31 Temmuz 2013 Çarşamba

GÖZLEM, BİLMEYE GİDEN YOL

Bilimsel olmayan, sonuçları nerdeyse aynı olan olayların farkında olma halidir gözlem. Buradan hareketle söyleyecek olursak, gözlem, bilmeye giden yoldur.

Mahallemde koltuk döşemeci sevdiğim bir komşum vardı. Deprem sonrası iş yeri yıkıldığı için daha az hasar gören komşu ilimiz Kocaeli’ne gitti. Yıllardır orda tutunmaya çalışıyor. İsmini kendisi rencide olmasın diye vermiyorum.

Bizim orda sokak lambasının altında herkesle olduğu gibi onunla da az sohbetimiz olmadı. Sokak lambamız bizim üniversitemizdi. Ne çok konuşma sonrasında ne çok şey öğrendik orda. Bir keresinde burnu kızarmış sesi kısık ve öksürükle geldi. Grip olmuş. Ona önerilerde bulunup erkenden göndermek istedim. Kalacak durumda değildi. Giderken bir gözlemini anlattı. Bu komşum her nezle başlangıcında sekse baş vurduğunu, ardından aldığı ılık duşla bir aspirin içip yattığını, ertesi sabah çakı gibi kalktığını söyledi. Bir gözlem sonucu tekrarlanan uygulamayı gazetenin birinde tıp dünyasından bir haberde öneri olarak görünce şaşırdım. Öneri bilimsel bir tabana oturtulmuştu.

Soğuk algınlığında vücut kendini korumak için daha fazla kalori yakarmış. Biz onu ateş olarak algılarmışız. Böylelikle dışarıdan alınan mikropları yok etmeye çalışırmış. Seksle harcanan enerji esnasında yakılan kalori miktarı vücudun kendini korumak için yaktığından fazla olduğu için mikropların direnci kırılıyormuş. Duş ise ter yoluyla atılan (biraz ukalalık yapayım da tıp dilindeki kelimeyi kullanayım) toksinlerden bedenin arındırılmasını sağladığı gibi, deri üstü gözeneklerin temizlenerek yeterli derecede oksijen alması sağlanırmış. İşte bu nedenle seksin nezle ve gribe en etkili ilaç olduğu söyleniyordu.

*

Yıllardır uçaklar düşer. Ya pilot hatasıdır, yada teknik arıza düşüşe neden olur. Her düşen uçak üretici firmanın itibar yitirmesine neden olacağı için, bir de ayrıca can ve mal kaybını önlemek için düşüş nedeni incelenir. Uçağın uçuşu sırasında pilotların konuşmalarını ve uyguladıkları kullanımla ilgili hareketleri  kaydeden, adına kara kutu denen kayıt cihazının incelenmesi sonrasında düşüş nedeni anlaşılıyor. Nedeni anlaşılamayan düşmeler yok mudur? Vardır belki. Uzun süredir düşen uçaklarla sonradan olan depremler arasında bir bağlantı olduğunun farkına vardım. Bu konuda da yalnız değilmişim meğer.

İşte sırasıyla birkaç örnek:

BENİN’in ticari başkenti Cotonou’dan Beyrut’a gitmek üzere havalanan Boeing 727 tipi yolcu uçağı düştü ve 111 kişi öldü. Faciadan sadece saatler sonra İran sallandı. Yani yine bir uçak kazası ve hemen ardından yine bir deprem. Bu da yıllardır süregelen uçak kazalarıyla depremler arasında bir bağlantı var mı yok mu tartışmasının alevlenmesine neden oldu. Bazı bilim adamları depremler ve uçak kazaları arasında bağlantı olduğunu iddia etse de havacılar bu görüşe karşı.

Diyarbakır uçağının düşmesinin hemen ardından kent 5.6 ile sallandı.

Trabzon (Mayıs-2003)
İspanyol askerlerini taşıyan uçak, Trabzon’da düştü. Japonya’da 7.0 büyüklüğünde deprem oldu.

İran (Şubat - 2003 )
İran’ın başkenti Tahran’da Mehrabad Havaalanı’nda kalkış sırasında düşen Devrim Muhafızları’na ait Antonov 74 tipi askeri uçakta bulunan 36 kişi öldü, 2 kişi de yaralı kurtuldu. Aynı gün yüz binlerce kilometre uzaklıktaki Alaska’da 5.8 büyüklüğünde bir deprem meydana geldi. Can kaybı olmadı.

Güney Kore (Nisan 2002)
Güney Kore’de düşen yolcu uçağının 155 yolcusu ve 11 mürettebatı vardı. Kuyruğunu çarparak düşen uçağın arka kısmı tamamen parçalandı. Uçağın ön kısımda oturan 39 kişi sağ kurtulmayı başardı. Kazanın hemen ardından Yunanistan, Japonya ve Mısır’da büyük depremler yaşandı.

Bahreyn (Ağustos 2000)
Bahreyn’de yolcu uçağı inişine çok kısa bir süre kala denize çakıldı. Kazanın ardından önce Japonya sonra da İtalya’da deprem meydana geldi.

Marmara (17Ağustos 1999)
1999 marmara depremi denen aslında en çok kentimizin etkilendiği depremden önce tam 10 uçak kazası olmuş. Sonra dünyanın, depremden etkilenme alanı en geniş alan olan bu deprem olmuş.

Listeyi uzatmaya gerek yok! Bunlar sizce tesadüf olabilir mi? Ortada kanıtlanması gereken bir durum var. Sadece gözlem yetmez. Oysa elimizde çekim alanlarıyla ilgili bilimsel bilgiler var. Yıldızlar ve yer kabuğunun yaydığı elektro manyetik dalgalar bu çekimi oluşturmaktadır. Depremden önce elektro manyetik dalgaların arttığı düşünülemez mi? Bu elektro manyetik dalgalar uçağın kontrol mekanizmalarını devre dışı bırakamaz mı? Gerçi depremi önceden haber veren çok işaret var. Konumuz tesadüfle gelen gözlemden ibaret olduğu için işin o tarafını başka bir yazıya bırakalım.


Yayın Tarihi19.07.2013


TÜRK LİBERALLERİNİN İHANETİ 2

          Bu süreç içinde Devlet Planlama Teşkilatı ve Milli Eğitim Bakanlığı içinde siyasal islamcı kadrolaşmaya önem verildi.

