde bir gün bir gece geçirdiler. Şehre dönerken baba oğluna sordu:

-Yolculuğumuzu nasıl buldun?

-Çok güzeldi babacığım diye cevap verdi oğlu.

-İnsanların ne kadar fakir olabileceğini gördün, değil mi?

-Evet

-Peki ne öğrendin?

-Şunu gördüm, dedi oğlu. Bizim evde bir köpeğimiz, onların dört köpeği var. Bizim evde bahçenin yarısına kadar gelen bir havuzumuz, onların kilometrelerce uzunluğunda dereleri var. Bizim bahçede ithal lâmbalarımız, onların yıldızları var. Bizim taraçamız ön bahçeye kadar, onların ki ise ufka kadar uzanıyor. Ufaklık konuşurken, babası şaşkınlıktan tek kelime bile edemedi. Ve çocuk ekledi:

-Ne kadar fakir olduğumuzu gösterdiğin için, teşekkür ederim babacığım!


Not:

Pazartesi günü sizlere açıklama yapamadan bir günlük ara verdim, kusura bakmayın! Bilgisayarıma bir yılı aşkın süreyle yardımcı programlarla sistem onarımlarını yaptım. Sonunda onarımla yetinemez duruma gelince format atmak zorunda kaldım. Format bir şey değil. Asıl zoru ondan sonrası.. tek tek programları yüklemek çok zaman alıyor. Tekrar özür diliyorum.


Yazışma Adresim: www.goleaydin@hotmail.com
Gazete Adresimiz: www.anadolumedyagrup.com


Yayın Tarihi: 12.09.2012 

ŞAİRLERİN ŞİİRLERİYLE SÖYLEDİĞİ 139


Merhaba sevgili okurlar.

Yaz biterken ve şimdilik yangından kurtulmuş gibi aramadığımız, ileriki zamanlarda aramaya başlayacağımız sıcak havalar şimdilik serinlerken yakında iyice soğuyacak. Kimi kışı sever, kimi yazı. Kimi ilkbaharı romantik bulur, kimi sonbaharın daha şiirsel olduğunu düşünür. Her mevsim kendine özgü güzelliklere sahip. Gönül neyi severse göz öyle görür. Bu günde gönlü şiiri sevmiş, gözü şairce görmüş bir şairimizden, Nihat Behram’dan söz edip şiirlerinden bir kaçını sizlere sunacağım.

Asıl adı Mustafa Nihat Behramoğlu olan Nihat Behram 18 Kasım 1946 yılında Kars’ta doğdu. Gazetecilik Yüksek Okulu’nu bitiren şairimizin ilk şiiri 1967 yılında yayınlandı. Ağabeyi Ataol Behramoğlu ile birlikte1975 yılında Militan dergisini ve sinemamızın çirkin kralı Yılmaz Güney ile birlikte “Halkın Dostları” dergisini 1979 yılında çıkardı. 1972 yılında çıkan ilk şiir kitabı “Hayatımız Üstüne Şiirler” yasaklandı. Yazdıklarından dolayı 12 Mart muhtırasından sonra oluşturulan parlamenter görünümlü askeri dönemde tutuklanarak iki yıl askeri cezaevinde yattı.

Cezaevinden çıktından sonra bir süre gazetecilik yaptı. Vatan gazetesinde Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan’ın yaşamlarını ve mücadelelerini yazı dizisiyle anlattı. Yazı dizisi çok ilgi görünce “Darağacında Üç Fidan” adıyla kitap olarak basıldı. Bu yazı dizisi ve şiirleri yüzünden sivil ve sıkıyönetim mahkemelerinde kendisine davalar açıldı. “12 Eylül”de Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığından atıldı. 1996 yılında Türkiye’ye geri geldi. Şairimizin bugüne kadar 12 şiir kitabı yayınlandı. Şiirlerinde doğanın yeri ve sözcük dağarcığının zenginliği dikkat çekicidir.
Toplumcu Gerçekçi Şiir ilkelerini benimseyen Behram, şiirini yeni biçim ve temalarla zenginleştirdi. Yabancı dilden dilimize yaptığı kitap çevirileriyle de ilgi gördü.

Şimdi gelelim Nihat Behram şiirlerine...

...

ANACAN YİĞİTLEMELERİ

1
Canımdan can yolundu
Uğuldar anacanım
Dalı diken bürüdü
Filizim darda benim
Oy çakıl da çakıl kuduz dişleri
Körpe cani parçalamak işleri
Canımdan can duruldu
Sızıldar anacanım
Baharı kan surudu
Çiçeğim harda benim
Oy sinsi de sinsi hain güçleri
Aydınlığa tuzak kurmak işleri
Canımdan can budandı
Çağıldar anacanım
Bir sevdaya adandı
Yiğidim sırda benim
Oy civan da civan umut kuşları
Anaların can can açan düşleri

II
Gün doğar günüm olur
Solurum dünüm olur
Birisi benim yavrum
Gerisi gülüm olur
Vay kanlı da kanlı cellat elleri
Cellat ellerinde halkın gülleri
Işığı gözde çağır
Sözünü özde çağır
Yüreğin dağ rüzgarı
Acını közde çağır
Vay çatal da çatal yılan dilleri
Yılan dillerinde halkın gülleri

III
Yavrum benim çağıl çağıl
Sularda ışıldanır
Zulüm ona ölüm değil
Bin canda yankılanır
Oy seni de seni yavru ceylanım
Öcünü hıncıma yemin ettiğim
Tomurcuğum güne durmuş
Dal üstünde hızlanır
Düşmanları pusu kurmuş
Kan içinde gizlenir
Oy seni de seni yavru ceylanım
Ölümlerde gülüşüne kurbanım

