30 Haziran 2013 Pazar

ŞAİRLERİN ŞİİRLERLE SÖYLEDİĞİ 03



Merhaba dostlar! Gene bir Pazar gününde, belki kahvaltı masasında, tıpkı eski yabancı mutlu aile filmlerin de olduğu gibi gazeteleri karıştırırken çayınızı yudumluyorsunuz belki.. Bu satırları okuyorsanız nerde, nasıl olursam olayım mutlu olacağım.

Havalar iyice ısındı. Zaten yaz mevsimini beklemiyorduk? İşte artık yaz mevsimini yaşamaya başladık. Ne kadar olur bilemem ama sıcak yaz gününüze gene şiirlerimle tat katmaya geldim.

***

BİTMEYEN ÖZLEM

Bir puslu sabaha daha uyandım
Gözlerim özledi artık güneşi
Yalnız yaşamaktan bıktım usandım
Ellerim özledi bir dost elini

Uyandığımda güneşli bir gün görsem
Bitecek özlemi gözlerimin
Usançlı yaşamıma bir dost girse
Bitecek özlemi ellerimin

Kıraç toprak gibi tüm duygularım
Yüreğim özledi artık sevgiyi
Sessizlikten çatladı dudaklarım
Dillerim özledi artık ezgiyi

Bir sevgi filizlense duygularımda
Bitecek özlemi yüreğimin
Bir ezgi gezinse dudaklarımda
Bitecek özlemi özlemlerimin

                                               Aydın Göle
                                                      1975

Bu şarkı sözü besteden sonra geldi. Bazen öyle olur, beste dilsiz doğar bazen. Sonra ona dil kazandırmaya çalışırsınız, ama üstüne yakışmayan elbise gibi durur. Bu şarkı sözü besteyle örtüştü çok şükür.


***

Şimdi sizlere benim çevremde en çok sevilen, en çok bilinen bestemin sözlerini şiir olarak sunmak istiyorum.

***

GÖĞÜN GÜRLEDİĞİ BİR GÜN

Göğün gürlediği bir gün
Dönmemecesine gittiğinde sen
Hayalin tıklattı kapımı
Senden gelen usançla açmadım
Ama içeri girdi kapımı kırıp
Tüm karşı koymalarıma rağmen
Senden görmediğim sevecenlikle
Ortak oldu yıkılmışlığıma

Oysa seni seni unutmak
Aklımdan çıkarmak istiyordum
Tutamadığım, dokunamadığım sen
İmkansız artık varken

Zehir acısı boğazıma
Çöreklendi gün be gün
Ağlamaklıdır gözlerim
İçli şarkılar çınlıyor ıslığımda
Beynimin en derin hücresinde
Prangalara vuruldu hayalin
O sevecen, o dert ortağım
Tutsak oldu arzularıma

Oysa seni, seni unutmak
Aklımdan çıkarmak istiyordum
Tutamadığım, dokunamadığım sen
İmkansız artık varken

                                              Aydın Göle
                                                   1976



Bu beste ilk haliyle bir halk şiiriyle doğmuştu. O yıllarda galiba web ofset sahibi Haldun Simavi’nin çıkardığı “SON” adında bir  gazete alıyordum. Orda günlük küçük hikayeler yayınlanırdı. Bizim halk hikayelerini trt radyolarından dinleyerek, o gazeteden de okuyarak öğrendim.  Tahir ile Zühre hikayesi içinde halk şiirleri vardı. Şimdi hatırlayamadığım bir şiiri o bestemin ilk aşamasında kullandım. Yıl galiba 1972 idi. Dört sene sonra sözleriyle oynarken bu sözler sökün etti.

Şimdide sizlere bestelenmemiş şiirlerimden birini sunuyorum. O yıllarda yirmili yaşlardayım ama bu gün bile neden olduğunu bilemediğim bir şekilde “zamana” takılmış kalmıştım. Yaşlandıkça korkularım azaldı galiba.

***

GECE VE ZAMAN

Gün bitimi soyunur çırılçıplak gece
Bana inat sevişir zamanla rezilce
Titrer ellerim, gözlerim dolar
Soluksuz doruklarında anılarımın
Değil gündüzlere,
Yıllardır bir titrek mum ışığına hasretim
Islak saç diplerime
Bir soğuk rüzgar eser sensiz
Ölüm yanı başımdadır sanki
Gitar kara kara inliyor ellerimde
Mutlu, umutlu şarkıları unuttum
Yalnız koyup beni, us’umu terk ettiler
Gözlerim ıslak ağlamaklı
Boğasım gelir çıplak geceyi
Boğasım gelir rezilce seviştiği zamanı
Titrek ellerim güçsüzlüğümü haykırır

                                                  Aydın Göle
                                                      1976


***

Şiirlerime isim koymayı beceremediğim için mi nedendir, çok şiirimin adı yok. Bir bakıma isim şiiri sınırlar, şiiri okuyan belki düşüncesinde başka bir şey düşünür isimine bakarak, karşılaştığıysa başka bir şey olabilir. Daha sonraları şiirlerime isim vermemek daha çekici geldi bana.

