26 Şubat 2013 Salı

HASRETLE YANARKEN BİR İPLE KÜFENİN HESABINI UNUTMAYALIM


Bazı anlar vardır, söz biter. Konuşacak gücünüzde, kelimelerinizde kalmaz kimi zaman. Kendinizi boşlukta hissedersiniz. Hele bir yakınınızı yitirirseniz...

Geçtiğimiz pazar sabahı telefonum kısa çaldı, yetişemedim. Arayanı gördüğümde neden kısa çaldığını anladım. Arayan büyük halamın kızı sevgili Senahat ablamdı. Yüreğim takla attı. Aradım, ablamın sesini duyunca yanılmadığımı anladım. Halam aramızdan ayrılmıştı. Sonsuz yolculuğa çıkmış, Hakka yürümüştü. O hasret kaldıklarına kavuşurken, bizi bir hasretin içine koyarak gitmişti. O bilge anamızdı. Bilge anamızı halamızı yitirdik.

Tıpkı hayattaki iki kardeşi
Meliha ve Hamiyet gibi
Tıpkı iki evladı
Adnan ve Senahat gibi
Tıpkı torunları
Ateş, Konca, Çağlar ve Alpar gibi
Tıpkı yeğenleri
Nizamettin, Aydın, Canşen, Coşkun, Hülya, Derya, Nurşen, Harika gibi.
Almanya’daki yeğenleri Ulus, Erol ve Meral ile Hollanda’daki Filiz ve Deniz gibi.

Bizi hasretin kucağında bırakırken kavuştuklarına bakar mısınız?

İlk önce Allaha ki hepimizi yaratandır.
Eşi Cevat ki eniştemdir sayesinde.  
Babası Hasan ki dedemdir.
Annesi Lütfiye ki babaannemdir.
Kardeşleri Mesut ki babamdır, Kâni ve Nüfel ki amcalarımdırlar.
Yeğeni Faruk ki ağabeyimdir, 2. halamın 2. oğlu olarak.
Daha nice halalar teyzeler, daha nice amcalar dayılar.
Daha nice arkadaşlar dostlar. Hiç birini bilmediğim.
Kavuştular o sonsuzlukta.

Ne çok hasrete karışırız bu zaman yolculuğunda.. yitirdiklerimiz ne çok!
Yurdun cennet olsun su içtiğim küçük şişeyi içtiğim odada hatıra diye saklayan halam!

***

Can dostum Erdinç hep yakınırdı; “benim günahım çok” derdi. Ölmekten değil sorgu sualden, hesap gününde hesap verememekten korkardı. Oysa insan canlısı, güler yüzlü, yardım sever, bir kuruşluk hak yememeye çalışan, mazlumu koruyan bir insandı. Kendisine günahlardan sakınıp, Allah’tan ümit kesmemesini öğütlerdim. Büyüklerimden böyle öğrenmiştim çünkü. Kansere yakalandı. Ameliyat olmuş, midesinin tamamını verdikten sonra kendisinin yarısı kalmıştı. Sözün kısası çok kilo vermişti.

Son zamanlarında babasına ev yaptırıyordu. Evin yapımını denetlemeye ölümüne iki hafta kalana kadar oturduğu Vagon Fabrikası Lojmanlarından Hacıoğlu mahallesi Orta camiine otomobilini kullanarak gitmişti.

Bir gün telefonla beni aradı. Devlet hastanesinde yattığını belirtmiş, çektiği büyük ağrılara rağmen benle konuşmuş, son bir kez görüşmeye çağırmıştı. Gittim. Laf olsun diye söylemiyorum, gerçekten saygıdeğer ve kendisine eş olarak çok yakışan hanımefendi, göz yaşlarını gizleyerek aşağıya kadar gelip beni dostumun yanına çıkarmıştı. Sona yaklaştığımızı ümitsizliğin karanlığını yüzünde görerek anladım. O eşini, ben arkadaşımı, kardeşimi, can dostumu kaybedecektim.

Odasına giren çıkan ziyaretçinin ardı arkası kesilmiyordu? Her birinin söz birliği etmişçesine söylediği “senin iyi insan olduğuna her yerde şahitlik ederim”di. Dostum “Allah razı olsun” diyerek ağlıyordu.

O gidiyordu, ama kuşlara kışın karlarda yem aramasın diye fabrikanın lojmanlarında barınaklar ve meyvelerinin çekirdekleri yem olan ağaçlar ekmişti. Kedi köpeğe, açık kalan bahçe çeşmelerinin sularını çeşme etrafına toplayan su yolları yapmış, oralara konu komşunun yiyecek artıklarını bırakabilecekleri kaplar koymuştu. Serbest dolaşan kedi köpeğede gün doğmuştu. Ölümünden bir yıl sonra oraya gittiğimde yaptıkları bozulmadan duruyordu. İşte bu dostum günahının hesabını veremeyeceğinden korkuyordu. Korkmak iyi bir şeydir. Çünkü korkan kendine ve başkasına zarar veremez. Nasıl versin ki? Her şeyin sahibi insana ne verdiyse emanet vermişti. Emanete ihanet edilir mi?

***

Bir zamanlar Doğu’nun şehirlerinden birinde, zengin ve varlıklı bir adam ölmüş. Haberciler ve tellallar şehrin sokaklarına yayılıp halka şöyle seslenmişler:
“Ey ahali! Bildiğiniz gibi Veli Ağa vefat etti. Önemli bir vasiyeti var. Ahiret hayatına alışabilmek için yardımcı arıyor. Kim mezarda geçireceği ilk gecede ona eşlik ederse, Veli Ağa’nın servetinin yarısı kendisine verilecektir.”

Tellalların onca bağırıp çağırmalarına rağmen, kimse bu ilginç teklife talip olmaya cesaret edemedi. Akşama doğru, şehrin en fakir adamlarından biri olan hamal, bakmış ki, elinde mal olarak bir küfe ve ipten başkası yok. “Hamal olarak yatar, ağa olarak kalkarım” diyerek koşmuş ve diri diri mezarda gecelemeye talipli olmuş.

Ertesi gün, genişçe bir mezar kazmışlar. Bir tarafına iyice kefenlenen Veli Ağa’yı bir tarafına da hamalı yatırıp mezarı kapatmışlar.

Az sonra sual melekleri çıkıp gelmiş. “İkisi de artık bize emanet” diye aralarında konuşuyorlarmış. Biri:

“Öyle de..” demiş. “Zengin olan zaten burada kalıcı, önce şu hamaldan başlayalım.”

Öteki melek bu teklifi makul görmüş ve hamalın baş ucuna gidip sorguya başlamışlar:

“Dünyada malın mülkün var mıydı?”

“Alay etmeyin” demiş hamal. “Sırtımdaki küfeden ve ipten başka bir şeyim hiç olmadı benim.”

“Öyleyse söyle bakalım” demiş melekler. “O küfe ile ipi hangi kazançla nasıl aldın?”

Hamal başlamış anlatmaya:

“Beş kişinin malını on kuruşa taşıdım. İkisini yedim sekizini sakladım. Ertesi gün de aynı işi yaptım. Böyle böyle para biriktirdim. Yemedim içmedim, ucuza taşıdım ve bunları aldım.”

Melekler:

“Olmadı” demişler. “Olmadı hamal efendi. Falancadan aldığın para hak ettiğinden çok azdı. Biz bunun hesabını ondan soracağız. Filancaya da çok ucuza taşımıssın, bunun da hesabını ondan soracağız”

“İyi ama..” demiş hamal. “hakettiğim parayı isteseydim, bana taşıtmazlardı ki...”

