30 Ekim 2012 Salı

SAVAŞLARA SAVAŞTA ÖLMEYECEK OLANLAR KARAR VERİR


Bizim kuşağımız Kıbrıs çıkartma harekâtı dışında bir savaş yaşamadı. O çıkartmada ülkemiz içinde bir arbede yaşanmadığı, bir adayla sınırlı kaldığı için çoğumuzun o zamanlardan aklında Hasan Mutlucan’dan dinlediğimiz kahramanlık türküleriyle, ışıkların dışarı sızdırılmadığı karartma geceleri var. Ülke olarak çok ekonomik sıkıntılar çektik, çok yokluklar gördük fakat hiç biri savaşta ortaya çıkan sıkıntı ve yokluklar gibi olamaz. Bizim kuşağın savaşla ilgisi bu kadardır. Güneydoğuda askerlik yapanlarında yaşadığı düşük yoğunluklu savaş densede bir savaş değildir. Çünkü savaş iki ordunun çarpışmasıdır. Ortada tek ordu varken bunun adına savaş denilemez.

Savaşa pikniğe gider gibi gidilmez. Oysa savaş çığırtkanlarına bakarsanız savaşa değil pikniğe gittiğinizi zannedersiniz. Hiçbir piknikte can verip can alınmaz. Bu sözü  2. dünya savaşını 3-9 yaşlarında, yani çocukluğunda yaşayan annemden çok duymuştum. Rahmetli babamda bu savaşta başlangıçta 11 yaşında, biterken 17 yaşında olduğu için daha yetişkin biri olarak o yıllardan örnekler verirdi. Anlattıkları tek şey hava akınlarının korkunçluğuydu. Eski uçakların gürültüsünü düşünürseniz hava akınının gelmekte olduğunu herkesin fark edebileceğini anlarsınız. Şimdi öylemi ya! Uçaklar o kadar seri ki, ses duyulmadan önce görünüyorlar, gürültüsünü duyduğunuzda her şey bitmiş ve onlar gitmiş oluyorlar bile. Arkalarında onulmaz yaralar bırakırlar. Arkalarında sadece ölüm ve yıkıntı kalır. Annesiz babasız bebeler, ilaçsız, doğru dürüst çalışamayan hastaneler.. açlık ve sefalet içinde az da olsa güvenle uyunulacak bir yer aranır durulur. Annemlerin ve babamların toprak ve bir iki inekleri olduğu için onlara topraksız ve hayvansız köylüler gelip getirdikleri bir teneke mısıra karşılık un isterlermiş. Un bulurlarsa on onbeş nüfusu doyuracak ekmek yaparlarmış. Sadece ekmek bulan kendini şanslı sayarmış. Şehirler daha beter. Orda devletin verebildiği kadarıyla yetinilir tabii.

Savaşlar eskiden ovalarda yapılırdı, ki ona cephe denirdi. Cephede başlayan savaşlar gene cephede biterdi. Sonrası galip olanın insafına terk edilirdi. Şimdiki savaşlar cepheleri genişletmiştir. Eskiden savunma hattının gerisinde kalan halk can derdine düşmezdi. Şimdi öylemi ya..

Geçtiğimiz günlerde meclisimizden bir tezkere geçti. O tezkere ülke dışına asker gönderme yetkisini hükümete verdi. Ayrıca ülkemiz hükümet eliyle savaşta ilan edebilecek. Savaş ilan edilmeden savaş edilemez çünkü. İlan edilmemiş bir savaşı bütün dünya haydutluk kabul eder.

İlan edilsin edilmesin savaş en son çare olmalıdır. Savaş “yok” etmek üstüne değil “caydırmak” üstüne kurulmalıdır. Böyle kurulsa bile açtığı yıkımlar birkaç kuşağı uzun süre ve derinden etkileyeceği ortadadır. Gelgelelim savaşa bu düşüncelerle kimse gitmez. Herkes yok etmeyi düşünür. Bunun için yer gök marşlarla titretilir, bunun için büyük laflar edilir. Ortalığı aşırı, aklın kullanılmasını engelleyen bir coşku sarar. Savaşlar coşkuyla başlar ama yılgınlıkla biter.

Kurtuluş savaşları hariç...

Başkalarının planı gereği yapılan savaşlar, başkalarının çıkarına hizmet eden savaşlar kirli savaşlardır. Hele böyle durumlarda hamaset yapmak olacak şey değildir. Hamasetle, içlerinde bu savaşta belki ölecek olanları ölüme yollamak onları uyutmak değilde nedir? Bu hamasete yöneticilerin katılması olağandırda, basının katılması olağan değildir. Savaş lehine gösteri ve yürüyüş yapanlara ne demeli?

Osmanlı döneminde Girit için Babıali de savaş yürüyüşü yapan bir gurup göstericinin askere alınmasını dönemin nazırı emredince, emri duyan kalabalık bir anda yok olmuş. Savaşa gitmeyeceklerin savaşa gideceklere ateşli nutuklar atmaları pekte ahlaki değildir. Girit olayındaki gibi..

İşin başka ilginç yanı da savaşlara savaşta ölmeyecek olanların karar vermesidir.