IV
Can zulüm bağlarında
En güzel çağlarında
Alevlenmiş kuşum benim
Özgürlük dağlarında
Oy seni de seni yavru kartalım
Rüzgârını doruklarda tutanım
Bir yanım uzaklarda
Bir yanım tuzaklarda
Öfkeyle bilendi acım
Dişlenmiş kucaklarda
Oy seni de seni kanlı bağlarım
Günü gelir hesabını sorarım

Nihat Behram

***

DOĞADAN İSTEK

Beni geçmişin dehşetiyle besle
beni geleceğin özsuyuyla

Küpeler tak kulaklarıma kirazlardan
mendilimi fesleğenlerle yıka

Bana çılgın bir gürleyiş bellet
yankısıyla kapan üstüme geceleri

Benimle rüzgârları tanıştır
gözlerimi boralara düğümle

Beni kankardeşi bilsin gözyaşların
beni umudunla büyüle

Bana ıssız gecelerden yıldız kaymaları sun
beni ucu kıl birbirine sürtünen çakmak taşlarının

Koynuma başakları yıkayan yağmurunla yağ
kasıklarımı zeytin yapraklarıyla yenile

Ben seni esir alayım şiirlerle
Sen beni kul bil kendine

Nihat Behram

***

DOĞDUM BAĞLANDIM SANA

Bütün düşlerde olduğu gibi
anamın yaslı çehresinde olduğu gibi
içimde bir şeyler birikiyor

Savaşarak pişirilen toprağı
kıvır kıvır işleyen güneş
yitip gitti sanılan
bir sesi iletiyor

(...eriklere, ardıçlara, dallarını
yosunların bürüdüğü selvilere,
koruda kaybolan tavşanla, kaynağa
biriken pervanelere,
uçsuz bucaksız maviliğine denizlerin,
bulutu evcilleşmeyen dağların görkemine,
serin çığ taneleriyle ağırlaşan hasat rüzgârına,
yaylaların büyüsü keskin ayaza...)

Memleketim
4
Kınından sıyrılıp
ışıldamak için sabırsızlanan bıçak

Habersiz duruyor
terkedilmiş çocuklar gibi
gözlerinde kıvılcım güzelliğinden

Nihat Behram

***
ELLERİN AVUCUMDA İKİ ATEŞ DAMLASI

içeğinde yeni yeni kamaşan zerdalisi ömrümün,
gülüşümde çekirdeği sertleşmemiş ilk çağlam,
kızım benim, nazım benim,
gurbetelde sazım benim,
yalazlanmış can tanem,
körpe dalım bir tanem..
Sisini gözlerimin, içimdeki dumanı
seziverdin de sanki
acılandın uykunda,
sızlandın huysuzlandın..
Dudakların kurumuş, ter içindesin yavrum!
Kolsuz kanatsız kalmış
geceden beri başucundayım..
Çırpınarak anlamını arayan binlerce sözcük
kabukları koparılmış yaralar gibi
uğulduyor beynimde..
itiraf etmeliyim ki yavrum
çekip gitse de bir bir
ekmeğe, özgürlüğe, insanlık ve hayata dair
içimi dişleyen düşünceler,
senin bir gülücüğün şimdi
yaşamam için bana yeter.
Geceden beri başucundayım..
İşte, sabaha dayandı gün!
Aşsız, işsiz, kuruşsuz
bir ıssız bayırdayım.
Bebeğim, canımın kıvırcığı,
boranda fırtınada sürgün vermiş tomurcuk,
üzüm tanem, nar tanem,
acar yanım, bir tanem..
Kim kime, dum duma bir tufandayız;
günlerin ağzında kara bir gül
dikenleri tenimize dayanmış;
ürkütülmüş, sarılmış, acıyla sınanmışız..
İnim inim uykunda nasıl da yalnız
yanıyor yüzün yavrum,
yüreciğin kaşlarında tütüyor,
ellerin avcumda iki ateş damlası,
tutuşmuş rüyaların, sesin duyulmaz,
kendi kollarımızdan başka
saranımız yok bizim..
Yazım benim, güzüm benim,
yemin olmuş sözüm benim;
sana kuş bulmalıyım
sana düş bulmalıyım
gidip iş bulmalıyım..
Koynunda çırpınırken böyle çaresiz
kahrınla tanıştırdın bizi ey hayat
zehrinle tanıştırdın;
alışılmaz bildiğimiz nefrete alıştırdın!
Onurumuz:
senin için sakladığım tek servetim bu yavrum;
süt olmaz, aş olmaz, iş olmaz onurumuz..
sızım benim, gizim benim,
gurbetelde izim benim;
ateş almış taş altında kalmışız,
gün olur hesabını sorarız elbet.

Nihat Behram

***

HAPİSHANEDEKİ ARKADAŞIMA

Sevgili  kardeşim:

Belli ki
gömleğinin yakasında kuruyan ter
bu bahar
tarlaların tozunu taşımayacak
kasketinin gölgesini
küçük üzümleri andıran gözlerini
bir selvi yaprağı gibi korumayacak

Sana
tomurcuklu bir dal yollamıştım

bir kaç kitap
bir kilo portakal
Ve
“dostları özlemle kucaklamayı unutma” dizesini
almadılar

geçen yaz-hatırlarsın-
ilk meyvasını veren bir fidandan
ham zerdaliler toplayıp
uzun yollar boyunca
esaret ve zafer üstüne
marşlar söylemiştik

yaşadığın günlerin hesabını soranlara
bildiğin marşları söylemeyi unutma

Nihat Behram

***

HESAPSIZ DUYGULAR

Bil ki
üzgün bırakıp ayrılırken
caddeler
kaldırım taşlarıyla örtülmüş uçurumlardır.

