30 Kasım 2013 Cumartesi

DİKKAT! ÖZÜRLÜYÜM

Özürlüyüm, özür dilemiyorum. Ama siz bana çook özür borçlusunuz.

Değneklerle yolda yürürken acaleniz vardı beni düşürüp arkanıza bakmadan geçtiniz.

Özürlü araç amblemli, “Dikkat! Özürlü Aracı” uyarı yazsı olan motorlu aracımla yolun sağından giderken gümrük önünde son moda, yürüyen spor metal kutunuzu kaldırım kenarında bulduğunuz boş bir yerde park etmek için önüme sürdünüz ve aniden durdunuz, yarım metre mesafede duramazdım, bende duramadım arkadan çarptım.

Burnumun kanayıp kanamadığına değil, değerli, yürüyen metal kutunuzun tamponunun yamulup yamulmadığına baktınız.

Bir gün Sakarya caddesinde aynanıza bakmadan binek tipi yürüyen kutunuzun aniden kapısını açtınız, yolun soluna kendimi atarak kurtulmak istedim, arkamdan gelen araçlar benim özürlü amblemli “Dikkat! Özürlü Aracı” uyarı yazısı olan motorlu aracıma çarpacaklardı nerdeyse. Zor kurtuldum.

Deprem sonrasında Küpçülerde eski Karaşahin Akünün önünde sağ tarafta açılan PTT kanalından dolayı daha siz ortada yokken yolun ortasına geçerek giderken nerden çıkıp geldiyseniz geldiniz, özürlü amblemli, “Dikkat! Özürlü Aracı” uyarı yazısı olan motorlu aracımın sol sinyalini görmediğinizi düşünerek yavaşlayın uyarısıyla sol elimle yaptığım işareti de dikkate almadan ilk şoförlük denemenizde daralan yolda sollamaya çalışırken arkadan çarpıp beni PTT kanalına attınız.

Bedenime giyerek yürüyebildiğim birkaç milyarlık yürüme cihazım kırılmış motorum çalışamaz hale gelmiş, sol kolum ağır hasar görmüşken siz olay yerinden kaçmaya çalıştınız.

Siz iş yeriydiniz, siz kırtasiyeydiniz, siz bankaydınız, siz belediyeydiniz, siz sağlık ocağıydınız, siz okuldunuz, biz hariç herkes hizmetlerinizden faydalanabiliyordu.

Ya rampanız yoktu, yada kullanılamaz durumdaydı. Üstelik yöneticileriniz sorumluluktan kaçıyordu.

Biz yaşamak istiyorduk. Bütün diğer yaşayanların yaşam kalitesinde yaşamak ama. Öylesine yaşamak değil. Sadece nefes alarak yaşamak hiç değil. Bunun için sokağa çıkıyorduk. Bunun için konuşuyor, bunun için yazıyorduk.

Dün (mecaz anlamda dün diyorum bunu yıllar olarak anlayın) Posta Gazetesindeki bir haberle hala anlaşılmadığımızı görmüş, çok üzülmüştüm.

İstanbul Büyük Şehir Belediyesi Mecidiyeköy’deki Metrobüs Terminalinin inşasında tekerlekli sandalyeler için yapılan asansörler çalışmıyormuş. Özürlüler vakfı bu durumu kınamış.


Asansörlerde kalan özürlülere halk “Sokakta ne işiniz var? Oturun evlerinizde” diyerek kızıp tepki göstermişler.

Metrobüse binmeye çalışan halk yüzündende özürlüler dışarı çıkamayınca yaya trafiği tıkanmış. Polisten yardım istemişler, “kendiniz yaptınız, size neden yardım edeyim” cevabını almışlar.

Dün böyleydi de bugün durum değişti mi?

Hayır tabii. Çünkü özürlü konularından daha önemli konu var değil mi?

Evet şimdi anladınız mı neden özür borçlu olduğunuzu?

Özürlüyüm, isterseniz kusura bakın özür dilemiyorum. Ama siz bana çook özür borçlusunuz.



Yayın Tarihi: 01.11.2013 
  

31 Ekim 2013 Perşembe

KÜRT PARTİLERİNİN BU ÜLKE İNSANINA BORCU

“Kör ölür badem gözlü olur.” Demiş atalarımız. Bu söz “bir şey yitirildikten sonra değer kazanır” demektir. Hepimizde böyle bir duygu ve düşünce var. Bize bunu düşündüren pişmanlık veya acıma duygusu mudur? Eğer öyleyse bir şey kötüde olsa varlığını sürdürmeli midir? Buna kesin cevap verebilir misiniz? Havada kalmış sözlerle bu soruyla karşılaşılınca kimse kolay kolay olumlu veya olumsuz cevap veremez. O zaman bu sözü yere indirelim, ayakları önce bir güzel yere bassın. Yani efendim sözü kişileştirelim.

