31 Ekim 2013 Perşembe

ŞAİRLERİN ŞİİRLERİYLE SÖYLEDİĞİ 19

         Mesajlarla şiir yazıp yollamaya başlayınca çok ilgi gördüm. Öyle ki bir şiirim başkası tarafından bana ilk kez yazılıyormuş gibi tekrar yollanmıştı. Bunun üzerine emin olmadığım kişilere şiir yazıp yollamamaya başladım. Bu gün sadece mesajlarla yolladığım şiirlere yer verdim. Umarım beğenirsiniz.

         Bu gün ki ilk şiir bir ara arayamadığım sevdiğim bir kişiye yazılmıştı. Beni unuttun diyordu, haklı olarak sitem ediyordu. Unutmamıştım oysa. Bunu vurgulamaya çalıştığım bir şiirdir.

*

13
Seni unuttum sanma
Aklımdasın daima
Unutmam için seni gülüm
Kapımı çalmalı ölüm
O zamanda ararım ruhlar dünyasından
Eksik olmam gecenin rüyasından

Aydın Göle
23.06.2000

***

         Bütün güzelliğine rağmen buz gibiydi. Öyle bir zalim bakışı vardı ki, mümkün değil
anlaşamazdınız. Oysa adıyla ve güzelliğiyle bir tatlı esinti estirirdi. Bir insan nasıl böyle olmayı başarır şaşarım. Ona aşık olanın halini düşünemiyorum. Kim bilir ne eziyetler ederdi sevdiğine. İkide bir telefonla arar muhabbet etmeye çalışırdı. Benden yirmi iki yaş küçüktü. Bu halini gençliğine veriyordum. Fakat kendimden de uzak tutmaya çalışıyordum.  

*

17
Şimşeklerden tahtınla yıldırımların
                                               zalim ecesi
Üşür dağ tavşanları gibi
                               yazlar bile kış gecesi
Baharları getirir andıkça dudaklar
                                     adının her hecesi
Tehdit gibi dolaşır duvarlarda
                                    sensizliğin gölgesi
Zalimlik iğreti duruyor 
                                   eteklerinin ucunda
Seni gören kalplere yetişemiyor 
                                           zavallı ciğerler
Oksijeni almaya, 
                             vermeye karbondioksiti

Aydın Göle
08.08.2000

*** 
 
         Bu şiiri kime ve niye yazdığımı hatırlamıyorum. Yalnız hayatımda çok önemli bir aileyle sorunlar yaşadığım sıralarda bir rastlantı sonucu bu şiiri okuma fırsatı buldum. Onlara “gündeminiz beni ilgilendirmiyor. Ben neredeyim, siz nerede..” demek istedim. Başka şiirlerimden seçtiklerimle de epey duygulu bir gece geçirmiştik. İlk defa gerçek anlamda bir şiirin işe yaradığını görmüş oldum. Herhalde uzun uzun konuşsaydım bu kadar etkili olamazdım.

*

18
Yalnız ve kimsesiz kemanın 
               sessiz gözyaşlarını gördüm
Giden yıllara ağlıyordu 
                              çocuklarla beraber
Yıkılmıştı, ayakta duracak 
                                   dermanı yoktu, 
                    zaten ayakları da yoktu
Siz gitmeseniz o size gelemezdi
İnce çığlıkları tanrı katında duyulur
Yürekleri söküp yerinden trompet
İnsafsız şarkılar söylüyordu
Keman dayanamazdı, nefesi çıkmazdı
Yalnızdı ve yayı kırık
Boğazında düğüm düğüm hıçkırık
Çok zamandır bir el sevecenlikle
Okşamadı inleyen saçlarını

Aydın Göle
16.08.2000

***  

         Dilimizin organ olarak çok çalıştığını düşünürüz değil mi? Gevezelikte de üstüne yoktur. Öylemi gerçekten? Görünene bakarsak haklısınız. Ama görünmeyen şeyler bir başka geveze organımızdan da söz eder. Kalbinizi dinleyin, bana hak verirsiniz. Bütün şikayetlerine rağmen durmadan konuşan sadece kalbimizdir.  

*

19
Gün ister bayram günü olsun 
                                             ister matem
Dereler çağlamıyorsa 
                                 ağlayan yoksa şayet
Sana sesim ulaşamıyor madem
Değiştirmiyorsa bir şeyleri 
                                    neye yarar şikayet
Ömür dediğin bir su damlasıdır nihayet
Benim korkum ölmek değil, unutulmaktır
Trompetler çalsın evrenin kederli müziğini
Ben unutmasam da
Zor yutulur siyanürdür masamda 
Uğruna yazdığım şiirler şahidimdir, yüreğimdeki muhabbete
Yürek dediğin nedir ki, 
                  susmak bilmez GEVEZE

Aydın Göle
16.08.2000

***  

         Kimse ne kadar yaşayacağını bilemez. Belki de bunun için oradan oraya savrulur dururuz. Oysa toplam cebimizdeki paramız gibi toplam ömrümüzü bilsek, zamanı bu kadar hoyratça harcamazdık belki de. Yada daha mı çok  tozuturduk, ne dersiniz?

*

20
Zaman bize verilmiş nakittir
Toplamına ömür dediğimiz
Ecel bilinmez hangi vakittir
Ne zaman bittiğine bakılmaz
Nasıl harcandığına bakılır, mutlaka bakılırsa

Aydın Göle
04.11.2000

***  

         Kiminin işi başından aşkındır kiminin aşkı.. İkisi bir arada gitmez, mümkün değil. Gönül adamı olmakta zordur, iş adamı olmakta zordur. Ben ikisini de becerebilmiş değilim. Seç derseniz akılcı düşünceme rağmen aşkın tarafında yer alırım. Aşk karın doyurmaz “bilmem mi?” Bilirim elbette. Fakat dünya aşkla dönüyor bunu da unutmayın. 

*

24
İşiniz mi yoksa adınız mı aşkın
Kederleriniz mi, sevinçleriniz mi taşkın
Canım sizi seven mi, sevmeyen mi şaşkın
Yıldızlara sorun adımı, gülümseyen aya
Görmeden bilmek var ya
Ben sizi sizsiz yaşarım
Ne geleceği bilen falcıyım
Nede herkesi kandıran bir yalancıyım
Geçerken size uğrayan 
                                yorgun bir yolcuyum
Belki yüreğinizde fazladan bir sancıyım

Aydın Göle
18.10.2000

***   ***   *** 

         Şu cep telefonları çıktı sihir bozuldu. Artık ne varsa ortada.. sevgili de ortada, kavgada ortada. Bir bayan yanlışlıklamı, birinden alarak mı bilmiyorum, cep telefon numaramı bulmuş. Üst üste birkaç kez aradı. Elazığlı olduğunu söylemişti, konuştuğu düzgün Türkçe yüzünden inanamamıştım. Alttaki şiiri yazdım yolladım, bir daha aramadı. 