Bilinçsizce mırıldanışta ansızın hatırlanan
bir şarkı gibidir dönüşündeki haz

Uzun uzun ağlamak için güdülen hasret
bazen nelere değmez
subaşından ürkütülmüş ceylanın
sekerek kaçarken ırmağa saldığı kader
sanki süzülüp kalbine gelir

Yanıp sönen solgun
ve kararsız ışıkları sehrin
topraklarda ışıldasa da yıldızlar kadar
gözlerimde yoğunlaşan anlamsız bakış
takılıp gölgesine derinliklerin
uzaklaşır.

Oysa tayların körpecik kuyruğuna
parlak yelesine bağlanan kurdela
huylarını gizlice dizginlemek içindir

Ve bilmediğim acılar
yemişine kuşların konmadığı ağaçlar
sarmaşıklar altında

Seni birazdan ay batarken anacağım
fakat unutma ki yaşamak
sonsuz bir tadla onarıyor
hırçın bir çocuğun ısırdığı elmayı

Nihat Behram

***

MANASTIR KUŞÇUSU

zor bir nakış gibi işliyorum
liseyi ve aşkı
hüzünden bir kanaviçeye

Üveyikler ibibikler arıyorum
kandillerle gece çullukları
bana bir salgını çağrıştıran bıldırcınlar
lise öğretmenlerinin dolduğu odalardan
sarı asmalar ürküyor koştuğumda

kim bilir kuşların öldüğünü
rüzgâr geçerken selviler arasından
sepetime diken gülleri toplayıp
annemin güzelliğine üzgün
kuşlar vurduğumu benim
çağlalar çaldığımı
kim bilir halâ nasıl süslüyor beni
o yusufçuk sesleri

şimdi kumruların angutların kaçıştığı
çocukların mavi serçeler topladığı
aile albümünden bir yüreği
hızla soyunuyorum
hızla soyunuyorum karanlık koynumdan
liseli kitaplarımı

Nihat Behram


Bu haftada her hafta olduğu gibi yazımızın sonuna geldik sevgili okurlar. Şurup gibi havaları fırsat bilip renklerin bayramı bu sonbahar mevsiminde dağ bayır demeden gezmeye çıkın. Yanınıza gözleri 24 saat bilgisayara bakmaktan kan çanağına dönen çocuklarınızı da alın. Onlara sanal alem yerine gerçek dünyayı tattırın. Birde arabanızda radyo çalar varsa ki bütün arabalarda vardır, FM bandında ilimizdeki frekansı 100.5 olan radyo 4’ü açın. Türkülerin ve Türk Sanat Müziğinin kendine, daha doğrusu bize has tatlarıyla tanışmalarını sağlayın. Hiç eleştirmeden sadece kendi zevkinizi ortaya koyarak müzikten başka her şeye benzeyen “rep” müziğinden kurtulmaları böylelikle mümkün olabilir bakarsınız. Gelecek nesillerin ülkesine yabancılaşmadan yetişmeleri sadece okulla değil sizin okul dışı katkılarınızla gerçekleşecektir.

İyi pazarlar hepinize..  




Yazışma Adresim: www.goleaydin@hotmail.com
Gazete Adresimiz: www.anadolumedyagrup.com


Yayın Tarihi: 09.09.2012 

HİÇ BİR ŞEY OLANLARI GİZLEME ARACI OLMAMALI 2


Geçen yazımızda Peki bu işsizler ne yapıyor? İşe girme konusunda yeterince gayret göstermiyorlar mı? Göstermez olurlar mı? Gösteriyorlar elbette. Hepsinin hedefi tek! Gene Necati Doğrunun yazdıklarından okuyoruz.

*

Yine araştırma sonuçlarını yazıyorum.
Şu içler acısı tabloya bakın:
Fen mezunları memur olmak istiyor.
Matematik mezunları memur olmak istiyor.
Kimya mezunları memur olmak istiyor.
Biyoloji mezunları memur olmak istiyor.

*

Ne dediğimiz pek önemli değil mi sizce? Evet haklısınız, insanlar mesleksiz yetiştirilir hayata salınırsa hiçbir şeyin önemini algılamaz. İstenen de bu zaten. Adım adım bu politika uygulanarak ülkede gerçeği görüp düşünen kalmasın istendiği için Türkiye’ye özel olarak yollanan Kemal Derviş politikalarını AKP’de milim sapmaksızın uyguladı. İşte gelinen nokta!

*

Gençler, liseden sonra 4 yıl fakülte bitirip; fen, matematik, fizik, biyoloji, mühendislik okuduktan sonra  “devlete memur olmak”  için pedegoji sertifikası da alıp, lisede- orta öğretimde öğretmenliğe bile razı oluyorlar. Çünkü bu gençler; iktidarın 10 yıldan beri uyguladığı  “büyük cari açığa dayalı sıcak para beslemeli, eldeki devlet mallarını özelleştirmeyle satan ve yüksek faiz yoluyla dışarıya gelir transfer eden”  ucuzcu-kolaycı- dışa bağımlı ekonomik politikası yüzünden çalışabilecekleri doğrudan teknoloji, araştırma ve hizmet şirketleri bulamıyorlar.

*

İşin özeti bu! Dünya ekonomik krizlerle sarsılırken ülkemizde bu krizler yabancı para bolluğu ile hissedilmiyor. Üretimimizi mi arttırdık? Hayır! Yeni bir şey icat mı ettik? Hayır!

Eee ?… E’si şu:

*

Ülke ithalatla büyüyor.
Ülke teknoloji geliştiremiyor.
Ülke bilgi üretemiyor.
Ülkenin devleti ve özel sektörü; yeni teknolojileri ve yeni bilgileri dışardan alıyor.
Araştırma yerde sürünüyor.
Geliştirme dipte debeleniyor.
Kopyacı bir sanayi oluştu.
Montajcı bir yapı kökleşti.

