30 Kasım 2013 Cumartesi

ŞEYTANA ÖDETMEK

Daha önce yazdığım gazetedeki köşemde konuya uygun karikatürlerde vardı. Hatırlayanlar bilir. Çizen  kardeşim Coşkun Göle’ydi. İşlerinin yoğunluğu nedeniyle kendisinden bir-iki yıldır pek karikatür alamıyorum. Bu sabah bir hikâye gönderdi. Yazanı belli değil ne yazık ki.. Bilirsiniz, internette böyle hikâyeler dolaşır durur. Kimileri gerçekten çok güzeldir. İşte bu da onlardan biri. Konunun özüyle oynamadan fakat biraz farklı anlatacağım için hikâyeyi bilenler beni bağışlasın.

***

Dindar bir yaşlı kadın bütün dualarını yüksek sesle yaparmış.

“Allah’ım sana şükürler olsun. Kimseye rezil-rüsva etmediğin bir ömür verdin bana, zorluklara göğüs gerecek sabır, en olmazı olduracak güç, sorunları çözecek bilgi, hepsine direnecek sağlık verdin. Belki çok güzel değildim, ama tatlı dil verdin, sohbetlerden büyük haz aldım. Belki mal mülk zenginliğim olmadı, ama seherin uyanışında horozların sesleri ve kuş sesleriyle doldu odam. Çiçeklerin en güzel kokusuyla evim, bahçem misler gibi koktu. Yapay değildi hiç bir şey. Domates; domatesti, kavunsa kavun. Ağaçlarımın dalları kırıldı verdiğin meyvalarla. Sana nasıl şükretsem azdır Allah’ım. Şükürler olsun Allah’ım, şükürler olsun. Cennet bir vasıta, seni görmek için. Cemalini görenlerden eyle Allah’ım beni..”

Ve ardından her defasında yan komşusunun sesini duyarmış:

“Tanrı yoktur kadın, tanrı yoktur.”

Yaşlı kadın ne kadar sinirlense de yine her sabah böyle dua edermiş, komşusu da inatla her seferinde ona öyle bağırırmış...

Neyse, bir akşam, komşusu yaşlı kadına bir oyun etmeye kalkmış... Markete gidip bir sürü meyve sebze ekmek vs. alıp torbalara doldurmuş, yaşlı kadının kapısının önüne bırakmış.

Ertesi sabah yaşlı kadın kapıyı açıp da yiyecekleri görünce çok şaşırmış ve sevinçle bağırmış:
 
            “Sana şükürler olsun Allah'ım, bu gönderdiğin yiyecekler için sana şükürler olsun!”

              Ağacın arkasından onu seyreden komşusu seslenmiş:

            “Tanrı yok kadın Tanrı yok! O yiyecekleri ben aldım!”

 Yaşlı kadın hiç istifini bozmamış:
 
“Yüce Allah’ım sana ne kadar şükretsem azdır!  Hem bu yiyecekleri göndermişsin, hem de parasını şeytana ödetmişsin!”

***

Bu hikâyedeki ince espriyi hayatımızın kuralı haline getirirsek önemli bir korunma kalkanı edinmiş oluruz. Bu sanıldığı kadar zor bir şey de değil. Böyle bir kuralı edinerek her kötü görünen şeyi kendi anlayış ve kavrayışımıza orantılı olarak, zararsız, hatta bir ölçüde yararlı hale döndürmemiz mümkün olacaktır.

Şu an ülkemizin içinden geçtiği dar kapıları fırsata dönüştürme işi de böyle bir kurala sahip bireylerin çokluğuna bağlı. Burada da sabırlı ve dayanıklı olmak gerekiyor. Bu çağda bir kurtarıcı lider çıkmadığına göre...



Yayın Tarihi: 11.11.2013

ŞAİRLERİN ŞİİRLERİYLE SÖYLEDİĞİ 22

         Merhaba sevgili okurlar. Bugün “ayinesi iştir kişinin, lafa bakılmaz” sözüne uyarak şiirlere daha çok yer vermek istiyorum. Geçen hafta nevrozlarıyla boğuşan bayan Che’den söz etmiştim ya, bu haftada ona yazılmış Şiirleri sunmaya devam ediyorum. Her birinden gidişatı anlayacaksınız. Onun için fazla söze gerek yok bence!