Yazışma Adresim: www.goleaydin@hotmail.com
Gazete Adresimiz: www.anadolumedyagrup.com
Bütün yazılarım...: http://hayatintatlarivehayatindusundurdukler.blogspot.com 


Yayın Tarihi: 12.10.2012

KİLO SORUNU VE ŞİŞMAN İYİMSERLİK


Yazıma “Üzerinize afiyet biraz” sözcükleriyle başlayıp noktalar koyarak cümleyi yarım bıraksam bu arayı neyle dolduracağımı “üzerinize afiyet” sözcüklerinden çıkarabilirsiniz. Biraz nezleyim, yada grip olmuşum veya keyifsizim diyeceğimi düşünebilirsiniz. Çok şükür şimdilik sağlığım yerinde. Keyifsizliğim fazla kilolarımdan kaynaklanıyor. Keyifsizim çünkü kilolarım hem beni, hem çevremi meşgul eder hale geldi. Şu ana kadar sağlığıma direkt etkisi yok ama gelecekte sağlığımı nasıl etkiler bilinmez. Bütün endişelerde o yüzden zaten.

On altı yıldır engelli aracı kullanıyorum. Kırk yaşıma kadar araç kullanmadım. Şehrimiz de o sıralarda tenhaydı. Ona rağmen yaya kaldırımlarında değneklerime çarpıp düşürürler diye ki, olmadı değil, kaldırım kenarlarından yürürdüm. Şimdi her yer otopark olunca öyle bir imkânda kalmadı. Sahip olduğum araçlarla eriştiğim mesafeler arttı ama hareketim buna bağlı olarak azaldı. Üstüne birde 6 yıl önce sigarayı bırakınca kilo kilo üstüne bindi. 1988 yılında böbrek ameliyatı olduğumda 1.50 boya karşılık (biliyorsunuz ben minik bir adamım) 54 kiloydum. Böbreğimin birini verdiğim1989’la deprem yılı 1999 arasında  kilom 64’tü. Şimdi 70 sınırlarında dolaşıyorum.

Bu kilolardan kurtulmak için hayat tarzımı değiştirmekten başka çarem yok, onu anladım. Gelgelelim bu pek mümkün değil. Gelişen şehrimiz çok fazla kalabalık trafiğe sahip oldu. Nufüs yoğunluğuyla kıyaslayacak olursak Kadıköy Bağdat caddesi, yada Bakırköy sahil yolu bu kadar kalabalık değildir. Oraları Türkiye’nin en kalabalık şehri İstanbul, burasıysa küçük bir merkez ilçe Adapazarı. Ben hiçbir yerde yürüyerek karşıya geçemem. Bu durumda hayat tarzımı nasıl değiştirebilirim. Her yol hıncahınç dolu. Eskiden yürüyemediğim yaya kaldırımları şimdi benim gibi en ufak itmede düşen bir engelli için hiç yürünemez durumda. İş yeri ve konutların fiziki yapılarının ve kullanılan yer döşemeleri nedeniyle içerdiği tehlikelere hiç girmiyorum. Hepsiyle birlikte çağdaş hayatın getirdiği omuz yada bel çantası (freebaq) bütün hareketleri en aza düşürdü. Bu kadar eşyaya sahipken, yollar bu kadar kalabalıkken, binalardaki yer döşemeleri kaygan malzemeden yapılmışken benim hayat tarzımı değiştirmem mümkün değil.

İş geliyor beslenme biçimine dayanıyor. O konuda da annemin ve rahmetli babamın uzun yıllar öncesinden şeker hastası olmaları beslenme alışkanlıklarımızı değiştirdiği için burada yemek miktarlarında ayarlama yapmaktan başka bir şey kalmıyor.

Fazla kilolardan kurtulmak için öyle çok diyet çeşitleri varki... hangisini uygulayacağınızı şaşırırsınız. Arada küçük önerilerde yok değil. Bir ara sabah kalkar kalkmaz sıcağa yakın ılıklıkta su içtik. Daha sonra bu sıcak suyun içine limonda damlattık. Bunlar vücuttaki yağı eritir deniliyordu. Soğuk içilen suyun vücut ısısına ulaşana kadar derece başına bir kalori yaktığı için vücutta bulunan yağları yok ettiği söyleniyordu. Suları gün içinde kışın bile buzdolabından içtik. Yıllar önce bunu Hıncal Uluç köşesinde “dondurma”dan söz ederek söylemişti. Bence en mantıklı önerilerden biriydi.

Öğün aralarının uzun olması da metabolizmanın yavaşlamasına yol açtığı, sık sık, ama küçük öğünler şeklinde yemek yenirse metabolizmanın harekete geçeceği, böylelikle kilo verilebileceği söylendi. Bu yolla zayıflayan birkaç ünlünün televizyonlara çıkıp konuştuklarını biliyorsunuz. Hiçbir yemekten el çekmeden, bir günlük besini 3 öğün yerine 6 öğün ve üzeri alarak zayıfladıklarını belirttiler.

Arkasından “York Testi” denen bir testle kandaki fazla olan maddeye bakarak sadece onu üreten yiyecek veya yiyecekleri azaltmayı tercih ettiler. Bu da kilo vermede etkili yöntemdir dendi.

Bu testi esas alarak kendi tezlerini oluşturan Mehmet Ali Bulut orucu örnek göstererek niyet vücut ilişkisinin şaşırtıcı sonuçlarını vurguluyordu. Her insanın yumruğu kadar bir yiyeceği ikiye bölerek sabah ve akşam yemeği olarak iki öğüne indirmeli, akşam 21’den sonra hiçbir şey yememeli diyordu. Ayrıca kişiye göre alınacak besinlerin kan guruplarına göre belirlenmesi gerektiğini, her gurubun ayrı besinlerle var olacağını belirtiyordu. En eski kan gurubunun tarım öncesi topluma ait olduğunu ve bu insanların  “0 RH” gurubu kana sahip olduklarını, daha sonra tarım ürünleriyle kan guruplarının “A”, “B” ve “AB” guruplarının ortaya çıkmasıyla çeşitlilik kazandığını, “0” gurubu dışındaki hiçbir gurubun et yememesi, “0” gurubununda tahıllardan uzak durması gerektiğini, bütün gurupların sindirimi zor olduğu için süt ve süt ürünlerini tercih etmemesi gerektiğini eklemişti.