Evet okuyucu dostum aşağıda okuyacağın şiire sen olsan ne isim koyardın? Şiirin her mısrası isim olabilir bence. Biri seçilip konulduğunda bütündeki anlamı vermiyor.  Dene ve gör dediğimde haklı olduğumu göreceksin.

***

Kimi dertten içer, kimi sevinçten
Bense bilmiyorum neden içtiğimi
Sorma,
Doldur meyhaneci bardağımı
Akşamın hüznü sarınca her yanı
Nedense ayaklarım çeker buraya beni
Yorgunluk atmak için mi desem
Dost yüzü görmek için mi? Bilmiyorum ya
Gelirim böyle telaşlı, telaşlı

                                                     Aydın Göle
                                                          1976

***

İSPATLA

Bana beni anlatma
Ben beni biliyorum
Saçlarımın rengi
Gözlerimin bakışı
Boyum bosum
Umurumda değil
Biliyorum bunlar olmasa
Ben, ben olmazdım
Ve ben olmasam
Bu sevda olmazdı
Bana beni anlatma
Ben beni biliyorum
Beni sevdiğini de
Söyleme boşuna
İspatla!

                         Aydın Göle
                             1977


***

Bir başka isimsiz şiirimi daha sunmak istiyorum. Unutmayın ki ilk gençlik yıllarım ve ben özürlüyüm. Bu kısa şiirde o durumun ruh halini bütün çıplaklığıyla göreceksiniz. Buyurun okuyun!..

***

İnsanım
Sıcacık duyarım
Sıcacık görürüm
Sıcacık severim de
Tutamam sıcacık
Okşayamam
Bir kumaşı bile

                         Aydın Göle
                             1978


***


Benle geçirdiğiniz her dakika için sizlere çok teşekkür ederim dostlar. Bu yazının da ucu göründü. Gitmek vaktidir. Haftaya gene şiirlerle söyleşmek üzere..

Şiir ve şarkı gibi sevgiler içinde olmanız dileğiyle hoşça kalın!..



                                                                                                                                      09.06.13
 

                                                                                                               
                                                        


SEÇİM HAKKI OLMAYAN MESLEKLER



Bazı meslekler varki hayatı olumsuz etkileyecek kararlar alınamaz. Alınması ahlaki (moda deyimiyle etik) değildir. Alınırsa bunun adı cinayet olur. Olumsuz kararı alanlarda canidirler. Sırf kesici aletler veya ateşli silahlarla cinayet işlenmez. Bir karar almak veya almamakla, yada uygulamada en ufak bir ihmalle bile cinayet işlenebilir.

Bu mesleklerin en başında biliyorsunuz, doktorluk gelir. Hakimlik sıralamada doktorlukla paralel değilse bile doktorluk kadar insan hayatında önemlidir.
Bu meslek gurubu da keyfi kararlar alamaz. Aslında resmi veya özel, kamu hizmeti veren mesleklerin hepsi bu kapsam içindedir.

Doktorluğun diğer mesleklerden ayrılma nedeni uygulamalarının doğrudan insanın fiziki yapısına müdahele etme durumlarından dolayıdır. Doktorlar bu yüzden mesleklerine başlarlarken, tıbbın babası olarak anılan, yine hekim olan babası tarafından yetiştirilen, birçok yerde hekimlik yapan, Anadolu’nun kuzey illerini gezdikten sonra İstanköy adasına dönerek hekimliğini sürdüren doktorun  adıyla anılan “Hipokrat” (d. M.Ö. 460, İstanköy - ö. M.Ö. 370, Larissa) yeminini ederler. Bu yeminde hasta kim olursa olsun, ister efendi, ister köle, milliyetine ve dinine bakılmaksızın, önce zarar vermemek şartıyla tedavi etmek yeminin ana unsurudur.

Epey süre önce Milliyet gazetesi böyle bir haber yayınlamıştı. O haberde bir hasta “alkol koktuğu” gerekçesiyle ambulansa alınmamıştı.