...

40
Fırtınaya yakalandım açık denizlerde
Sığınacak liman arayan
                  şehir gibi ışıl ışıl gemiyim
Bana yol gösterecek
                       deniz fenerleri nerde
Çok korktum, bir anne gibi sar beni,
                  güvenle koynuna gireyim
Sevgin deniz fenerimdir
Hem ışık saç bana, hem kollarını aç
Fırtınadan kurtar beni

Aydın Göle
27.01.2001


*


41
Nedir aradığım, bulduğum nedir
Günler geçerken hızla
Bende kalan nedir
      ben, ben olduğumu sanırken
Yitirdiğim kimdir
Sessiz çığlığım saklı soluğumda
Bir boşluğa gider
Arayın, uzayda bir yerdedir
Yetişemiyorum düşüncemin hızına
Seçemiyorum arttıkça artan
Düşüncelerimi
Kim yetişir bu hıza,
kim yakalar
tavşan gibi doğurgandırlar üstelik
Ellerime şaşırıyorum
Hala inatla nasıl sadık
Korkuyorum ellerimden
İttifak olursa düşüncelerimle
Ayaklarım benden kaçmaya güçsüz
Yastığım beni uyutmuyor artık
Yorganım dünden soğuk
Nedir aradığım, bulduğum nedir

Aydın Göle
28.01.2001


*

42
Akvaryumda balıkmıyım
Gözlerimde perde
Çığlık çığlık sessizlik
            (kulağım duymaz)
            Tıkıldı boğazıma
Hayat için oksijen lazım
Lazım da
Yeşili yitik ormanım Adapazarı’nda
Adım orman!
Zor mu arayıp sorman?

Aydın Göle
10.04.2001

*

KORKULARINI BİÇİMLENDİRİRDİ

Omzunda beyaz farenin
                   bıyıkları ürkekti
             titriyordu hiç durmadan
       hiç durmadan iki omuzu arasında
           koşuyordu, bitmeyecek
                            uzun bir yolculukta
Beni korkutan gözleri
Sözleri anlamını yitirmişti çoktan
Hiç yoktan kıyabilirdi canına
Gözleri kararlı dinginlikte
Gözleri ısırır gibi iz bırakır üzerinizde
Uzaklarda geziniyor
Ellerimi uzatıyorum, tutamıyor
Size elleriyle dokunurdu bilir misiniz
Korkularını biçimlendirirdi
                                   görmezdiniz
Bir beyaz fare omzunda
                       onun kadar korkardı
Bıyıkları durmadan titrerdi


Aydın Göle
10.04.2001

*

YERDE SENİ KISKANDI, GÖKLERDE

Lale yaprağında ismini gördüm
Saz uçurtmalarında sevincini
Menekşelerde tiryakiliklerini
Turnaların kanadında
                    umudunu gördüm
Yerde seni kıskandı, göklerde


Baharın koynundan çıkmış
                          bir meltemsin
İpek mendile sarılmış yüreğine
Güller gözyaşı döküyor
Çiğ damlalarında gözlerin vardı
Yerde seni kıskandı, göklerde

Aydın Göle
12.04.2001


*

CİNAYET, İÇİNDEKİLERİ ÖLDÜRDÜKLERİNLEDİR

Kederleri biriktir!
Delilerin diliyle konuş!
Eski iyi günleri unut!
Şimdi sen busun!
Ne içersen iç!
Kollarına şırınga bas!
Su, istersen zehir
Kaşların kalksın yukarı
Yüzün köylü ihtiyarlar gibi
Toprak gibi kırış kırış olsun
Sen busun!
Aynalara itiraz etme!
Onlar doğru sözlüdürler
Yiten heybetindir
Gençliğinle beraber
Damarlarına şırıngayla
                 basamazsın onuru
Kalk dikil önüme ve ellerine güven
Mahirdir onlar
Aklın kadar
Cinayet, içindekileri öldürdüklerinledir.
Kalanlar seni ele verir

Aydın Göle
16.05.2001


*

MÜCADELE KAÇAĞI

Benden başka bana
           kimse kötülük edemez
Uçları yıpranmış benliğimin
Yoluma engeller koyuyorum
İçsel çelişkilerimin toplamıyım
Ve bu yüzden mücadele kaçağıyım
Hayata bakaya kaldım
Nerden başlayacağımı bilmiyorum
Fotoğraf makinelerinin flaşları dehşet
Dalga dalga geliyor korkular
Amazonlardan mı kaçıyorum
Luti’lerden mi, Safo’lardan mı
Kendimden mi bu kaçışım