          12 Eylül 1980 askeri darbesi, İskenderpaşa Cemaati için önemli bir dönemeçtir. Milli Selamet Partisi kapatıldı ama cemaatin mensubu Turgut Özal Ekonomiden Sorumlu Devlet Bakanı yapıldı. Cemaat ANAP’ın kurulmasını ve iktidara gelmesini destekledi.

   Ülkemizin demokrasiyle yönetilen bir ülke olduğunu iddia edebilmek için merkez sağ partiler, aşırı milliyetçi ve siyasal islamcı görüşlerden kendilerini arındırmalıdır, politikalarını bu görüşlerle yarışan herhangi bir eksene oturtmamalıdır; bu partiler Cumhuriyet’in partileri olmalıdır, yoksa kendi elleriyle kontrol edilemez hale getirdikleri hareketler tarafından yozlaştırılırlar ve yutulurlar.

         Bir partinin merkez ya da merkez sağ partisi olabilmesi için Cumhuriyet ve Cumhuriyet’in laiklik ilkesine bağlı olmaları mecburi olmalıdır.

         Tek başına laiklik hiçbir şey değildir. Hatta tek başına laiklik başka türlü bir diktatörlüğün simgesi olmaya adaydır.  Bunun için laiklik küçük düşürülür. Oysa laiklik demokrasinin teminatıdır. Laiklik olmadan demokrasi olmaz. Yani laikliği hedef gösteren aslında demokrasiyi hedef almış demektir

         Peki laikliği hedef gösterenlere karşı ne yapılmalıdır? Bir kere bırakın askeri darbe yapmayı, düşüncesi bile yanlıştır.

         Şimdiye kadar olduğu gibi;

         1. Askeri darbe iktidarın temsil ettiği ideoloji ve uygulamalara karşı yapılacağı gibi;
         2. İktidara karşı olmamakla birlikte, iktidar, darbenin gerçek hedefine karşı etkili bir varlık gösteremediği için de yapılır.

          Bu bağlamda, 1961 Anayasası dışında, 27 Mayıs epeyce karışıktır. Bulanıktır!
 
          Ama 12 Mart ve 12 Eylül darbeleri sanıldığı gibi Adalet Partisi iktidarına karşı olmayıp, darbenin hedeflediği düşmanla iyi mücadele edemediği için yapılmıştır. 

         Yani 12 Mart ve 12 Eylül iktidar partisine karşı değil ama muhalefetteki, sokaktaki sola karşı yapılmıştır.

         12 Eylül’ün Süleyman Demirel başta olmak üzere öteki parti liderlerini gözaltına alması, partilerini kapatması ileri sürdüğüm gerçeği değiştirmez.

         Partiler kapatılmış, liderleri de gözaltına alınmıştır, çünkü bu partiler kendi aralarında dalaşırken büyük ve geleneksel düşmana, sola karşı etkili bir politika üretememişlerdir.

         12 Eylül ve Kenan Evren çok etkili(!) bir politika icat edip bizzat kendileri siyasal İslam’ı temsil etmişlerdir. 12 Mart’ın Erbakan’a Milli Selamet Partisi’ni yalvararak kurdurduğu dikkate alınırsa, iki darbenin birbirinden farklı olmadığı görülür.
 
         Bu da gösteriyor ki 12 Mart ve 12 Eylül kesinlikle (toptan) sola karşı, onu ezmek için yapılmıştır. Sonuç olarak tekmil sağa ve siyasal islam’cılara hizmet etmişlerdir.

         AKP işte bu darbelerin ürünüdür. Bu gün bakmayın liberallerin sözünü ettiği ilerlemeci yenilikçi masallarına, AKP Kesinlikle bir merkez sağ parti değil. O, DP, AP, YTP, ANAP ve DYP içinde, merkez sağ elmasının içinde, dinci bir parti olarak yaşadı. Özdemir İnce’nin dediği gibi “çürük elma yere düşerken içindeki kurt olan AKP bir kelebeğe dönüştü.”

Bugün o kelebek baştaki demokrat söylemlerinin aksine daha otoriterleşme eğilimindedir. Otoriter eğilimlerde halkın ses çıkarmasından hoşlanmaz. Demokrasi tanımı içinde böyle tepkilere sahip kitleleri görmek istemez.

Kısacası halkın içinde yer almadığı bir yönetim modeline demokrasi denemez. Onu da parti içi örgütlenme ve parti içi söz söyleme özgürlüğünden tutunda, parti yöneticisi veya milletvekilliği adaylık süreçlerine kadar; çalışma hayatında hak isteme biçimlerinden tutunda, toplu sözleşme hakkına sahip olup olmamaya kadar, amacına uygun sivil toplum örgütlenmesinden, ülke yönetiminde gücün paylaşılmasına kadar var olan duruma baktığımızda açıkça görürüz. Ülkemiz nüfusunun 46 milyon olduğu dönemde 2,5 milyon çalışan toplu sözleşme yapma hakkına sahipken, bugün 76 milyon olan ülkemizde bu hakka sahip sadece 600 bin kişidir. Bu görüntüden halkın demokrasiden kovulduğunu söylesek abartmış olmayız sanırım.

Liberallerin ihanetiyle gelinen nokta ne yazık ki bu!