“Sen merak etme” demiş melekler. “Nasıl olsa ikisi de buraya gelecek, o zaman biz sorarız bunların hesabını.”

Ve sorguya devam etmişler:

“Sen bir daha söyle bakalım. Kazandığının ne kadarını yedin, ne kadarını biriktirdin?”

“VALLAHi” demiş hamal. “Genelde hep yarı yarıya... On aldıysam beş sakladım, beş yedim. İki kazandıysam, birini kenara attım.”

“Olmadı” demiş melekler. “Bu iş hiç olmadı. Sen hem kendinin hem de çoluk çocuğunun boğazından kısmışsın. Hem kendi nefsine, hem de onların nefislerine zulmetmişsin. Bu günahtır bilmez misin?”

Hamal ne cevap vereceğini düşünürken kan ter içinde kalmış. Ve bütün bir gece melekler sormuş o kıvranmış, melekler sormuş o kıvranmış.. Nihayet sabah olmuş ve mezarı açıp onu dışarıya çıkarmışlar.

Hamal bakmış, kadı efendi dahil bütün şehir kabrin başına toplanmış. Hatta mehter takımı bile hazır bekliyor.
Kadı, mezardan kendisini dışarıya atan hamala:

“Afferin hamal efendi, kimsenin cesaret edemediği bir işi yaptın. Ama mükafatını da göreceksin. Artık zengin bir adamsın.”

Halkan bir alkış ve ‘Yaşasın’ kopmuş.

Hamal:

“İstemem! İstemem! VALLAHi istemem!” diye bağırmış. “Ben, bir iple bir küfenin hesabını sabaha kadar veremedim. Onca servetin hesabını nasıl veririm. Kim isterse o alsın. Hesabını da alan versin!”

***

Ölen yakınlarımıza (Rumelililer yakınları için “tatli canlarımız” derdi) hasretle yanarken bir iple küfenin hesabını unutmayalım.




Yazışma Adresim: www.goleaydin@hotmail.com
Gazete Adresimiz: www.sakaryaanadolu.net 


Yayın Tarihi: 15.02.2013 

BAHİS ŞİKESİ VE BİR KRALIN ÖĞRETTİĞİ


Bir işte çalışıyorsunuz. Kimi zaman sabah yataktan kalkmak size zor gelir değil mi? Her ne kadar hafta sonu veya yıllık tatillerinizde gözleriniz sabah erkenden açılsa da, tatilden sonraki ilk iş gününde ve takip eden diğer çalışma günlerinde, yatak sıcak bir ana kucağı gibi sizi sımsıkı sarar ve öyle kolay kolay bırakmaz. Fakat siz son bir hamleyle kalkar ve geç kalmak korkusuyla işe koşarsınız. Hava durumu ne olursa olsun. İster kar yağsın, ister yağmur; ister puslu kasvetli olsun hava, ister günlük güneşlik; bu koşuşturmaca devam edecektir.

Her işe gidenin aklından binbir düşünce geçiyordur. Geçinmek gün geçtikçe zorlaşsada binbir düşüncenin içine bir gün daha varlıklı olmak ümidi uslu uslu, tatlı tatlı sokulur. Bedensel iş gücüyle bunun olmayacağını bilirsiniz ama bu ümidin yeşermesine izin verirsiniz genede. Çünkü ümit hayata tutunmak için atılmış kocaman bir düğümdür. Ümidin konusunun hiç önemi yok! Neyi ümit ettiğiniz hiç önemli değil. Ne ümit ederseniz edin o sizi diri tutar.

Bunu bilen devlet belki nüfusunun tamamını değil ama hiç değilse böylesi ümitler arayanlara milli piyango, spor toto, sayısal loto, şans topu gibi kendine ait ve altılı ganyan, iddia gibi özel sektöre izin verdiği şans oyunlarıyla ümit satar. Bu yolla nüfusunun diyelimki yarısının önemsediği bu şans oyunlarından zengin olanların sayısı nüfusun tamamıyla kıyaslandığında çok azdır. Hele hele büyük ikramiyeyi kazananlardan yıllar sonra günümüze zengin kalanları neredeyse yoktur. Şansın bu kadar bol olduğu oyunun adını doğru koymak lazım. Bunların hepsinin genel adı kumardır. Şans oyunlarında kazanmak kadar zengin kalabilmekte şanstır. Kumarın erdemsizliğinden midir, kazananların hesapsızlığından mı, bilinmez. Kumarda kazanan yoktur. Sonunda herkes kaybeder. Bunun için büyük ikramiye kazanılsa bile uzun yıllara varlıklı kalınamıyor.     

Şansa girmediği için adı kumar olamayacak, hayatınızı değiştiren öyle durumlar vardır ki başınıza geldiğinde kendiniz bile inanamazsınız. İşte öyle bir durum ABD’li Peggielene Bartels isimli kadının başına gelmiş. Türkiye Gazetesinden aldığım şu habere bakar mısınız? 
*
“ABD vatandaşı bir kadın, hiç tanımadığı kuzeninden gelen telefonla Gana’da Otuam toplumunun kralı olduğunu öğrendi. Kadın, ABD’de sekreterken ülkesinde kral olarak yaşıyor.
CNN televizyonunun haberine göre Peggielene Bartels isimli kadın 5 sene önce sekreter olarak çalışıyor ve Washington D.C.’de tek odalı bir dairede yaşıyordu. 2008’de gece yarısı gelen telefon kadının hayatını değiştirdi. Uzun süredir görüşmediği bir kuzeni, Gana’da küçük bir balıkçı köyünden aradı, kadına Otuam toplumunun kralı olduğunu bildirdi ve onu tebrik etti. Önce işletildiğini zanneden Bartels, ‘Bakın ABD’de saat gece yarısı 04. Çok yorgunum. Bırakın uyuyayım’ demiş. Daha sonra amcasının ölümüyle Otuam Kralı seçildiğini öğrenen kadın, Gana’da taht içinde omuzlar üzerinde taşındı, 7 bin kişilik toplumun ilk kadın kralı oldu.

Gana doğumlu olan ama 20 yaşından bu yana ABD’de yaşayan 55 yaşındaki kadın yine Gana Büyükelçiliği’nde çalışmaya devam ediyor ama her sene bir ay ülkesine giderek krallık yapıyor. Kadın, 11 ay da toplumu ABD’den idare ediyor. Kadının hayatıyla ilgili kitap yazıldı, yakında filmi de çekilecek.” 
*
Şans işte. Hem kadın ol, hem sekreter, sonra gel toplumuna kral seçil. Neden kraliçe değil mesela. Oranın adeti öyleymiş, başa gelen kadın erkek hiç fark etmez, kral olurmuş. Bu hanımefendi işinide bırakmamış. Çalışmaya halâ devam ediyor.

Bizde olsa saniye sekmez iş bırakılır. Hatta işi azıtan beyler hanımlarınıda boşarlar. Büyük ikramiye bu açıdan tehlikeli. Kazananın kimyasını bozar. Şans oyunları için kumar dedik. Bunların içine milli piyango, spor toto, sayısal loto, şans topu, altılı ganyan ve iddia gibi oyunlarıda katmıştım. İşi şansa pek bırakmak istemeyen, hatta bazı oyunlara müdahale eden guruplar bile var. Özellikle spor karşılaşmalarında son yıllarda bu çok yaygınlaştı. Adına Bahis Şikesi denen bu olayda ülkemizin birinciliği alması ahlaki erozyonumuzu göstermesi açısından bana kalırsa çok üzücü. 