Sözü 25.10.2013 tarihinde yayınlanan “HERKES ÜSTÜNE DÜŞEN ROLÜ GEREĞİNCE OYNADI MI?” başlıklı yazıda dediğim gibi mecliste oldukları sürece bölgenin çağ dışı ilkellikten kurtulması için en başta aşiret düzenini yıkmaya yönelik tek bir yasa önerisi sunmayan, sunamayan Kürtçü partilere getirmek istiyorum. Bu aşiret düzeninden kaynaklanan baskıcı gelenekleri bitirecek eğitim seferberliği içine kız çocuklarının zorunlu katılımı ve Kürt işadamlarının bölgenin kalkınması için yatırım yapmaları hakkında önerilerde de bulunmadı. Üniter devlet yapısından kaynaklanan bölgesel kalkınma paylarından faydalanan işadamlarının orda kurdukları işlerin daha sonra batıya taşınmalarına hiçbir Kürt lider ve partileri ses çıkarmadı. Onların derdi kitlesel doyumdan çok yüzeysel bir kimlik arayışı olunca gelişmemişliklerini kullanan büyük devletlerin planlarının bir parçası olmaktan kurtulamıyorlar.

Kürt liderlerden Ahmet Türk (güvercin kanadın da lideri olduğu söylenmesi bile hoş değil, bu ülke hepimizinse birbirimize karşı şahin olacak değiliz ya..) Diyarbakır’da yaptığı konuşmada “benim bir rüyam” var demişti. Bu söz Amerikalı zenci lider  Dr. Martin Luther King’in sözüdür. 1963 yılında meydan konuşmasına katılan 200 bin Amerikalı zenciye bu sözle hitap etti. Dünyanın tanıdığı bu lider, Hürriyet gazetesi eski köşe yazarı, şimdinin milletvekili Oktay Ekşi’nin de yazdığı gibi; “soydaşları adına “insan hakları”mücadelesine başladığı 1955 yılından, bir suikast sonucu öldürüldüğü 3 Nisan 1968’e kadar bir kere olsun “şiddetin” yanında olmadı. Hukuk dışı hiçbir mücadele tarzını desteklemedi.”

Oktay Ekşi yazısının devamında şunları söylüyordu:

“Hemen her konuşmasında “soydaşlarının maruz kaldığı haksızlığı, baskıyı, eşitsizliği” dile getirdi ama en çok da Washington D.C.’de yaptığı “Bir rüyam var” temalı konuşmasında bunları tekrarladı. Örneğin:
“Siyah derililere vatandaşlık hakları verilmedikçe Amerika’da kimse huzura ve sükuna kavuşamaz” dedi.”

Dr. Martin Luther King o yıllarda rüyasını şöyle anlatıyordu:

“Polisin bizlere karşı uyguladığı, anlatılamayacak kadar insafsız kabalık önlenmedikçe; oto-yolların kenarlarındaki ve şehir merkezlerindeki otellerde geceleme hakkı bize tanınmadıkça; Mississippi’de yaşayan siyah derililere oy hakkı verilmedikçe; New York’taki bir siyah derili oy verecek hiçbir seçeneğe sahip olmadıkça bizi hiçbir şey tatmin edemez” dedi.

Ahmet Türk’ün adına konuştuğu insanlarımızın hangisi bu şartları yaşamıştır. Kürtler seçme ve seçilme hakkını kullanarak mecliste girmedi mi, hatta cumhurbaşkanı olmadı mı bu ülkede? Kürt işadamı olup da işi engellenen, zengin olmasına izin verilmeyen oldu mu? Böyle olmadığı ortada. 25 ekimde yayınlanan “HERKES ÜSTÜNE DÜŞEN ROLÜ GEREĞİNCE OYNADIMI?” başlıklı yazıdaki istatistik sonuçları da bunun kanıtıdır.

Dr. Martin Luther King rüyasını dile getirirken imtiyaz değil eşitlik istiyordu. Hiçbir zaman “Biz ayrı bir halkız” demedi. Kendi ülkesiyle bir çatışma içine girmedi. Ahmet Türkün rüyasını şimdilerde siyasallaşan terör örgütünün sesi olma çabaları içinde bugün nasıl değerlendirmek gerekir acaba?

Bu rüyayı makul ölçülerle dile getirmek, temsilcisi olduklarını söyledikleri Kürt halkına ve bu ülke insanlarına Ahmet Türk ve diğer bütün Kürt liderlerin borcudur.