Nasıl? Kafanız karıştı mı? Haklısınız! Benimde karıştı. Kilolarımdan kurtulamayacağım galiba. Bu durum beni üzmüyor diyemem. Ama bir yandanda kilolu insanların hayata daha olumlu baktıklarını, neşelerini pek yitirmediklerini belirten yazılarda okudum. Gelde işin içinden çık şimdi Aydın. 



Yazışma Adresim: www.goleaydin@hotmail.com
Gazete Adresimiz: www.anadolumedyagrup.com


Yayın Tarihi10.10.2012 

ŞANS VE KADERDEN UTANMAK


Kadere inanırım ama kaderci değilim. Kaderin gelip beni bulmasını beklemem ama peşinden de koşmam. Günlük işlerin içinde o gelir beni bulur zaten. Her zaman böyle olmuştur. Bazen kendi istencimle kadere yön vermişimdir. Çoğu zaman o bana yön vermiştir. Bu yön veriş veya yön alışlar içinde neyin kaderimiz olduğunu bilmeyiz. Her oluşumun bir sonu, bir sonucu vardır. Bu son veya sonuç hikâye edilebilir haldeyse kader gerçekleşmiştir, o hikâyeye kader diyebiliriz artık. Kimi zamanda tek başına bir hikâye asıl hikâyeyi anlatmayabilir. İki veya daha fazla hikâye büyük hikâyeyi ortaya çıkarabilir. Birleşerek büyük olan hikâyeler, geçmişe bakıldığında bunun daha farklı oluşma ihtimalinin bulunmasına rağmen böyle olması gerektiği için böyle olmuştur. Marks bu duruma “tarihte her ne olmuşsa, başka türlü olamadığından öyle olmuştur” der. Kaderin mutlaklığının, kader inancı olmayan birince söylenmesi ne garip bir kaderdir.

Aslında kader bellidir. Doğmak ve ölmek...

Biz doğumla ölümün arasını dolduruyoruz. Hikâye ettiğimiz karıncanın gözüyle bakarsak uzun, ışık hızı birimiyle bakacak olursak kısacık mesafedir. O hikâyenin içine sevinçlerimizi ümitlerimizi, üzüntülerimizi, kırgınlıklarımızı, dargınlıklarımızı, barışmalarımızı, öpüşmelerimizi, sevişmelerimizi, memurluğumuzu, amirliğimizi, işçiliğimizi, işadamlığımızı, sanatçılığımızı, ne varsa hepsini koyarız. Bayramlar, anma ve kutlama günleri bu hikâyenin bölüm aralarıdır. Kısa nefeslenme, zihin boşaltma, yada biraz durup düşünme araları..

Spor etkinlikleri, oyunlar, totolar, lotolarda bir yanıyla öyledir. İşi bu olanlar için değil tabii.
Profesyonel bir futbolcuyla, haftadan haftaya halı sahada ter dökeni düşünün. Yada tiyatro oyuncusuyla tavla oyuncusunu veya toto ile loto oynayanlarla, toto yada lotonun çeşitli aşamalarında çalışanlarını..

Bu hikâyenin içinde rol alırken hikâyenin biçimlenişinde bulunduğumuz yada durduğumuz yere şans diyoruz. Bu duruşlarla bulunulan yerin tanımları kendi içinde bölünürler. Hepsine bir tek şey söylenebilir; sonucunu hayal etsek bile ne olacağını önceden bilmemiz imkânsızdır. Bu konuya oyunlardan örnek vereyim. Tavla oynuyorsak yenme ihtimalimizde, yenilme ihtimalimizde vardır. Rakibimizi gözümüze kestirsekte tavla oyunumuz sürpriz sonuçla bitebilir. Bilinmezlik, hayatın tıpkı oyunların oynanma nedeninde olduğu gibi renkli ve çekici olmasını sağlar. Başkalarının hayatı kimilerinin gözünde çekicidir. Onlar o gördükleri insanların şanslı olduklarını düşünür ve söylerler. Oysa ne demiştik? Şans dediğimiz şey hikâyenin içindeki duruşumuzdur. Bizim şansımız onun şanssızlığı, onun şansı bizim şansızlığımızdır. İşin bu tarafından sonra sözü dallandırıp budaklandırarak yer seçimininde şans olduğunu söylemek, hatta şansın “nerede durursanız durun yaka kartı gibi sizinle beraber gelir” demekte mümkündür.

Her ne ise.

Bulunulan, durulan yeri sürekli kazançlı çıkacak şekilde seçenler uzak görüşlü, akıllı insanlardır. Bunlar gönderdikleri topun karşılanması durumunda nasıl geri döneceğini bilen ve raket tutan ellerini tekrar karşıya yollayacakları topa vuracakları şekilde hazır bekleyen masa tenisi oyuncusu gibidirler. Bazen o top tam istedikleri gibi gelir. Bazen çok zor karşılayacak biçimde, bazende hiç karşılayamayacakları biçimde gelir. Ama nasıl gelirse gelsin topu her karşıladığınızda kimsenin size kızmaya hakkı yoktur. Aksine ortaya seyirlik bir oyun çıktığı için mutlu olmaları gerekir. Öylede oluyor.