Milliyet gazetesinden alıntıladığım habere bakalım.
*
Avrupa Polis Ofisi Başkanı, Rob Wainwright, 380 futbol maçında şike yapıldığını ve bunlardan birinin de Şampiyonlar Ligi’nde oynandığını ifade etti.
Aralarında hakem, futbolcu ve kulüp yöneticilerinin olduğu 425 kişi hakkında soruşturma açıldı. İçinde Türkiye’nin de bulunduğu ülkelerin emniyetlerine 28 kişi hakkında yazı gönderilerek tutuklanma kararı bildirildi. Singapur merkezli bahis şikesinde adı geçen 380 maçın 79’unun Türkiye’den olduğu tespit edildi.

Soruşturmanın 2008/2011 sezonundaki maçları kapsadığı dolayısı ile 2012 sezonunda oynanan maçların soruşturmaya girmediği belirtildi.
Soruşturmayı başlatan Europol’un (Avrupa polisi), 18 aydır bu çeteyi çökertmek için çalıştığı öğrenildi.
Avrupa Polis Ofisi (Europol) yaptığı detaylı açıklamada İngiltere’de oynanmış bir Şampiyonlar Ligi maçının da dahil olduğu birçok karşılaşmada şüphe gördüklerini söyledi. İngiltere’deki Şampiyonlar Ligi maçının adını açıklamazken, olayın arkasında Singapur merkezli bir organize suç örgütünün olduğu dile getirildi.
Türkiye de var...
Avrupa Polisi Europol’ün raporunun ayrıntıları belli olmaya başladı. Singapur merkezli bahis şikesinde adı geçen 380 maçın 79'unun Türkiye’den olduğu tespit edildi. Türkiye’yi 70 olay ile Almanya ve 41 olay ile İsviçre izliyor
Yetkililer, şüpheli maçların çoğunun Türk, Alman ve İsviçre liglerinde oynandığını ayrıca belirttiler. Bunun yanında Afrika, Asya, Güney ve Orta Amerika’da da şüpheli maçların oynandığı açıklandı.

Avrupa’nın en büyük şike operasyonu

Avrupa’nın en büyük şike operasyonu olarak nitelendirilen operasyon ağırlıklı olarak Almanya, Avusturya, Slovenya, İngiltere, Macaristan, Hollanda ve Türkiye’deki kulüplerin adı geçiyor.
Çetenin yasadışı bahislerden 8 milyon euro kazandığı belirtiliyor. Bahis çetesinin 2 milyon euro rüşvet verdiği iddia ediliyor. Ayrıca şike için en yüksek 140 bin euro ödendiği belirtildi.

Platini takipte

Europol Başkanı Rob Wainwright soruşturmayı UEFA ile birlikte ortak götürdüklerini ve gelişmeleri UEFA Başkanı Michael Platini ile paylaştıklarını söyledi.

Futbolculara ve hakemlere rüşvet verilmiş!

Europol, üç dört yıldır yaptıkları araştırmada şüphelilerin sekiz milyon euroya yakın bir para almış olabileceklerini de ifade etti. Yetkililer, bu haksız kazanç içinden yaklaşık iki milyon euronun da futbolcu ve hakemlere rüşvet olarak dağıtılmış olabileceğini söylediler.
Europol direktörü Rob Wainwright, bu olayın 15 farklı ülkede olmuş olabileceğini de sözlerine ekledi. Wainwright, Dünya Kupası eleme maçlarının da şüphe altında olabileceğini dile getirdi.
İşte madde madde şüpheli maçlar:
- İngiltere’de üç-dört yıl önce oynanan bir Şampiyonlar Ligi maçı
- Dünya Kupası ve Avrupa Şampiyonası’ndaki birkaç maç
- Yalnız Almanya merkezli maçlarda tam 16 milyon euroluk gelir elde edildi
Yetkililer, bu durumun aynı zamanda buzdağının sadece ucu olmasından korkuyorlar. Konu ile ilgili araştırmalar devam ediyor.
*
Eskiden sinema filmlerinde izleyip şaşırdığımız tüm polisiye olaylar artık yaşanıyor. Hükümetlerin ve diğer organizasyonların güttükleri siyasetin hassas belgelerini açıklayarak ortaya çıkaran WikiLeaks gibi Europol’de hiçbir şeyin gizlenememesine neden olacak sanırım. Bizimde kirli çamaşırlarımızı ne kadar gizlemeye çalışırsak çalışalım ortaya çıkarıyorlar. Bu avantacılık, bu kolay yoldan para kazanma hırsı, bu kural tanımaz biçimde gönlüne göre davranma alışkanlığı nasıl biter bilmem. Bunlara rağmen utanmazlık diz boyu olursa bir arpa boyu yol alınamaz. Alınamadıda.. 3 temmuz 2011’de patlayan şike olayını nasıl çözdük biliyorsunuz. Ne şiş yandı ne kebap…

Siz gene çalışmaya devam edin. Geleceğe dair umutlar besleyin isterseniz. Arada bir şans oyunlarınıda deneyebilirsiniz tabii. Bundan sonra birilerinin işi şansa bırakmadığını bilerek oynamak pek hoş değil biliyorum.

Herhalde en iyisi Peggielene Bartels gibi yapmak olacak. Baksanıza kadıncağız senede bir aydan fazla kral olmuyor. Senenin 11 ayı Washington’a gelip çalışıyor.



Yazışma Adresim: www.goleaydin@hotmail.com
Gazete Adresimiz: www.sakaryaanadolu.net 


Yayın Tarihi01.02.2013

DOLANDIRILIYORSAM DOLANDIRILIYORSAN


Farkında mısınız; polisin adı kullanılarak yapılan dolandırıcılık sayısında ciddi bir artış var. Bunun nedenini hiç düşündünüz mü? Buna tek neden gösterilemez, nedenler çok! Saflığımızdan tutunda avanta işleri sevmemize kadar, kolay para kazanmaktan tutunda, zaaflarımıza kadar birçok şey neden olarak sıralanabilir. Bunların içinde bir neden varki duyanı dolandırıcının kucağına itmeye yetiyor. Oda düşürüldüğümüz toplumsal paranoyadır. Son 11 yılda AKP iktidarıyla artan geçim sıkıntısı ve terör belasıyla, (halkın zihninin yorulmasına eklenen ülkenin bölünmesi endişesinin yanı sıra, kalbur üstü kişilerle sınırlı kalmayan) telefon dinlemesinden başlayarak her tür izlenebilme korkusu bu paranoyayı doğuran nedenlerdir. Artık ne söylense, ne tür tehdit gelse korkudan inanır olduk. Koca koca profesörler, koca koca iş adamları, sanatçılar, üst düzey askerler gelen bir telefonla birilerine binlerce lira para kaptırıyorsa orda başka söz söylenemez.

Cep telefonlarınıza Emniyetten; “Polis adı kullanılarak gelen hiçbir öneriye kulak asmayınız” mesajı birkaç kez gelmiştir. Bu durum Emniyete bile illallah dedirtiyordur sanırım.

Bir süre önce bir sabah kahvaltı masasında ev telefonumuz çaldı. Taşlıktaki askeri komutanlıktan arıyorlarmış. Komutanlarının eşlerinin bu telefonca arandığını, telefon sahibinin kimlik numarasıyla araştırma yapacaklarını söylediler. Bunun için kimlik numarasını istediler. Şüphelendim, görevli er olduklarını belirten bu kişilerden kimlik sordum. Yalap çap bir şeyler söylediler. Telefonumuz annemin üzerine kayıtlı. 76 yaşındaki bir kadının kimlik numarasıyla ne yapacaksınız dedim. Sorularımla konuşma uzamıştı. Bu soruda onları sıktı. Konuşmanın yarısında telefonu kapattılar. Belli ki dolandırıcılardı. Annemin kimlik numarasıyla kim bilir neler yapacaklardı?    