*

25
Bahar tarlalarının 
             nazlı gelincikleri gibiydi sesiniz
Elimle dokunacak kadar yakındınız 
                                               bir bilseniz
Işık olup muhakkak gelirdim
Mesafelere inat, gel deseydiniz

Aydın Göle
19.10.2000

***  

         Aşağıdaki şiirle bir yazımı daha bitireceğim. Haftaya gene şiir köşemde buluşmak dileğiyle. İyi pazarlar sevgili okurlar.. 

*

26
Gül desen gülü veririm
Bahçemdeki tek gülü veririm
Kan desen kan da veririm
Küçük yalanlara kanıveririm
Sevginle beni kuşatırsan eğer

Aydın Göle
20.10.2000


Yayın Tarihi: 13.10.13



KADINLAR ERKEKLER

Dünya var olduğu zamandan beri kimileri kimilerinin eteğine tutunmadan edememiştir. Kadın erkek çekişmesi belki insanlık tarihi kadar eski çekişmedir. Bu konuda söz söylemeyen kalmış mıdır acaba? Koca koca filozoflar, koca koca sanatçılar, koca koca devlet adamları kadın erkek ilişkisi hakkında iki çift laf etmişlerdir. Bu gün bu sözlerden dem vuracağım. Bence hepsi, içlerinde düşündürücü olanlar olsa da, eğlencelik sözlerdir. Gelin biraz eğlenelim.

***   ***   ***

Tecrübeler sonunda halkın söylediği sözlerden birini sunuyorum. Burada anlatılan sadece kadına ait bir durum olmasa gerek. Ya saygı gereği, ya boyun eğmekten dolayı sesini alçaltarak konuşan ve bir şey isteyen olduğu kadar, istediğini alamayıp bağıranda çook..

 “Bir kadın kısık sesle konuşuyorsa bir şey istiyor demektir.
Sesini yükseltiyorsa bilin ki istediğini elde edememiştir...”
-Anonim-
…..

Sokrates bu sözüyle belli ki güzel bir kadınla evli değildi. Çünkü bu söz bir filozof sözü. Kendiside malûmunuz filozoftu.

“Karısı güzel olan adam mutlu olur. Güzel olmayan ise filozof...”
-Sokrates-

İşin başka bir tarafı da vardır. Evlenmeden önce sevdiğimizin güzeliği hakkında, evlendikten sonra eşimiz güzel değilse çirkinliği hakkında konuşuruz. Yani biz hep konuşuruz.
…..

Konuşkan insanları Chapman ne güzel anlatmış bu sözle. Konuşkan insanın (ayıp olmasın diye öyle diyorum aslında bu insanlara geveze dendiğini biliyorum) susma ihtimali var mı? Ancak ölürse susar derseniz Chapman’ı haklı buluyorsunuz demektir.

“Bir erkek ölürken kıpırdayan son yeri, kalbidir. Bir kadın ölürken,dili...”
-George Chapman-
…..

Kadınların en hassas konusu yaştır. Bütün kadınlar için zaman 35 yaşından sonra yavaşlar. İki   yıl bir yıl yerine sayılır. Oysa zaman kadınları yalancı çıkarır. Ne kadar saklarsanız saklayın gerçek kendini gösterir.

“Erkek hissettiği, kadın göründüğü yaştadır.”
-Moltimer Collins-
…..
Aşağıdaki söze çok güldüm. Bir kadınla evleninceye kadar peşinden koşmak heyecan vericidir. Sonrasını düşünmek kimsenin işine gelmez. Önceki nesiller düşünselerdi biz dünyaya gelir miydik? Bizde bunu düşünmedik, çocuklarımıza bu sorunu devredeceğiz, kararlıyız.

“Kadın peşinde koşmanın zararı yoktur. Zararı veren onları yakalamaktır.”
-Jack Davies-
…..
“Bir sürü erkek başarısını ilk karısına borçludur. İkinci karısını da başarısına.”
-Jim Backus-

Alın size doğru bir söz. Hangi yuva kadının fedakârlıkları üzerine kurulmamıştır?  Fedakâr kadın eşinin başarısını hazırlar. Erkek bununla şişinir. Bu hazır başarının üstüne ikinci karısını alır. Yani bu durumda ilk eş cefakârdır erkek kıymetini bilmez. İkinci eş sefakârdır (bu sözcüğü kafiye olsun diye uydurdum, kusura bakmayın), bunun için başarılı (!) erkeği seçer. Erkek gene hünerin kendisinde olduğunu sanır tabii.
……

Bakın bir Çin Atasözü ne demiş:

“Kadına inanan, kendini aldatır. İnanmayan da kadını aldatır.”
-Çin Atasözü-

Kadınlara da sorsanız bunun tersini söylerler. Ne güvensiz bir dünya anlayışı değil mi?
……

Komik bir söz daha

“Zengin dullar bir gözleriyle ağlarlar, öbürünü kırparlar.”
-Miguel De Cervantes-

Ama aynı zamanda ne acımasız söz değil mi?
……


“Altın ateşle, kadın altınla, erkek kadınla imtihan edilir.”
-U.S.A

Doğru bir söz. Altın ateş karşısında erir, o haliyle biçim verilir. Kadın bu altınla güzelliğine güzellik katılacağına inanır. Süslenme alışkanlığından hiçbir kadını vazgeçiremezsiniz. Kadının altına düşkünlüğü kadar, erkeğin kadına belki de daha çok düşkünlüğü vardır. Bu düşkünlüğü ile kadın erkeği, tıpkı ateşin altını eğip biçim verilmeye hazır hale getirmesi gibi kıvama getirir ve sonunda biçimlendirir. Bu aşama çok sancılı da olabilir. Sancılı olup olmaması kadının ustalığına bağlıdır.
…..


“Evlenmeden evvel gözlerinizi dört açın. Evlendikten sonra yarı yarıya kapayın.”
-PORTEKİZ-

Mutlu bir hayat yaşamak isteyenler için altın değerindeki bu söze herkes kulak vermelidir. Sadece erkeklere söylenmiş söz değil bu. Eş seçen herkes buna dikkat ederse büyük ölçüde sorun çıkmaz.