Oyun öyledir de başkalarının hayatı, yani kaderi öyledir diye kızanlara ne demeli. Şanslı (biz nedenlerini bilsek hiçbir zaman var olamayacak kavram) olmak bir suç değil ki. Bende dahil olmak üzere şanslı olduğumuzda içten içe sevinmemize rağmen bu sevincimizi edep adına ölçülü olarak gösterir, hatta biraz da utanırız. Şanssızsakta kızgınlığımızın içinde öfke kadar bir utanmada vardır. Öncekini anlarımda şanssızlıktan neden utanırız? Beceriksiz, daha kötüsü akılsız olduğumuzun göstergesi olduğundan mı? Şanssızlık konusunda böyle düşünen kaç kişi vardır ki? Görünüşe göre pek fazla yok! Milli piyango alıp büyük ikramiyenin çıkmayacağını peşinen kabul etmek neyle açıklanabilir?

“Bana çıkmaz” dersiniz, en azından onu tutturursunuz. Oysa bileti alırken “bana çıksın” diyerek alırsınız. Belli ki sizde şanslı olmaktan utanıyorsunuz. Tavla oynarken de aynı şeyi yapıyorsunuz. Uygun bir zar attığınızda ne şanslı olduğunuz söylense bunu hakaret sayar ve kabul etmezsiniz. Akıllılık, ustalık göstergesinin kabulünden değil itirazınız, utancınızı gizleme telaşından sadece. Oysa bilinmezi kabul etmek gerekmez mi?

Oyunlar içinde bir tek tavla hayatın minik bir örneğidir. Bir yılın bölümleri gibi tavlada kendi içinde aynı biçimde bölümlere ayrılır. Saatler, günler, aylar.. karşılıklı 6’şardan 12’şer kapı, toplam 24 saat yani bir gün, gene 6’şar kapıdan bir bölümdeki 12 kapı 12 ay eder. Pulların siyah ve beyazı gece ve gündüz demektir. İki tarafın 15’şer pulu toplamda 30 günü temsil eder. İçine konan zar size verilen şanstan başka ne olabilir? O zar dönmeden oyun oynanamıyor.

Hayatta şans, dönen zardır. İşin içine hile karıştıranlar hep istedikleri zarı atsalar bile gün gelir bir zarı atamazlar. Onlara ne demeli? Şanslı veya şanssız olmak utanılacak şey değildir. Asıl utanılacak şey hile yapmaktır.


Yazışma Adresim: www.goleaydin@hotmail.com
Gazete Adresimiz: www.anadolumedyagrup.com


08.10.2012 

ŞAİRLERİN ŞİİRLERİYLE SÖYLEDİĞİ 143


Merhaba sevgili okurlar. Güzel geçen bir sonbaharın içindeyiz. Henüz yeşil ölmedi. Havalar güneşli ve sıcak. Şu doğalgaz zamlarının cüzdanları vuracağı düşünülürse fakir fukara, hatta  orta sınıf için bile kış ne kadar geç gelirse o kadar iyi olur.

Bu haftaki şairimizi sizlere tanıtmak isterdim. Ne yazık ki kendisi hakkında en ufak bir bilgiye ulaşamadım. Bu haftaki şairimizin şiirleriyle yetineceğiz. Beğeneceğinizi umuyor ve sizleri şiirlerle baş başa bırakıyorum.

...

AĞITLARIMIZI GİZLEDİK 

Ağıtlarımızı perçemlenmiş
dişlerimiz arasına gizledik.

Sarışın bir bedenin
pamuk tenine dokunurken
Ağlamadık, sızlamadık...

Gün olur dedik,
Zemheri ayını bekledik,

Siftah ederken
Ölümün sıcak nefesini ensemizde
Çıkardık
Zulamızdaki kızılcık şerbetini.
Savurduk suratlarına.

Ağıtlarımızı gün batımından
gün doğumuna birer birer söyledik.

Abdülvasi Köse

***

BİZ KAÇ KİŞİYDİK VE ÖLDÜK

Güneş saklanınca dağların ardına,
Günah melekleri çıkar sokaklara.
“İmparator” un çirkin köleleri
Ellerinde adisyon fişleriyle
Sıralanır loş masa önlerine..

Bir kuşun kanadında geçtik akdenizi
Altın sarısı kumlarını, kan kızıl koylarını,
Ve bir sevda türküsünü anımsadık.
İlk ışıkları vurunca akçadenize,
Dalgalar dinginleşir,
Şavkı vurur, aydınlanır odalar.
“Köleler” yataklarda yorgun
Çeker tespihini ya sabır makamında.

Benzer yaşam öykülerini anlatır,
Uzak diyarlarda maviş gözlü bebeler
Analara emanettir.
Ve yüreklerinde “bir gün mutlaka”
Sevgisiz, insansız, ihanetsiz yaşamlar..
Gerçekleşirse özlem,
Çırpınır bir daha Karadeniz.
Anlatılan masallar kalır dillerde.

Hani sıcaklar bastırır,yaz gelir,
Hani yürekler sevdaya palazlanır,
Hani iki yürek buluşur ya,
Eller kenetlenir, bedenler tümleşir..

Apansız fırtınalar kopar.
Dolunayda kan yükselir damarlarda.
Astımlı hasta gibi soluklar,
Zorlar göğsünün kafesini,
Anlatılar karadenizden
Akdenize uzanır,
Bir kuşun kanadından
Seyreylenir yaşamlar..

II.

Günahlar güneşle çekilir odalara.
İmparator " malibu" içerken meksikalı
Sapkın "yalnız kurtlar" dörtçekerlilerde
Taşır kanatsız melekleri,
gecenin en yalnız saatlerine.