Bu konuya Hürriyet Gazetesinin ünlü köşe yazarı Yılmaz Özdil’de değinmişti. Bakın hangi düzeydeki kişileri dolandırmışlar. 
*
İTÜ’den doçenti aradılar, sizin adınızla örgüte lojistik malzeme alınmış, kariyeriniz lekelenmesin, paranın nereye gittiğini öğrenmemiz gerekiyor dediler, 120 bin lira gönderdi doçent... Bolu’da muhtarı aradılar, terör örgütü sim kartınızı kopyalamış dediler, yengenin altınlarını bozdurup, 2 bin lira ödedi muhtar... Bandırma Sosyal Güvenlik Müdürü’nü aradılar, ben savcıyım, terör örgütü kimlik bilgilerinizi ele geçirmiş, suçüstü yaptıracağım dediler, 45 bin lira havale etti sosyal güvenlik müdürü... Konya Emirgazi Ziraat Odası Başkanı’nı aradılar, terör örgütü kimlik numaranızla dolandırıcılık yapıyor, para trafiğini takip edeceğiz dediler, ziraat odasının 49 bin lirasını verdi ziraat odası başkanı.
*
CHP Zonguldak İl Başkanı’nı aradılar, Profesör Haberal’la görüşüp görüşmediğini sordular, bizim neler bildiğimizi Cumhurbaşkanı bile bilmez dediler, Ergenekon kapsamında bazı kişilerin takip edilmesi için şu şu hesaba para havale edin dediler, 6 bin lira havale etti il başkanı... Bankadan çıkarken, trafik polislerini gördü, otomobilini park edilmemesi gereken yere park etmişti, telefon hâlâ açıktı, telefonun ucundaki kişi, boşver ceza yazarsa yazsın, savcılık tarafından geri ödenecek dedi iyi mi!
*
Adana’da diş hekimini aradılar, banka hesabınızdan örgüte para aktarılıyor, mevduatınızı geçici olarak devletin şu hesabına aktarın dediler, 243 bin lirasını aktardı diş hekimi... Samsun’da doktoru aradılar, banka hesaplarınızın dökümünü hücre evinde ele geçirdik, paranızı şu şu hesaba yatırın, kimin çekmeye çalışacağını bulalım dediler, 55 bin lira yatırdı doktor... Eczacı var, öğretmen var, mimar var, mühendis var, imam var.
*
Ordu’da devlet dairesinde çalışan bir memurun, polis ayağıyla dolandırılacağı ihbarını alan harbi polis, uyarmak için derhal memuru aradı, ancak, dolandırıcılar telefonu sakın kapatma dedikleri için, telefon sürekli meşguldü, bari arkadaşları uyarsın diye devlet dairesini aradılar, memur mesaide değildi, son çare belediye hoparlöründen adıyla sanıyla bangır bangır anons ettiler, hemen kapat telefonu dolandırılıyorsun dediler, bütün Ordu duydu kardeşim, memur duymadı, 8 bin lirayı kaptırdı.
*
Ben savcıyım diye, Hatay Reyhanlı Mal Müdürü’nü aradılar, sizin adınıza örgüte para yatırıyorlar, şüphelilerin izini süreceğiz dediler, iz sürülmesi için 49 bin lira gönderdi mal müdürü... Tunceli Ovacık Özel İdare Müdürü’nü aradılar, sizin kimlik bilgilerinizle örgüte para aktarılıyor, toplantı halindeyiz, şahıslar takip ediliyor, şu şu hesaba para yatırın dediler, 100 bin lira yatırdı özel idare müdürü... Amasya’da Ballıdere Belediye Başkanı’nı aradılar, örgüte gizli gizli para aktarmış görünüyorsunuz, teröre yataklıktan içeri girmeniz an meselesi, para gönderin enseleyelim dediler, 20 bin lira gönderdi belediye başkanı.
*
Sıkı durun...
İzmir’de “emniyet müdürü” statüsündeki polis şefini aradılar, hesabınızdan örgüte para aktarılmış görünüyor, takip etmemiz için şu şu hesaba para havale edin dediler, 1.250 lira havale etti emniyet müdürü!
*
Hepsini yazmaya kalksak, ansiklopedi olur. Sinema sanatçısı’ndan örgüt bağlantısı diye 500 bin lira tokatlamışlardı. En son şarkıcı’dan örgüt takibi diye 30 bin lira kaptılar.
*
Yılmaz Özdil’in yazdıkları böyleydi. Bu satırların ardından nasıl olur dediğinizi duyar gibiyim. Şaşırmakta haklısınız. Hiçte yabana atılmayacak onca insan nasıl bu şekilde dolandırılabilir değil mi? Öyle ya, bu kişiler makam, mevki (kariyer) sahibi kişiler. Cahil kişiler hiç değiller.

Herkes telefonunun dinlendiğini, kamera yada dinleme böcekleriyle izlendiklerini, birileri tarafından kimlik bilgilerinin, hatta T.C kimlik numarasının ele geçirildiğini düşünürse olacağı budur. Benzer şikâyette başbakanımız da bulunmadı mı? Bir şikâyeti de savcılara değil miydi?

Ne demişti hatırlayalım.

 “Kesinse ver hükmünü, işi bitir. Elinde kesin hüküm yok da yüzlerce subayı astsubayı örgüt üyesi olarak hele hele genelkurmay başkanını bu şekilde değerlendirirsen bütün Silahlı Kuvvetler moralini altüst eder. Bunu çözmeden 35’i nasıl çözeceksiniz? Neredeyse komuta kademesinde oralara göndereceğimiz subayımız kalmıyor.”

Ülkemizin hali pür melali budur ne yazık ki! Bir başbakan nedeni olduğu ortamdan kendisi şikâyetçiyse herkesin dolandırılması kadar doğal bir şey olamaz.  



Yazışma Adresim: www.goleaydin@hotmail.com
Gazete Adresimiz: www.sakaryaanadolu.net 


Yayın Tarihi: 01.02.2013 

31 Ocak 2013 Perşembe

DÜNYADA VE BİZDE EMEKLİLERİN VE MİLLETVEKİLLERİNİN MİLLİ GELİRLERE GÖRE AYLIK GELİRLERİ



Maliye bakanı Mehmet Şimşek geçenlerde öyle bir söz söyledi ki, bütün emeklileri karşısına aldı. Emekliler kızmakta haklıydılar. Çünkü bakana göre yüksek maaş alıyorlardı. Onlara göre Emekliler geçinebilmek için inim inim inlerlerken bakanın söyledikleri yenir yutulur cinsten değildi.

Ne demişti sayın bakan?

“Türkiye’nin, OECD ülkeleri arasında, çalıştığı dönemde alınan maaşa oranla en yüksek emeklilik maaşı veren ülke” olduğunu söylemiş ve İngiltere’de bu oranın %25 olduğunu belirtmişti. 

Bu gerçeği bir yanıyla göstermek demekti. İngiltere örneği, ülkemize gelebilen İngiliz emekli turistlerin çokluğuyla nasıl açıklanabilirdi kimse akıl sır erdiremedi. Bu sadece İngiltere ilede sınırlanamazdı. Avrupa ülkeleri yaşlanan ve çalışanı azalan nüfusuna, girdikleri ekonomik krize rağmen genede bizim ülkemizden daha yüksek maaş alıyorlardı. Tepkiler doğal olarak bu yüzden geldi. Disk’e bağlı Emekli - Sen üyeleri, bakan Şimşek’i protesto ederek şöyle dediler.