Yayın Tarihi11.10.13 

DİZİLER VE AĞIR AKSAK DEĞİŞEN TOPLUMSAL YAPI

Kitapçı dükkanında cahil tezgahtar olmak ne demektir tahmin edebilir misiniz? O bal kavanozundaki sinek gibidir. Kavanozun neresinde duracağını bilemeden içine dalıp tadına vuruldukça daha çok batar. Aslında o kavanozun içindeki baldan da bir haberdir.

Nil kırtasiyede sevdiğim bir arkadaşım vardı. Kan kanserinden vefat etti. Rahmetliyi her bölümde çalıştırmışlardı. En uzun çalıştığı bölüm fotokopi bölümü olmuştu. Oradan da vücudunda radyo aktif fazlasıyla birikmiş, doktorlar böylelikle kan kanserine yakalandığını söylemişlerdi. Bana bir keresinde türküler ve ozanlarla ilgili bir kitap önermişti. Almam için çokta ısrar etmişti üstelik. O an için bana pahalı gelmiş, alamamıştım.

O, kitaplardan tamamen bir haber değildi. Geneli hakkında bir fikri vardı. Kitap almaya gelenlere önerilerde bulunabiliyordu. Bir gün içinde olduğu hazinenin farkında olup olmadığını sordum. O da fazlasıyla ilgilenecek zamanının olmamasından yakınmıştı.

Bilgisayar çağında bir çok güzel alışkanlıklar terk edildi. Bunların arasında kitap okuma alışkanlığı da var. Gençlere sorun bakalım kaç kişi ders kitabının dışında bir kitap okumuştur. “Ahmet Kutsi Tecer, Esat Mahmut Karakurt, Yakup Kadri, Peyami Sefa...” gibi yazarlardan söz edin kimse bilemeyecektir. Onlar için Orhan Kemal, Kemal Tahir adları bilgisayar oyunları kadar çekici değil. Oysa edebiyat hayatla örtüşürken bu tip oyunlar kişiyi hayattan koparıyor. Doğadan kopmuş veya koparılmış, zihinsel ve ruhsal gelişim imkanları kapatılmış, bedeni ihtiyaçları kadar ufka sahip, yeni bir mağara insanı doğuyor; farkında mısınız? Neyse..   Hayatın göstergesi olarak edebiyat eserleri sinema veya dizi film olarak beğeni toplarken o eserlerin kitap olarak okunmaması ilginç bir veridir. Giderek daha şifahi bilgiye (yani ağızdan ağza aktarılan bilgiye) önem verdiğimiz için her bilgimiz derinliği olmayan sığ bilgidir. Televizyonlarda konunun uzmanı olanların tartıştığı programı izleyerek kültürümüzün arttığını düşünerek kendimizi aldatıyoruz. Bilgi okumadan elde edilmez.

Son yıllarda çekilip ilgiyle izlenen tıpkı “Yaprak Dökümü”, “Aşk-ı Memnu” romanlarından uyarlanmış dizi filmler gibi Orhan Kemal’in yazdığı romandan uyarlanan “Hanımın Çiftliği” adlı bir dizi film çok sevilmişti. Dizi filmlerin yeni mağara insanının doğmasında etkisi nedir tartışılır belki, ama bir etkisi olacağı büyük bir ihtimal. Her olaya kayıtsız kalan insanların tepkisizliğine bakarsanız bu söylediklerimde pekte haksız sayılmam değil mi? Milliyet gazetesi yazarı Hasan Pulur’a göre izleyicilerden çeşitli tepkiler geliyormuş. Bunlardan biri de Öznur Özdamar.

ÖZNUR Özdamar da İtalya’da ekonomi doktorası yapıyorken, “Hanımın Çiftliği”ni internetten izlemiş, annesi tavsiye etmiş...
Dizinin ilk bölümündeki Güllü’nün babası Cemşit’in bir lafına takılmış...
Kızının sinemaya gitmesini kabul edemeyen Cemşit, “Satacağım bu kerameti!” deyip, bel kayışıyla Güllü’yü döver.

ÖZNUR Özdamar tepkisini yazıp göndermiş:
“Roman 1961 yılında yazıldı. Az değil, 42 yıl geçmiş üzerinden ve biz hâlâ töre cinayetleriyle, kadın bedeninin namus gibi bir sözcüğün varlığı sebebiyle babası, amcası, erkek kardeşi tarafından idaresinden, kadına şiddetten bahsediyoruz. Vurun kahpeye gibi bir terim üretilmiş zamanında bu topraklarda ve ne yazık ki 21. yüzyılda dahi modasını yitirmemiş, hatta şekil değiştirmiş asın, kesin, biçin kahpeyi olmuş. Yıllar geçti, bu topraklar eline taşı, silahı alıp, erkek özgürlüğüne karışan, onları taciz eden bir kadın toplumu göremedi. Göremezler, çünkü erkekler annelerinin her şeyi yapabilecek özgürlüğe sahip, aslan oğullarıdır.

Feminist bir yanım hiç olmadı. İki cinsiyet uyum içinde yaratılmış, yarım elma olsunlar diye, biri elma, diğeri elmanın sapı olsun diye değil. Bu yazı erkek egemen bir topluma karşı duruş olarak da algılanmasın, değil zaten. Anadolu kadını hep sözüne değer verilen olmuştur aslında. Bu yazı gücü kötüye kullanan, şiddetle özgürlükleri örtbas etme emelinde olan istisnalara karşı yazılmıştır.”

Okudunuz işte, Öznur hanımın dedikleri bunlar. O dizide baba ve ağabey rolündeki oyuncular son derece sevimsiz ve itici karakterleri canlandırıyorlar. Geleneklerin egemenliğinde erkek kıyıcılığı böyle bir şeydir. Romanı okuduğunuzda da bunu görürsünüz. Bir kitapçıya gidip tezgahtara kitapla ilgili birkaç soru sorsanız size hiçbir cevap veremeyecektir. Kitaptan geçtim yazarları bile tanımayan çok!  Sonra toplumsal değişimi bekliyoruz değil mi? Toplumsal değişim bir gelişmenin ürünüdür. Gelişmediğimiz söylenemez, cumhuriyetimizin kuruluşundaki durumla bugünkü durum kıyaslanamaz bile. Fakat kültürel yönden her geçen yıl gerilediğimizi rahatça söyleyebiliriz. Cahil tezgahtarlar buna en iyi örnektirler.



Yayın Tarihi09.10.13 

KADIN ÜSTÜNDEN POLİTİKA VEYA PLOİTİKADA KADIN

Bazen eski yazıları karıştırmak hoş oluyor. Dünlerle bugünleri kıyaslama imkânı bularak gerçeği böylelikle görebiliyoruz. Eski yazıları karıştırarak bugünkü yazıyı kotarmış oldum.