Habere göre Antalya’nın Manavgat ilçesine bağlı Side beldesinde tezgâhtar olarak çalışan 37 yaşındaki H.Ö. iş yerinde rahatsızlanmış, bunun üzerine olay yerine ambulans çağrılmış.

Gelen sağlık ekibindeki doktorun, “Hasta çok alkol kokuyor, üzerine su dökün ayılsın, ben bunu alamam” diyerek gitmiş. Bilinci kapalı olan H.Ö. arkadaşlarınca kaldığı pansiyona götürülmüş.

Hasta gece yeniden fenalaşmış ve arkadaşları jandarmayı arayarak yardım istemişler. Jandarma ekipleri de doktoru aramış ancak bir sonuç alamamış. Hasta ertesi sabah kaldığı pansiyonda ölü bulunmuş. Hasta yakını ve arkadaşları:  “İnsanlık dışı bir olay yaşanmıştır. Hastanın alkol kokması tedaviyi hak etmesine engel midir” demişler. 

Bu gün hastanelerde olsun mahkemelerde olsun sırf bu yüzden kavgalar çıkıyor. Hastasına beklediği tedaviyi alamadığını düşünenler, mahkemelerde hakkının yendiğini savunanlar  giderek artıyor.

Aktardığım haber dediklerimi haklı çıkarıyor. Bir doktor ne olursa olsun böyle davranamamalıdır. Davranırlarsa meslekten el çektirmeye kadar varan cezalar uygulanmalıdır. Böyle cezalar mutlaka uygulanıyordur. Bir eksiklik varsa oda giderilmeli tabii.

1960’larda önce Almanya ya gönderdiğimiz işçilerimiz daha sonra Avrupa’nın başka gelişmiş ülkelerine gidenleriyle birlikte geldiklerinde oraların özelliklerinden söz ederken sağlıkla ilgili konulardan da söz ederlerdi. Anlatılan bazı konular gazetelerimize manşet olmuşlardı.

İkisindende söz etmek istiyorum.

Birincisi; Almanya da çalışan bir işçimizin ülkemizde hastalandığında bulunduğu yerden helikopterle alınıp özel uçakla Almanya’ya götürülmüştü.

İkincisi de İtalya da çalışan bir başka işçimizin anlattıklarıydı. O işçimiz bir ameliyat geçirmiş, doktor 15 gün sonra kontrole gel demiş, bizimki gitmemiş. 15 günün sonunda o doktordan acale hastaneye gelmesi için çağrı almış. Gittiğinde doktorundan güzel bir azar işitmiş. Doktor demiş ki: “Devlet sizin kontrollere gelip gelmediğinize bakar, hasta takipte bir eksiklik görürlerse bizim elimizden diplomamızı alırlar.”

Bütün bunlar mesleklerin sadece kazanç kapısı olarak kullanılmasının engellenmesine çalışıldığını, genelde topluma, özelde insana hizmetin ana temel edinilmesinin hedeflendiğini gösteriyor. İşte burada devlet ortaya çıkıyor. Toplumsal anlaşmayı sağlayacak, ortak davranma alışkanlıkları geliştirecek yasa ve kuralları toplumun ihtiyaçları doğrultusunda devlet ortaya koyabilir.

Devlet insanlarının toplamına yurttaş dediğimiz bireylerin kalitesi kadar devlettir.



                                                                                                                                      07.06.13
                                                                                                               



“BİZİM EŞEK TAM YEMEMEYE ALIŞMIŞTI”



Dünyanın nereye gittiği konusunda bir fikriniz var mı? Bana sorarsanız görünür gelecekteki dünyanın varacağı liman pekte güvenli bir liman değil. Nasıl olsun ki? Ekonomik krizler, denenen yeni üretim biçimleri hızlı bir bozulmanın olduğunu gözler önüne seriyor. Felaket tellallığı yapmak istemiyorum ama durum bu yönde maalesef.

Dört yıl önce “Ulusal Biyogüvenlik” yasa tasarısının görüşüldüğü bakanlar kurulunda GDO’lu ürünlerin üretilmesine izin verildi. Önce GDO’nun ne olduğunu görelim, böylece bu yasa tasarısının ne anlama geldiğini anlarız sanıyorum.