**YAYINLANMADI**

Yayınlanması Gereken Tarihi30.10.13 

VERGİ Mİ RÜŞVET Mİ?

Yunan vatandaşı ekonomik krizle boğuşurken vermek zorunda kaldığı rüşvet nedeniyle biz neden vergi ödüyoruz ki diye sormuştu. Öyle ya, her şeyin belli bir bedeli varsa vergiye ne gerek vardı ki. Devlet; memur ve yöneticiler için bir acentelik durumuna düşerse olacağı bu tabii..

Rüşvetin bir çeşidi de yok. Sayın sayabildiğiniz kadar.

Dünyanın sayılı ekonomik gazetelerinden Wall Street Journal Yunanistan’ın bu durumuyla ilgili bir makale yayınlamıştı.

O makaleye göre bir işletme sahibi şöyle diyordu:

“Her ay 10 bin Euro’luk bir bütçe ayırmak zorundayım. Bu parayı kamu görevlilerine rüşvet olarak vermek zorundayım. Açtığım yeni kafede dışarı masa koymak için her ay bu parayı ödemek zorundayım.”
Çevresine biraz şikâyette bulunsa, hükümet aleyhine birkaç kelime sarf etse, ertesi gün “ilgili makama” davet ediliyor.
“Bir daha yaparsan işletme ruhsatın iptal edilir” diyorlar.”

Gene makaleden başka bir alıntı. Fizik öğretmeni genç kadın öğrencilerine konuşuyor:

“Size burada ders anlatmamın ne manası var ki? Nasılsa üniversiteye hazırlanmak için para ödeyerek ders alacaksınız.”
Herkesin bildiği bir sır.
İlköğretimde ve ortaöğretimde okuyan çocukların çoğu bir üst okula girebilmek için ek ders alıyor.
Ortada bir “devlet hizmeti” var.
Ama herkes “birilerine” bir şeyler ödemek zorunda.
Zaten sınıfa konuşan kadın öğretmen de, dersleri bitince özel ders veriyor.

Aynı makaleye göre hastalar doktorlara zarf içinde para ödüyor.

Bütün bunları Hürriyet Gazetesinin eski genel yayın yönetmeni Ertuğrul Özkök köşesinde yazmıştı.

Devleti rüşvet zaafa düşürür. Rüşvet devletin gücünü tüketir. Gücü kalmayan devlet rüşvetin yaygınlaşmasına neden olur.

Bizde de bu durum bazı durumlarda sürekli, bazı durumlarda da zaman zaman görülmüyor değil.

Hala daha devlet okullarında yeterli eğitim verilemeyişini, her köşede dershane açılmasını ne olarak görüyorsunuz?

Yeterli yada yetersiz bir sürü özel hastanenin açılması sizce gelişmenin göstergesi mi? 

Örnekleri uzatabildiğiniz kadar uzatın isterseniz.

Devletin vergi almaktan vazgeçtiğini duymuşta değilim. Vergi varsa rüşvet nasıl verilir? Vergimizin takipçisi olsak rüşvet bu kadar yaygın olamazdı. Daha güzel bir ülke ve daha güvenli yarınlar istiyorsak bu beladan kurtulmamız gerekir.


Yayın Tarihi28.10.13 

ŞAİRLERİN ŞİİRLERİYLE SÖYLEDİĞİ 20

          Sevgili okurlar merhaba. Bugün uzun bir şiirimle sizlerle beraber olacağım. Bu şiiri kankardeşime yazdım. Yazdığım bütün şiirlere rağmen şiirden çok hoşlanmadığını söylediğinde ona şiirin neden doğduğunu anlatmak istemiştim. Şiir duyan yüreğin sesidir, bilen aklın, gören gözün.. “bütün gelişmeler şiirsel bakışla güzel, şiir maddeye mana giydirmektir” demek için yazıldı bu mısralar. Çünkü bence şiir budur. Benim şansızlığım şiirden çok mizaha düşkün bir kan kardeşimin olması sanırım. Fakat buna rağmen amacıma ulaştım. Şiirin içindeki gizli eleştiriyi gördü. 

         Bu şiiri Esra Kol adında şimdi Ankara’da evli olan derneğimizin gençlik kolu başkanına gösterdiğimde ne anladığını sordum, umutsuzluk aşıladığını anlamış. Daha sonra gene Esra Kol’un dediğine göre onun arkadaşları da bu şiire umutsuzluk şiiri demişler. Çok şaşırdım inanın. Ben umutsuzluk şiiri yazmadım. Yazdığım şiir bir sitemdi. Adına da sitem dedim zaten.