Yine araştırma sonuçlarını yazıyorum.
Şu perişan işgücü verilerine bakın:
15-24 yaş arasına gençlik diyoruz.
Gençlerin sayısı 11.5 milyonu buluyor.
Bunun 4 milyon 394 bini okuyor.
Yani 11.5 milyon gencin sadece yüzde 38’i lise ve üniversite eğitimine devam ediyor. Kalanı yani 7 milyonu; eğitimini tamamlamadan işi bırakmış. 7 milyon gencin bir bölümü işsiz;  kahvelerde, sokaklarda, sağda-solda gençliklerini öğütüyorlar
.

(...)

Gencin eline iş veremediler.
Kalbine projeli dincilik koyuyorlar.
Yapabildikleri din bezirganlığı!

*

Necati Doğru’nun yazdıklarını başka yazılanlarla okuyunca, bizim ülke içinde bir çok sorunla boğuşmamızın, uluslar arası alanda, yanı başımızda çok tehlikeli şeyleri görmememiz için sağlandığını anlıyoruz. Oysa söz konusu olan ülkemizin geleceğidir. Kemal Derviş bunun için Türkiye’ye gönderildi. AKP bunun için iktidar yapıldı. 

Dikkat edin AKP iktidarıyla nemalanan bir kesim her şey güllük gülistanlıkmış gibi sesini kıstı, Cuma sonrası eylemlerini kesti. Bunun için algılar çarpıtıldı. Dinciside, dindarıda (ben dindarım dinci değil) yurttaş (cumhuriyetin en büyük kişisel kazanımı, ki ben yurttaş, diğer bir deyişle vatandaşım) olanda, biat kültüründen (onlar idarecilere din buyruğu gibi boyun eğen şartsız itaatçılardır) gelende bu algı çarpıtılması sorununu yaşıyorlar. Din devlet ve ülke hepimizin. Din olanları gizleme aracı olmamalı. Ülke elden gidiyor farkında mısınız?



Yazışma Adresim: www.goleaydin@hotmail.com
Gazete Adresimiz: www.anadolumedyagrup.com


Yayın Tarihi07.09.2012 
  

HİÇBİR ŞEY OLANLARI GİZLEME ARACI OLMAMALI 1


Necati Doğru ustamız yazmıştı: Din böyle afyonlaştırılıyor diye. Ona geçmeden önce hızla sürüklendiğimiz girdabı başka türlü gizlemek mümkün olamazdı demek istiyorum. Gerçektende hızla sürüklendiğimiz girdap bizi yutacak kadar büyük bir girdap ve ordan kurtulmaya nefesimiz yeter mi kim bilebilir? Daha önce Irak’ta yaşananlar, bizim için sonuçları yönünden farklı olmayacak bir biçimde Suriye’de yaşanıyor. Arada birde adına “Arap Baharı” denen Tunus, Mısır ve Libya krizleri yaşandı. Sorarsanız halk uyanmıştı, artık oralarada demokrasi geliyordu.  

Kaddafi’den barış ödülü alan başbakanımızın Nato eliyle Libya muhaliflerini iktidara taşıma ve petrolünü yağmalama harekâtına önce karşı çıkıp “Nato’nun orda ne işi var?” dedikten sonra, daha önce Libya devletiyle yapılmış 15 milyar dolarlık anlaşmaları hatırlatan müttefiklerin, Kaddafi sonrasında bu anlaşmaların askıya alınabileceğini söylemeleri üzerine muhaliflere 300 milyon dolar yardım ederek harekâtı desteklediğini hatırlıyorsunuz değil mi? Kıbrıs barış harekâtında uçaklarımız uçsun, gemilerimiz yüzsün diye bedava petrol, bedava benzin vererek bizi destekleyen Libya lideri Muammer Kaddafi BM’den çıkartılan acele bir kararla Nato şemsiyeli İtalyan, Fransız ve Amerikan askeri gücüyle devrilmiş, saklandığı kanalizasyon şebekesinde bulunup linç edilmiş, böylelikle onun linç edilmesine neden olmuştuk.

Sırada Beşar Esad var. Onunlada “komşularla sıfır sorun” adı altında çok samimi görüntüler çizmiştik. Hatta batılı ülkelerin tepkisini çekeriz endişesiyle Beşar Esad’ın iki ülkenin birleşmesi yönündeki teklifini erken bulmuştuk. Nerden nereye... şimdi Esad’ın diktatör olduğu, halkına zulmettiği söyleniyor. Oysa gizlenen kürt devletini kurma girişimidir. Suriye olayıda bunun bir parçasıdır, bu yüzden tıpkı Irak gibi Suriye’ninde kuzeyi Suriye’den koparılmalıdır. Bütün gürültü bunun için çıkıyor. İran işin ucunun sonunda kendisinede dokunacağını bildiği için Suriye’ye sahip çıkıyor. Rusya’da kendini tekrar büyük güç olma konusunda bu olayla sınayarak BM kararlarını veto ediyor. İyiden iyiye güç olmaya başlayan Çin’de Rusya’yla birlikte hareket ediyor. Orta doğuda çok denklemli politikalar uygulanıyor. Sonucun nerelere varacağını tahmin etmek pek kolay değil. Gün geçtikçe ülkemizin giderek daha zorlu sürece gireceği görülüyor.   

Böyle bir durumda ülkemizde yapılanlar neler, merak etmez misiniz? Necati Doğru’nun yazdıkları bu soruya cevap niteliğinde.

“Din işte böyle afyonlaşıyor
Nesiller dindar yetişsin.
Meslekler varsın işsiz olsun.
İşte din böyle afyonlaşıyor.”