BİTTİ

Yayın Tarihi17.07.2013

TÜRK LİBERALLERİNİN İHANETİ 1

         Türk devletine liberaller, “fikri hür, vicdanı hür” sloganlarıyla ihanet etmiştir. Onların kurdurduğu sağ partilerin hiç biri laik olamadığı için cumhuriyetin oluşturmak istediği akıl devleti kavramının sürekli altını oymuştur. Bu dediklerime sakın CHP mantığı denmesin, çünkü onlarda bu konuda suçludurlar. Tabansız ve seçkinci aydınlardan kurulu sol anlayışın temsilcisi CHP her seferinde iktidarı sağ partilere kaptırmıştır. Sosyal gelişmenin üst yapı kurumlarının dönüştürülmesiyle mümkün olacağını düşünerek ekonomik yapı ihmal edilmiştir. Oysa gerçek dönüşümü sadece üst yapı kurumları sağlamaz. Toplum bu yüzden görünürde iktisadi gelişmeyi savunan liberal görüşteki sağ partileri desteklemiştir. 1950 yılından itibaren Cumhuriyet iki başlı olmuş ve bu iki başlı görünümden kurtulamamıştır. Bu durum 1970’lerde bir dönem Rahmetli Bülent Ecevit’in ismine gösterdiği ilgi dışında halkın CHP’den devamlı olarak uzak durmasıyla günümüze kadar sürmüştür. O yıllarda esen sol rüzgârlarını, sadece adı sol olan CHP’nin, eski yöneticilerini partiden uzaklaştırarak değerlendiren Ecevit, çalışma hayatına getirdiği yeniliklerle halkın güvenini kazanmıştı. Daha sonra CHP iç çekişmelerin partisi olarak tarihe geçmiş, doğru dürüst politikalar üretemediği için iktidarı giderek aşırı sağa yönelen partilerden alamamıştır.

         Konumuz CHP değil, fakat değinmeden bu günü anlatmak imkânsız olduğu için CHP’den birkaç satır  yazmayı gerekli buldum. 

         Türkiye demokrasisinin kutsal simgesi(!) Demokrat Parti’nin mirasçısı bir parti dirilmeye başlıyor ama yıllardır o partiyi putlaştıranlar tedirgin oluyorlardı. Bu konuyu onun için açtım.

         Konuyu cumhuriyetin kuruluş yıllarından itibaren incelemek gerek. Birinci Meclis’te Mustafa Kemal önderliğinde, daha sonra CHP’nin özünü oluşturacak olan Birinci Müdafaa-i Hukuk Grubu’nun kurulmasından sonra, organize muhalefet olarak İkinci Müdafaa-i Hukuk Grubu kurulur. İkinci Grubun temel özelliğinin “kişi istibdadına karşı mücadele olduğu” kurucuları tarafından söylenmiştir. Burada sözü edilen kişi Mustafa Kemal’dir. Bu mücadelede bakın ne yaparlar.

         Kurucularından Mersin Mebusu Selahattin Bey’in ifadesine göre, İkinci Grup, “Her türlü şahıs istibdadını önlemek, şahsi hakimiyet yerine kanuni hakimiyetler ikamesi gayesi ile kurulmuştur; Meclis diktatoryasına taraftar olup şahıs otokratlığına muhalefet etmiştir”. Bunun için meclise seçim yasasını değiştirme teklifi verirler. Yasa teklifine göre belirli bir yerde 5 seneden fazla ikamet etmemiş olanlar o bölgeden milletvekili seçilemeyecek; Misak-ı Milli sınırları dışında doğmuş olanların ve Türk kökenli olmayanların yine milletvekili seçilme hakkı olmayacaktı. Yani diyorlar ki; “biz meclisin baskıcı ve diktatör olmasını sakıncalı görmüyoruz, fakat bu hareketin lideri bizim hayat sahamızı kapatmayı düşünen Mustafa Kemal mecliste bile olmasın.”

         Bütün sağ parti iktidarlarının neden daha fazla yetki istedikleri, güçler dengesini oluşturan kurumları neden istemedikleri belli olmuyor mu? Onlar meclis diktatörlüğünün şiddetli savunucularıdır. Rahmetli Menderes’inde Demirel’inde, rahmetli Özal’ında, şimdide sayın başbakanında meclisin kurumlar üstü, hükümetlerinde meclis üstü olmasını istemesi boşuna değildir. Günümüz liberal demokratlarının atalarının demokrasi anlayışı böyle özetlenebilir. Oysa Mustafa Kemal ülkenin gelişmesini, donmuş, değişmeye direnen Osmanlı dinsel yapılarını kaldırmakta görüyor, medeni bir devletin ancak akılcı ve güçler ayrılığını kabul eden demokrasinin temellerini oluşturacak siyasi ve ekonomik şartlarını hazırlıyordu. Kaldı ki o dönem diktatörlerin dönemi olmasına ve yarı mutlak gelenekten gelmesine rağmen Mustafa Kemal çoğu yöneticiden daha demokrattı.

         Demokrat Parti kuruluncaya kadar dini cemaatler ya yeraltına inmişti ya da CHP içinde kılık değiştirerek yuvalanmıştı. Bu durum 1945’te Demokrat Parti’nin kurulmasına kadar devam etti. Demokrat Parti’nin kurulması ve 1950’de iktidara gelmesiyle tarikatlar ve cemaatler siyaset sahnesine çıktılar ve her gün giderek daha etkin olmaya başladılar.  İşte bu tarikatlar DP'yi sürekli olarak desteklediler.

         Demokrat Parti’nin bir merkez sağ, bir demokratik sağ parti olmak şansı vardı ama özellikle DP bünyesi içinde yeraltından çıkan siyasal islamcı kadrolar yüzünden marazlı milliyetçi-muhafazakâr, bir partiye dönüştü. Bu süreç içinde tarikat kadroları devlet yönetimine sızmaya ve etkin olmaya başladı. Böylece, ideolojik olarak laik bir merkez sağ, liberal parti olmak şansını yitirdi ve ne yazık ki yeni bir İkinci Grup kimliği kazandı. Bu kimlik kendisinden doğan yeni partilerin de kimliği oldu. Bu kimlik hiçbir zaman demokrasiyi halkın yönetime katılması olarak görmediği gibi, önceleri delege sistemiyle parti içi dengeleri gözeten demokratik görünümü lider egemenliğine girerek terk etmiş, bir siyasi görüşün iktidara taşınma çabası olarak kalmıştır.

         Adalet Partisi’nde de bu durum devam etti. Adalet Partisi gibi DYP de uzun süre siyasal islamcı ideolojinin seraları olarak kullanıldı.