         Görüyor musunuz? Sizin niyetinizle şiir okuyucusunun anlayışı aynı olamayabiliyor. Boşuna dememişler; söyledikleriniz, karşınızdakilerin anladığı kadardır. Ne söylerseniz söyleyin durum bu. Sizde bu anlattıklarımın dışında başka şeyler anlar veya düşünürseniz bana yazar mısınız?

***   ***   ***

SİTEM

Sarhoş ve tembel bulutların 
gökyüzündeki seferlerini iptal et! 
Yağmur yağmasın söyle, 
şimşekler çakmasın, 
güneş doğmasın her sabah, 
ay gülümsemesin kimseye geceleri..
Damarlarda niye tur atıyor bu kan? 
Şiiri emzirmek içinse durdur!
Bu rüzgar, 
kimi zaman 
salıncaktaki çocukları sallar gibi, 
sallamasın daldaki yaprakları. 
Minik kuzucuklar 
yaramazlık yapmasın yemyeşil kırlarda.. 
Bebekler anne memesine 
saldırmasın büyümek için. 
Söz! 
O zaman şiir yazmam sana.
… … …
Çaylar derelere, 
dereler ırmaklara, 
ırmaklar denizlere 
koşmasın deli gibi, emret! 
Yer altı suları 
nereye gidiyor böyle gizli gizli, 
yollarını kes, sor! 
Çıldırasıya renkleriyle 
gelin tacı gibi gök kuşağı 
çıkmasın aman ha!.. 
Ben rahat duramam, 
sana şiir yazarım yoksa!..
… … …
Çocuklar; 
su birikintilerinde, 
okyanus fırtınları yaşamasın, 
kağıt kayıklarını yüzdürmesinler! 
Akan sümüklerini yalamasınlar, 
sivri dillerini çıkarıp, 
oyunla kendilerini unutmasınlar! 
Korkuları kaygıları, 
o nazik saygıları, 
öfkeyi, küfürü yasakla! 
Çeliğe su vermesin usta eller! 
Yer çekimine inat 
neden uçuyor bu uçaklar? 
Bu gayret niye? 
Ben kendimi kaybedip şiir yazarım bilmiş ol!
… … … 
Kelimelere yasak koy! 
Mesela “sevgi” kelimesi gereksiz, 
aşkı hele, çok tehlikeli ilan et! 
Kalp dediğin nedir ki, 
“susmak bilmez geveze.” 
Vurdur mel’unun başını! 
Yoksa sana şiir yazmamı zorlayacak, korkarım.
… … … 
Ölmeden geçir herkesi 
sırat köprüsünden! 
Bırak akıp gitsin yanından hayat, 
sen sadece seyret! 
Parmağını bile kıpırdatma! 
İhtiyar dünyanın duygusuz fosilleri emret çıksınlar yer yüzüne! 
Gülümsemeleri ipotekle 
yarının hesabına!.. 
Kadehlere likör, 
üstüne su katmasın kimse! 
Yayılmasın tül gibi dalga dalga sis! 
Küstah, şefkatli, güleç, ağlamaklı gözler 
olur olmaz yerlerden bakmasınlar, 
yoksa sana şiir yazmak tehlikesi var.
… … …
İnce bir çizgi bırakıp ardında, 
büklümlü kabuğuyla bir sümüklü böcek, 
iki antenini açmasın, 
bakmasın arsız arsız öyle! 
Ateş böcekleri çakmak gibi çakmasınlar kıvılcımlarını ağustosa! 
Dağlar 
yaklaşmasın uzaklardan esmer esmer, 
yalnızlık türküleri söylenirken trenlere.. 
kalp dediğin nedir ki 
susmak bilmez geveze ve hain.. 
kurşuna dizmeli hainleri 
bir duvar dibinde, 
gözlerini bağlamadan.. 
Yazmazsam o beni vuracak!
… … …
Alın yazımı yok et! 
Hayatımı… 
İçimdeki çocuğu yaşatma! 
Eline kırbacı al, 
istediğin gibi oyna zamanla! 
Yoksa, yoksa.. 
eh anla artık yoruldum!..
… … … 
gerçeğe karşıdan bakan ilgisiz, 
taş gibi donuk adamlar yarat! 
İşte o zaman sana şiir yazmayacağım söz!
Oysa şiirler şahidim seni sevdiğime, 
yazdığım şiirler.. 
Onlar ki benimle ağladılar, 
benimle güldüler. 
Sen şahitlerimi yok etmemi istiyorsun. 
Üzülüyorum, kederleniyorum. 
Kederli olduğum zamanlar hep, 
ama hep uyuyorum. 
Daha doğrusu ölüyorum. 
Çünkü uyumak ölüme eş.
Bunu istedin madem, 
şartlarımı yerine getirirsen eğer,
sana söz! 
ŞİİR YAZMAYACAĞIM

Aydın Göle
22 ekim 2000

***   ***   ***

Başka bir “şairlerin şiirleriyle söylediği” köşesinde buluşacağımız mutlu pazarlara erişmeniz 
dileğiyle… 



Yayın Tarihi27.10.13 

HERKES ÜSTÜNE DÜŞEN ROLÜ GEREĞİNCE OYNADIMI?