“Türkiye OECD ülkeleri arasında emekli maaşları bakımından en alt seviyede. Çalışma dönemindeki maaşlara göre maaşlar yüksek bağlanıyor dedi oda doğru değil, Türkiye OECD ülkeleri içinde çalışma yaşamında alınan maaşların emekli maaşlarına oranında da 6’ıncı, milli gelirden emekli maaşına ayrılan payda ise onuncu sırada.”

Emekli Sen Genel Başkanı Veli Beysülen, açlık sınırında yaşadıklarına dikkati çekti..

“Bugün Türkiye’de yoksulluk sınırı 3.400 TL açlık sınırı 1.070 TL bir başka deyişle yoksulluk sınırı emekli maaşının 3 katı açlık sınırı ise emekli maaşına denk.. Bakanı biran önce istifa ederek yakışmadığı o koltuğu terk etmeye çağırıyoruz.”

Onlar, Bakan Şimşek’in İngiltere örneğine de tepkiliydi..

“Garipliğe bakın ki bakanın çalışma döneminde maaşın yüzde 25’ini aldıklarını söylediği İngiltere’nin emeklileri bir aylık maaşlarıyla ülkemiz emeklilerinin ömürleri boyunca uğrayamadıkları ülkemizin tatil yerlerinde en kral tatili yapabilmektedirler..”

Sizcede doğru bir yakınma değil mi?

Hükümet her fırsatta har vurup harman savurmamak gerekçesine dayandırarak üretimi arttırıcı önlemler yerine talebi kısan uygulamalara bel bağlıyor. Ancak emekli maaşlarının yetersizliği gün gibi ortada. Saklanamaz bir gerçek olarak karşımızda duruyor. Bu konu hükümetin önüne her geldiğinde, hükümet kaynak yokluğu bahanesine sığınıyor.

Avrupa ülkelerinde 2008 ekonomik krizi öncesi emekli maaşlarıyla kriz sonrasının maaşları şöyle oldu.

...

Kriz Öncesi Emekli Maaşları
Yunanistan  : 2000 Euro
Lüksemburg: 1858 Euro
İspanya        : 1843 Euro
Avusturya    : 1796 Euro
İtalya            : 1772 Euro
Türkiye         :   289 Euro

Kriz Sonrası Emekli Maaşları
Fransa        :1400 Euro 3 bin 300 lira!
Yunanistan.:1200 Euro 2 bin 800 lira!
Almanya     :1550 Euro 3 bin 650 lira...

...

Bu kadar gürültü kopan bu konuya değinmişken milletvekili maaşlarınada bakalım dedik ve çarpıcı bir tabloyla karşılaştık.

Milletvekili maaşları İtalya dışındaki birçok ülkede, kişi başına düşen milli gelirin yüzde 15’in altında bulunuyor. Avrupa’da 9 bin 150 dolarla milletvekillerinin en yüksek ücreti aldığı ülkenin ise İtalya. Kişi başı 40 bin dolar geliri olan İtalya’da, vekil maaşının milli gelire oranı da yüzde 22.8. AB tarafından yapılan araştırmada, ülkelere göre milli gelir, milletvekili maaşı ve maaşın milli gelire oranları şöyle:

...

NORVEÇ
Kişi başı milli geliri: 98.000
Milletvekili maaşı: 7.500
Maaşın milli gelire oranı: % 7.6.

İSVİÇRE
Kişi başı milli geliri: 65.000
Milletvekili maaşı: 4.200
Maaşın milli gelire oranı: % 6.4.

DANİMARKA
Kişi başı milli geliri: 64.000 $.
Milletvekili maaşı: 5.000 $.
Maaşın milli gelire oranı: % 7.8.

FİNLANDİYA
Kişi başı milli geliri: 52.000 $.
Milletvekili maaşı: 4.000 $.
Maaşın milli gelire oranı: % 7.6.

HOLLANDA
Kişi başı milli geliri: 52.000 $.
Milletvekili maaşı: 5.660 $.
Maaşın milli gelire oranı: % 10.8.

AVUSTURYA
Kişi başı milli geliri: 50.500 $.
Milletvekili maaşı: 8.100 $.
Maaşın milli gelire oranı: % 16.

BELÇİKA
Kişi başı milli geliri: 47.000 $.
Milletvekili maaşı: 5.064 $.
Maaşın milli gelire oranı: % 10.6.

İNGİLTERE
Kişi başı milli geliri: 46.500 $.
Milletvekili maaşı: 6.200 $.
Maaşın milli gelire oranı: % 13.3.

FRANSA
Kişi başı milli geliri: 46.000 $.
Milletvekili maaşı: 4.648 $.
Maaşın milli gelire oranı: % 10.

İTALYA
Kişi başı milli geliri: 40.000 $.
Milletvekili maaşı: 9.150 $.
Maaşın milli gelire oranı: % 22,8.

İSPANYA
Kişi başı milli geliri: 37.000 $.
Milletvekili maaşı: 2.312 $.
Maaşın milli gelire oranı: % 4.

ÇEK CUMHURİYETİ
Kişi başı milli geliri: 21.000 $.
Milletvekili maaşı: 1.900 $.
Maaşın milli gelire oranı: % 9.

LİTVANYA
Kişi başı milli geliri: 15.000 $.
Milletvekili maaşı: 820 $.
Maaşın milli gelire oranı: % 5.4.

POLONYA
Kişi başı milli geliri: 14.000 $.
Milletvekili maaşı: 1.893 $.
Maaşın milli gelire oranı: % 13.5.

ERMENİSTAN
Kişi başı milli geliri: 4.000 $.
Milletvekili maaşı: 200 $.
Maaşın milli gelire oranı: % 5.

TÜRKİYE
Kişi başı milli geliri: 10.000 $.
Milletvekili maaşı: 5.600 $.
Maaşın milli gelire oranı: % 56

...

Hükümet her fırsatta har vurup harman savurmamaktan söz ediyor ya, harman savurmayı kimler yapıyor gördünüz değil mi? Emekli maaşlarının milli gelire oranı % 2.89, Milletvekillerininse %56.

Böyle bir ülkede insanın değeri olur mu? Politikacıların benim vatandaşlarım, benim halkım demelerine bakmayın. Onlar için sayıların değeri kadar değerimiz yok! Biz o sayıların içinde bir yerde ancak yer alırız. Ruhumuz, kalbimiz, korkularımız sevinçlerimiz, kaygılarımız, endişelerimiz onlar için önemli değil. Öyle olsa yarım yamalak kanunlar çıkar mıydı ülkemizde?

Eşi tarafından kaçırılan genç kadının cep telefonu ile çağrılı koruma altında olduğu, ailesi durumu polise bildirdiği halde “Siz fazla Arka Sokaklar dizisi izlemişsiniz, sinyallerin bulunması için Ankara’dan onay gelmesi gerekiyor” denilerek arama çalışmasının başlatılmadığı belirtilen kadının kafasına sıkılmış kurşunla hastane bahçesine bırakıldıktan sonra öldüğü haberleri basınımıza düşmesinde milli gelirin %56’sını maaş olarak alan beylerin çıkardıkları yarım yamalak kanunların hiç payı yok mudur?

Bu beyler milli gelirin % 2.89’unu alan emeklilerle uğraşmayı bıraksınlar artık. Bizim emeklilerimiz sözünü edilen ülkelerin çalıştıkları maaşın %25’iyle dünyayı dolaşan emeklileri gibi sefa içinde değiller. Onlar karınlarını doyurma çabası içindeler ne yazık ki..