DEVAM EDECEK

Yayın Tarihi15.07.2013

ŞAİRLERİN ŞİİRLERİYLE SÖYLEDİĞİ 7

         Yazma eylemi başlı başına serüvendir. Dilinize ne kadar hakim olsanız da, eliniz beyninizin ürettiği düşüncelerden geri kaldığı için, siz bir cümleyi bitirene kadar, başka şeyler düşünmeye başlarsınız. Konuşma eylemi yazma eyleminden bunun için daha hızlıdır. Yazıyı sürdürmek o fazla düşünceleri bertaraf etmekle, yada konunun dışında yakaladığınız kendinizi geriye getirmekle mümkün. Ben sizlere neler yazmayı düşünürken neler yazdığıma bakıyorum ve çıkan sonuca bazen şaşırıyorum. Çoğunlukla hedeflediğim yazı çıkıyor fakat bazen de yazılar hiç düşünmediğim yere de gidiyor. Bunun nedeni bir şeyin zıddını da düşünmektir. Bunların arasından çok hızlı yargılayıp seçme yapılmazsa kelimeler ve düşünceler arasında yitip gitmemek elde değil. Bu yüzden bir çok şiiri ölü doğan şiirler mezarlığında toprağa verdim.
Bu gün size böyle yazmayı denediğim iki şiiri seçtim.

***   ***   *** 


Dergilerden fırlamış manken edasıyla
Yumuşacık ezgiler içinde, yüzer gibi yürürdün alımla
Şüpheli kadınlara has o muhteşem rahatlığınla
Yüreklerini hoplatırdın serçelerin
Şehvetli sakız patlatışınla


Aydın Göle
    1983


***   ***   *** 

Minicik eteklerde dev fırtınalar
Her sallanışında nice canlar can verirdi ardında
Bistüyerlerde ateşten narlar
Dokunmayın yanarsınız
Taytları parçalamaya ramak kalmış bacaklar
Saçlarda çılgın ressamların parmakları
Gece artar bir yerde
                              ve ardından müzik birikir
Birike birike gece ve müzik
                         vücutlar birbirine yaklaşır
Tenlerin teması
                      en sert ritm
                             ve gözlerde aşkın telaşı

                                                            
Aydın Göle
1989
                                                                       

***   ***   *** 


         Böyle bir adam vardı. Tanımazdım onu. Sokaklarda yatan diğer evsizlerden değildi, gün gibi aşikardı bu. Bisikleti onu diğer evsizlerden ayırıyordu. Çalışıyordu da. Kağıt topladığını gördüm. Meraklı, deler gibi bakışlarından ürkerdim. Üstü başı kahverenginin tonlarına dönmüştü. Daha kararmamıştı; hala zamana direniyor, yaşamaya çalışıyordu. Bu şiiri o adamdan etkilenerek  yazmıştım.

***   ***   *** 

Kırçıl bıyıkları tel tel ağzına düşmüş
Avurtlarını sakız gibi çiğniyor
Gözleri sönük, gözleri ışıksız
Belli değil nereye baktığı
Kış gecelerinin soğuğu jilet gibi
Görülmemiş ateş yaktığı
Nasıl sabrediyor, nasıl dayanıyor
Elini doğruyor soğuk, yüzünü doğruyor
Kocaman kafasını bir zayıf beden taşıyor
Hem bu bedenle, hem yalnız yaşıyor
Sokak lambaları onun meskeni
Ona insan demeye dilim varmıyor
Ne umutlar taşıyordur gençliğinde
Şimdi tümünün
Yükte ağır, pahada hafif olduğunu görüyor
Ve hayata
Beddualar ediyor, küfürler ediyor durmadan


Aydın Göle
1990

***   ***   *** 

         İnsan sevdiğinden uzaktaysa neler düşünmez? Gitmek ister gidemez, çağırır sevdiği gelemez. Zaman geçtikçe kendisinin çok sevdiğini, sevdiğinin onun sevdiği kadar sevmediğini düşünmeye başlar. Şiir bu düşüncelerin şiiri 

***   ***   *** 

Ellerini versen ellerime
Savursa bizi göklere bahar rüzgârları
Yumsan gözlerini rüyaya dalsan
Uzun uzun öpsem dudaklarını soluksuz kalsan
Bunca zaman kalır mıydın uzaklarda
Yalnız bana mı özgü sevmek
Sevmekte yalnızca sana
Razıyım versen ellerini ellerime
Üşümüş ellerime sıcaklığını 
Aceleci horozlarla sabahlara çıksa her gecemiz

Aydın Göle
1991  
                                                                          
***   ***   ***  

         Ve devamında sevdiğine söylenene bakar mısınız? Kırıp dökmeden ama onun böbürlenmesini onu yücelterek ona göstermek ne kadar zordur? Tersi bir davranış her şeyi bitirecektir çünkü. Ben kadınlarda böyle bir çekinme, sevdiğini kırmaktan korkma tavrı görmedim. Feministlerde durum daha kötü. Oysa hayatı üreten iki kişi. Biri kadın biri erkek. İşi aşırılığa vardırmanın anlamı yok! İzmlerin hepsinde olduğu gibi feminizmde de kalp yoktur. İnsan kalpsiz olursa makineden farkı kalmaz ki..

***   ***   *** 

Sen zamanlar arası gezgin
Mesafeler bir nefeslik
Gözlerinde arzuların kıvılcımları
Elinde bir hercai menekşe,
- ne varsa bilinmeyene dair - 
                                                  bir kitap
Arkanda rüzgârlar
                          ayaklarında saman yolu
Saçlarının arasından güneşler fışkırıyor
Her yolculuğundan hatıra bir yıldızla geliyorsun
Seni bir mekâna sığdırmak değil
              bir mekânda düşünmek bile zor
Beni sana çeken nedir, neyini seviyorum senin
Ben ki ezeli yorgun
Senin ardından koşmak ne mümkün
Seni beklemekten yoruluyorum

Aydın Göle
1991


***   ***   *** 

         Her ilişkide, iki insanın en basit ticari beraberliğinde bile iktidar mücadelesi vardır. Kimin sözü daha çok geçecektir? Bizim gibi temsili demokrasilerde (seçimle seçilmiş olmayı tek erdem olarak gören başbakanlarımız bu kültürün ürünü) bir kişi herkesi temsil eder düşüncesi hakimdir. Oysa katılımcı demokrasilerde temsil yeterli değildir. Burada oyuncu sayısı artar ve herkes rolü ve görevi gereği işin bir tarafından tutar. Ne yazık ki yüz elli yılı aşan demokrasi mücadelemizde batının yarım yamalak ta olsa becerdiği katılımcı demokrasiyi biz henüz keşfedemedik. Bir aşk şiiri diye kestirip atmadan aşağıdaki şiiri böyle değerlendirmenizi rica ederim. 