Uzun süreden beri soluksuz bir hızla geleceğimiz yeniden kuruluyor. Bu hız mı, yada değişime karşı direnç mi, veya yeninin bilinmezliği mi nedendir bilmiyorum toplum olarak pek sağlıklı olduğumuz söylenemez. Kaygısızların, dünya yansa umurunda olmayanların dışında ekonomiden tutunda siyaset konularına kadar her konuda kaygı duymayan nerdeyse hiç yok! Yazılı ve görsel basın, bizi Ankara’dan yöneten-yönetmeyen veya yönetemeyen, oysa yönetmeleri için seçtiğimiz bütün politikacılarla el ele vererek beynimizi dumura uğratmadılar mı? Politikacılar daha az konuşsa, basın 3. sayfa mantığıyla habercilik yapmasa bence toplum sağlığımıza kavuşuruz.

Bütün siyasi partiler ülkenin bu durumundan sorumludur. Savuşturma politikaları uygulayarak çözüm üretemeyenler ve bu durumdan yararlananlar, akıl tutulmasına sebep olmuşlardır. Bu yüzden hiç kimse sorumluluklarından kaçmadan, herkes vicdanını sorgulamalıdır. Toplum olarak akıl tutulmasından kurtulmak zorundayız. Ay ve güneş tutulması birkaç saatlik bir olaydır, fakat akıl tutulması kronikleşebilen bir olaydır.

Şimdi gelinen barış (!) sürecinde (kimle barış süreci? Ben kimseye dargın değildim ki. Ama elbette teröre karşıydım, karşıyım ve bundan sonrada karşı olacağım, tabi ayrılıkçılığa da...) geçmişi deşmenin pek gereği yok. Ama akıl tutulmasının önüne geçmek için bazı konuları hatırlamakta yarar var.

Mesela şimdiye kadar Kürt Milletvekilleri toprak reformu önergesiyle meclise geldiler mi?

Gene mesela; gelenek zulmünden kurtulmanın kızların eğitilmesinden gerçekleşeceğini savunduklarını duydunuz mu?

Yada batıda bulunan Kürt iş adamlarının bölgenin kalkınmasında rol almaları için ne önerdiler biliyor musunuz? Bilmiyorsunuz değil mi? Bende bilmiyorum. Çünkü böyle bir programları yoktu ki.

Buna paralel olarak akıl tutulmasını önleyecek nedenlerimiz de var. İşte size örnek istatistik bulgular.

2009 yılında Hürriyet gazetesindeki köşesinde yayınlayan Ertuğrul Özkök’ten aldım.

*

“Bahçeşehir Üniversitesi Stratejik Araştırmalar Merkezi, bir araştırma gerçekleştirdi.

Araştırmanın adı, “Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgeleri sosyo-ekonomik araştırması.” 
3000 hane halkına soru kâğıdı gönderilmiş.
Bunların 2401’inden cevap alınmış.
Araştırmada sorulan sorulardan biri şu:
“İmkânınız olsa Türkiye’nin neresinde yaşamak istersiniz?”

Şu an oturdukları kentlerde, kasabalarda, köylerde mi?
Yani, PKK’nın “Kürdistan” dediği bölgede mi?
Yoksa Anadolu’nun başka yerlerinde mi?
Hiç de önemsiz bir soru değil.
Sadece Kürtleri değil, bütün Türkiye’yi ilgilendiren çok önemli bir soru.
Özellikle de Güneydoğu’dan göç alan şehirler açısından önemli bir soru.

Sorunun cevapları şöyle:

Buradan memnunum yüzde 50.
2
İstanbul......................   yüzde 12.9
İzmir......................       yüzde   4.8
Antalya..................       yüzde   4.8
Ankara.......................    yüzde   4.0

Bölgede konuşulan insanların yüzde 78.9’u “Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığını”, “vazgeçilmez” olarak görüyor.

Bu rakamı düşük sanmayın.
Çünkü aynı bölgede yaşayıp anadili “Türkçe” olanlar arasında TC vatandaşlığını vazgeçilmez kabul edenlerin oranı yüzde 88.5.

Şimdi sıkı durun.

Anadili “Arapça” olanların, yani Arap kökenlilerin içinde TC vatandaşlığını vazgeçilmez kabul edenlerin oranı yüzde 89.4.
Yani bölgedeki Türklerinkinden de yüksek.
En düşük aidiyet duygusu ise Zaza kökenli Kürtler arasında çıkmış.
O da yüzde 60.