Bir canlının gen diziliminin değiştirilmesi ya da ona kendi doğasında bulunmayan bambaşka bir karakter kazandırılması yoluyla elde edilen canlı organizmalara “Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar”, kısaca GDO adı veriliyor.
Bir canlıdan diğerine gen aktarımı, bir çeşit kesme, yapıştırma ve çoğaltma işlemi genetik mühendisleri tarafından uygulanıyor. Aktarılacak gen önce bulunduğu canlının DNA sından kesilerek çıkarılıyor.Sonra vektör adı verilen taşıyıcı virüs ile bu gen DNA molekülüne yapıştırılıyor.

GDO’lar bugün kolera bakterisi geni taşıyan yonca, akrep geni taşıyan pamuk, tavuk genli patates, balık genli domates gibi ürünler şeklinde karşımıza çıkıyor.
Yediğimizin de giydiğimizin de içinde artık GDO var.

GDO’ların ne olduğu konusunda fikrimiz oluşmaya başladı değimli? Peki Geni Değiştirilmiş Organizmaların ne zararı var birde onu görelim.

Canlılar üzerinde yapılan bu değişiklikler; canlı sağlığı, biyolojik çeşitlilik, ekolojik dengenin bozulması, ekonomik bağımlılık, canıların yaşam hakkının elinden alınması ve canlılar üzerinde mülkiyet hakkı tanınması açısından önemli tehdit ve riskler taşımaktadır.

Yerel türler tehdit altında.Yaşam bir bütündür ve gen halkalarındaki en küçük bir değişiklik beslenme zinciri yoluyla bütündeki diğer parçaları da etkiler.

Milyarlarca yılda kurulan bu ekolojik denge 5-10 yılda hızlanan gen değişimiyle bozuluyor. Örnek olarak modern tarım nedeniyle Asya da var olan 140 bin çeşitten sadece 6’sı ekili toprakların % 70’ni kaplamaktadır. Bu türlerin yok olması demektir. Arılar kuşlar böcekler ve rüzgâr yoluyla polenlerin seyahati ile var olan organik ürünler GDO’dan nasibini alıyorlar. Bir süre sonra GEN KAÇIŞI diyebileceğimiz bu bulaşma sonucu hayatın devamı için çok gerekli olan bu bitkiler tek tip bitki olarak karşımıza çıkıyor. Bir kez gen aktarımı başlayınca genetiği değişmiş ürünün, değişmemiş ürünlere ileriki nesillere de aktarılacağından tek tip bitkileşmeye yönelik bu gidiş önlenemez hale gelmektedir. Ayrıca tekrar geriye dönüp organik tarıma geçmek istesenizde geçemezsiniz. Toprak organik tarıma elverişli özelliklerini yitirdiği için bu mümkün değildir.

Zararlı böceklere karşı dayanıklı olmalarını sağlamak için bazı bitkilere aktarılan toksin (zehir) karakterli genler o böcekleri yiyen yararlı böcek türlerinin de yok olmasına neden oluyor. 

1998 yılında toksinli, geni aktarılmış bir bitkiyi yiyen bir böcekle beslenen uğur böceği gibi yararlı böceklerin ölümlerinin arttığı, gelişmelerinin geciktiği saptandı.

Örnekleri arttırmak mümkün. Bence bu kadarı bile her şeyi açıklamaya yeterli.

Gelelim bu durumun insan sağlığına etkileri konusuna..

Zamanımızda hızla artan kanser vakaları bile konunun korkunç boyutunu gösteriyor. Hem besinler yoluyla, hem teknolojik gereçler yoluyla gelen kanser insanlığı tehdit eder boyuta hızla gitmektedir.

Fareler üzerinde yapılan bir deneyde genetiği değiştirilmiş yiyeceklerle beslenen farelerin nesilleri tükenmiştir.

1970’li yıllarda insan tohumunda 125 milyar hücre varken günümüzde bu sayı 25 milyar hücreye inmiştir.

GDO’ların ekonomik olarak getirdiği en büyük sakıncalardan biri bu ürünlerin patent hakkının tüm dünyada birkaç çok uluslu şirketin elinde olması. Bu çalışmaları yapan şirketler en büyük kazançlarını patent bedeli tahsil ederek sağlıyorlar. Çiftçi terminatör genlerle kısırlaştırılan tohumları her yıl yeniden almak zorunda kalıyor. Bu da çiftçiyi çok uluslu tohum üreticisi şirketlere bağımlı kılıyor.

Şu anda GDO’lu ürünler şunlar:

Mısır, patates, domates, pirinç, soya, buğday, kabak, balkabağı, ayçiçeği, yer fıstığı, bazı balık türleri, kolza, kasava, papaya.