Yazışma Adresim: www.goleaydin@hotmail.com
Gazete Adresimiz: http://www.sakaryaanadolu.net/ 


YAYIN TARİHİ: 25.01.2013 

PAYLAŞMAK İNSANLIK GEREĞİDİR



Paylaşmak insanlığın en eski, en gerekli, paylaşmayı gelenek haline getirenlerin, hayatının vazgeçilmez parçası edinenlerin belkide en güzel huyudur. İnsan paylaştıkça çoğalır, gelişir. Bütün dinler kemale ermenin paylaşmakla mümkün olduğunu söylerler. Paylaşmamak sevgisizliktir, bencilliktir. Bencillik insanın şeytanlaşmasıdır dinlere göre. Şeytansa yalnız, tek başına kalmak gibi bir sonucu doğuran, insanı toplumsal olmaktan alıkoyandır. Oysa hareket eden bütün varlıklar toplumsal varlıklardır. Hayvanlar alemine baktığımızda çoğu türde türdeşleriyle ortak hareket etme alışkanlıklarını görürüz. Ortak hareket edildiği zaman bir takım tehlikeler uzaklaştırılır çünkü. Güvenli hayat başka türlü sağlanamaz. Hem güvenlik içinde yaşamak, hem kâmil insan olabilmek paylaşmaya bağlı.

Paylaşmayı anlatan güzel bir hikâyemiz var.  

Bir gün sormuşlar bilgelerden birine: “Sevginin sadece sözünü edenlerle,
onu yaşayanlar arasında ne fark vardır?”

“Bakın göstereyim” demiş bilge.
Önce sevgiyi dilden gönlüne indirememiş olanları çağırarak onlara bir sofra hazırlamış. Hepsi oturmuşlar yerlerine. Derken tabaklar içinde sıcak çorbalar gelmiş ve arkasından da bilge kaşıkları denilen bir metre boyunda kaşıklar konmuş sofraya.

Bilge; “Bu kaşıkların ucundan tutup öyle yiyeceksiniz” diyerek bir de şart koymuş.
“Peki!” demişler ve içmeye teşebbüs etmişler.

Fakat o da ne? Kaşıklar uzun geldiğinden bir türlü döküp saçmadan götüremiyorlar ağızlarına.
En sonunda bakmışlar beceremiyorlar, öylece aç kalkmışlar sofradan.
Bunun üzerine “Şimdi…” demiş bilge. “Sevgiyi gerçekten bilenleri çağıralım yemeğe.”

Yüzleri aydınlık, gözleri sevgi ile gülümseyen ışıklı insanlar gelmiş oturmuş sofraya bu defa. “Buyurun” deyince her biri uzun boylu kaşığını çorbaya daldırıp, karşısındaki kardeşine uzatarak içmişler çorbalarını. Böylece her biri diğerini doyurmuş ve şükrederek kalkmışlar sofradan.

“İşte” demiş ermiş. “Kim ki hayat sofrasında
yalnız kendini görür ve doymayı düşünürse
o aç kalacaktır. Ve kim kardeşini düşünür de doyurursa o da kardeşi tarafından doyurulacaktır şüphesiz. Şunu da unutmayın: “Hayat pazarında Alan el değil, Veren el kazançlıdır her zaman.” 

Sevgide kimin verdiği önemli değildir. Sadece şeytansı düşünenler kâr zarar hesabı yaptıkları için önce almaktan söz ederler. Almadan vermek onlara göre sersemlik.. vahşi kapitalizmin din, paranın tanrı olduğu bu devirde etrafımızda  ne çok böyle insanlara rastlıyoruz.
Oysa sevgi alış veriş üzerine kurulu bir Pazar yeri değildir. Orda alış veriş değil, veriş alış kuralı geçerlidir. Sevgi böyle kurulur ve böyle gelişir. Kâmil insan, öz Türkçe söylersek olgun insan sevgisiz olmaz.

Sevgiyi en güzel anlatmanın yolu bin yıllardan beri şiirdir. Ne roman, ne hikâye, ne sinema filmi, ne tiyatro oyunu sevgiyi bir şiir kadar güzel anlatamaz. Hele güzeller güzeli şehrimiz İstanbul’la özdeşleşen bir sevda şiiriyse söz konusu olan...   

Sen İstanbul Olsaydın

Sen İstanbul olsaydın,
Beyaz bir mendile sardığım yüreğimi, avucuma alıp
En yüksek tepelerden, asi rüzgârlarla sana savururdum
Huzurlu bir gün dilerdim her sabah senin için
Dualarla Sultanahmet’in bahçesinde
Yüzümü çevirip karşımdaki nurlu yüze
Ayasofya ile birlikte gözyaşlarımı akıtırdım gönlüne

Sen İstanbul olsaydın
Kırmızı bir tan yerinden, bir gül koparıp
Altın sarısı güneşi bulutların arasından sıyırıp,
Güzel yüzüne doğmasını isterdim
Eğer sen İstanbul olsaydın
Birde, geceleri yıldızlardan mısralar dizip birlikte
Şiirler yazardık simsiyah gökyüzüne nurlu kandillerle

Sen İstanbul olsaydın eğer
Martılarla dost olup, masmavi denizin üzerine besteler yapardık
Aşkımıza, İstanbul aşkına
Ya da balıkların gözlerindeki mutluluğu
Yansıtırdık Kız kulesinin yüreği yanık bağrına
Çiçeklerin tüm renklerini sarı, pembe, kırmızı, yeşil
Hepsini toplayıp, ellerimizi boyarcasına
Gökkuşağını sunardım ilkönce aşkım olan İstanbul'a, sonra da sana

Eğer sen İstanbul olsaydın
Her sabah camilerden semalara yankılanan ezan seslerinden sonra
Her vakit sevgimizi haykırırdık dünyaya
Yağmur damlaları damladığı anda boğazın serin sularına
Bende bir buse kondurmak isterdim yanaklarına

Sen İstanbul olsaydın
Çamlıca tepesinden seyre dalardım masum çehreni
Ve hiç umursamazdık soğuktan buz gibi donan ellerimizi
Gözlerimi yumduğumda İstanbul’u, açtığımdaysa seni görürdüm

Eğer sen İstanbul olsaydın
Eyüp’te bir avuç yem alıp atardım güvercinlere
Güvercinlerin gönlü olsun diye
Birde Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’u fethi gibi
Fethetmek için gönlünü savaşırdım kendimle

Sen İstanbul olsaydın
En güzel gülü sana vermek isterdim gönül bahçemden
Ama seni sana veremem ki gülüm
Gülüm! ister misin ki seni en nadide yere
İstanbul’un göğsüne takayım özenle.

Ben hayatta üç şeyi sevdiğimi farkettim
Seni, İstanbul’u ve kalbimi
Seni sevdim, hayatımsın diye
Kalbimi sevdim, seni sevdi diye
İstanbul’u sevdim sevgin İstanbul kokuyor diye

Sen İstanbul olsaydın eğer
Her limanda durup, senin vapurdan inmeni beklerdim
Gelmeyeceğini bile bile
Her vapur sesinde, hıçkırıklarımı gizlerdim kendimden
Işıl ışıl caddelerden geçerken,
İnsanların yüzlerindeki sahte tebessümlerden kurtulup
Dar sokaklardaki kedilerin umuduna ortak olmak isterdim

Şayet SEN İSTANBUL OLSAYDIN
Sevgimi, kendimi, seni ve her şeyimi gömüp anılara,
Yepyeni bir adım atardım yarınlara

Bir gün fikrini değiştirip İstanbul olursan
Sevgime dayanabilirsen, aşkıma
O zaman gel ne olur gel ve İstanbul’u basayım bağrıma.

Feray Çalgan..