***   ***   *** 

SEN SEN OLARAK GEL

Sen sen olarak gel
Bende alayım kimliğimi
Senin elinde bir demet menekşe
Benim elimde gözü yaşlı karanfil
Orda sen ben, ben sen olsak, biz olsak
Ayrı tenlerde bir can
Erisek sevginin ateşiyle
Akşam üstleri bulut olsak
Tüy kadar hafif olsak, tül kadar ince
Şarkılar rüzgârımız
Ve oğlumuz kızımız
Sarılsak, kenetlensek
                                 ayrılmasak


Aydın Göle
16.05.1991

***   ***   ***

         Bir ara komşularımızdan, tanıdıklarımızdan aniden ölenler oldu. Hele mahallemizin bakkalı, bakkallıktan önce dondurmacısı olan ki oda geçen sene Alzheimer hastalığından aramızdan ayrılarak hakkın rahmetine kavuştu; kimilerinin Orhan ağabeyi, kimilerinin Orhan amcası, son kuşağın Orhan dedesinin hanımı Nebahat abla, ani ölümüyle beni çok şaşırtmış, çok üzmüştü. Nebahat abla rahmetli babayiğit bir gürcü kadınıydı. Çoğu erkeğin yapamayacağı şeyleri yapar, adamı evinden alırdı. Benim ikinci annemdi. Onlarla yolumuz T çizerdi. T’nin yatay çizgisinde, tamda ortada onların evleri vardı. Bizim evimiz dikey çizgideydi. Ben küçük yaşlarda değnekle dolaşırken düşmeye göreyim.. Evlerinin bütün yolu baştan başa gören konumu yüzünden benim düştüğümü görür görmez yalın ayak başı kabak camdan atlar beni kaldırırdı. Daha sonraki delikanlılığa geçmeye başladığım yıllarda, evlerinin önündeki çitin önünde, tamda pencerelerinin altında seyyar olarak fındık fıstık, leblebi çekirdek, sakız türü çerezler sattım. Çekirdek külâh ve kabuğu, sakızların kağıtlarıyla orası öyle kirlenirdi ki.. O her sabah süpürürdü, ben her öğleden sonra tekrar kirletirdim. Bir kere öf bile demezdi. Üstüne üstlük akşam ezanlarını aşan gürültülerimizde olurdu. Çünkü bütün arkadaşlarım da yanımda olurdu. Bu gün bile bu sevgi karşısında gözlerim yaşarıyor. Nebahat ablamın anılarımda özel bir yeri var. Onu andıkça özlemi çıkar gelir. Allah rahmetini esirgemesin. Bu şiirle ani ölümleri anlatmak istedim.

***   ***   ***

AYAKTA ÖLDÜLER

Asırların yükünü omuzlarında taşır gibi yorgun
Asırların gamı yüreklerindeymiş gibi üzgün
Yarınlardan bekledikleri yok gibi bezgin
Ayakta, dimdik ayakta öldüler


Bir çınar gibi, görülmeden eriyişleri
Görülmeden yavaş yavaş tükenişleri
Bir yarışta koşar gibi
Bir etabı bitirir gibi
Ayakta, dimdik ayakta öldüler

                                                           
Aydın Göle
16.05.1991
                                                                 

***   ***   ***


Sıcakların dayanılmazlaştığı bu günlerde, mekânınız yeşil gölge, duyduğunuz müzik, iftar sonrası içtiğiniz buz gibi su olsun. Gelecek Pazar buluşmak ümit ve dileğiyle..



Yayın Tarihi14.07.2013

SÜREĞEN DEĞİNMELERİM 2

Sevgili okurlarım olayların peşinde sürükleniyoruz. Bu arada zaman bildiğini okuyor. İşte böyle böyle ramazanlarda gelir gider, bayramlarda.. öncelikle içinde bulunduğumuz anın, durumumuz ne olursa olsun farkında olmamızı dileyerek ramazan ayınızı kutluyorum. Bu yazının ilk bölümü 03 temmuzda 2013’te yayınlandıktan sonra bilgisayarımın ekranının bozulacağı tuttu. Yazının devamı bir hafta bu yüzden gecikti; kusura bakmayın. Kaldığımız yerden devam edelim.

*

Dünyanın en zengin ülkesi neresidir acaba? Kişi başına yıllık geliri ne kadardır? Bana sorsaydınız vereceğim cevap yanlış olacakmış. Gerçekten bilmiyormuşum. Bu ülke Liechtenstein (lihtenşatyn) mış. Yıllık geliride kişi başına 145 bin dolarmış. Nüfusu 35 bin olan bu minik ülke geçenlerde hop oturmuş hop kalkmış. Okuyunca çok güldüm. Bu masal gibi ülkenin olayları da masal kadar uçucu olur. Dinleyin şimdi anlatıyorum.

Bildiğiniz gibi internet çılgınlığı sarmış ortalığı gidiyor. Facebook’ta internetin en büyük arkadaşlık sitesi, bunu da bilmeyen yok! Bu sitede her gün bir gurup kuruluyor. İngiliz öğrenci Lizzie Palmer’da can sıkıntısından ‘facebook ordusu’ kurmuş. Çok kısa zamanda 7 bin kişiye ulaşan üyelerine Lizzie: “1 milyon kişi toplanalım ve Liechstein’ı işgal edelim” demiş. Gurubu ciddiye alan 160 kilometre karelik ülkenin en büyük gazetesi Vaterland haberi manşetten “korkunç işgal planı” diye vermiş. Plan aynen şöyleymiş: Avusturya’dan üyeler ülkenin doğusundan, İsviçre’den üyelerde batısından gireceklermiş. Bu küçük, fakat zengin ülkenin gazetesi okurlarına “Liechstein işgal edilecek mi?” diye sormuş.

2003 yılında bir tatbikat sırasında kaybolan komşu ülke İsviçre’nin 171 askeri Liechstein’a girmiş ve yanlışlıkla işgal etmiş. 1868’de 80 askerden oluşan ordusuyla Avusturya-Prusya Savaşı’na katılmış, sonra “fazla masraflı” olduğu için ordusunu dağıtmış. Ülkeyi dış güçlere karşı İsviçre ordusu koruyormuş.