Genleri değiştirilmeye çalışılan ürünlerse şunlar: 
Muz, ahududu, çilek, kiraz, ananas, biber, kavun, karpuz, kanola.

Üretimi sırasında GDO kullanılmış pek çok ürün var,

Mısır ve soya genleri ile oynanan ürünlerde ilk sırayı aldıklarından bu bitkilerden üretilen yan ürünlerin de GDO’lu olma riski var.

*Mısır ve soyadan üretilen yağ, un, nişasta, glikoz şurubu, sakkaroz, fruktoz içeren gıdalar günlük tüketim maddeleri arasında yer alıyor. Örneğin; Bisküvi, kraker, kaplamalı çerezler, pudingler, bitkisel yağlar, bebek mamaları, şekerlemeler, çikolata ve gofretler, hazır çorbalar, mısır ve soyayı yem olarak tüketen tavuk ve benzeri hayvansal gıdalar ile pamuk GDO lu olma riski taşıyor.

* Sadece mısırdan üretilen ve çeşitli gıdalarda bileşen veya katkı maddesi olarak kullanılan yan ürün sayısı 700’ü, soyadan üretilen türevlerinin sayısı ise 900’ü buluyor. Yani bu yan ürünleri içeriğinde kullanan her bir işlenmiş ürünün GDO’lu olma riski bulunuyor.

Yıllardan beri Tarım Bakanlığı’nın GDO’lar konusunda net bir tavrı yoktu. Yazının başında dediğim gibi bakanlık yasa tasarısını görüştü ve kabul etti.

Adana Çiftçiler Birliği Yönetim Kurulu’nun kadın üyelerinden Rana Çorat yıllardan beri GDO’lu ürün yetiştirme izninin peşindeymiş.

“Madem bu ürünleri ithal ediyoruz Türk çiftçisine de GDO’lu ürün ekme izni verilmeli. Böceklere karşı kullandığımız ilaçlar hem pahalı, hem çevreye zararlı. İthal ürünlerle rekabet edemiyoruz.” diyerek Türk tarımının geleceğini yakma pahasına gerekçesini haklı göstermeye çalışıyor.

Sabancı Üniversitesi’nden Profesör Dr. Selim Çetiner yaklaşık 20 yıldan beri GDO ile ilgilenen bir isimmiş. Dünyadaki gelişmeleri yakından izliyormuş.

Beş yıl önce Sabancı Üniversitesi’nde 3. Tarımsal Biyoteknoloji ve Biyogüvenlik Sempozyumu”nu düzenlemişti.

Profesör Çetiner’e göre, Cemil Çiçek’in AB sistemiyle benzerlik teşkil edecek” dediği “Ulusal Biyogüvenlik” yasa tasarısı AB müktesebatına kesinlikle uymuyor. Hatta AB’nin bu konudaki yasasının “ruhuna” tümden ters. Yasa tasarısı üç yıllık bir çalışmanın ürünü. 440 bin dolara mal olmuş.

Profesör Çetiner yasanın bebek maması yasağı bölümüne karşı çıkıyormuş.

Gerek ABD, gerek Avrupa Birliği biyogüvenlik mevzuatlarına göre insan sağlığı açısından en ufak bir risk taşıyan GDO’lu bir ürünle bırakın bebek mamasını köpek maması bile yapmak mümkün değildir. İnsan sağlığı ve çevre açısından en ufak bir risk taşıyan GDO’lu ürünlerin yetiştirilmesine bile izin verilmez” diyor. 

Kim ne derse desin insan nesli ya değişim geçirecek ucube bir yaratık olacak, yada insanlık kendi kendini bu yolla yok edecek.

Akılıma Nasrettin Hocamızın bir fıkrası geldi. Hoca günde üç öğün eşeğini beslemekten bıkmış. Yavaş yavaş yemini azaltarak en sonunda hiç vermez olmuş. Tabii sonuç, eşek sizlere ömür. Bunu gören hoca: “bizim eşek tam yememeye alışmıştı ama ömrü yetmedi.” Demiş. Bizde kalabalık nüfusu besleyeceğiz diye GDO’lu yiyeceklerle sonumuzu hazırlıyor olmayalım.
                                                                                       



                                                                                                                                      05.06.13

GAZETE VE GAZETECİLİK



Bir gazeteye yazmaya başladığım 03 Haziran 09 yılında duyan dostlar arkadaşlar şaşkınlıkla karışık tebrik ediyorlardı. Ne yazdığımı sormadan da edemiyorlardı. Gazeteyi önlerine koyduğum zaman yazıyı gören:

        “ Ooo ağabey, ne çok yer ayırmışlar sana, sende karınca duası gibi yazmışsın.” Yazıya göz gezdirirlerken okuyormuş gibi yapıp, ama okumadan;  “ Ne anlatıyorsun öyle? ” diyorlardı.