Bu sonuçları şundan veriyorum.
Güneydoğu ve Doğu’da yaşayan vatandaşlarımızın, yarıya yakını Türkiye’nin öteki bölgelerinde yaşamak istiyor.
Bunların yüzde 30’una yakınının yaşamak istediği şehirler, İstanbul, İzmir, Antalya ve Ankara.
Yani bu şehirlerimiz oralardan gelecek yeni göçlere hazır olmalı.
İşte bu noktada çok ciddi bir “algılama” sorunu ile karşı karşıya kalabiliriz.
Son olaylar Anadolu’nun çeşitli yerlerinde, karşılıklı algılamaları acaba ne ölçüde etkiledi?
Yani İstanbul, İzmir, Antalya, Ankara, Adana’da yaşayan Türkler, o bölgeden gelen kişileri nasıl görüyor?
“Kürtler” veya “PKK yandaşları” olarak mı?
Oysa bu araştırma gösteriyor ki, gelecek kişilerin yüzde 80’ine yakını TC vatandaşlığını vazgeçilmez olarak kabul etmiş insanlar.
Tabii batı bölgelerine gelmek isteyenler arasında bu oranın daha da yüksek olacağı tahmin edilmeli.”

*

Yazıdan yaptığım alıntılar bu kadar. Buradan çıkan sonuç kesinlikle parçalanmak değil. ortadaki durumdan doğan keskinliği kaşımamamız gerekiyor. Kaşıdığımız ölçüde ülkemizin geleceği kararır. Buna kimsenin razı olmadığı ortada. Ülkemizin sunduğu imkânlar öyle sanıldığı gibi vazgeçilir şey değildir. Şimdiye kadar herkes üstüne düşen rolü oynadı mı diye sormamız gerek. Şimdiki duruma bakarak sorulmadığını söyleyebilirim. Oynanmış olsaydı ne şehit aileleri rencide olurdu, ne Kürt vatandaşlarımız çağ dışı ilkellikte kalırdı. Herkes benim dediğim olsun havasında. Oysa okuduğunuz istatistikler politikacılara çok şey anlatmalı.


 Yayın Tarihi: 25.10.13




HANGİSİNİ DAHA ÇOK BESLERSEM O KAZANIR

Kişiliği sorgularken işin içine istem veya istenç, dilimize yerleşen İngilizcesiyle söyleyecek olursak “irade” girer. Dini söylemle kimi zaman buna “nefs” deriz, kimi zamanda “fıtrat”…
Fakat bu iki kelimede istem veya istencin, yani ‘irade’nin tam karşılığı değildir.
*İrade: bir şeyi yapıp yapmamaya karar verme gücü, istem, istenç demekken, 
*Fıtrat: Yaradılış, hilkat demektir.
Bunlarıda açmak gerekirse;
Bir kimsede doğuştan bulunan vücut ve ruh özelliklerinin tümü, “mizaç, huy, tıynet, cibilliyet” demek olduğu gibi.. 
Yada..
Nefs: “Ruh, Bir şeyin kendisi, Akıl, İnsan bedeni, Ceset, Kan, Azamet, Arzu ve kötü istekler”
demek oluyor.

Kişilik sorgulamasında biz bu kelimeleri harmanlayıp kullanıyoruz. Kimi zaman biri öne çıkıyor, kimi zaman bir başkası. O bizim ruh halimize bağlı birazda.. ama bir gerçek var ki anlam tektir; o da kendimize hakim olma durumudur. Hangisiyle sorgularsak sorgulayalım iş irademize, yani ruh ve aklımızın isteklerine, kısaca kendimize hakim olmaya gelip dayanıyor.

İnsanın bu duygularını yönetmesi çocukluktan ayrıldığının işaretidir. Çocukluktan ayrılmak sadece bedeni gelişme olarak görülmez, beklide en başta duygulara hakim olmakla görülür. İyiyi, kötüyü; güzeli, çirkini; faydalıyı, zararlıyı ayırma yetisi kişiselden genele doğru genişlediği ölçüde hayat üretilir. O da çocukluktan ayrılmakla mümkündür.

Hayatı üretirken genel ölçü dünyanın her yerinde kendimize ne yaptığımız, ne servetler kazandığımız değil, topluma ne yarar sağladığımız, doğayı ne kadar koruduğumuzdur. Bütün bencilliklerimizden sıyrılmanın başka türlü yolu yoktur. İsteyen bencil kalmaya devam edebilir tabii. Kişilerin bunu seçme hakkıda vardır. Sonuç olarak hayatımız tamamen tercihlerden oluşur. Seçimlerde aslında tercihin fiiliyata dökülmüş hali değil midir?   