Yüreğimizdeki sevdayı anlatırız.
Tanıdık, dişi bedenlere.
Tüm çekim eklerinin di’li geçmiş zamanını.
Bırakır bir kenara,
Ağıdımızı haykırırız.
Ey hüzün git artık,
Kuzeyli dilberlerle günah vaktidir
Sonra;
Tutkulu bedenlerde giyinik "geyşalar"
Karadenizin kuzeyini anlatır.
Dilleri dillerimize yabancı.
Ey kanadı kırık,
Yeleleri sapkın ayrılıklar
İhaneti dostluğa çanak tutanlar
Karadeniz, Akdeniz çırpınıyor
Kanatlarında seyreylerken yoz dağları
Gözlerim pınar olur, kan akar “çıkartmada”

Mor salkımlı dağları dolaşırız,
Figüran rollerde sarışın bedenler
Unutturmak eyleminin başlangıcı
Ve Beşparmak’ta yok olan umutlarım.
Ben ah çekerken, bir daha, bir daha ah..
Salkım olur, saçaklanır zakkumlu ağaççıklar.
Bir güzelin katli vacip fetvası savrulur manastırdan.

III.

Biz acıları tadarken bedenlerimizle,
Uzak diyarlardan seslenir ağıdımız.
Memet dayı’ya verdiğimiz ant,
Gözlerimizde şavkılanır.

Unutma;
Sözümüz namusumuzdur.
Sen rahat uyudukça toprağında
Andımız ve adımızdır arda kalan.

IV.

Biz üç kişiydik.
Ben , sen ve o.
Sen’i ihanet denizine gönderdim.
Ben, temmuza hükümlü.
O; gözleri (bakmaya doyamadığım),
Elleri (öylesine güzel, anlamlı) ve ruhuyla,
Bedenimde gizlidir.
Biz üç kişiydik.
Ben, infazım hazır "kaç ay kaldı ki,
Sen, yaşanmamış birkaç gün.
O; şimdi bedenimde onulmaz yaradır ,
Masum ve gizemli.

V.

Öyküler başladığı gibi bitmez.
Başlanan rol aktörleri de etkilerse,
Senaryolar değiştirebilir.
Şimdi ‘yaşam’ bölümünün finali çekilecek.
Kamera hazır.
Motor, başla komutu.
Gözlerimde hüznün bulutları gezinir.
Film biter.
Dağbaşları bulutlanır.

Yazılmamış öyküler,
Daha yaşanmamıştır bilesiniz.
Yaşanırsa sevinçler,
Acıdır ve hüzündür bilir misiniz?

Biz kaç kişiydik, öldük.
Bir sen kaldın geride,
Birde senli anılarımla ben.

08.06.1999
kırıkhan

Abdülvasi Köse

***

SEVMEYİ ÖĞRENİYORUM ANNE

Sevmeyi ilk annemle öğrendim.
O; beyaz yüzlü, güzeller güzeli kadından.
Seveceksin, herşeyi der,
Sevmenin anlamını, yüceliğini
Anlatırdı kırık kelimelerle.

Sevmeyi hala öğreniyorum.
Kuşları, böcekleri, çirkinlikleri,
-hamam böceklerini bile,,,
Birtek ikiyüzlü
Dostlları,
İhaneti,
Ve yalanı sevemedim.,
Bağışla beni anne.
Kurşunlayanı sevdim,
Dağlarda yaşayanları sevdim .
Dostluğa ihaneti sevemedim anne.

Bağışla beni anne.
Sevmeyi sen öğrettin
Bir bir yapıyorum dediklerini,
Sevmeyi daha çok seviyorum anne.
İhanetler olmasa, dostluklar bozulmasa,
Ne çok seveceğim daha anne.

Sevmeyi daha da çok sevdim anne.
Sen ne dedinse yaptım.
Birtek kalleşliği,
Hainleri,
Arkadan bıçaklamaları sevmedim.
Bağışla beni anne.
Seninle sevmeyi özledim.

06.06.99

Abdülvasi Köse

***

PAZAR GÜNÜNÜ HİÇ SEVMEM

"İlhami Vardiya"

Amik'ta ağustos ayları cehennemdir.
Sıcağın kemikleri erittiği saatte
Güneşi renklerine hapsetmiş arabada
ceketine sarılmış, sigara içiyor. 

“Agabek” diyor;
Çako dayinin
Ahıska günlerinden kalma hüznüyle. 
“Agabek;
Ben hiç sevmedim pazar gününü
Mapusane yadigarıdır bana.”

Ve biçkin delikanlılık günlerini
Ve keskin devrimci yanılgılarını
Ve Mapuseneyi anlattı İlhami Usta...

Cehennem sıcağında
Üşüyen adam,
derin bir oh çekiyor
Sigaranın tadına varıp.

Anlatır hüznün
ve yalnızlığın
ve üşümenin öyküsünü...

Mapusanelerde pazar günü

yalnızlıktır,
hüzündür,
gözyaşıdır.

Mapusanede en sıcak güneş
üşütür körpe, biçkin bedenleri.

Ve ben yıllardır
sıcak bölgelere hasretim.
Üşüyorum.
Sıcak Akdeniz koylarını düşlüyorum.

Ne gelen olur pazar günleri,
ne giden olur mahkemelere,
umutlar ertelenmiştir.
kimi yanık türküler okur,

Ben şiire sarıldım,
Ustaların şiirlerine
Yalnızlık buzdağıdır bedenlerimizin,

şimdi üşüyorsak,
Pazar günlerindendir “Agabek”

Abdülvasi Köse

***

Bugünkü şiir köşemizinde sonuna geldik. Hepinize iyi bir hafta sonu diliyorum. Haftaya görüşmek umuduyla..