Aydın Göle
16.05.2001

*

DÜŞ GEZGİNİNİN SONU

Söylediğim yalanları unuttum
Sonra kendim inandım
                   söylediklerime
Bir parçası yok oldu
            her yalanımla evrenin
Görmedim
Köprüleri attım
Her limanda bir gemi yaktım
Adi orospularla yattım
Umurumda değildi düzen
Bir gün yalnızlık çıkageldi
Ondan kurtulamayacağımı
BİLEMEDİM.

Aydın Göle
16.05.2001

*

KAPLUMBAĞAYA İMRENİYORUM

Sahip olduklarım
               genişletti evrenimi,
                        ufkumu açtı
Şimdi yıldızlarla geziyorum
Işık
    ardımdan koşmaya çabalıyor
Bir kaplumbağaya imreniyorum
Canı nerde isterse,
                          orda yatıyor

*

         Haftaya görüşmek umuduyla iyi pazarlar sevgili okurlar.


Yayın Tarihi: 10.11.2013

AKILLI TOPLUMUN TEPKİSİ

Her kafadan bir ses çıkıyor, herkes beğenelim veya beğenmeyelim ortaya bir fikir atıyor. Her gün yeni bir kıyamet teorisi ortalıkta geziyor. Bunda haksız da değiller hani. Baksanıza ortalık toz duman. Kafamızı deve kuşu gibi kuma gömelim demeyeceğim, şu haberleri izlemeyelim bir süre, gazetelerin pembe haberlerine bakalım. Manşet haberlerini görmeyelim. Mümkünse kitap okuyalım. Ruh sağlığımızı yitireceğiz böyle giderse.

Öyle diyorum ama ülkemin geleceğini ölesiye merak ediyorum. Bu durumda gündemi izlemeden duramıyorum. Şimdi bana bu senin işin diyebilirsiniz. Doğru, bir şeyler yazmam lazım. Ama o şeyler başka konularda olamaz mı? Amaç yazmaksa ne yazarsan yaz da, köşeni doldur. Olmuyor işte, olmuyor!

Gerçi önerim yabana atılır şey değil. Gelin bir günlüğüne hiç alış veriş yapmayarak, hatta sokağa çıkmayarak, işe gitmeyerek, demokratik tepkimizi ortaya koyalım. Buna kim karşı çıkar ki? Bütün bürokrat, siyasetçi, iş adamı, ve esnafa böyle bir uyarıda bulunsak anlalar mı acaba? Çok barışçı, çok kibar, çok masum bir eylem olmaz mı bu? Her evde camlara “Sizleri İzlemekten Yorulduk.” yazılı dövizler koysak. Çok masum tepkilerimizi Türk, Kürt, Laz, Abaza, Çerkez, Roman demeden ortak olarak göstersek. Kim bu yaşanan durumdan memnundur ki? Bu vatanda bu belki son devlet olmayacak ama, bu devlet bu topraklara hakim olamazsa, buraları hiç birimize vatan olmayacak, kaçımız bunu biliyor ve düşünüyor?

Kaç gündür ülkemin türkülerini dinleyemiyor ve söyleyemiyorum. Her biri bıçak yarası gibi bağrımı deliyor. Güvenecek yönetici, politikacı, iş adamı, bürokrat arıyorum, tutunacak dal arar gibi. Bizans’ın son dönemini bize yaşatmaya kimin hakkı var? Osmanlının yıkılışı (yüzyıla yaklaşıyor) yoksa hatıralardan silindi mi? Devletler tarihinde yüzyıl nedir ki? Bu vatanı hep beraber kurtarmadık mı? Şimdi neyi kimden kurtarıyoruz? Evet biz siyasetçilerden çok çektik. İktidardakiler muhaliflerle, muhalifler iktidardakilerle kavga etmeden olmaz sanki!.. Artık kurtarıcılarımızdan da kurtulmalıyız. Akıllı bir toplum akıllı yöneticiler çıkarır. Yoksa bizde o akıl yok mu?