Konunun bamteline dokunmak için sizlere yazarının kim olduğunu bilmediğim kısa bir hikâye aktaracağım.   

*

Yaşlı Kızılderili Reis kulübesinin önünde torunuyla oturmuş, az ötede birbiriyle boğuşup duran iki köpeği izliyorlardı.

Köpeklerden biri beyaz, biri siyahtı ve on iki yaşındaki çocuk kendini bildi bileli o köpekler dedesinin kulübesi önünde boğuşup dururlardı.

Dedesinin sürekli göz önünde tuttuğu, yanından ayırmadığı iki iri köpekti bunlar. Çocuk, kulübeyi korumak için biri yeterli gözükürken niye ötekinin de olduğunu, hem niye renklerinin illa da siyah ve beyaz olduğunu anlamak istiyordu artık. O merakla sordu dedesine: “Neden biri beyaz, biri siyah?”
Yaşlı reis, bilgece bir gülümsemeyle torununun sırtını sıvazladı. “Onlar” dedi, “benim için iki simgedir evlat.”
“Neyin simgesi” diye sordu çocuk.
“İyilik ile kötülüğün simgesi. Aynen şu gördüğün köpekler gibi, iyilik ve kötülük içimizde sürekli mücadele eder durur. Onları seyrettikçe ben hep bunu düşünürüm. Onun için yanımda tutarım onları.”
Çocuk, sözün burasında, mücadele varsa, kazananı da olmalı diye düşündü ve her çocuğa has bitmeyen sorulara bir yenisini ekledi:
“Peki, sence hangisi kazanır bu mücadeleyi?”
Bilge reis, derin bir gülümsemeyle baktı torununa:
“Hangisi mi evlat? Ben hangisini daha iyi beslersem o kazanır!”

*

İyilik ve kötülük olarak simgelenen siyah ve beyaz köpekten birinin daha fazla beslenmesi birinin diğerine yeğlenmesi (tercih edilmesi), dolayısıyla seçilmesi demekti. Seçilenin hangisi olduğundan ziyade seçilmiş olması önemli. Hayatımızda da kim bilir kaç kere aynı olaya farklı tercihler yapmışızdır. Tercihlerimizin yanlış olduğunu biliriz ama ruh halimiz bizi o tercihi yapmamızı zorlar. İşte orda ruh halimizin dışına çıkabilmek doğru tercihlere, dolayısıyla doğru seçimlere yönelmemizi sağlar. Tercihlerimiz bizi iyiye güzele ulaştıracaksa doğru seçimleri yapmış oluruz. Bunun için her yerde, her durumda iyi duygularımızı daha çok beslemeliyiz. 



Yayın Tarihi: 23.10.13
  

SAKLI HAZİNE; SAĞLIK

Sevgili okurlarım merhaba! Bayram dönüşü bir yazıyla tekrar birlikte olmanın mutluluğunu yaşıyorum. Tüm sevdiklerinizle umarım sağlıklı ve neşeli bir bayram geçirmişsinizdir.

İnsan, sağlıklı olduğunda elindeki hazinenin değerini bilmek şöyle dursun, sahip olduğu hazinenin farkında bile değildir. Kaybettiği zaman fark eder ama geriye dönüş ne yazık ki yoktur artık. Ya yeni duruma alışıp hayata öyle devam edecektir, yada sürekli sağlıklı günlerini anarak kendine acıyacaktır.

Böyle bir tanıdığım engelli bayan vardı. Kendisiyle hiçbir şekilde anlaşamazdım. Trafik kazasıyla bir ayağını diz altından kaybetmiş, bir elide tutmaz olmuştu. Protez ayağını kullanamadı. Tek ayakla zıplaya zıplaya gitmeye çalışırdı. Çocukların yürüteçlerinin açık bir türü olan engelli yürütecini (wolker) kullanmayı bile istemiyordu. Bir keresinde “engelli olmayı kendime yakıştıramıyorum, içime sindiremiyorum” demişti. “Kim sindirebilir ki” dedim. “Biz de sindiremiyoruz, ama toplumla ve kendimizle kavgalı değiliz. Hatta hastalığımızı kabul edip, kendimizi dert edinmemeyi öğrendik. Kendinizle barışın, göreceksiniz hayat daha kolaylaşacak.” Dinledi mi? Hayır canım, ne dinlemesi.. O bildiğini okudu.