Yazışma Adresim: www.goleaydin@hotmail.com
Gazete Adresimiz: www.anadolumedyagrup.com


Yayın Tarihi: 07.10.2012

(Bir hikâye) ERDEM, YANLIŞ ANLAMA, ÖZÜR 2


Kuşkuya kapılmamak elde mi? Ortada yanlış anlama vardı ama kim yanlış anlamıştı? Kendilerine Ankara’dan telefon eden eşinin kız kardeşine telefon açıldı. Debre’li teyze kızının ölüp ölmediği soruldu. Ölmediği, kendisiyle telefonla görüşüldüğü haberini alınca ferahladılar. Yaşayan birisinin üzerinden gelişen tartışma çirkin tartışmaydı. Taraflardan biri Debre’li teyze kızının öldüğüne dair iddianın sahibiydi. Sanki bu iddiası o teyze kızının hayatından daha önemliydi. Haklılığının kanıtlanması için teyze kızı gerçekten ölmüş olsa üzülmekten öte mutlu olacaklardı.

Bayram sonrasıydı. Bayram ziyaretlerini misafir çokluğundan gerçekleştiremedikleri ve eşinin sağ olan teyzesinin hal ve hatırını soramadıkları için biraz mahcubiyet hissediyorlardı. O gün koca teyzeyi görmeye elini öpmeye karar verdiler. Eşi yaşamıyor bile olsa onun adamlarına saygı göstermekten bir gün bile vazgeçmemişti. Rahmetli eşinin öldüğü söylenen teyze kızının kızı ziyarete gidilen teyzenin görümcesinin oğluyla evliydi. Bütün bu olaylar bu açıdan bakıldığında bütün olan bitenler herkesi ilgilendirecek kadar yakın akrabalar arasında olup bitiyordu.

Baypaslı ikinci hanım kızını alıp rahmetli eşinin teyzesinin evine vardığında kendilerine gelmekte olan ev sahibi gelini ve oğlunu merdivenlerden inerken yakaladılar. Onlarda bayram ziyaretine gelememişlerdi. İnsanlar yaşlandığında torun torbanın bekçisi oluyor bir bakıma. Bir evde dahada büyük yaşlı veya yaşlılar varsa öyle kolay kapı dışarı çıkılabilir mi?

Neyse, gelip de şimdi kapı eşiğinde olanlar; “niyetlenmişsiniz madem bize gidelim”, merdivenden inenler, “a..a.. olur mu canım siz buraya kadar gelmişsiniz, buradan geri mi dönülürmüş” sohbetleriyle buyur edildiler. Oturup hal hatır sorma faslı bittikten sonra günün konusu ister istemez açıldı. Koca teyzenin oğlu cenaze evini aradığını Debre’li teyze kızının da öldüğünü öğrendiğini söyledi. Siz ölmediğini kimden öğrendiniz diye sorunca baypaslı ikinci hanımın kızı “küçük halamı aradık, o öldüğü söylenen teyzenin kızını aramış. Annesi de yanındaymış, hatta halam onunla da konuşmuş” deyince ortadaki çelişkiyi yaratanın kendilerinin olduğunu fark eden koca teyzenin oğlu ayağa kalkarak “keşke öyle olsa, Allah vermesin ama ben öldüğünü duydum” diyeceği yerde, “kızım beni sinir etme, ben o evle, ve söylediğin kişilerle bir saat konuştum” diyerek azarladı. Sanırdınız ki biraz sonra tokat faslı da başlayacak. Hışımla telefona sarıldı, bir numara çevirip açılmasını bekledi. Açılır açılmaz hal hatır sormadan direk olarak “sana bir şey soracağım senin annen öldü mü?” diye sorunca Makedonya Ohri’yi halasının oğluyla evli teyze torununu aradığı anlaşıldı. Karşı taraftan “hayır, çok şükür hayatta” cevabını alınca suratı düştü.

Sonradan hatanın nerde olduğunu baypaslı ikinci kadın çözmüştü. “Bir saat telefonda konuştum” diyen adam konuştuğu halasının gelini-teyzesinin torununun evlendiği sıralarda ölen babasını kastederek öksüzdüm şimdide yetim kaldım dediğini zannetmişti. Baypaslı ikinci kadın aynı kişiyi arayınca olayın tahmin ettiği gibi geliştiğini gördü. Meğer teyze torunu sülâlenin gelini kendisininde teyze oğlu olan ve Türkiye’ye gelmeyerek sağ kalan yaşlı adamın küçüklüğünde yetim ve öksüz kalışı hatırlanarak, şimdi eşi ve çocuklarını kaybettiği için bir kez daha yetim ve öksüz kaldığını yarım yamalak Arnavut şiveli Türkçesiyle söylediği için, Debre’li teyze kızının da öldüğünü sanmışlardı.

*

Her insan kendini haklı görür. Haklı olduğuna inanmadığı olayda da ya itibarını yada hayatını korumak için haklı olduğunu kanıtlama çabasına girer. Bazen de yanılgısının farkına varmaz ve bu çabası kuru bir inada dönüşür. Kuru inadın içinde birine gerçeği göstermek ne zordur. Sırf bu inat yüzünden herkese kırıcı olabilirler. Oysa inadı kıran bir özür dilemedir. Hata yapılabilir, hatasız insan yok! Erdemli insan bunu bilip hatasından dönerse daha da büyür.
Bunun işareti de bir özürdür. Öfkede neyin nesi..