Lizzie Palmer’ın liderliğindeki Facebook orduları için “Liechtenstein’ı özgürleştirin” afişi bile hazırlanmış. Ayrıca grup, photoshop ile başkent Vaduz’daki Kraliyet Sarayı’na Facebook bayrağı çekmiş.

*

Hep kötü şeyler olacak değil ya, arada bir alkışlanacak gelişmeler de oldu. Dört yıl önce “Eğer bu kanun haline gelir ve uygulanırsa en kötülerden çok az bir farkla ayrılan ve ekonomiyi durdurarak milletin yoksulluğunu kader olarak dayatan bu hükümeti içtenlikle kutlayacağım” demiştim. Neden mi?

AK Parti’nin o dönemdeki kadın milletvekilleri Aşkın Asan ve Alev Dedegil, çocuklara yönelik ‘cinsel saldırı’ kapsamına giren suçlarla ilgili bir Eylem Planı hazırlamışlar.

Bilindiği gibi Hüseyin Üzmez’in çocuk yaşta bir kıza tecavüz ettiği iddiasıyla yargılandığı davada olduğu gibi çocukların ruh ve beden sağlığının bozulup bozulmamasına karar verilen Adli Tıp Kurumu raporları ise tarih olacakmış. Böylece istismarcıya raporsuz 15 yıl hapis cezası verilebilecekmiş. Türk Ceza Kanunu’nda “cinsel dokunulmazlığa karşı suçlar” için uygulanan hapis, para ve tutukluluk gibi cezalara, “kimyasal kastrasyon” (ilaçla cinselliği en aza indirgeme) yaptırımı da eklenecekmiş. Buna göre çocuklara tacizde bulunan kişiye 3 ayda bir ilaç ve iğne yolu ile cinselliği geçici olarak öldüren tedavi uygulanacakmış.

Nasıl, güzel bir tasarı değil mi? Türk erkeği başka dilden anlamaz çünkü. Tamamda bu kanunun ne olduğunu bilen var mı?

*

Sovyetlerin “Pravda” gazetesi vardı. Günlük gazeteydi, ama hükümetin sesiydi. O dönemlerde hükümete bağımlı uydu basın için Pravda adı takılırdı. Bizde kayıtsız şartsız Pravda olan iki gazete var; biri Star, diğeri Sabah. Hadi diyelim star öncede Cem Uzanın borazanlığını yapıyordu, şimdide de bu hükümetin borozanı. Yani borozan olmak bu gazetenin kaderi. Ceride-i Sabah o eski güzelim Sabahtan satıldıktan sonra çok uzaklaştı. Oda borazanlaştı. Hoş, daha sonrada borozanlaşmayan hiçbir basın kuruluşu kalmadı ya, neyse..

Anlatacağım şey bu gazetelerin Pravdalıkları değil. 2009’daki sayısında yayınlanan Star gazetesinin bir haberine göre sigaralara okkalı zam geliyormuş. Dünyada en ucuz sigara bizde satılıyormuş. Hedefte de ucuz sigaralar varmış. O sıralarda gelen sigara yasağıyla birlikte zam iyi giderdi değil mi? Keşke önce bu zammı yapsalardı, sonra yasağı getirselerdi. Rahmetli Özal bu ülkede böyle yaparak kahraman olmadı mı? Önce kavga nedeni olan şeyi yok et, sonra kavgayı yasakla. Bunun tam tersi bir durumda Özal aynı mantığı yürütmüştü ki o çok ilginçti. Bütün dünyada komünizm gözden düşerken komünizme ket vuran 141 ve 142 sayılı anayasa maddesini kaldırmıştı. Sigaraya önce zam getirselerdi kimse yasakları tartışamayacaktı. Çok özür dilerim fakat bu geçen yıllara rağmen hala hiç gelişemediklerini söylemek zorundayım. İktidarda olmak onları inceletememiş, nazikleştirememiş. Sözden eyleme kadar bu böyle. Bir şey yapamıyorlarsa bir buyrukla susturuluyorlar. Bakanlarda dahil olmak üzere derin sessizliğe bürünüyorlar.

Öze dönelim, yasakları değil ama sigara zamlarını desteklerim. Keşke en ucuz sigara düşündükleri gibi 8 tl değil 18 tl olsa. Fakat inanın hiçbir şey çare değil. Bu kez de karaborsa  patlar.


BİTTİ

Yayın Tarihi12.07.2013 

SÜREĞEN DEĞİNMELERİM 1

Adam gibi adam tanımını güven veren kişiler için kullanıyoruz. Her işin başı güven.. Hatta güven sevgiden bile önce gelir. Etrafınızda bu tanıma giren kaç kişi var biliyor musunuz? Dikkatlice araştırdığınızda adam gibi adamların azlığına şaşarsınız. Sanatçılar arasında adam gibi adam denilebilecek sanatçı sayısı da azdır. Barış Manço rahmetli bu konuda halkına güven veren bayraktar isimlerden biriydi. Rahmetli Cem Karaca da.. Yaşayan sanatçılardan benim çok beğendiğim ve güvenimi hiç sarsmayan sanatçılardan, sanatı kadar cüssesi de dev, Volkan Konak bu tanımı fazlasıyla hak ediyor.

Karadenizli şarkıcı, “Maçkalıyız' diye bize yıllarca ‘Komünist’ dediler ama ben “Ecevitçiyim, Ecevit’ten başka siyasetçi tanımam” dedi. Bülent Ecevit’e olan hayranlığını, “Bülent Ecevit’in hayatta bir kooperatif evi vardı. Başka da bir şeyi de yoktu. Benim için önemli bu. Diğerleri benden uzak olsun. Onlara sadece saygı duyarım. Çünkü bizim aldığımız terbiyede kimsenin duyguları üzerine basarak yükselmek yoktur” diye belirtmiş. Rahmetli Bülent Ecevit bir çok özelliğiyle adam gibi adam tanımındaydı gerçekten. Çoğu siyasetçi devlet yönetiminde komisyoncudan farksız. Bu yüzden devleti yönetiyorlar ama devlet adamı olamıyorlar.