Olur mu öyle şey, din nasıl afyonlaşır? Bakın nasıl afyonlaşır? Necati Doğru usta köşesinde bir araştırmanın sonuçlarını liste halinde yayınlamış. O listede kimler işsiz görünce, toplumsal
yapı daha iyi anlaşılıyor. İşte o liste.

*

“Araştırma sonuçlarını yazıyorum.
Türkiye’deki şu tabloya bakın:
Fen fakültesi mezunları işsiz.
Matematik mezunları işsiz.
Kimya mühendisleri işsiz.
Su ürünleri mühendisleri işsiz.
Biyoloji mezunları işsiz.
Ziraat mühendisleri işsiz.
Eczacılık mezunları işsiz.
Orman mühendisleri işsiz.
Veterinerler işsiz.
Öğretmenler işsiz.
İktisat mezunları işsiz.
Gazetecilik mezunları işsiz.
Bir tek imamlar işsiz değil.”

*

Peki bu işsizler ne yapıyor? İşe girme konusunda yeterince gayret göstermiyorlar mı? Göstermez olurlar mı? Gösteriyorlar elbette. Hepsinin hedefi tek! Gene Necati Doğrunun
yazdıklarından okuyoruz.


DEVAM EDECEK



Yazışma Adresim: www.goleaydin@hotmail.com
Gazete Adresimiz: www.anadolumedyagrup.com

Yayın Tarihi: 05.09.2012 
  

ŞEVVAL SAM’LA YAPILAN SÖYLEŞİ ÜSTÜNE EKLENENLER 3


Haber Türk gazetesinin HT magazin bölümünde Ece Saruhan’ın Şevval Sam’la yaptığı bir söyleşisi yayınlandı. O söyleşi üstüne düşündüklerimi yazımızın 2. bölümüyle sizlerle paylaşmaya devam ediyorum. Şevval Sam’ın bayram sonrası çıkan “II TEK” adlı 2 CD’lik albümünü dinlemiş, içerdiği kimi klasik parçalar üstüne Klasik Türk Müziğine duyduğum ilgi ve sevgiden söz etmiş, bugün bu müziğimizin temel alınması gerektiğini belirtmiştim.   

Şifreler sorulmuş onun cevaplarını bu yazıya bırakmıştık. İşte soru ve cevabı..

“■ Şifreleri nasıl çözdünüz?

Her şarkının çıktığı dönemdeki masumiyet beni ilgilendiriyor. Onu keşfetmeye çalıştım. Şarkıların ticarete dönüşmüş ve fazla akademikleşmiş halleriyle çok ilgilenmiyorum. İlk halleri, özleri beni ilgilendiriyor.”

İşte meyhane müziği olmaktan kurtulmanın yolu bu. Ticarete dönüşmeden ve soylu kalabilmiş ilk hali. Tabiî ki eğitimli müzisyenlerin bestecilerin eliyle. Fakat onlarında kulaklarının ses kirliliğinden kurtulması için önce klasik tavırla yıkanmaları gerek. Çünkü sazendelerimizde, hanendelerimizde (çalgıcı ve şarkıcılarımızda ) çok fazla arabesk ve Arap tavırlar egemen oldu. Özgün tavır nerdeyse yok. Oysa klasik müzik türleri içinde dünyada 3 klasik müzik türünden biri olan (diğer ikisi Klasik Batı Müziği ve Hint Müziği) Klasik Türk Musîkisi, bir zamanlar komşu ve diğer ülke müziklerini derinden etkilemişti.

TRT klasik türk müziği konusunda öncüydü, okuldu. Oradan da sanatçılar kovuldu. Dikkat edin onlarda canlı konserlerde piyasaya uydular.

KALBİN MÜHRÜ AÇILMALI...

“■ Şarkılarınızın direkt öze dokunmasının, söyleyiş tarzınızın duruluğunun sırrı buymuş demek!

Böyle düşünmenize çok sevindim. Ben şuna inanıyorum; insanın içi kirliyse yaptığı iş her ne olursa olsun onu da kirletir ama temizse yaptığı şeyin kirlenme ihtimali yoktur. Bu yüzden ne yaparsak yapalım önce kendi içimizi temizlemeliyiz. Bunun pratiği zor çünkü insanlar tutundukları acıları, intikam duygusunu, egolarını bırakmak istemiyorlar. Müthiş bir farkındalık, uyanıklık gerekiyor bunu pratiğe dökebilmek için. Bu konuda hâlâ çalışıyorum. Ömrümün sonuna kadar da çalışacağım.”

Nerde o bilgelik.. acısına taparcasına bağlanan, egosuyla herkesi küçük gören, intikam duygusuyla dünyayı yakan o kadar çok insan var ki. Bu kavgaların başka türlü açıklaması nasıl yapılır? İktidar kavgalarından tutun ülkeler arasındaki savaşlara kadar her şeyin altında bu var. Ortaya çıkan eserlerde ona göre oluyor tabii. 

“■ Bu her tarafı kirlenmiş hayatın içinde temiz kalma mücadelesi vermek kendi adıma çok yıpratıcı. Sizi de yıprattığı olmuyor mu?

Olmaz mı! Albümüm çıktığı için bir yanım çok mutlu ama bir yandan da neşeli bir şarkı söylerken memleketin hali, yaşanan savaşlar, oynanan oyunlar aklıma geliyor ve mutluluğumdan suçluluk duyuyorum. Bunları hiç takmayabilirdim ama biraz hassassanız takmamak mümkün değil! Bu hassasiyet bazen en büyük ceza gibi! İki şarkı söylediğimde o kaosun içinde nefes alıyorum. Ben buna hizmet ediyorum bu hayatta. Kimseye bir şey öğretme, mesaj verme, insanları değiştirme gibi bir iddiam yok! Kalbin mührü açılmadığı
sürece kimse kimseye bir şey öğretemez. Herkes kendi hikâyesinde, kendi tecrübesiyle öğreniyor hayatı.”