Öyle içki ve sigara içiyordu ki sonunda kesik ayağını kalçaya yakın yerden bir kere daha kestiler. Yetmedi ikinci ayağını da aynı hizadan aldılar. Artık kucakta taşınıyor. Biraz hali vakti yerinde olan babasının sayesinde (ki o da kızının müsrifliğinden bıkarak eskisi gibi para göndermiyormuş) şoförler ve yardımcılarla bir süre daha gezmeye devam etti. Hayata tutunmayı hiç düşünmeyen biriydi. Her şeyi boşlamış, kendini en olmaz eğlencelere vermişti. İki oğlu bu yüzden annelerini terk etmişlerdi. Kendisini küçük yaşta evlatlık alan teyzesi ve eniştesiyle kalıyordu. Şımarık ve hoppa gençliğine büyük özlem duyuyordu. Sonunda analığı olan teyzesi ve babalığı olan eniştesi 80 küsur yaşlarında vefat ettiler. Antalya’da yaşayan oğlu bir süre yanına aldı ama bakamadı. Şimdi yaşlılar yurdunda kalıyor. Sağlıklı olmayı vur patlasın çal oynasın biçiminde algılamanın yazgısı diyeceğim. Başka türlüsü aklıma gelmiyor.

Öte yandan 36 yıllık dostum Faruk, askerlikten, talimlerde silah atışlarından çıkan seslerin etkisiyle kulak çınlaması edinerek gelmişti. Çıktığı doktorlar “bu durum artık senin yapışık ikizin, ondan kurtulman mümkün değil, alışmaya ve unutmaya bak” demişlerdi. Uzun yıllar gece sessizliği onun için işkence oldu. Çünkü sessizlikte kulağının içindeki çınlamayı daha çok duyuyor ve bu yüzden uyuyamıyordu. Alt tarafı bir çınlama demeyin, o çınlamayla bütün dengeniz bozulur. Her şey birbirine bağlı. Bir eksiklik, yada bir fazlalık diğer organları da etkiler. Eski doğal hayatınızı yaşayamaz olursunuz.
…   …   …

Gazetenin birinde bir haber okumuştum. Haberi atmadım, bilgisayarıma kaydettim. Bu gün tam sırası, onu sizlerle paylaşmak istiyorum. Haber şöyleydi:

“Doktorların yanlış teşhisi sonucu beyin kanaması geçiren ve hafızası 10 dakikaya inen kadına 4 milyon sterlin (yaklaşık 10 milyon lira) tazminat ödenecek.

İngiltere’nin kuzey doğusunda bulunan Durham’da yaşayan Cristina Malcolm 2002’de baş ağrısı şikâyetiyle hastaneye gitti. Burada baş ağrısına bir virüsün neden olduğu yönünde yanlış bir teşhis konulan kadın ciddi bir beyin kanaması geçirdi. Geçirdiği ikinci beyin kanamasının ardından yaşama döndürülebilmesi için ameliyata alınan kadının beyninden yarım litre kan alındı. Ağır kanamalar beyinde kalıcı hasara sebep olurken talihsiz kadın 10 dakikadan daha fazla hiçbir şeyi aklında tutamayacak duruma geldi.

Her şeyi defalarca söylüyor


Eşi Sandy Malcolm, yaşamlarının bir hayli zorlaştığını söylerken karısına babasının öldüğünü 3 gün içinde 10-15 kere söylemek zorunda kaldığını ve her duyduğunda eşinin aynı derecede üzüldüğünü görmenin kendisi için çok zor olduğunu söyledi. Çocuk sahibi olma hayallerinden de vazgeçtiklerini söyleyen Sandy Malcolm, karısının tedavi gördüğü iki farklı hastaneye ve yanlış teşhisi koyan doktora açtığı tazminat davasını kazandı. Hastane personeli ve doktor, Malcolm çiftinden özür diledi.                       
…   …   …

Hasta yakınları için en üzücü durum hafıza kaybı olsa gerek. Yaşlılıkla gelen bunama da böyle değil mi? Sorulara cevap vermekten yorgun düşersiniz. Hastaya çok üzülürsünüz, hele hasta olan çok sevdiğiniz kişi ise..  Ama ne olursa olsun hastayla birlikte sizde tükenirsiniz. Bir yanlış teşhis veya yanlış tedavi sonucu yakınınız kötürüm kaldıysa öfkenizin bile önemi kalmaz, çünkü ortadaki durumu düzeltmeniz size düşmektedir. Bunun karşılığında alınacak yüklü bir tazminat belki bazı sorunları çözer. Fakat bir insan önemli bir özelliğini kaybettiği için, eksik insan olmaktan kurtulamaz ki.

Sözün kısası dostlar sağlık paha biçilmez ve saklı bir hazinedir. Değerini bilmemiz, onu çarçur etmememiz gerekir.


Yayın Tarihi21.10.13