***

Paylaşmak insanlık gereğidir ve bu doğu toplumlarında gelenek halindedir. Adınızı, kim olduğunuzu sormaz, yolcu ve yorgun olmanız yeterlidir. Suyunu, bir dilim ekmeğini paylaşır. Hatta kendi yatağını verir yorgunluğunuzu gidermeniz için. Batı toplumlarında böyle şeylere pek rastlanmaz. Almanya’da 40 yıl Osnabrück şehrinde aynı komşularla yaşayan bir tanıdığım anlatıyordu. Sıcak bahar ve yaz günlerinde bahçelerinde kahvaltı yapıyorlarmış. Bahçelerinin bodur şimşirlerle ayrıldığı komşusunu kendileri ne zaman çay içerken, yemek yerken görse davet ettiğini fakat aynı komşusundan böyle bir davet hiç görmediğini söylemişti. Farklı bir kültürün insanlık anlayışıda farklı olur elbette. Daha acımasız ve daha bencil olduklarını düşünüyorum. İnsanlığın devamı için paylaşmak önemlidir. Çünkü az öncede dediğim gibi paylaşmak insanlık gereğidir.

Yazışma Adresim: www.goleaydin@hotmail.com


Yayın Tarihi: 18.01.2013

TÜRDEŞİMİZE, KARDEŞİMİZE, YURTTAŞIMIZA BİR REÇETE



Kimi zaman yazı yazmak bir şeylerden kaçmak içindir. Her gün bir tek konuda yazı yazanlara Allah kolaylık versin. Tabiî ki sadece politika yazarlarından söz ediyorum. Bir yerden sonra insan boğazına kadar politikaya gömülüp kalıyor. Oysa insan hayatını ilgilendiren öyle çok konu var ki.. günlük  hayat hepsini içerir, gerektikçe hepsinide kullanır. Örnek vermek gerekirse; eğitimin hayatın içindeki rolünü düşünün, yada sağlığın, veya ulaşımın.. olmadıysa ekonominin..  gene mi olmadı? Peki iletişime ne dersiniz? Hayatın tekrar tekrar üretildiği her yerde bütün bunlar ve hatta adını burada anmadığımız pek çok şey insan hayatını yakından veya dolaylı olarak ilgilendirir. Politika Bütün bunların hepsini yönlendirme ve yönetme işidir. Siyasetse felsefesini oluşturma ve kabul ettirme.. ilki plan ve program, ikincisi düşünce, daha geniş anlamıyla söylersek ülkü (ideal) gerektirir. Fakat bu ikisi günümüzde demokrasi adına halkı elinde tutmak için gösterilen tutum ve davranışlar için söylenir oldular. Bu siyaset ve politikanın anlamlarını daraltmaktır. Benim kaçtığım işte bu.

Bugün elimde bir reçete var. Hayat reçetesi diyebiliriz buna. Dar anlamıyla söylüyorum; bugünkü siyasetten, politikadan kaçışımı bu reçeteye borçluyum. Biraz farklı konularda dolaşmakta yarar var. “Hiçbir şey yazmadan da siyaset yazmış olabilirsiniz” dediğinizi duyar gibiyim. Doğru söylüyorsunuz. Fakat gerçekten o konulardan bugün kaçıyorum. Yoksa söylenecek çok sözüm var. Hem bu sözüm bir çok tarafa. Artık ne İsa’ya yaranabilirim ne Musa’ya...  

Madem öyle, bu reçeteyle türdeşimiz, kardeşimiz, yurttaşımıza yararımız olsun.

-- İlk konumuz; SAĞLIK:
Sağlık konusuna kimse önemsiz diyemez herhalde. Sağlıkla alınan bir nefesin değerini sağlıksız kalana sorun. Ağız tadıyla içilen bir yudum suyunda.. su demişken konuya suyla başlayalım. 

1. Çok su için.
2. Kahvaltıyı kral, öğle yemeğini prens ve akşam yemeğini de dilenci gibi yiyin.
3. Ağaçlarda ve bitkilerde yetişen yiyecekleri daha çok ve fabrikalarda üretilen yiyecekleri daha az yiyin.
4. 3 E ile yaşayın — Energy, Enthusiasm, and Empathy (enerji, heyecan ve duygu paylaşımı).
5. Meditasyon, yoga ve dua yapacak zaman yaratın.
6. Daha çok oyun oynayın.
7. 2012′de okuduğunuzdan daha fazla kitap okuyun .
8. Her gün en az 10 dakika sessiz olarak oturun.
9. 7 saat uyuyun.
10. Hergün 10 – 30 dakika yürüyüş yapın. Ve yürürken gülümseyin
.

-- İkinci konumuz; KİŞİLİK:
İnsanlar toplum içine kılık kıyafetle girer; fikriyle, düşüncesiyle çıkar. Bunlar kişiliği gösteren önemli konulardır. Kişiliği oluşturma yolunda ışık tutacak maddeler şöyle sıralanmış. 

11. Hayatınızı başkalarınınki ile karşılaştırmayın.
Onların seyahatinin ne hakkında olduğuna dair hiçbir fikrin yok.
12. Kontrol edemeyeceğiniz olumsuz düşüncelere veya şeylere sahip olmayın.
Bunun yerine enerjinizi olumlu şekilde şu an için harcayın.
13. Kendinizi fazla abartmayın; sınırlarınızı bilin.
14. Kendinizi çok da ciddiye almayın; kimse yapmıyor.
15. Kıymetli enerjini gevezelikle, dedikoduyla boşa harcama.
16. Uyanık iken daha fazla hayal kurun.
17. Kıskançlık, çekememezlik zamanın boşa harcanmasıdır. İhtiyacınız olan her şeye zaten sahipsiniz.
18. Geçmiş meseleleri unutun. Partnerinizin geçmiş hatalarını hatırlatmayın.
Bu durum mevcut mutluluğunuzu bozar.
19. Hayat, birisine kin duyarak zamanı boşa harcamak için çok kısadır. Kimseden nefret etmeyin.
20. Geçmişinizle barış yapın ki, şimdiki zamanı bozmasın.
21. Senden başka hiç kimse senin mutluluğundan sorumlu değildir.
22. Hayatın bir okul olduğunu ve öğrenmek için burada olduğumuzu unutmayın.
Problemler, cebir dersi gibi gelip giden, ancak aldığımız derslerin bir ömür boyu devam ettiği eğitim programının bir parçasıdır.
23. Daha fazla gülümseyin ve gülün.
24. Her tartışmayı kazanmak durumunda değilsiniz. Aynı fikirde olmamak için anlaşın. 

-- Üçüncü konumuz; SOSYAL YAŞANTI:
insanın oluşturduğu kalabalıklar yani toplum, insana kişilik kazanmada olumlu veya olumsuz etkide bulunur. İyiyi seçenin iyi olacağı gibi kestirme yollar göstermek niyetinde değilim. İyiyi bulmanın öncelikle belli şartları yerine getirilmeli. İşte formül;

25. Ailenizi sık arayın.
26. Her gün diğerlerine iyi bir şey verin.
27. Herkesi her şey için affedin.
28. 70 yaşından büyük ve 6 yaşından küçük kimselerle vakit geçirin.
29. Her gün en az 3 kişiye gülümseyin ve tanımadığınız en az 1 kişiye “GÜNAYDIN” deyin.
30. Başkalarının senin hakkında ne düşündüğü seni ilgilendirmez.
31. Hasta olduğun zaman eşin sana bakmamalı. Arkadaşların bakmalı.
Onlarla temasta olun.