Biz okumayı seven bir toplum değiliz. Yazmakla da  başımız hoş değil. Bu yüzden kişisel tarih demek olan anılarını yazan pek olmaz. Gazetelere ilginin nüfusumuza orantılarsak yeterli olmadığı görülür.

Oysa gazete, halkın fısıltı haberlerinden sağlam kaynaklı haberlere terfi etmesine yardımcı olur.

Gazetecilik mesleği güncelin izlenmesini gerektiren bir meslektir. Hangi konuda haber yaparsanız yapın daima antenleriniz açık olmalı. Kaynaklarınız güvenilir olmalı. Bunların üstüne araştırmacı kişiliğe sahipseniz, zamana karşı yarışmayı seviyorsanız siz iyi bir gazetecisiniz demektir. Artık tarihin yazılışına tanıklık edebilir, hatta ilk notları alan siz olabilirsiniz. Gazetecilerle tarihçiler aslında bakılırsa görülür, köken olarak birbirine çok yakındırlar. İkiside olaylarla ilgilenir. Gazeteciler olayların içindeyken tarihçiler dışındadırlar.

Olayların içindeyken sakin davranmak zordur. Bu yüzden gazetecilikte hata yapma ihtimali vardır. Tarihçi hata yaparsa ya taraf olduğu için, yada kaynak ve görme eksikliğinden  hata yapar. Bunun bağışlanır tarafı yok tabii. Ne olursa olsun tarihçi tarafsız olmak ve gerçeği olanca açıklığıyla vermek zorundadır.

Gazeteciyse içinde bulunduğu duruma göre davranmak zorunda olsa bile haberi veriş biçimini ayarlarken çok hassas davranmalıdır. Ortada duran bir hayatsa o hassasiyet çıtası en yükseğe konulmalıdır. Bu konuda yapılacak bir hata ömür boyu vicdan azabına yol açar.

Gazetecinin dikkat etmesi gereken inançlarına ve dünya görüşüne uygunluk olmalı. Ama nasıl? Dinsel açıdan bakılacak olursa Ahmet Hakan’ın Hürriyet Gazetesindeki bir yazısında belirttiği gibi  “dindarlık ABARTMA derken, gazetecilik ABARTARAK olduğu için”  ilk maddede inançla meslek çekişmesi başlar. “Din gizli-saklıyı araştırma der, oysa gizli saklı olan şeyler araştırılmadan gazetecilik yapılamaz.” “Din fazla meraklı olmayı yasaklar, gazetecilikse meraklı olmadan olmaz.” İşte burada ben “eyvah” diyorum; eyvah ki ne eyvah!.. İlk yazımda meraklı olduğumu yazdım ya, onun için kocaman bir “eyvah!”

Bu konu görüldüğü gibi sakıncalı bir konu. Nereye dokunsak aleyhimize işliyor. Eyvah demekten kurtulalım dersek bu kez de sahibinin sesi olmaz mıyız?

Eski Sovyetler Birliğinde en önemli günlük gazete “Pravda” gazetesiydi. Pravda aynı zamanda resmi gazeteydi. Üstüne parti yayın organlığını da eklerseniz nasıl haberler yayınlanırdı anlarsınız. Bundan kırk yıl önce ülkemizde yayına başlayan ismi gereksiz bir gazete de parti politikalarını yayınlayan gazete olmaktan öteye gidememiştir. Her ülkede böyle örnekler çok.

Günümüzde gazetecilik şekil değiştirdi. Gazete patronları gazetecilikten geçinmedikleri ve çoğu başka alanlarda iş sahibi oldukları için, amacı kamunun bilgilendirilmesi olan gazeteler çıkmıyor artık. Ya hükümet yanlısı, ya büyük sermaye yanlısı, yada her ikisini birden taşımayı görev bilen gazeteleri okuyor ve bilgilendirildiğimizi sanıyoruz.

Oysa gazeteciliğin birinci şartı yapıcı muhalif olmaktır. Muhalif olunmadan gerçekler görünmez. Muhalefet olmazsa yöneticiler kendilerini dev aynalarında görürler. Her yaptığı şeye hayran, en iyisini ve çok bildiğini sanan yönetici o kadar çok var ki her yerde. Hele bürokraside herkes kendinden menkul değerdir. Burunlarından kıl aldıramazsınız. Gazetecilik olmazsa bunların her biri birer küçük diktatör kesilirler.