Demek ki yokmuş. Biz neysek yöneticilerimizde o. Bunun lamı cimi yok! Önce kişisel çıkarları bırakalım. İş adamı çalıştırdığı insanları, çalışanlarda iş adamını düşünmeden düzen sağlanmaz. Kimse az çalışmayla çok kazanma sevdasında olmamalı. Hiçbir iş adamı da en az maliyetle işçi üzerinden büyük kârlar kazanmayı düşünmemeli. Ülkemiz bir seferberlik ilan etmişçesine dikkatli davranmalıyız. Tek taraflı fedakârlık dönemi bizi buralara kadar getirdi. Devlet devletliğini böyle durumlarda riski paylaştırarak göstermeli. Kazançta gösteremediğini riskte göstersin yeter. Böylelikle güven sağlanır. Gene tek tarafa fatura edilecek bir krizden çıkamayız artık.

Tepkisiz bir toplum olduğumuzu söyler dururuz. Nerdeyse hepimizin evinde bilgisayar ve internet var. Hangimiz yayın kuruluşlarına bir satır yazdı? Hangimiz kamuoyunu yönlendirenlere gerçeği gösterme konusunda bilgi verdi. Bunu yapabildiğimiz oranda toplum oluruz. Tersi durumda sürü olmaktan kurtulamayız. Canlı – online – oyunlarla, mesela çiftçilik veya balıkçılık oyunlarıyla tam istedikleri kıvama getirildiğimizi aklımızdan çıkarmayalım.

Tepkimizi o oyunlara gösterdiğimiz ilginin onda biri kadar göstersek bile yeter. 1998 yılında Ali Kırca’nın o zamanki ATV televizyonunda yayınlanan, (geçen döneme kadar Show Tv de süren, Ali Kırca’nın Show Tv’den ayrılması nedeniyle, yeni bir anlaşma yapmadığı için bu sezonda herhangi bir kanalda görünmeyen) Siyaset Meydanı Programına, depremden sonra İzmir’e yerleşen özürlü Volkan Yıldız arkadaşım, 1 milyon ileti yollayarak, o hafta seyredemediğimiz Atilla İlhan’ın tek başına konuk olduğu bölümün tekrar yayınlanmasını sağladı. Bu benim hiç aklımdan çıkmaz. İstekler ve tepkiler dikkate alınmaz değil, mutlaka alınır. Kırmadan-dökmeden, zarif biçimde tepkiler gösterilirse ilgisiz kalamazlar.

Akıllı bir toplum akıllı yöneticiler çıkarır. Akıllı bir toplum akıllı ve şık tepkilerle ilgi odağı olur. Gene soracağım: Yoksa bizde o akıl yok mu?


Yayın Tarihi: 08.11.2013 
  

BUGÜN SAÇMALAMA İZNİ İSTİYORUM (ALGIDAN BİLGİYE GİDEN YOL)

Bugün biraz saçmalamama izin verir misiniz? İnsan aslında bilgi azlığından bilmeyerek saçmalar. Bense bilgi azlığından ve bilmeyerek değil, içinde bulunduğumuz, yada tarafı olduğumuz yaşam biçimlerinde, sözünü edeceğim konu veya konuların, günlük hayatta hiç yaygın kullanılmaması nedeniyle, ilginç olacağını düşünerek, bile bile saçmalamak için sizden izin istiyorum. Aslında izin dediğim şey bu yazıyı okuyun demektir. Yani siz okumasanız da bu yazı burada olacağına göre izin istemek başka ne anlama gelir ki? İşte daha başlarken saçma bir cümleyle saçmalamaya başladım bile.

Efendim yeryüzünde iki çeşit hayat tarzı var. Biri alet kullanarak yaşadığımız hayatı oluşturduğumuz, adına uygar dediğimiz hayat tarzı, diğeri alet kullanmadan doğayla iç içe, doğayla uyumlu, bedeni güçlere önem veren hayat tarzı. İlkinde üretim ve tüketime yönelik ekonomilerin belirlediği, tüketimin baş tacı edildiği, batıya gelişme kapılarını açan hayat tarzını görürüz. İkincisindeyse vücudun ihtiyaçlarını ölmeyecek düzeye kadar indiren, bedenden algıyı yerine göre düşüren, yerine göre olağanın çok çok üstüne çıkaran beyinin oluşturduğu metafizik ve felsefi bir hayat tarzı vardır. Bu da doğu toplumlarının ekonomik geri kalmışlıklarının nedenini ortaya koyar. Konumuz bunun sosyo-ekonomik boyutunu anlatmak değil. O boyutu konu edinirsem saçmalamış olmam ki.. Oysa bugün sizden saçmalamak için izin istedim.