*

Toplumlar bireyleriyle yaşar. Bireyleri kadın erkek diye ayırmak feodal dönemden kalan bir mirastır. Cinsiyet bir bütünün iki parçası değil mi zaten? Duruma bu şekilde yaklaşılsa kadın erkek ayrımcılığı mirasını reddetmek kolaylaşacaktır. Bu gün cumhuriyet kazanımlarıyla kadının geldiği yerden, henüz feodalleşememiş olan bazı cumhuriyetlerin kadınlarının yaşamı gibi geriye gidişi imkânsızdır. Fakat bu bile yeterli bir sigorta değildir. Kadın üstünden yapılan politikalar ne kadar allanıp pullansa da gerçekte kadını toplum dışında, üretim dışında tutma amacını gütmektedir. Aile reisliği kavramı hala erkeğin olduğu durumlarda tersini beklemek hayal olur. Burada belirleyici rolü ekonomik şartlar oynayacaktır. Kadını tekrar eve kapatıp ekonomik hayatın dışında tutmak mümkün olmayacak gibidir.

Kadın erkek arasındaki farkı eğitimde azaltmaktadır. Eğitimli insanların yurttaşlık bilinci daha yüksek olduğu için talepleri de daha fazladır ve bu taleplerinde daha ısrarcıdırlar. Bütün bunlara rağmen ülkemizde cinsiyet uçurumu azalacağına artıyor.

İktidar ve muhalefet tıpkı diğer konularda olduğu gibi ciddi adımlar atmak yerine vaziyeti idareye çalıştıkları için konu giderek içinden çıkılmaz hal almaktadır. Durum artık utanç verici boyutlardadır.

Gila Benmayor’un bu konuda yazdıklarına bakarsanız, Demokrat Parti; programında kadını konu edinen bir bölüm  hazırlamış. Bu bölümü, Türkiye’nin önde gelen kadın, aile, çocuk uzmanlarından Dr. Selma Acuner hazırlayanlardan biri.

Yeri  gelmişken bir hatırlatma yapalım.
 Dünya Ekonomik Forumu’nun Bugün açıklanan ve aşağıda ayrıntılarını okuyacağınız “Cinsiyet Uçurumu” raporunda Türkiye 134 ülke arasında 129’uncu sıradaymış.

Gila Benmayor’a göre “Dr. Acuner bu yüzden Demokrat Parti (bugün bu parti varlığını sürdürüyor mu? Süleyman Özsoy AKP’ye geçtikten sonra ortalıkta dolaşmayan bu partinin adı varsa bile tabela partisi olmaktan öteye gidemez. Baksanıza esamisi okunmuyor hiç.) için büyük bir şans.”
Sözü Gila Benmayor’a bırakalım mı?

“Peki bu parti kadınlara neyi vaat ediyor?

* “Mahalle Kreşleri
” açmak.
Son derece düşük olan kadın istihdamının nedenlerinden biri de kreş eksikliği.
* Belediyelerde yeterli sayıda sığınma evi.
* Sivil toplum örgütleriyle birebir istişare süreciyle kadın meselesini devlet politikası haline getirmek.
* Kadın yoksulluğuyla mücadele ve “toplumsal cinsiyet” bütçesi.
 Cinsiyet Uçurumu Raporu’nda Türkiye’nin durumu vahim
 DÜNYA Ekonomik Forumu’nun, “Cinsiyet Uçurumu” raporu yıllardır yayınlanır.
Türkiye 2006 yılından beri yayınlanan bu raporda en kötü sınavı veren ülkeler arasındadır. 
Her yıl sıralamanın en altlarında yer alırız.
Ama bu yılki durum her zamankinden kötü.
Türkiye sondan altıncı.
Peşinden Suudi Arabistan, Benin, Pakistan, Çad ve Yemen gibi ülkeler geliyor.
DEF’in raporla ilgili basın bülteninde, Türkiye, İran, Pakistan, Yemen gibi ülkelerin daima en alt sıralarda olmalarına rağmen bu yıl daha da geriye gittikleri özellikle vurgulanıyor.
“2006’dan bu yana raporda yer alan ülkelerin üçte ikisinin skorlarında iyileşme var”deniyor.
Ne ki, iyileşme kaydeden ülkeler arasında Türkiye yok, aksine geriye gidiş var.
İran
, Mısır, Suriye, Fas, Tunus, Birleşik Arap Emirlikleri gibi ülkelerde kadının durumu bizden daha iyi.
İktidar, muhalefet, kadın örgütleri bunu nasıl içlerine sindirebiliyorlar?
Ekonomiye katılım/fırsat eşitliği, eğitim, sağlık ve politik yaşama katılım  gibi kriterler üzerinde değerlendirme yapan DEF’in bu raporuyla ilgili bugüne kadar her hangi bir resmi ağızdan bir açıklama duymadım.

Bu kez acaba Başbakanlık Kadının Statüsü Genel Müdürlüğü  bir ses verir mi? Ya da Aileden sorumlu Devlet Bakanı durumun iyileştirilmesi için alınacak önemleri açıklar mı?

Bekliyoruz.”

*

Yani efendim iş sadece Ergenekon davası, kürt açılımı ve/veya paketler değilmiş. Her konuda olduğu gibi burada da ortalık toz duman. Kadın üstünden politika üretileceğine, politikada kadın sayısı arttırılmalıdır. Ama bu parti liderlerimizin iki dudağı arasında olduğu sürece çok zordur.



Yayın Tarihi07.10.13

ŞAİRLERİN ŞİİRLERİYLE SÖYLEDİĞİ 18

         Geçen hafta deprem sonrasında cep telefonundan mesajla dostlarıma yolladığım şiirlere yer vermiştim. Bu şiirler şiir defterlerimde epey yer tutuyor. Bu günde bunlardan örnekleri sizlere sunmaya devam edeceğim. Geçen hafta size sunduğum ilk mesaj şiirlerini İstanbul’da iken yazmıştım. Bu hafta sunacaklarım Ankara’da iken ve Ankara’dan döndükten sonra yazdığım mesaj şiirleridir.

         Aşağıdaki şiirde deprem sonrasının zorunlu gezileri arasında yer alan şehirlerden geri dönüş isteğini dile getiriyorum.

*

8.