Sanırım halkı doğru bilgilendirirsek “eyvah” dememize gerek kalmaz. İşte o zaman menfaat çarklarının dişleri kırılır ve halkın menfaatleri gözetilmiş olur.

Ha.. bu arada küçük bir sorun var:

Dededen toruna aktarılan sözle bilgi akışına alışık olan toplumumuzu nasıl okumaya alıştıracağız?

Bugün sosyal medya olarak adlandırılan, gazetelerin yerini almış; kimi zaman gerçek, kimi zaman uydurma haberlerle fısıltı haberciliğine soyunan facebook, twitter v.b paylaşım siteleriyle mi?



                                                                                                                                                                               03.06.13
 






ŞAİRLERİN ŞİİRLERLE SÖYLEDİĞİ 02



Bütün bir hafta çalışırak Pazar gününü iple çektiniz. Uyumak, sadece biraz daha fazla uyumak isteğiyle haftayı geçirdiniz. Bu gün Pazar ya, işe gitmeyeceğinizi bildiğiniz halde erken uyandınız değimli? Kendinize mi kızdınız yoksa sizi erkenden terk eden sarışın sevgili uykuya mı? Öyle olur; en sevdiğiniz en gereksiz anda hep sizinledir, en gerekli olduğu anda yanınızda değildir.

Böyle bir anda içinde bulunduğumuz yaz mevsiminin güzelliğinden yararlanın. Kapıları pencereleri açın. Balkona veya varsa bahçeye çıkın. Gazetelere sabah göz gezdirmenin keyfine diyecek söz olmaz. Gazetemizin sayfalarında gezinirken bana rastladınız ve gözünüz ister istemez yazdıklarıma takıldıysa izniniz olursa size akide şekerleri sunmak isterim.

***

O ŞARKININ NAĞMELERİ

Esiyor baharın tatlı meltemi
Koruyorum hala kalbimdeki yerini
Ruhuma bir güneş gibi doğuyorsun
Bilmem sende beni seviyormusun

O şarkının nağmeleri, inliyor rüzgarla
Yarım kalmıştı ya şarabın, hala duruyor bardakta
Yarı yırtık bir resmin vardı ya, bana senden kalan tek hatıra

Her zaman gelen bu baharla
Bir gün senin döneceğini sanırım
Akıp giden zamanla yanıldığımı anlarım
Yaşlı gözlerimle maziyi anarım

O şarkının nağmeleri, inliyor rüzgarla
Yarım kalmıştı ya şarabın, hala duruyor bardakta
Yarı yırtık bir resmin vardı ya, bana senden kalan tek hatıra

                                                              Aydın Göle
                                                               26.04.1973

***

Her ayrılık insanı yaralar. Ayrılıklar ömür törpüsüdür bence. Annenizden, babanızdan, yarinizden, yavrunuzdan, kardeşinizden, dostunuzdan yada yurdunuzdan bir süre de olsa ayrıldığınızda  gözleriniz herkesi en sevdikleriniz olarak görür. Herkes bir yanıyla bir sevdiğinize benzer, “Allah herkesi çift yaratmıştır” dersiniz kendi kendinize. İşte, yukarıda okuduğunuz şarkı sözü bu duygularla söz ve müzik olarak bir anda doğdu.

***

VAZ GEÇEMEM Kİ

Desem ki!...
Bu dünya ne kadar yalancı
Çektirir herkese ızdırap ve acı
Vaz geçmek istiyorum bu söylediklerimden
Belki vardır diyorum bu dünyada bir gülen
Vazgeçmek istesem de 
Bu söylediklerimden
Vazgeçemem ki..

Desem ki!...
Güneş, ay ve yıldızlar
Senin yanında sönük kalırlar
Bunları söylememek istiyorum
Beni sevmiyeceğini biliyorum
Vazgeçmek istesem de
Bu söylediklerimden
Vazgeçemem ki..

                                                         Aydın Göle
                                                              1973

***

Nelerden vaz geçmedik ki.. En vazgeçimez sandığımız nelerden.. Geriye dönüp baksak ardımızda ne çok şey bıraktığımızı görürüz. Bu bırakıp vazgeçtiklerimiz yenilenmenin gereğimidir, yoksa bu vazgeçmeler bir eksilmemi? Varın siz karar verin.