İçinde olmadığımız bir hayatın varlığından bile haberdar değiliz. Bu hayattan yansımalardan bize kadar gelenlere baktığımızda ortada sihirli bir durum var sanırız. Oysa bu bir metottur. Doğuya özgü sayısız metot var. Batı toplumlarında birey, içinde bulunduğu duruma inanç sistemi ve yönetim biçimleriyle yalnızlaşınca, doğunun hayat biçiminden doğan felsefeyi öğrenmeye ve uygulamaya çalışmıştır. Bunun örneklerini batı sanatındaki doğu, daha çok uzak doğu sanatlarının izlerinde görebiliriz.

Yıllar önce TAOCU YAŞAM VE SEKS adında bir kitap okudum. Jolan Chang’ın yazdığı bu kitabın ana fikrinidavranışlarında sabırlı, esnek ve yumuşak, çevrenle - doğayla uyumlu ol, akarak yaşa, sert olan kırılır, saldırgan yenilmeye mahkumdur” şeklinde özetleyebilirim.  Taoculuk nedir derseniz hemen belirteyim; Konfiçyusculuk ve Zen Budacılığı ile Çin Kültürünün üçlü sac ayağından biridir.

Kitap, özet fikri olarak sözünü ettiğim konuda davranış metotları sunar. Önce nefes almakla işe başlar. İlk aşamada bir dakikada nefes alıp bir dakikada nefes vermek şartıyla, bin nefes alıp vermeyi, ikinci aşamada her cinsel birleşmede (insanın bedensel gücünü sağladığı düşüncesiyle yaşam suyunun azalmaması için) boşalmamayı egzersizlerle öğreterek yaşam kontrol altına alınmaya çalışılır. Böylece kişi kendi bedenini doğadan koparmadan denetleyerek, hem kendisinin, hem hayatının hakimi olur.

Uzak doğu inanç ve felsefesinde böylesi bir hakimiyetin ardından nesneleri ve nesnelerde var olan enerjileri bilmek ve onları kullanmak vardır. Burada beynin kullanılmayan bölümünü kullanmakla bu yol açılır deniliyor. Ruslar doğu inanç ve felsefelerinin sırlarını çözerek bilim haline getirmeye çalışıyorlar. Adına “Holografik beyin teknikleri” demişler. Bu tekniklerle Kapalı gözlerle renklerin görülebildiği, ellerle yazıların okunabildiği iddia edilerek, amacın çok azını kullandığımız beynimizin kapasitesini yüzde 80'e kadar çıkarmak olduğu belirtiliyor.

Ülkemizde de Holografik beyin teknikleriyle uğraşanlar var. Onlar “Kişi bu yolla kendisinin farkına varıyor. Ne kadar güçlü olduğunu kavrıyor. Sadece beyinde kullanmadığı alanları nasıl kullanabileceğini öğreniyor. Bu da çok olağanüstü bir şey değil, herkes yapabilir. Önce tabii her insanın beyninde bir bilgisayar bulunduğunu ve onu nasıl açacağını öğretiyoruz.” Diyorlar. Bu çalışma, zihinle beden arasındaki ilişkiyi gevşetmek ve beyne daha geniş kullanım imkânları tanımak için yapılıyormuş.

Epey oluyor; Hürriyet Gazetesinde Ayşe Arman bu gurupla yaptığı söyleşiyi yayınladı. O söyleşide çok iddialı sözler söylenmiş: “Yeni bir çağ başlıyor. Ve bunlar birtakım evrensel bilgiler. Bugüne kadar beynin daha geniş alanlarını kullanma imkânları tapınaklarda ve tarikatlarda sır olarak saklandı ve sembollerle anlatıldı. Çünkü insanlar bunu anlayabilecek düzeyde değillerdi. Şimdi hazırız.”