Rüzgarın minicik elleri
Saçlarında dolaşırdı kızardım
Sevda yıldırımlarıyla çarpılmışım
Bilmiyorum ne zaman yanmışım
Uyuyamıyorum ışıl ışıl şilebim
Yolum daha çok, duramam
Uykuya yattı ama Ankara
Işıkları söndü evlerin
Aydınlık sokaklara
Sesleri döküldü köpeklerin

***

         Simgesel anlatımlı bir şiir denemesi.. depremin ikinci ve üçüncü gecesi yıkılmış olan beş katlı bir binadan tüp patlayarak yangın çıkmıştı. Daha sonra yanında bulunan tüpçüye sıçrayan alevler yangını büyütmüştü. Gecenin içinde depremle iç içe bir başka felaket yaşanmıştı. Orda bir çok can belki enkaz altında henüz can vermeden yandılar. Çoğunu tanırdım. Bir kısmıyla selamlaşırdık. İçlerinden Harmanlıkta koltuk döşemeci dükkanı olan enkaz altında eşiyle birlikte kalan, çıkan yangınla cesetleri yanımış olarak bulunan, eski Yugoslavya göçmeni bir tanıdığımın çok genç biri kız biri erkek iki evladı kurtulmuş; sonradan öğrenince çok sevinmiştim. Ankara’dan dayıları yanına almış. Adı Yasin olan delikanlı selam vermeden geçmezdi.

*

9.


Kıpkızıldı ev, ateştendi
Alevdi göğe doğru, dil dil
Sonra bir kül kaldı kapkara
Bir koku köhnemiş maziden yanan
Bir koku genizleri yakan
                       gözyaşı sağnağında
Yıldızlara gittiler kimseye sormadan
Kara külü soyunup gittiler ruhlar
                   umutta gitmiş gidenlerle
          dilek suspus olmuş bir kenarda
                           yüzü yanmış ateşten
Kalakaldılar yalnızlıklarıyla baş başa
                 hem yetim, hem öksüzdüler
                hatıraları uzak ormanlarda is
Adları kaldı yadigar çıplak bedenlerine
Gecenin 03:02’sinde durmuştu
                         enkazdan çıkan saatler
Kenarı yanmış bir okul defteri
           nasıl bilinmez, yıldızlara gitmemişti
                           dil dil alevin kanatlarında



Aydın Göle
07.03.2000/Ankara

***

         Deprem sonrasının kargaşası içinde şehir ve insanın kimliksiz kalışını anlatmak istemiştim. Buna içimizde yeşeren baş kaldırışı da belirtiyorum. Adapazarı yok olamazdı, olmamalıydı. Sonunda herkes Adapazarı’nı ne kadar sevdiğini gösterdi. Yapabilen aynı mahallede evlerini bizim gibi tekrar yaptılar.

*

10.


Kiminin nüfus cüzdanı yok
Kiminin adresi belli değil,
              kiminin de mezarı
Yanık gül kokar şimdi
           o mahzun Adapazarı
Kimi anasız babasız, kimi eşsiz yavrusuz
Avare dolaşır kimi,
                            gece gündüz uykusuz
Gören yok,
Ama güneş gene her sabah doğuyor.
Ya unutulup yok olacak,
Ya yırtacak üstündeki siyah zarı.
Unutulmanın katlanılmaz acısına
                                 Adapazarı,
Ayağa kalkacak dimdik,
                         meydan okuyacak.
Yine iplik iplik,
            renk renk yarını dokuyacak.
Doğan güneşe her sabah
                            merhaba diyerek.


Aydın Göle
08.03.2000/Ankara

***

         Deprem sonrasında ilk defa sevdaya dair yazdığım şiir bu. Birkaç kişiden oluşan özellikleri topladığım hayali bir kişiyi anlatıyorum. Sevda zaten bir hayal değimlidir? Gerçek olabilir hayallerdir bizi yaşama bağlayan.

*

GÖZLERİ TABANCA


Gözleri tabanca
Tehdit edici, tahrik edici
Hele sevgiyle dolunca
Mermilerine hedef olup
               ölmek sevinci
Sarmazsa it olayım
               at olayım
Sırtıma vurun dünyanın
     ağır yüküyle dolanayım
Bakamam bakamam
          alev alevdi o gözleri
Gözleri bana dönük tabanca
Bir yığın çöple köpük köpük Sapanca
Sapanca’nın
            ve suyunu
            ve kumunu
            ve yosununu
               dinliyorum
O bilmiyor yemin ederim
Yemin ederim sevdiğimi
Bir kediye baktı,
            bir bana, bir suya
Söndürdü gözlerini
                    daldı uykuya
Yemin ederim uyumasa
Yazamazdım bu şiiri


Aydın Göle
07.03.2000/Ankara

***

         22 ağustos 1999’da başlayan zorunlu göç 20 mart 2000’de 6 ay 28 gün sonra sona erdi. Sevgili biraderim İstanbul’un Silivri ilçesine bağlı tatil köyünde yazlık bir evin alt katını kiralayıp bizi deprem şartlarından alıp çıkarmıştı. Bütün ülkede eğlence yasağı uygulanıyordu. Tatil yerleri de vurgun yemişti. Gittiğimiz köyde depremi hissetmiş Marmara denizinin deprem sırasındaki her durumunu görmüştü. Orda da bölgedeki şiddetli depremleri hissetmiştik. Özellikle bir akşam üstü merkezi Sapanca olan depremi çok şiddetli biçimde yaşadık. 12 kasım Düzce depremini Okullar açılıp döndüğümüz için İstanbul’da biraderimin 5 katlı bir apartmanın 2. katındaki dairesinde çok şiddetli ve çok uzun hissetmiştik. Ondan sonra babamın abla ve kardeşlerinin ısrarlı davetlerine uyarak Ankara’ya gittik. Geldiğimizde ben hemen böbreklerimden rahatsızlandım. Acil olarak hastaneye yatırıldım. Doktorlar teknik donanımın deprem sonrası çalışmaması nedeniyle beni o zamanki adıyla Göztepe Sosyal Sigortalar Hastanesine sevkettiler. Şiirin bu durumla ilgisi yoktu. Tek ilgisi Adapazarı’na döndükten sonra yazdığım ilk şiir olmasıdır.

11.


Hayal perdesinde yüzün
Bütün renkleri güzün
Bir kaçak ve sinsi hüznün
Esrarı yüklüdür bil ki
Ağzından dökülen her sözün


Aydın Göle
07.05.2000/Adapazarı

***

         Bu şiir müzisyen bir arkadaşımın kasetçi dükkânında tanıdığım Seher isimli bir bayana yazıldı. O kadar umutsuz konuşuyordu ki içimi karartmıştı. Oysa cıvıl cıvıl bir bayandı. Tombişti, ama bu onu daha güzel gösteriyordu. Yalnız gittiği yol, yol değildi. Sonradan tahmin ettiğim gibide oldu. Neden güzel kadınlar bu yolu tutar anlamıyorum. Orhan Kemal’in şimdi adını hatırlayamadığım bir romanında annesinin konsomatrisliğinden utanan güzel kıza annesinin arkadaşının söylediği söz aklımdan çıkmıyor: “Ben senin kadar güzel olsaydım hiç durmam 0….u olurdum.” Güzelliğin tanımı bumudur?