***

Dört sene önce ABD’nin Avrupa ve Avrasya İlişkilerinden Sorumlu Dışişleri Bakan Yardımcısı Philip Gordon’du. O Gordon görevi sırasında kriterleri yerine getirmesi durumunda Rusya’nın da NATO üyesi olabileceğini söylemişti. İş buraya kadar geldi demek. İkinci dünya (paylaşım) savaşı sonrasında 9 nisan 1949 yılında o zamanki adıyla Sovyetler Birliği olan şimdiki Rusya’nın komünist yayılmacılığına engel olmak amacıyla kurulan NATO bu gün Rusya’yı da içine alacak. Tarihin cilvesine bakın.

Nerdeyse 20 yıldır varlık nedeni olan tehdit ortadan kalkınca NATO dikkatlerini başka yönlere çevirerek var olma çabasına AB’yi ikna etmiş durumda. Peki dikkatini çevirdiği yerler nereleri, görüyor musunuz?

***

Önce kutsallık nedir görelim, sonra size anlatacaklarım var.
Kutsallık hakkında çok açıklama buldum. Aşağıdaki dört açıklamayı yeterli gördüm.
Kutsal:
1. Güçlü bir dinî saygı uyandıran veya uyandırması gereken, kutsi, mukaddes.
2. Tapınılacak veya yolunda can verilecek derecede sevilen, kutsi, mukaddes, lahut
3. Bozulmaması, dokunulmaması, karşı çıkılmaması gereken, üstüne titrenilen
4. Felsefede: Tanrı’ya adanmış olan, tanrısal olan.

İngiliz Daily Mail gazetesinin haberine göre, İngiltere’nin ünlü sanat galerilerinden Modern Sanat Galerisi’nde, ziyaretçilere bir masanın üzerine İncil konulmuş. Gelen ziyaretçilerden ilgili sayfalardaki konularda düşüncelerini yazmaları istenmiş. İncil, sayfaları içindeki konulara göre hakaret ve saldırı türünden yazılarla dolmuş ve bazı sayfalar yırtılmaya başlanmış. Gelen tepkiler üzerine İncil demir bir kafes içine konulmuş, ziyaretçilerden bu kez kafesin kenarındaki kağıtlara yazmaları söylenmiş. En kötü hakaretler eş cinsellerden gelmiş.

Bütün bu olanlar Vatikan’ı kızdırmış tabi. Başdanışmanı tarafından yapılan açıklamada, “Papa, İngilizlerin vergileriyle düzenlenen bu iğrenç gösteriyi lanetliyor. İğrenç ve saldırgan buluyor. İncil'in yerinde Kuran olsaydı bunu yapamayacaklarını düşünüyor" denilmiş.

Buradan kendimize pay çıkarabiliriz. Papalık bile kabul etmiş, bizim dinimize ve kutsalımıza kim ne yaparsa, en başta biz Türkler’in ve bütün İslam dünyasının tepkisini görür. Bundan önce gördüğü gibi.

***
Bizde anlatacağım şey olsaydı nasıl karşılanırdı acaba? Bir süre New York Times’ın verdiği habere göre, New York Belediye Başkanı Michael Bloomberg’in başlattığı plan içinde, evsiz ailelere tek yönlü uçak biletleri ücretsiz olarak veriliyormuş. İsteyen aileler, kendilerini kabul edecek bir akrabadan onay alınmasının ardından ülke içi ya da dışında istedikleri yere gidebiliyormuş. Şu ana kadar, 550 ailenin ABD içinde 24 eyalete ve beş kıtada farklı ülkelere gönderildiği belirtilmiş.

Benzer olaylar yaşlı nüfusu çok olan Japonya ve AB ülkelerinden Almanya ve İskandinav ülkesi İsveç tarafından da bir ara yapılmak istendi. Özellikle Japonya Türkiye de yaşlılar için tatil köyü kurmak istemişti. Buraya Japon yaşlıları yerleştirilecekti. Bakıcısı ve doktoruyla birlikte yaşadıkları sürece burada kalacaklar ve maaşları Japon devletinden alacaklardı. Sonra ne olduğunu bilmiyorum.

Anlayacağınız gibi gelişmiş ülkeler safralarını atıyor. Baştaki soruyu bir kere daha soruyorum. Bizde böyle bir olay yaşansa nasıl karşılanırdı? İnsanlara ırk ayrımı yapar gibi kuşak ayrımı ve gelir ayrımı yapmak insan haklarıyla bağdaştırılır mıydı? Dışlamanın erdemleri mi türetilirdi yoksa? Büyük tepki çekerdi sanırım. Ne insanlığımız kalırdı, ne vicdanımız..  Buradan şunu anlamak mümkün: Yoksulluk paylaşılır zenginlik paylaşılmaz. Yaşlılıkta zenginliğin önünde en azından moral olarak engel oluşturur.



DEVAM EDECEK

Yayın Tarihi03.07.2013

BİR KAÇ DEĞİNME

Hava atmaya pek meraklıyız. Genlerimize işlemiş artık. Hava atmadan yaptığımız iş yok nerdeyse. Peki nedir bu hava atma? Eskiden caka satma denen şey bumuydu? Evet buydu.
Bugün caka satmıyoruz ama hava atıyoruz. Belki de bol bol hava attığımız için her işten hava alıyoruz.

Hava atmak yada caka satmak sözlüklerde şöyle açıklanıyor:
1: abartılmış bir şekilde havalanmak, gururlanmak, sahip olduğu şeyleri insanların gözüne sokmak, insanlara yukarıdan bakmak.
2: gösteriş yapmak
3: çalım satmak, büyüklük taslamak

Bir süre önce gazetelerde okumuştuk; Kıbrıs Türk Hava Yollarıyla Kıbrıs’taki bir televizyonun programına giden bir mankenimizi kaptan pilot, ‘pilot kabinine’ davet etmiş. Manken hanım, pilotun çapkınlık yapmak istediğini anladığını belirterek, ‘pilot kabinine pilota ders vermek için gittiğini’ bir tv programında canlı yayında söylemiş. Bunun için pilota “uçağın sallanmasından çok hoşlanıyorum” deyince kaptan pilot manken hanım için uçağın burnunu önce aşağı indirmiş, sonrada aniden havaya dikmiş. Kaptan pilotumuz şimdi bu attığı havanın hesabını KTHY’ ye vermeye çalışıyormuş.