Bilgiye ulaşmanın geçmişe göre artık çok kolay olduğunu söylerken bizden güzel bir örnek vermişler: “Eskiden bu tür bilgilere ulaşmak için çok uğraş vermek gerekirdi. Yunus mesela, 40 sene eğri olmayan odun taşıdı dergâhına. Bir şeye odaklanarak egolarını indirmeye çalışmışlar. Ama şimdi öyle teknikler söz konusu ki, 6-7 yaşındaki çocuklar bile bunu kolayca öğrenebiliyorlar.”

Beyin gücüyle yaptıklarını söyledikleri oldukça ilginç ve inanılır gibi değil. Bakın nelermiş:

1: “İnternetten kızıl ötesi dürbün resmi indirdik, beyinlerine yükledik, sistemi çalıştırdık.” (Yer altında ve uzakta olan şeyleri böylece gördüklerini söylüyorlar.)

2: “Saati de beyninize kurabiliyorsunuz.”  (Normalde pek çok insan istediği saatte uyanabilir mesela, o da bir tür beynin programlanması. Bu kabul edilir bir şey. Bende bile böyle bir alışkanlık var! A.G.)

3: “Evrendeki her şey kayıt altında. Konuştuklarımız, gördüklerimiz, yaşadıklarımız, düşüncelerimiz, her şey. Bunları nasıl okuyabiliriz, nasıl öğrenebiliriz? Belli enerji normlarına gelerek. Ama okumak istediğimiz şeyi, açık ve net belirtmeliyiz ki, o bilgileri istediğimiz kaynak önümüze doğru olarak getirsin. Bu çalışmalar devam ederken, birdenbire depremlerde göçük altında kaybettiğimiz insanlar geldi aklıma. “Nasıl yapabiliriz?” derken, bir deprem programı hazırladım. Biyoekranlarını kullanabilenler, o binaları şeffaflaştırabilirler ve enkaz altında yaşamayı sürdüren insanların nerede olduklarını görebilirler. Kurtarma ekipleri de, vakit kaybetmeden o insanları kurtarabilirler.” (Bu düşüncenin saçmalığını bir kenara bırakın sözünü edeceğim makinenin icadında doğrudan bir faydası oldu mu bilmiyorum ama enkaz altında kalanları bulan yaşayıp yaşamadıklarını bilen bir makine icat edildi ve bu depremlerde kullanılacak dendi. İnsanın düşünmesi bile yetiyor bakın. Algıdan bilgiye giden, bilgiden yaşama dönen yoldur bu. )

Bu konuda AKUT derneği başkanı Nasuh Mahruki’yi ikna etmişler.

4: “Kaybolan bir insanı bulmamız bile mümkün. Beynimize navigasyon sistemi kuruyoruz.”

Sözü şöyle bağlıyorlar: “Bu işin, şahsi bir beceri olmaktan çıkıp, bir teknoloji haline gelmesi lazım. Biz bu aşamadayız. Bir sürü insana deli saçması gibi gelebilir ama görecekler, yaşam böyle bir düzene doğru gidiyor.” Sözün sonunda da bu işin başarılmasının sırrını açıklarken hayli iddialı söz söylemekten çekinmiyorlar: “İnsanlığın artık bu teknolojiye hazır hale gelmiş olması... Sır bu. Bunlar artık beynin imkânları dahilinde. Bir süre sonra da ışınlanabileceğiz ve aynı anda iki yerde birden olabileceğiz...”

Doğu inanç ve felsefesinden kaynaklanan bir takım güçler uygulanabilir bir bilim dalı olabilir mi? İnsanoğlu hep eşyanın ardındakini aramıştır. Bazen merakı yüzünden ters yollara sapmıştır. Falcılık ve muska yazma işi de ters yollardan biridir. Elbette sözünü ettiğim konu bu değil. Değil ama istismara açık bir konu olduğu da kesin.


Yayın Tarihi: 06.11.2013 

BÜYÜK RESMİ GÖRMEK

Amerikalı yazar Richard Bach’ın kendinden daha ünlü masalsı romanı “Martı” yı okuyanlar bilir. Bütün martıların amacı uçmak değil yem bulmaktır, ama Martı Jonathan Livingston’un  amacı uçmak ve yeni şeyler öğrenmektir. Sonunda diğer martılardan daha yükseklerde ve daha uzun uçmayı başarır. Özgürlüğün ve sonsuzluğun içinde tek tek balıkları değil sürüler halinde gezen balıkları görür. Artık elinde kocaman bir resim vardır ve her şeye hakimdir.