Bu şarkımda sözüyle birlikte doğdu. Yaz günüydü, gençlik başımda tütüyordu ve sevdalanmıştım. Sevdam, havanın çıldırtıcı güzelliğine melankoli katıyordu. Tül bulutlara baka baka bir öğleden sonra şarkıyı kendime söyledim. Yakın çevremde en bilinen şarkılarımdan biri oldu.

***

UYUMSUZ

Dün mehtapta yürüdüm kumsal boyu seninle
Gecenin içinde derin derin soluyordu deniz
Yıldızlar dans ediyordu
Ay yıkanıyordu serin sularda, kız gibi
Dayanamadım kulaç attım yakamozlar içinde
Bir şarkı dolandı dudağıma söküp atamadım
Yüreğimin çarpması bir mucize
Ölmeliydim dün gece
Hele bu günü yaşamaktansa..
         
                                Aydın Göle
                                   1973


***

SONSUZA GİDEN YOLCU

Sonsuza giden yolcu
Öyle ne düşünüyorsun
Gözlerinde bulut
Yağmur mu istiyorsun

Anıların denizine gömülme
Acı tarafı gelir aklına
Karamsarlık baktırmaz
Umutla yarınlara

Bak yüzyıllardan
Var mı bir kalan
Çekilsin bulut gözlerinden
Güneş açsın yeniden

                             Aydın Göle
                                     1973



Kimi şarkılar reçete sunar. Her reçete sunan sloganlaşma eğilimlimidir bilemem ama bu şarkım her ikisine sahipti. Yani hem reçete sunuyor, hem bunu bayraklaştırıyor. İlk gençliğe adım attığım yıllardı. Ali Kocatepe çok sevdiğim egeli sanatçıydı. Onu TRT de maç anlatırken tanımıştım. Besteciliğine hayrandım. Akdenizlilik bestelerinde çok bellidir. Bu bestemde onun izleri var.

***

O yıllar yaşım gençti ama yaşlı arkadaşlarım çoktu. Sakın sadece olgun insanlarla gezdiğimi sanmayın. Hatta bir süre sonra benden çok büyük olanların el freni gibi davrandıklarını düşünmeye başladım. Bir kere aşırı ihtiyatlıydılar. Çok sık eleyip dokuyorlardı. Neredeyse hiç hareket etmemeyi öneriyorlardı. Zamanla çok bunaldım ve onlardan ayrıldım. Aşağıdaki şarkı sözü o dönemlerin ürünü.

DÜNDEN BUGÜNE

Dünden bugüne sadece
Kaldı güzel anılar
Eski günleri düşününce
Ruhumu kaplar acılar

Eridim günden güne
Kocadım dünden bu güne
Göçüp gideceğim bu hayattan
Sana bir an olsun kavuşmadan

Dünden bugüne yaşlı
Çıkardı beni yıllar
Çökük omuzlu ak saçlı
Gösteriyor artık aynalar

                                        Aydın Göle
                                              1975

***


Aynı dönemde yazdığım aşağıdaki şiirde kafiye kullanmadım. Kelimelerin kullanılış biçimi ve kullanıldığı yer, kelimelerin kendisi kadar etkili olduğunu keşfettiğim bu şiirde anlam gayet açık, yani ihtiyarlamaktan korkuyorum. Oysa yaşım henüz on dokuz o aralar… İnanırmısınız bedensel engeli olan kendini bildiği andan itibaren herkesten yaşlıdır. Çününkü tıpkı yaşlılar gibi onlarda her istediklerini yapamazlar. Belki bundan dolayı yaşlılıktan sözettim şiirlerimde.




ZAMAN ACIMAZ

Sessiz bir harekettir zaman
Tutmak isterim bir süreliğine ellerimde
Her seferinde akar gider avuçlarımdan
Öyle ihtiyacım var ki oysa
İki dost gibi anlaşsak, hiç gitmese yanımdan
Aygıtlarını kırdım biraz duraksaması için
Tutup çarmıha geresim geliyor en çok
Bıktım ardı sıra sürüklenmekten
Soluk alıp vermesi yokmu çıldırıyorum
Kurşuna dizesim geliyor gözlerini bağlamadan
Bana yaptıkları artık yeter
Dün çocuktum, yarın güçsüz bir yaşlı edecek beni
Ölmek değil korkum
Unutulmak varya hatırlanmamak
Ölmekten bin beter

                                                                  Aydın Göle
                                                                      1975

***

Keyif aldığınızı umduğum bir yazının daha sonuna geldim. Tepkilerinizi belirten iletilerinizi bekliyorum. Hepinize iyi pazarlar.

                                                                                                                                      17.06.13