***

Sigara yasağının başladığı zamanlarda ne haberler okuduk değil mi? O sıralarda sigara yasağına nasıl çare bulunmuş biliyor musunuz? Evet yanlış okumadınız, çare bulunmuş. Ordu şehrimizden bir uyanık kahveci bakın ne yapmış; her müşterinin önüne iki hortum koymuş. Hortumların ucu pencereden dışarı salınmış. Birine sigara konup yakılıyormuş, diğerine sigara dumanı üfleniyormuş. Kahvenin içi tam istendiği gibi dumansız hava sahası.
“Türk için zor yoktur, yasak yoktur” diye boşuna söylenmemiştir.

***

Erciyes Üniversitesi, Safiye Çıkrıkçıoğlu Meslek Yüksek Okulu Öğretim Üyesi, Doç. Dr. Sibel Silici, AA muhabirine yaptığı açıklamada, bazı kovanlarda arıların değişime (bilimsel adıyla “mutasyon” a) uğradıklarını gözlemlediklerini söylemiş. Erkek bal arılarının  göz renkleri hep siyahken gözlemledikleri arıların sarı, pembe yada krem rengi gözlü olduklarını belirtmiş. Göz rengi değişen arılar görme özelliklerini kaybetmişler. Bu yüzden uçamadıkları ve dolayısıyla beslenemedikleri için arılar çok kısa sürede ölüyorlarmış.

Einstein (Bal arıları yok olduktan 4 yıl sonra insanlık biter) diyerek yıllar önce bu tehlikeye dikkat çekmiştir” diyerek yaklaşan tehlike için ülke aydın ve vatandaşlarını uyarmış. GDO (genetiği değiştirilmiş organizma) ile şaşırtılan tarım ürününü savunanların dikkatine..

***

Bursa’dan bir haber beni çok şaşırttı. Kusma şikayetiyle doktora giden bir hastanın midesine yapışmış bir arının mide asidine rağmen yok olup erimediği belirlenmiş. Mideye  iğnesini batırmış, iğne kopmayınca arı orda kalmış. İyi de bu arı o kadar yolu nasıl aldı? Boğazdan geçerken nasıl fark edilmedi? Yoksa hasta, arı boğazdan geçerken uykuda mıydı? Kendide bilmiyormuş. Allahtan arı boğazdan geçerken iğnesini batırmamış. Batırsa boğazları şişer ve hasta ne olduğunu anlayamadan ölebilirdi.

***

Burdur’un Ağlasun ilçesinden bir çiftçi, esnaf arkadaşını kefil göstererek 25 bin tl kredi çekmiş. Borcunu ödemeyince kefil olan esnaf arkadaşından 25 bin tl’yi tahsil etmişler. Kefil, kredi çeken çiftçi arkadaşını icraya vererek haciz kararı çıkarttırmış. İcra dairesi haciz kararı gereği çiftçinin neyini satmak istemişler biliyor musunuz? Kapıdaki traktörünü, yada taksisini değil, sanırım bunlar olmadığı için 10 yaşındaki eşeğini satılığa çıkarmışlar. 2 kez hükümet konağı önünde satılığa çıkan eşek satılmayınca, 260 tl’ ye kefil olan esnaf satın almış. Onun için siz siz olun herkese kefil olmayın. Sizin alacağınız bir eşekte olmayabilir.

***

Bir şey icat etmeyi çok severiz. Fakat icat etmeme üzerine deyimler bile üretmişiz. Neden diye sormayın, çünkü alışkın olduklarımızı bırakıp yeni bir şeye uymanın epey zor olduğunu biliyorsunuz. Eskiler bunun için “öyle kafana göre bir şeyler icat etme” derlerdi. Eğer adınız mucide çıkmışsa da sizden hep işi kolaylaştıracak bir şeyler beklerlerdi. Bunun içinde “yap bakalım bir şeyler” demezler miydi?

Bizim mahallemizde de bir sokak ötemizde oturan Halit ağabeyimiz vardı. O böyle icatlar yapardı. Göreni şaşırtırdı doğrusu. Sonra ne oldu bilmiyorum. Buralardan, evlenince taşındı. Son gördüğümde gözlerime inanamadım. Akromegali hastalığına yakalanmış, hatları irileşmişti. Sonrada bu hastalıktan vefat ettiğini öğrendim.

Nerden nereye…

Bir süre önce Konya’dan bir icat haberi gelmişt. 35 yaşındaki mucit Sinan Özsoy, yakıt kullanmadan elektrik üreten bir makine icat etmiş. Özsoy, makinenin hiçbir yakıt kullanmadan, manyetik alanın hareket enerjisini rüzgar enerjisine çevirerek elektrik üretme sistemiyle çalıştığını belirtmiş ve  makinesini şöyle tarif etmiş: “Prototip amaçlı ürettiğimiz, eni ve boyu 120’şer santimetre olan makinenin içinde küçük ebatlarda 400’e yakın mıknatıs var. Bu mıknatısların, ters kutuplarının bir araya gelmesiyle oluşan hareket, pervaneye aktarılıyor.  Pervanenin dönmesiyle oluşan rüzgar enerjisi de daha sonra dinamo vasıtasıyla elektrik enerjisine çevriliyor.”

Mucit Özsoy’u kutluyorum. Umarım bu icadına isim hakkı (patent) almıştır. Bu prototip makine saatte, 1,5 kilovat elektrik üretiyormuş. Bu da yaklaşık 10 adet ampulü çalıştırıyormuş. Ancak bu makinede ufak değişiklikler yapılarak, 10 kilovat yani 3 dairenin ısınma dahil tüm elektrik ihtiyacını karşılayacak kadar elektrik üretmesi sağlanabilirmiş.

***

Bu köşenin adını “Hayatın Tatları Hayatın Düşündürdükleri” koyduğuma bu gün o kadar sevindim ki.. Bu gün ki yazı, köşenin adını doğrular nitelikte oldu. Hayat zaten böyledir. İçinde her şey vardır; kimi tat verir, kimi düşündürür.



Yayın Tarihi01.07.2013