Evet, -her söylenen söz karşındakinin anladığı kadardır- demişler. Kimse anlamaya uygun olmadan hiçbir bilgiyi alıp öğrenemez. Anlamanın da öncesi ve sonrası vardır. Öncesinde alt bilince yapılan yüklemeler ve bunu işleme koyma isteği olmadan sonrasına geçilemiyor. Sonrası uygulamadır.

“■ Kalbinin mührünü açmayan, açamayan o kadar çok insan var ki...

İnsanoğlunun içindeki iyi kurt ve kötü kurt hep savaş halindeydi. Bütün savaşlarda insanlar komşuyken ayrı düştü. Tarih boyunca insanın kendini farklı ve üstün görme arzusu ayrımcılıklara sebep oldu. Çağ değiştikçe bunların isimleri değişti ama tetikleyicileri aynı: İnsanın içindeki üstün olma arzusu. Bu, insanın kendi içinde halletmesi gereken en büyük zaaf. Bunu halletmediğiniz sürece dünyanın değişmesi imkânsız!”

Çocuk oyunlarında bile izlerseniz bu duygunun olduğunu görürsünüz. Çocuklar bunu bir adım öteye taşıyarak kavgaya tutuşurlar. Taki bir büyük olaya müdahele edene kadar. Yarışmacılık insana bu kötü huyu kazandırdı. Hep ben ve hep benim sözcükleriyle özetlenebilecek bu durumdan kurtulmayı öneren çok. Gelin görün ki uygulayan (eskiden de azdı) günümüzde nerdeyse hiç yok. Herkes en bilen, en akıllı.

Aşkla aranız nasıl? Anneniz "Aşk bize küstü" demişti röportajımızda...

Sözleri “Eğer bir masal perisi girerse rüyalarına, öldü dersin gül güzeli, tılsımını kaybetti” diye akan ‘Gül Güzeli’ adlı şarkınızı çok severim. Masallara inanıyor musunuz?

Evet. Hayatı da masala çevirme eğilimim var. Çocuksu masumiyetin kaybedilmesine katlanamıyorum. Masallardaki, aşklardaki, şarkılardaki masumiyet beni hâlâ ilgilendiriyor ve kendine çekiyor.”

Müzik sadece sesle, nağmeyle masalsı niteliğe sahiptir. Sözlü müzik müziği gerçek hayata bağlarda diyemem ona bakarsanız. Kurmaca her şey kim ne derse desin bir yanıyla masaldır, çünkü zamanı durdurmuş ve zaman üstü olmuştur. Sadece bu yanı bile müziği masallaştırır. Tekrarlanabilir olduğuna bakmayın. Onun için müzik dinlerken müzikle özdeşleşip içine girdiğimizde masalın içine girmiş oluruz. En masum halimiz ordaki halimizdir. O halimizde masal çağındaki bir çocuk kadar bütün hareketlerimiz, bütün davranışlarımız açık net ve içtenliklidir. 

“■ Peki tılsımınızı kaybettiğinizi düşündüğünüz oldu mu hiç?

Hayatımın ilk yarısında çok zorlandığım dönemler oldu ama tılsımımı kaybetmedim. Ne kadar zorlandıysam o kadar kendimi aramak, bulmak, özüme yaklaşmak derdine düştüm. Her hadiseden dersimi aldım. İnsan önce yanar sonra küllerinden doğar.

Aşkla aranız nasıl? Anneniz "Aşk bize küstü" demişti röportajımızda...

Aşk küsmez, insanlar aşka küsmüş olabilir. Korkuları yüzünden insanlar kapılarını aşka açmıyor. Oysa aşk en iyi öğretmendir. Buda felsefesindeki ‘Aşk mutlu olmak içindir’ sözünü okuduğumdan beri, beni çok hırpalayan şeyleri aşk diye tanımlamıyorum.”

Aşk kimseye küsmez. Biz aşık olmayı ucuzlaştırdık o kadar. Oysa o en yüksektedir. Hayatımıza derinlik katan aşktır. Aşk insana muktedir olma gücünü verir. Vermiyorsa onun adı aşk olmaz. Aşk aynı zamanda hiçliktir. Hiç olamıyorsanız da onun adına aşk demeyin. Muktedir olmakla hiç olmak arasındadır aşk. İşte o arada yanar erir ve pişersiniz. Müzisyenseniz sese, şairseniz söze hükmedersiniz o zaman. Bilgeyseniz hallere... işte müziğin masal olma nedenlerinden biride budur.   

BİTTİ


Yazışma Adresim: www.goleaydin@hotmail.com
Gazete Adresimiz: www.anadolumedyagrup.com

Yayın Tarihi03.09.2012 


ŞAİRLERİN ŞİİRLERİYLE SÖYLEDİĞİ 138


Merhaba sevgili okurlar!

Bu hafta sizler için seçtiğim şair Metin Eloğlu 1927 yılında İstanbul’da doğdu. İlk, orta ve lise öğreniminden sonra, 1943 yılında Güzel Sanatlar Akademisi Resim Bölümü’ne girdi. Siyasi  nedenlerle 1946 yılında iki ay tutuklu kaldı. Olay üzerine Akademi’deki atıldı. 1947 yılında gittiği askerliği, disiplinsiz davranışlarından dolayı uzatma cezaları alarak ancak 5 yılda bitirebildi.