Biz o martı kadar, olayların üstünde, resmin tamamını görüyor muyuz, hiç düşündünüz mü? Görmediğimize eminim. Çünkü hiç birimizin hafızası kuvvetli değil. Eskileri öyle pek kolay hatırlamayız. Görmek için önceki olayları unutmamak gerekir oysa.

Hatırlayalım mı?

Biz hatırlatmalarımızı 1980 yılından başlatalım. Bu yıllar tarihimizin başlangıcı değil elbette. Osmanlının son dönemlerinden, 19. ve 20. yy’dan başlayarak hatırlatmamızı yaparsak gerçekçi yorum yapabiliriz. O zamanda yazımız çok hacimli olur ki buna zamanımız yok. Üstelik yazımızın amacı bu değil.

1980 yılına girildiğinde terör ülkemizde insanları canından bezdirmişti. Bu gerekçeyle ülke idaresine Kenan Evren liderliğinde bir askeri cunta el koymuştu. Önce nedense bıçakla kesilmiş gibi terör durdu. Sonra yönetimsel zaafları azaltacak düzeltmeler savıyla 1961 anayasasından geri, çalışanların aleyhine, bir anayasa halk oylaması sonucu kabul edildi. Özelleştirmelerin ve taşeronlaştırmanın önü açıldı. Türkiye'yi büyük pazara çeviren yeni-özel girişimci (Neo-liberal denen şey) dönüşüm sürecinin toplumsal sonuçları artık fakirlik olarak gözle görülür hale geldi. Kamu işletmeleri, kamu kaynakları ‘bir yağma merkezi’ haline getirilerek istihdamın ‘tasfiyesini’ sağlayan şartlar sağlanınca işsizlik arttı.

Kısa adı TÜİK'in  yani Türkiye İstatistik Kurumunun asıl gerçekten uzak verileriyle ‘renkli işsizlik haritaları’ çıkaran bütüncül akıl, artık etnik bölge peşinde. Neden? Kimse neden bu fakirliği tartışmıyor? Bu fakirlik unutuldu, unutturuldu, yöneticilerin delikanlı efelenmeleri konuşulur oldu. Neden?

Budanan sosyal haklar ve giderek azalan sosyal devlet ilkesi ‘bir kalkınma modeli’ olarak yutturuldu. Öyle olmadığını çok acı tecrübelerle öğrendik. Öğrendik mi acaba?
Kullanım dışı kalemlerle gerçeklikten uzak ‘enflasyon’ ve ‘ekonomik büyümeleri’ gösteren iktisatçıların istatistik grafiklerinde ‘halkın’ değil hükümetin veya hükümetlerin yanı sıra egemenlerin çıkarları gözetildi. Neden? 

Anayasanın hak olarak tanıdığı kamu hizmeti, alınan ve satılan ‘bir şey’ haline gelirken, bu hizmetler de ‘sosyal hakları’ bulunmayan kiralık işçilerle verdirildi. Neden?

Ücretler en aza indirildi, sosyal yardımlar kesildi, sendikalaşma engellendi, ‘çalışma yaşamı’ antidemokratik ve otoriter alan haline getirildi. Buna rağmen harcama kalemleri arttıkça halkın harcamaları arttı. Neyle? Kredi kartları ve uzun vadeli kredilerle tabii. Neden?

Resmi görmek için cevaplarımızı ters açıdan bakarak vermeye başlayalım. İstenen şey ülkenin yöneten ve yönetilenlerinin, yani insanlarının toptan akıl tutulmasına saplanmaları. Daha önceki bir yazımda akıl tutulmasının ay ve güneş tutulması kadar kısa olmadığını hatta kronikleşebildiğini yazmıştım. Eh! Amaç bu değil mi zaten?

Açılımlar, etnik kimlikçilerin tehditleri, acemilerin bile bu şekilde düzenlemeyeceği kendini ele veren gezi olayları ve 1453 hareketi girişimleri, birilerinin bizi uyutma çalışmalarını uyguladığının göstergesidir. Sürecin sonunda toplumun aklını kaybetmesi isteniyor. Sunulan her şeye inanmamız için, hiçbir soru sorulmaması için, her şeyi kaybetmemiz gerekiyordu.