*

12.


Unut esir olan ufukları
Unut kasvetli bulutları
Heybesine doldurup ömürleri
Hırsız gibi giden yılları
Unut.
Umut,
Atamadığın soyadındır
Aç pencereni rüzgârları seherlerin
Odana girsin üşüsün biraz ellerin
Bir dostun ellerinde ısıt
Bırak kanın aksın
Dolaşsın bedeninde
Unut, unutmak istediklerini
Unut!
Umut,
Atamadığın soyadındır
Her doğan önce ağlar
Sonra asılır memeye
Birde başlayınca gülümsemeye
Ay büyür geceye

Aydın Göle
10.05.2000/Adapazarı


***

Hepinize mutlu bir hafta sonu diliyorum


Yayın Tarihi06.10.13 


İDEAL SAPMASI

Sonu izm’le biten her görüş ve dinler, insanın mutluluğu için reçeteler sunar. Bu uğurda çok savaşlar verilir, çok kanlar dökülür. Dinlerin ilahi emirleri üstüne söyleyecek sözüm yok. Fakat eylemleri kutsallaştırma görüşüne bir anlam veremiyorum. HİÇ BİR EYLEM HATASIZ DEĞİLDİR çünkü! Bu hem, sonu izmle biten her tür dayatmacı felsefi görüşler için, hem din kaynaklı görüşler için değişmez kuraldır. Bunu baştan kabul etmezsek yanlıştan dönmenin önü tıkanır.

Dünyanın her döneminde bu böyle olmuştur. Her görüş, güzel ve insani duygularla başlar, büyüdükçe şekil değiştirir, sonunda çıkış amacından epey uzaklaşır. Bu görüşü ortaya koyan son halini gördüğünde kendi görüşünün aldığı şekle mutlaka çok şaşırır. Buna örnek olarak sonradan adına ödül konan Alfred Nobel gösterilebilir.

1866 yılında yüzde 75 oranında nitrogliserini, yüzde 25 oranında emici bir toprak türü olan kieselguhr ile karıştırarak barutu (Çinliler bunu çok eski zamanlardan beri kullanıyorlardı) buldu. Barutun bulunmasının sonucunda savaş stratejileri kökten değişince Alfred Nobel’in nasıl bir yıkıcı keşif yaptığının farkına varması üzerine servetinin 1 milyon kronunun yeğenleri ve bir dönem aşık olduğu Sofie Hess arasında paylaştırılmasını, geri kalan 33 milyon 200 bin kronunu da her yıl insanlığa hizmette bulunanlara sunulmasını vasiyet etmişti. Bu ödüller fizik, kimya, tıp ya da fizyoloji, edebiyat ve barışa hizmet olmak üzere toplam beş dalda verilecekti. Nobel’in bu vasiyeti önceleri büyük tartışma yarattı. Ancak 1900 yılında İsveç Hükümeti Nobel Vakfı’nı kurdu. Bu yıldan sonra da Nobel Ödülleri düzenli olarak verilmeye başlandı. 1901 yılında dağıtımına başlanan Nobel Bilim Ödülleri'nden fizik dalında günümüze kadar 154 bilim adamına ödül verilmiştir.
… … …
Sözün burasında Zülfü Livaneli’nin hayatından kesitleri verdiği “ Sevdalım Hayat” adlı kitabı aklıma geldi. Oradan konumuzla ilgili birkaç paragraf aktarmak istiyorum.

“(…) Ama Türk aydınlarının çoğu tek boyutlu oluyordu. Ekonomi bilse edebiyattan anlamıyor, edebiyatçı olsa müzik bilmiyor, yada bazı müzikçiler gibi başka hiçbir şeyden anlamıyorlardı. Edindiği kültürü hayatına yayan bir yirminci yüzyıl aydınına çok zor rastlanıyordu. Birde sol fanatizm vardı tabii.”

“(…) evlerindeki masanın üzerine örtü koyamamaktan yakınıyorlardı. Çünkü eve gelen devrimci arkadaşları onları küçük bujuva özentisi olmakla suçluyordu. Herkes yıkanmaktan utanır olmuştu ve banyo yapmadan dolaşıyordu.Tuhaf bir kabalık kaplıyordu ortalığı. Önceleri bir aydın hareketi olarak başlayan ve entelektüel bir açlığı gideren sol hareket, yavaş yavaş aydınları ve kentlileri dışlayan bir köylü nefretine dönüşmüştü. Artık düzgün Türkçe konuşmaktan bile utanır olmuştu insanlar. Temizlik, kibarlık, kültür birikimi, yabancı dil bilmek gibi erdemler saklanacak birer kusurdu.”

“(…)  Bir lokalde toplanırdık. Orda yatıp kalkan Osman diye biri vardı. Tam önemli bir toplantının ortasındayken adam yeni yıkadığı yün çoraplarını sallaya sallaya takunyalarını tıkırdatarak içeri girer, çoraplarını radyatörün üstüne serer, sonrada ayaklarını masanın üstüne uzatırdı. Çünkü köylüydü, ezilen insandı. Kimsenin sesi çıkmazdı bu adama karşı.”

Zülfü Livaneli’nin alıntıladığım bu satırlarındaki şu satıra dikkatinizi çekmek isterim: “Önceleri bir aydın hareketi olarak başlayan ve entelektüel bir açlığı gideren sol hareket, yavaş yavaş aydınları ve kentlileri dışlayan bir köylü nefretine dönüşmüştü.”

Şu köylü nefreti sözünü gelişmeye karşı duruş olarak almak gerek. Köylülük babadan oğula aktarma yoluyla alışkanlıklardan kurulu bir bilgi metodunu içerir. Değişime açık değildir. Her yenilik onu rahatsız eder. Uçsuz bucaksız ovalarda, çıplak dağlarda sesini duyurmak için var gücüyle bağırmaktan başka seçeneği yoktur.

Kentlilikse bunun tersidir. Etrafı kalabalıktır. Birlikte yaşamanın, hatta yolda yürümenin bile bir kuralı vardır. Araçların yoldaki hareketleri de ayrı bir bilgi işidir. Daha çok ve daha çabuk bilgiye ulaşılacak yerlerdir. Her yenilik önce kente gelir, önce kentler bu yenilikler için eğitilir  eğitilenler öğrendiklerini günlük hayatlarında kullanır.  Daha sonra geniş alanlara ulaşır.