Edebiyat hayatına hikâye yazarak başladı. İlk hikâyesi Servetifünun-Uyanış dergisinde 1942 yılında yayınlandı. İzmir’in Kovan adlı dergisinde Mehmet Metin adıyla “Sabah Şarkısı” adlı şiiri 1943 yılında yer aldı. Bu arada ressamlığı hiç bırakmadı. Yaptığı bir çok tabloyla sergiler açtı. 1967 yılında 1. DYO Sergisi ile ve 1976 yılında yapılan Yarımca Sanat Şenliği’nde birincilik ödülleriyle onurlandırıldı. Kaleme aldığı şiir ve hikâyelerinde kendi adının yanı sıra Mehmet Metin, Mehmet Emin, Ali Haziranlı, Etem Olgunil ve Nil Meteoğlu adlarını da kullandı. Ayrıca birçok eleştiri yazısı da yazdı. 1985 yılında doğduğu şehirde; İstanbul’da öldü.

Ödülleri

TDK Şiir Ödülü (Dizin, 1972)
DYO Sergisi (Resim dalında birincilik Ödülü, 1967)
Yarımca Sanat Şenliği (Resim dalında birincilik Ödülü, 1976)

Sıra şairimizin şiirlerinde

...

LOKMAN HEKİMİN SEV DEDİĞİ 

Bu yürek
Seni seveceğini biliyordu herhalde
Bu kafa seni kuracağını seziyordu hanidir
Bire bin veren buğday
Elmadaki mayhoşluk
Hukuki beşer
Çınçınlı hamam
Çizmedeki kedi
Sanki elleriyle koymuşlar gibi
İkimizden bir işmar
Seni sevmemiş olsam , sözlerim yarı yarıya
Gözlerim yarım
Ellerim çolak hüseyin eli
Seni sevmesem , nefes almayı beceremem ki
Bugün günlerden ne ?
Cumartesi
Seni sevdiğim için , Cumartesi elbet
Seni sevdiğim için , bak temmuz ayındayız
Ayşe onbaşı , pir sultan abdal , büsbütün sevdalıyım sana
Bu gemiler nereye gidiyor , seni sevdiğim için
Seni sevdiğimden , suyun akası geliyor
Bacaların tütesi
Nurhayat’ın halleri , seni sevdiğim için güzel
İbrahim’in dilleri
İnsan seni sevince , tutsaklığa kızar tabi
Savaşın adı geçse , cinifrit olur
Ereğli’nin kömürünü düşünür , ne kömür o be
Raman’ı düşünür , Çukurova’yı düşünür
Seni sevdiği için , Haliç’te bir uğultu
Marmara’da bir deniz
Isparta bahçesinde güller
Seni sevdiği için goncalanıyor
Seni sevdiğim için , kilim dokuyor Avşar’da
Yarın sabahlar , seni sevdiğim için icat edildi
Penisilin , halk şiiri , canlı sinema
Mapushaneler , yedi düvel , harbi ispanyol nezlesi
Sultan Hamid , don civani
Ne bilsinler seni sevdiğimi
Başaklanmayan yulafa söylemeli
Cılk yumurtaya
Paslı demire
Kulağını bükmeli kurtlu kirazın
Hoşnut değilllerse bu gidaşattan
Akıl etsinler seni sevdiğimi ,
Yeşille turuncunun kafa barıştırması , bu sevdadan ötürü
Tepemizdeki o göçmez tavan
Sulardaki yakamoz , ortancadaki pembe
Ben seni sevdim diye
Bingöl vilayetinde , kamyondan inince
Tığ gibi bir delikanlıya soruyorum
Siz nerenin bulutlarısınız böyle ?
Biz sizin sevdanızın bulutlarıyız
Bir yıldızlı akşamı varsa Ankara’nın
1953 kışları içinde
Karnı tok , sırtı pekse hısım akrabanın
Konu-komşu , dirlik düzenlik içindeyse
Birbirimizi daha çok sevelim diye
İnsan seni sevince iş-güç sahibi oluyor
Şair oluyor mesela
Meyhaneden cayıyor bir akşamüzeri
Caysın be güzel
Caysın be iyi
Tütünü bırakıyor , tütün neyime zarar
Keseme zarar , ciğerime zara , sevdama zarar
Seni sevince adamın papuçları eskimiyor
Beti-benzi yeni çarktan çıkmış gibi
Seni sevince insan bilgili saygılı gönlü gani şen
Saçları zencefilli
Erkencecik evine dönmek istiyor canı
Hep seni düşün
Hep seni yaşat
Hep seni yıka
Seni doyur üç öğün
Seni bir kanım uyut , sonra uyandır
Lokman hekim , seni sev diyor bana
Seni sevmeseydim , ilkbaharı kodunsa bul gayrı
İstanbul diye bir kent yoktu ki yeryüzünde
Umut diye bir şey yoktu ki , seni sevmeseydim
Hak , hukuk , bereket diye
Eşitlik , kardeşlik , hürriyet diye
Yüreğime sağlık ne iyi ettim..!

METİN ELOĞLU 

***

AŞKLAMA 

Şaraptı rakıydı şuydu buydu
Kişi esrimeyi bir aşkta tatmalı ilkten
Dedim ya ondan gayrı korkuluğa güvenmem
İçtiğim hep aşktı benim gerisi tortu

Sevişik bir keçi yumukgöz oğlağına
Özüne aşk sızmış o sütü emziriyor
Yumurtasını bir kovuğa koyarken
Aşkı da koyuyor anaç zargana

Aşk mavisi tükendiyse o boşuna denizde
Bil ki diken diken bir çamurla örtülüdür sığlığı
Niye enez bu zambak diye sordular mıydı
Aşksız geçen günlerinde örselenmiş, de

Aşk bürünmeseydi de bak hiç şakır mıydı
Şu bi damlacık isketeyi tâ gagadan kuyruğa
Kişi gönlünü yitirdi mi ne yüzle çıkar sokağa
Yaşamda nesi varsa aşk işte onun adı

Ansıyın aşkla yağdı da sular
Ondan kokulandı ıtır çiçeklendi elma
Doğayla el ele bizi üreten bir sevgi var
Evrende en soylusu sezdim ki bu çoğalma

METİN ELOĞLU 

***

UYAN

Hadi uyan
Gün ışığı çilemeye başladı başucunda
Denizler bir mavilik edindi günden
Seher yeline uyup kuşlar yerinden uçtu
Bu türküyü dinlemeyecek misin?