Yazışma Adresim: www.goleaydin@hotmail.com
Gazete Adresimiz: www.anadolumedyagrup.com


Yayın Tarihi: 05.10.2012 

(Bir hikâye) ERDEM, YANLIŞ ANLAMA, ÖZÜR 1


Her insan kendini haklı görür. Haklı olduğuna inanmadığı olayda da ya itibarını yada hayatını korumak için haklı olduğunu kanıtlama çabasına girer. Bazen de yanılgısının farkına varmaz ve bu çabası kuru bir inada dönüşür. Kuru inadın içinde birine, gerçeği göstermek ne zordur. İnatçı olanlar sırf bu inat yüzünden herkese kırıcı olabilirler.

*

Gelen bir telefonla öğrenilen bir haber ev halkını üzmüştü. Adapazarı’nda 3 evden oluşan küçük bir sülâleydiler, başka şehir ve ülkelerde bu sülâleden bir çok insan vardı. Burada oturan küçük sülâlenin bay pas olan ikinci kadının kızıydı telefonu alan. Makedonya’dan Ankara’ya minibüsleriyle düğüne gelen bir ailenin dört ferdi dönüş yolunda, Yunanistan’da geçirdikleri trafik kazası sonucu hayatlarını kaybetmişti. O ailenin Makedonya’nın Ohri şehrinde düğüne gelmeyen iki ferdi daha vardı. Baba oğul gelmek istememişti. Baba 70 yaşlarındaydı. Küçüklüğünde anne babasını kaybetmiş, amcaları, teyzeleri onu büyütmüştü. İlk gençlik yıllarında teyzesiyle birlikte bir gurup yakınının Türkiye’ye göçünü yaşamıştı. Zordu o yıllar. 2. büyük harp sonrasıydı. Yoklukların iliklerde hissedildiği o yıllarda memleketinde kalmayı seçerek teyze amca yokluğu ile birlikte giden diğer akraba ve arkadaşlarının yokluğunu da eklemişti yokluklarının arasına. Giden için mi kalan için mi zordu acaba? Kalanın düzeni aynı düzendi de, giden için düzen tutturma derdi daha yola çıktığı anda başlıyordu. Bir bilinmeze gitmekten başka bir şey değildi bu gidiş. Bunu   düşünmüş müydü hiç? Kalan oydu, kalanın acısını anlatabilirdi, gidenin zorunu ne bilsin. Bu trafik kazasıyla karısını, gelinini, diğer oğlunu ve torununu kaybetmişti. Bu son olay; yaşlılığında Rumeli’lerin deyişiyle ona “kapak” olmuştu.

Hayat buydu işte. Kimine çok acı bedeller ödetiyordu. Bunu duyan dünyanın çeşitli ülkelerindeki, özellikle Türkiye’deki yakın akrabalar onu telefonlarla aradılar. Daha yakından olanları ona giderek acısına ortak olmaya çalıştılar. Hiçbir acının tesellisi olamaz. Her insan acısını etinde yalnız yaşar. Yaşlı olduğu için dayanamaz diye uyutulmak, uyuşturulmak isteklerine karşı durmuş, “bu acıyı son damlasına kadar duymamı engellemeyin, duymak istiyorum” diyerek önerileri geri çevirmişti. Cenazeler toprağa verildiğinde de vakarla, dimdik duruyordu. Rumelilik böyle bir şey miydi? Evet böyle bir şeydi. Yüz yılların acısıyla dededen toruna kazanılmış duruşun son örneği bu yaşlı adam, cenazeler karşısında eski zaman anıtı gibi metindi. Tevekkülün etkisini söylememek olmaz. Kabul edilmiş bir tevekkülün ardında vuslatı beklemeye başlamanın işaretlerini görürdünüz.

Hayat buydu işte. Vakarlı duruşla varlığınızı ortaya koyardınız. Yada vakarınızı kaybeder, yok olur giderdiniz. Varlığınızı göstermeniz boş bir vakarla mümkün değil tabii. Öylesinin adı “böbürlenme”dir. İçi dolu; özümsenmiş kültürle, kendinin ve olayların farkına varılarak vakar içinde olmak böbürlenme olmaktan çıkar. Güzel insanlar güzelliklerine vakarla güzellik katarlar.  

Gelen telefonla öğrenilen acı haber sonrasında Türkiye’nin çeşitli illerinde oturan akraba Rumeliler birbirlerine taziye telefonları açtılar. Aynı ilde oturanlar da birbirlerine taziyeye gittiler. Herkes olayın değişik bir tarafını bulup anlatıyorlardı. Kimi, gelmeyerek sağ kalan yaşlı adamın yaşamı boyunca çektiği sıkıntıyı anlattı. Kimi gelenlerin hikâyesini.. içlerinden biri bu hikâyeye bir boyut daha katmış ölü sayısının 4 değil 5 olduğunu bildirmişti. O kişinin bildirdiğine göre yaşlı adamın kendisi gibi yaşlı Makedonya Debre’de yaşayan teyze kızı da ölmüştü. O haberi verende yaşlı adamın Türkiye’deki iki teyze oğlundan biriydi. Ondan haberleri öğrenen kız kardeşi de iki teyze oğlundan şimdi hayatta olmayan diğer teyze oğlunun eşini telefonla aradı. Onlara bildiklerini anlattı. Şaşkınlık ve üzüntü içindeydi. Altı sene önce baypas olmuş epey zor günler geçirmişti. Kulakları da ağır işitiyordu.