-- Dördüncü konumuz; HAYAT:
Hayat; kimine göre iki taraflı, kimine göre tek kademeli ömür süresidir. Hangisine inanırsa inansın insan hayatı mutlu olarak yaşamak ister. Baştan saydıklarımıza genel bir görüşüde katmalıyız. Tabii bu görüş inancada dayalıdır.

32. Doğru şeyi yapın!
33. Faydalı, güzel veya neşe dolu olmayan her şeyden uzak durun.
34. Allah her şeyi iyileştirir.
35. Bir durum iyi veya kötü olsun, nasılsa değişecektir.
36. Nasıl hissettiğinizin önemi yok, haydi kalkın, giyinin ve ortaya çıkın.
37. En iyisine henüz sıra gelmedi.
38. Sabah canlı olarak uyandığınız zaman, bunun için Allah’a şükredin.
39. Maneviyatınız daima mutludur. Öyleyse mutlu olun.

Türdeşimiz, kardeşimiz, yurttaşımıza yararımız olsun dedim bu önerileri olduğu gibi aktardım. İşin içine siyaset katsaydım ortaya çok güzel bir hiciv yazısı çıkabilirdi. Kim bilir belki de öylesi daha ilginç olurdu. Ama dedim ya bugün siyasetten politikadan kaçma isteğim daha ağır basıyor.




Yazışma Adresim: www.goleaydin@hotmail.com
Gazete Adresimiz: www.anadolumedyagrup.com


Yayın Tarihi: 11.01.2013

2012 BİTEN BİR YIL DEĞİL TOPLANMANIN YILIDIR



Bu hafta içinde eski bir yılı bitirip yeni bir yıla başladık. Adettendir, her yıl bittiğinde bir önceki yılın genel bir muhasebesi yapılır. Ortaya çıkan sonuca göre ülke bir önceki yıla göre geliştiği yada gerilediği yargısına varılır. Bu yıl ilk defa böyle bir uygulamanın dışına çıkılabilir. İktidar belki gene klasik yöntemle rakamları istediği biçimde eğip bükecek, başarılı olduğunu kanıtlamaya çalışacaktır. Başarı, bütün toplumu kucaklamadığı takdirde görece bir kavram olarak kalmaya mahkûmdur. Toplumun tamamını kucaklamak elbette zor bir şeydir. Her iktidarın mutlaka seveni kadar da sevmeyeni de vardır. Fakat hiçbir iktidar, bir kesimi bu kadar karşısına almamıştır. Hele seçimle iktidara gelenler kesinlikle.. Cumhuriyetine bağlı insanlar son on yılda AK Parti iktidarıyla ötelendiği kadar ötelenmedi. Her fırsatta aşağılandığı, hor görüldüğü de cabası.. ulusal bütün söylem ve uygulamaların birer birer terk edilmesi başka neyle açıklanabilir. 

Bu kesim giderek yıldırılarak pasifleştiği sanılırken 2012 yılında birden bire toplanmanın birlikte davranmanın ilk işaretlerini verdi. Bu da cumhuriyet değerlerinin öyle kolay çarçur edilir değerler olmadığını gösteriyor bizlere. Mustafa Balbay bu konuda Silivri cezaevinden gazetesine geçtiği 31 Aralık 2012 Pazartesi günü yayınlanan yazıda şunları yazmıştı:

“2012’nin 2013’e verdiği en büyük armağan şudur:
Toplumsal uyanış!
Tek tek insanlar yalnızlıklarını birleştirdiler ve ne kadar büyük olduklarını gördüler.

Büyük olmanın başlıca özelliklerinden biri, bu özelliğini sürdürebilir olmasıdır.
2012’deki toplumsal uyanış, istikrarlı ve kararlı bir çizgiyle adım adım yükseldi. Olağanüstü dönemlerde insanlar tam bir suskunluk içine girerler. Öyle ki,... aile ortamında bile yüksek sesle konuşmazlar.”

Gücün görünmez, elle tutulamaz baskısı hayatın her aşamasını kuşattığı dönemde insanların her şeyden kuşkulanır olmaları toplumsal bir hastalığı doğurur. Öyle bir toplumda her şey gerçeklikten uzaktır. Efsanelerin alıp yürüdüğü en olmaz hikâyeler ortalığı sarar. Kimsenin beklemediği bir zamanda kimsenin tahmin etmediği gelişmeler o efsanelerden doğar.     

Balbay konuyu anlatmayı sürdürüyor:

“Silivri’deki davalarla birlikte öyle bir korku iklimi yaratıldı ki, herkes her an Türk Ceza Yasası’nın (TC) en ağır maddeleriyle suçlanabilir. Bir köylünün vadisini korumak için harekete geçmesinden bir gazetecinin haber yapmasına kadar her şey ‘terör eylemi’ olabilir.
2012 bu korku çemberinin kırıldığı yıl oldu.
Bunun ilk belirtisini 1 Mayıs’ta gördük. 1 Mayıs, başta Taksim olmak üzere tüm ülkede sayısal ve katmansal olarak en geniş katılımla kutlandı.
19 Mayıs tam da hükümetin istediği şekilde kutlandı!
Ne diyordu hükümet?
Ulusal bayramları kuru, resmi kutlamalardan kurtarmak gerek. Halk kendi isteği ile istediği yerde bayram kutlamalı.
Öyle oldu.
19 Mayıs her yaştan gencin katılımıyla kutlandı.
Atatürk’ün Samsun’a çıktığı gün, halkımız da meydanlara çıktı.
Baktılar ki halk, Cumhuriyetin bütün değerlerini korumaya-kutlamaya kararlı, bunun derecesini ölçmek için bir adım attılar. Bu değerleri temsil eden anıtlara çelenk konulmasını, buralarda kutlama yapılmasını kısıtladılar, yasakladılar.
Hani ellerinden gelse, anıtların çevresini kapatıp, ‘Girmek yasaktır’ tabelası asacaklardı.
Buna ilk tepki, Kurtuluş Savaşı’nın zaferle sonuçlandığı gün, 9 Eylül’de gösterildi. İzmirliler bu bayram ve bayrak geleneğinden vazgeçmediler.
29 Ekim’e bunlara ilişkin bütün heyecan ve gerilimlerin birikimiyle girildi.
Halkımız Ulus’ta meydana geldi. Öyle bir geliş ki, gidişi Anıtkabir’e doğru oldu.
Gelinen nokta açısından 10 Kasım, Atatürk’ün bir kez daha doğum, Atatürk’ü ve Cumhuriyet değerlerini unutturma girişimlerinin ölüm günü oldu.
Eğer anıtlara çelenk yasağını hayata geçirip kabul ettirselerdi, hiç kuşkunuz olmasın, bu anıtların çoğu rantsal bölüşüm, affedersiniz kentsel dönüşüm planının ilk hedeflerinden biri olacaktı.”

***
Mustafa Balbay’ın giden yılı tasvir etme önerisi de var. Onada kulak verelim.

“Geçen gün 5 adıma 14 adım havalandırmada koşarken şöyle düşündüm:
Karikatürlerde hep giden yıl yaşlı, gelen yıl genç gösterilir. Çizgiye yeteneğim olsaydı 2012’yi güçlü, heyecanlı ve enerjik binlerce insan şeklinde çizerdim, ikinci karede ise o insanların aynı heyecanla 2013 yazmasını... Bir de konuşma balonu yapardım. 2013 sorardı, “Bir dileğin var mı?”, 2012 yanıt verirdi, “Başarılar dilerim!”

2012, 2013’e büyük bir toplumsal uyanış umudu armağan etmiştir.”

Yeni yılınız kutlu olsun!



Yazışma Adresim: www.goleaydin@hotmail.com
Gazete Adresimiz: www.anadolumedyagrup.com


Yayın Tarihi: 04.01.2013