Hadi uyan
Aydınlığa çık da çil gözlerin ışısın
İlkyazlar sıcağı biriksin yüreğine
Yoksul olsan da uyan
Garip olsan da uyan
Madem ki güzelsin,güzeli yaşatmak için
Madem ki iyisin,iyiyi yaşatmak için
Madem ki umutlusun,umudu yaşatmak için
Hadi uyan
Denizi dinle, yaşamak desin
Toprağı dinle,barışmak desin
Gögü dinle,sevişmek desin

Bir plak konmuş gibi gramofona
İşte aşk,işte özlem,işte savaşmak gücü
Uyan diyor uyansana

Hadi uyan
Sevdiğim uyan
Ne olur uyan !

METİN ELOĞLU 

***

ELOĞLU 

Eloğlu binlik bozdurur
Ben bozduramam

Eloğlu başını yastığa kor komaz uyur
Ben uyuyamam

Eloğlu sofrasında dokuz türlü
Benim aç yattığım olur bazen

Benim evim gecekondu
Eloğlunda apartıman

Eloğlunda ince müzik
Benimkisi aman aman

Benim kuru başım bana yeter
Eloğlunda karı kızan

Ben keçileri kaybettim
Eloğlunda usta çoban

Bu soyadı bana haram

METİN ELOĞLU 

***

ÇİLİNGİR SOFRASI 

Bu zıkkımın yanında
Arnavut ciğeri ister, bir.
Çiroz salatası ister, iki.
Cacık ister, üç.

Adalet, müsavat, hürriyet demeye
Sadece yürek ister.

METİN ELOĞLU 

***

DEĞERLEME 

Bu aşk senden önce hürriyete yöneldi
Gecenin ortasında sen sımsıcak bir kadın
İçinde sen varken geceler dile geldi
Barışa yöneldi umudu darmadağın
Onları özlemek belki senden güzeldi
Çünkü sen ancak onlarda vardın
Hayatın mavişliği onlarla vardı

METİN ELOĞLU


***

PASTIRMA YAZI

Dedim ya benim aşklarımın doğusu bura
Bura benim yarınımdan sakınan tel tel
Bura işte ilkyazından irkilip huylandığım
Dedim ya gün batmadan kunnamaz çakal

Işıtmaz solutmaz bir aşkın doğusu bu
Köpeklenmiş havuzda boğum boğum kediler
Hoşundu be İstanbul hoşundu savsak günler
Çöl dünümle ikizlenen ne yavan olgu

Bu çağandan kalacak bir sünepe bildiri
Öncelenmiş yalanlarla yakapaça gidiyor
Olmaz olaydı bu yaz, demez olaydı şiir
Dedim ya aşkımızın en firavun günleri

Kaskatı bir güz içi daldım yazık hayatıma
Hasan diye birim vardı uzamış perçemleri
Ben, Güzin, yaz da bitti e sonra
Amcasına babasına pay veren çiçekleri

METİN ELOĞLU


***

EŞÇİL 

Aşksa bu, ben buna varım, günlerim sığı;
Gündüze dek kalasın diye sevdim seni geceden
Eşçilim ben, ben buyum, ne güzel huy bu;
Bir hız gelsen, hemen olsan, sonra yazlar;
Bunca yıldan tatmadığım bir tırança balığı;
Belki gözlerimin kıymığı şu denizler!

METİN ELOĞLU

***

ÇILGAR 

Oralar yazın mı hala, güpgüzel
Gayri şarapsadım ben, İstanbulsadım
Kuşladıysa gözlerimi bir sakar tavan
Sensiz günlerimi çarçur etmek içindir
Ama pörsümüş, gül bitine karmış bir sarı
Siner külçelenir ta evimde barkımda
Pelit acısından yavuz bir özlem kiri
Yu canım usulcacık
Sen bunca umudumun çılgarı
Göğü maviltir bir kırlangıç yakamoz
Balıklar debreşir suda

METİN ELOĞLU

***

SOFRA ADABI 

Keşkek şu kazanda kaynar, benim bildiğim;
Şu güveçte helmelenir fasulya.
Kuzu şu kadar ateşte çevrilir;
Tuzlama şu tabağa konur ille..
Yumurta şu sahana kırılır.
Çorba mı? Çorba şu kaşıkla içilir tabii,
Hoşaf bu kaşıkla..
İster uskumru olsun, ister kolyoz,
İster orkinoz, ister hanos;
Balık şu bıçakla kesilir..
Şarap siyahsa şu kadehe konur elbet,
Beyazsa bu kadehe

Yavan ekmeği nasıl yersen ye...

METİN ELOĞLU
  
***

Bu haftada bir şairle birlikte olduk. Dünyaya o şairin penceresinden kendi gözümüzle baktık. Tek taraflıda olsa bir etkileşimin kurulduğunu umuyorum. Kurulmuşsa şiirlerden hoşlanmışsınız demektir. Haftaya başka bir şairin penceresinden kendi gözümüzle dünyaya bakmak üzere iyi pazarlar sevgili okurlar.




Yazışma Adresim: www.goleaydin@hotmail.com
Gazete Adresimiz: www.anadolumedyagrup.com


Yayın Tarihi: 02.09.2012