Gelelim din konusuna.. Zülfü Livaneli’den alıntıladığım satırları alaydan yetişme din adamlarına uyarlarsak şaşırtıcı sonuçla karşılaşmayız.

Örnek 1: “(…) Ama Türk din adamlarının çoğu tek boyutlu oluyordu. Dini konular dışında Ekonomi bilse edebiyattan anlamıyor, edebiyatçı olsa müzik bilmiyor, yada bazı müzikçiler gibi dini konulardan başka hiçbir şeyden anlamıyorlardı. Edindiği kültürü hayatına yayan bir yirminci yüzyıl din adamına çok zor rastlanıyordu. Birde dini fanatizm vardı tabii.”

Örnek 2: “(…) evlerindeki masanın üzerine örtü koyamamaktan yakınıyorlardı. Çünkü eve gelen dindar arkadaşları onları dünya hayatı özentisi olmakla suçluyordu. Herkes sadece dinsel bilgilerle donanıyor, yaşamı zarif kılacak şeyler onlarca fazlalık olarak kabul ediliyordu. Tuhaf bir kabalık kaplıyordu ortalığı. Önceleri bir aydın hareketi olarak başlayan ve entelektüel bir açlığı gideren tasavvuf ve dinsel hareket, yavaş yavaş aydınları ve kentlileri dışlayan bir köylü nefretine dönüşmüştü. Artık düzgün Türkçe konuşmaktan bile utanır olmuştu insanlar. Temizlik, kibarlık, kültür birikimi, yabancı dil bilmek gibi erdemler saklanacak birer kusurdu.”

Örnek 3: “(…)  Bir camide, bir mescitte toplanırdık. Orda yatıp kalkan biri vardı. Tam önemli bir toplantının ortasındayken adam yeni yıkadığı yün çoraplarını sallaya sallaya takunyalarını tıkırdatarak içeri girer, çoraplarını radyatörün üstüne serer, sonrada ayaklarını masanın üstüne uzatırdı. Çünkü köylüydü, ezilen insandı. Kimsenin sesi çıkmazdı bu adama karşı.”

Gördüğünüz gibi değişen hiçbir şey yok! Değişik dünya görüşünde de karşılaşılan durumlar aynı derecede sıkıcıdır.

Yani efendim, bu konu çok netameli olsa bile şunu söylemeden edemeyeceğim. İncelmiş kültürle yaşamı zarifleştirecek her türlü hareketin karşısında olan alaydan yetişme din insanları bir nevi köylü nefretin din söylemli neferidirler. Onlarında önce kentli olmaları bir zorunluluktur. Allahın huzuruna incelmiş duygularla varmak birinci şarttır. Bu sakalla sarıkla olacak iş değildir. Nasrettin hocanın bu konuda çok güzel bir fıkrası geldi aklıma.

Hocamıza bir cahil soru sormuş hocamız bilmiyorum demiş. Bunun üzerine o cahil “bizden utanmıyorsan koca kavuğundan utan hocam” deyince hocamız başındaki kavuğu çıkarıp cahile uzatırken “keramet kavuktaysa birazda sen tak” demiş.

Bu fıkra konumuza göre ters anlam içerse de varacağımız sonuç aynıdır. Yani dostlar bürünülen kisve her şey demek değildir. Din adamlarımız sadece ahrete hazırlayan meslek erbabı olmamalıdır. Keramet bunun için ne sakaldadır, nede kavukta.. tasavvuf bunu bize çok güzel anlatmaktadır. Varlığı anlamlandırma, yaşamı üretmeye dair çabadır.  Bunun için din adamları alaydan yetişmemelidir. Dünya yaşamını reddederek geldiğimiz nokta ortada. Dinimizin içi bu yüzden boş inanlarla doldu. Dini inançlarımıza mutlaka yüksek beğeni düzeyi de kazandırılmalı, sanat estetiği ve  felsefi düşüncelerden faydalanılmalıdır. Çünkü çok yoğun tempoda gelen teknoloji ve bilgi bombardımanından insanı korumak onu reddetmekle mümkün değil artık. Oysa dinimiz bize gelişmenin sırlarını vermiştir. Bunu başaran uzun ömürlü olmuştur. İşte Osmanlı.. Osmanlı; dönemine damgasını vurmuşsa, nedenleri; fetihleri kadar mimariden şiire, şiirden müziğe güzel ve ince duyuya verdiği değerdendi. Bunu yitirdiği anda geriledi ve yenileşmeyi başaramadığı için ömrünü tamamladı.

Başa dönecek olursak İDEAL SAPMASI yaşamamak için her alanda üniversal eğitimin gerekliliği gibi din adamları da ille ilahiyat fakültelerinden yetişmeli, oradan mezun olan din adamları da sanattan spora, siyasetten ekonomiye hayatın her alanıyla ilgilenmelidirler. Bu sapma sonunda Nobel gibi ödül vermek gülünçlüğüne düşmemeliyiz.


Yayın Tarihi04.10.13
  

İNSANSIZ İNSANİYET (İNSANLIK) 2

Üretimden tutunda sevk ve idareye kadar dolaysız olarak insanı yalnızlaştıracak bir biçimde dünyanın insansızlaştırmaya çalışıldığını, bunun her alanda yayıldığını, hatta ibadetlerin bir kısmıyla dinin içine kadar girdiğinin görüldüğünü belirttiğim yazımıza kaldığımız yerden devam edelim. 

“PAKETLİ KURBAN” HİZMETİ

         “Bayram’da (…)’dan paketli kurban hizmeti” sloganıyla sipariş toplayan (…) ise “Karaman” ırkı koçlardan oluşan kurbanlıklar için 575 lira olarak belirlediği tek fiyatı uyguluyor.
         Firma, müşterilerine kurbanlık ve teslim şartlarına ilişkin şu açıklamayı yapıyor:
         “Kurbanlıklarımız 1 yaşını tamamlamış sağlıklı koçlardan seçilir. Kurban Bayramı’nın 1. günü İslami usullere uygun olarak din görevlisi eşliğinde, noter huzurunda ve hijyen koşullarda kesilen kurbanlıklar özel kolilerine konularak soğutmalı araçlarla mağazalarımıza gönderilecek ve kurban alışverişinizi yaptığınız mağazadan size teslim edilecektir. Kurbanınızın kesilmiş karkas ağırlığı minimum 18 kilo olacaktır. Kolide 2 but, 2 kafes, 1 fleto, 1 gerdan, 1 sakatat torbası bulunur.”
         Deri ve bağırsakları THK’ya bağışlayan (…), bağış makbuzunu size müşteriye teslim ediyor.”