Rahmetli teyze oğlunun kendisi gibi baypas olan eşi, öldüğü söylenen son kişiyi daha yakından tanıyordu. Ama ilk telefon geldiğinde onun öldüğü söylenmemişti. Arada “bir yanlış anlama olmasın” diye düşünmedi değildi hani. Bu düşüncesini kendinden önce baypas olmuş akrabaya da “böyle bir şey yok!” diyerek söylediğinde ondan iddiasını kanıtlamaya çalışan birinin ses tonuyla bastıra bastıra “varr” cevabını almıştı. Üstelik “hadi ben yanlış anladım, kardeşimde mi yanlış anladı?” diye sormuştu. “Dört kulak yanlış duymuş olamaz” diye de eklemişti. Ama iki kulak yanlış duyabilirdi. O iki kulak, kendi ağır işiten kulaklarıydı.



DEVAM EDECEK


Yazışma Adresim: www.goleaydin@hotmail.com
Gazete Adresimiz: www.anadolumedyagrup.com


Yayın Tarihi: 03.10.2012

KUMDAN RESİMLER


Siz hiç kum üstünde gene kum kullanılarak resim yapılırken gördünüz mü? Ünlü tv program yapımcı ve sunucusu Acun Ilıcalı’nın “Yetenek Sizsiniz” yarışmalarını izlediyseniz görmüş olmalısınız. Orda bir yarışmacı böyle resimler yaparak yarışmıştı. Resimler diyorum çünkü yarışma sırasında kendisine verilen süre içinde tek bir resim yapmıyordu. O resimler bazen üstüne koya koya gelişip, birbirini izleyerek süreklilik kazanıyordu. Bazende resim alanını, yani tuval diyebileceğimiz kum dolu bir çerçeveyi ressam (yarışmacı) elinin tersiyle önceki yaptıklarını silerek yeni resme yer açıyordu. Burada bir sinema filmi izler gibi resim yapılışını izliyorduk. Gerçektende ustaca resim yapılıyordu. Her geçiş aşaması ortaya çıkan resim kadar ilgi çekiciydi. Kum aynı kumdu. Değişen bir şey yoktu. Söz konusu olan sadece iki usta elin becerisiydi.

Bunu toplumsal yapımıza da uygulayabiliriz. Siyasi iktidarlar toplumu o tuvaldeki kum gibi istedikleri biçimde elbette hassas bir dengeyi gözeterek kullanıyorlar. Kumun bir algısı yok fakat toplumun hem algısı hem istenci (iradesi) var. Gelgelelim toplumu güdülendirmek için sayısız yöntemlerin uygulanabileceği sayısız araç devreye sokuluyor. Bunu ressamın elleri olarak görecek olursak ortaya çıkan manzara anlaşılır sanırım. Ekonomik çıkar sağlamakta yöntem veya araçlardan sadece biridir ama belki de en önemlilerinden biridir.

Her iktidar döneminde türeyen zenginler başka nasıl anlatılabilir? Bu zenginliği partiye olan bağlılıkları ve aldıkları sorumluluklarıyla elde eden olduğu kadar, parti liderine veya etkili bir isme yakınlıkla elde edenlerde vardır. Birde bunun dışında olup umut besleyenler var ki onları izlemek hayli keyif verici.

Umutla beklenti içine girerek iktidarın destekçisi olanların çok şekilci olduklarını görmemek mümkün değil. Erkekler bıyık kesimine bile önem verirken eşlerini partili kadınlarla beraber olmaya teşvik ediyorlar. Eşlerde açık dolaşırken aniden türban takar hale geliyorlar. Kimsenin örtünmesine karşı değilim. Herkes inancı doğrultusunda davranma hakkına sahiptir. Karşı olduğum bu çıkar çevrelerinin dini oyuncak haline getirmeleriyle, türban takarak örtündüklerini sananların daha çekici, göz alıcı olmalarıdır. Ama bugünkü konumuz bu değil bu bölümü daha fazla uzatmayacağım.

Şekilciliğe dönecek olursak, ne çok badem bıyıklı var farkında mısınız? Pala bıyık, pos bıyık, gaytan bıyık kalmadı. Başbakan bıyığı denebilecek makineyle tıraşlanmış kirli sakal gibi duran badem bıyıklar şimdi gözde. Kırk yılda gele gele geldiğimiz yer gene bıyıklardır. Bu ne demektir biliyor musunuz? Ne kadar yol alırsanız alın eninde sonunda güdülen amaçla gösterilen şey şekilcilikten başka bir şey değil demektir. Buda siyasetçinin elindeki toplumun, tıpkı ressamın elindeki kum gibi malzeme olmaktan kurtulamayacağını gösterir. Devirler, dönemler ne olursa olsun öyledir de.

Peki içerde durum böylede dışarıda nasıl? Her ülkenin iç işleri kendini ilgilendirir diyeceğim, diyemiyorum. Keşke öyle bir dünya olsa! Yok ki!.. uluslar arası  boyutta da o ressamın rolünü büyük devletler oynarlar. Diğerlerine kum olmak düşer. Ülkesini zorbaca yöneten iktidarlar bile dışarıda süt dökmüş kedi kadar uysallaşabiliyor. Büyük ülkeleri ziyarete giden küçük ülke yöneticilerinin foto muhabirlerine verdikleri pozlar her şeyi anlatıyor. Büyük ressamın isteklerini yapmak üzere emir almaya hazır oldukları her hallerinden anlaşılıyor.




Yazışma Adresim: www.goleaydin@hotmail.com
Gazete Adresimiz: www.anadolumedyagrup.com


Yayın Tarihi: 01.10.2012