Haberi olduğu gibi sundum. Sizlerde okudunuz. Belki de bu kent yaşamının yoğun temposundan doğan zaman ve yer darlığından dolayı, birde her kurban bayramında kurban kesimi sırasında çıkan kötü manzaralar nedeniyle bu hizmeti beğenmişte olabilirsiniz. Ne deseniz haklısınız. Yüz yüze yapılacak her eylemin daha insani olduğunu düşünen biri olarak bunları da insansızlaşmaya giden sebeplerden biri olarak kabul ederim. Yakında “online hac” başlarsa hiç şaşırmayacağım. Buna şimdiden hazırlıklıyım. Evet insan olma özelliklerimizi giderek kaybedeceğimiz iyiden iyiye belli oluyor. Bu yalnızlaşan bireylerin nevrozlarını kim tedavi edecek? Bu nevrozların kimyasal nedenlerini bilen bilgisayarlarla mı çözülecek?

İyice insansızlaştığımıza başka bir örnek. O tarihlerde Hürriyet gazetesinde Özdemir ince köşesinden şöyle sesleniyor:

MUHARREM Topçu adlı 80 yaşındaki bir Kore gazisi Milas yakınlarında bir barakada ölmüş. Gene o tarihlerde birkaç gazetede ölümle ilgili bir fotoğraf ve haber yayınlandı.
Hürriyet Gazetesi’nde yayınlanan “Kore gazisinin yalnız ölümü” başlıklı haberi birlikte okuyalım:

“Muğla’nın Milas İlçesi’nde Bodrum Karayolu’nun 3’üncü kilometresindeki terk edilmiş bir restoranın baraka benzeri kısmında yaşamını sürdüren 80 yaşındaki Kore gazisi Muharrem Topçu ölü bulundu. Günlerdir maaşını almaya gitmeyince Muharip Gaziler Derneği Milas Şubesi’ndeki arkadaşları meraklanarakTopçu’nun yaşadığı barakaya gitti. İçeri girdiklerinde, gazi Topçu’nun yarı çıplak durumdaki bir deri bir kemik kalmış cesedini görünce şoke oldu. Yapılan incelemede,Topçu’nun üç gün önce hayatını kaybettiği belirlendi.”

SANKİ NAZİ KAMPI

Hayatım boyunca bu kadar çarpıcı az fotoğraf gördüm. Nazi toplama kamplarındaki üst üste yığılmış Yahudi cesetlerinden daha beter. “Bir deri bir kemik” deyimi bile yeterli değil, az gelir. Sadece bir iskelet, bir kemik yığını. Böyle bir erime, bedensel yok oluş birkaç günde, birkaç haftada, birkaç ayda olmaz. En azından altı ayın işi.
Nerede yaşadığını bilen Muharip Gaziler Derneği Milas Şubesi’ndeki arkadaşları bu süre içinde ne yapmıştı? Demek ki hiçbir şey yapmamış! Zavallı gazinin bu hale gelmesine nasıl göz yummuşlardı; dernek üyesi bir gazi lokantadan bozma bir barakada nasıl yaşardı; aralarında Kore gaziliğini ranta dönüştürmüş bir açıkgöz de mi yoktu?

GAZİDEN ÖZÜR DİLERİM

Muharrem Topçu adlı Kore gazisinin utanç verici ölümünün sorumlularını sayıyorum: Milli Savunma Bakanlığı, Milas Askerlik Şubesi, Milas Kaymakamlığı, Milas Belediye Başkanlığı, Mahalle Muhtarlığı ve Milas halkı.
Demokrat Parti iktidarının TBMM kararı olmadan sıradan bir Bakanlar Kurulu kararıyla Kore’ye gönderilmişti bu zavallı gazi. Demokrat Parti’nin gayrimeşru yolla yurtdışına gönderdiği bu vatan evlatları, Kore şehitleri ve Kore gazileri sayesinde Türkiye NATO üyesi olabilmiş ve ABD yardımlarından yararlanabilmişti. Ne yaman antikomünist olduğunu kanıtlayarak Yunanistan ile rekabet eder duruma gelmişti. Ama siz bakmayın hamasi palavralara, Türkiye ve halkı vefasızdır. Bu ölüm, bu intihar, bu cinayet sadece bir örneği!
Bu yazı bugün değil, dün yayınlanmalıydı. Haberi okur okumaz kaleme sarılmalı ve Kore gazisi için bir ağıt yakmalıydım. Utanç duyuyorum. Gaziden özür dilerim!
SORUŞTURMA AÇILMALIDIR
Bildiğim kadarıyla Avrupa ülkelerinde Gaziler Bakanlıkları ve Gaziler Günleri vardır. İngiltere’de Gaziler Günü’nde özel törenler yapılır, televizyonlarda yayınlanır. Fransa’da otobüs ve metro vagonlarında gaziler için özel koltuklar vardır. Toplum ve devlet şükran duyduğu gazilerin gündelik yaşamlarıyla, sağlıklarıyla, güvenlikleriyle yakından ilgilenir, sorumluluklar yüklenir.
Bir savaş gazisinin ileri yaşlarda bunalım geçirmesi, ruhsal dengesini yitirmesi, içine kapanması bilinen bir şey. Böyle durumlarda, kendi sorumluluğunu taşıyamayan gazilerin sorumluluğunu toplum yüklenir; kimsesiz olanlar hukuki deyimiyle “hacir altı”na alınır ve ona bakılır. Bu ülkede savaş gazileriyle ilgilenecek bir özel bakanlık kurulması zorunluluk olmuştur. Yukarda adını saydığım kuruluşlar bu ölümün başlıca sorumlusudur. Haklarında soruşturma açılması gerekir.

Ben o haberin fotoğraflarını da gördüm. Bir deri bir kemik kalmış ihtiyar gazimizin belden aşağısı çıplaktı. Eline verilen bankamatik kartı veya hesap cüzdanıyla, yetmediği besbelli aylığını çekmediği fark edilerek yaşadığı yere gittiklerinde rahmetlinin ölüsünü bulmuşlar. İşte insansız insaniliğe buda başka bir örnek.

Yazımızın başına dönersek Bir çarpıklık var bu işte. Kesin bir çarpıklık var! İnsansız insaniyet (insanlık) dönemi başladı.



BİTTİ


Yayın Tarihi: 02.10.13