Artık tepkisiz, sormayan, çözmeyen bir Türkiye'de yaşıyoruz. İstenen olmuştur. Önce fakirleştirilerek, sonra bu fakirliğe karşı çıkılmaması için haklar gasp edilerek, ardından düşünce sistemi bozularak yeni bir orta doğu oluşturmanın temelleri atıldı. Biz orta doğulu görünüme bürünmeden bunlar yapılamazdı. Yeniden örgütlenme hakkı olmadan, işçi ücretleri, küreselleşme palavralarıyla kandırılarak fakirlik sınırının yarısı kadar verilmesi engellenmeden, bu ülke kullanılmaktan kurtulamaz.

Görmemiz gereken resim budur.

Martı Jonathan Livingston’un  amacı gibi bir amacı sermayedarlarımızda edinmelidir. Verdiğiniz az ücretle sizde az kazanırsınız, ülkemiz de az kazanır, hatta şimdi olduğu gibi hep kaybeder. Önce çalışanlara yaşanabilir ücret verilmezse ürettiklerinizi satın alacak kişi kalmayacak. En tatlı kazançlar yurt içi satımlarda kazanılmıyor mu? Yurt dışına yapılan satışlar iç satış fiyatlarının nerdeyse ¼ oranındadır. İç pazarlar için ücretlerin doyurucu olması şarttır. Vatan severlik öyle hamasi edebiyatla olacak şey değil. Çalışanlar, dolayısıyla halk sosyal refaha ulaştırılırsa doğusuyla batısıyla bütünlüğü bozulmadan varlığını sürdürecektir.

Bize büyük resmi görmemizi sağlayan bakış açısı çok önemlidir. Bu bakış açısını yakalayacak kaç kişi var; işte o konu umudumu kırıyor.

Yayın Tarihi: 04.11.2013 

ŞAİRLERİN ŞİİRLERİYLE SÖYLEDİĞİ 21

         Merhaba sevgili okurlar. Bir Pazar gününün keyfine keyif katmak için sizlerle şiirlerimle söyleşmek istiyorum. İlk şiir hayattan çok şey bekleyenlere bir öğüt niteliğinde. Bakalım sizde benimle aynı fikirde olacak mısınız?

27
Gül dalında
Yar yanında
      Olsa da
Fincandaki falında
Sapanca da yalında
      Olsa da
Pamuk şeker uykular
En insansı duygular
      Olsa da
Yumuşacık ezgiler
Rüya gibi yazgılar
      Olsa da
Hayat daima biraz eksiktir


Aydın Göle
10.10.2000

*

         Aşk yaşamın coşkusudur ama bu coşku uğruna her şeyi terk edemeyebiliriz. Geç gelen aşklar aklı baştan almamalıdır. Bu şiirde bunu anlatmak istedim.

28
Sen aklımda hep cevapsız bir sorusun
Sonbahar sisinde geceye büyüyen lale
Seni melekler kanatlarıyla sarsın korusun
Merakım deli gibi akan şelale
Yolumu uzaktan aydınlatan şulesin
Rüyalar aleminin güzel ecesi
Hiç ağlamazsın dilerim hep gülersin


Aydın Göle
24.10.2000

*

         Her şey bizim eylemlerimizle şekillenir. Her gördüğümüz şey bir sonuçtur. Görmediklerimiz sebeplerdir. Bu sebepleri eylemlerimiz oluşturmuyor mu? “Gül yerine gülle atma” derken apaçık deyişle bunu anlatmıyor muyum sizce de?

32
Gül yerine gülle atma
Sevgi gülle dile gelir
Çok özlersen sevdiğini
Kalpten dile inan gelir
Vahşi atlar gibi boşa şahlanma
Bir gün dizginlerin ele gelir
Gül yerine gülle atma
Gülün kokusu yelle gelir
Kentleri geçmişe gömen mil
Bir azgın selle gelir
Gül yerine gülle atma


Aydın Göle
30.10.2000

*

         Kendini beğenmiş bir sevgiliniz oldumu? Neden bilmiyorum ama böyleleri çok kişiye çekici gelir. Dik duruşa sahip olanları bende severim. Ama dik duruş kendini beğenmek değil ki.. işte böyleleri cehennem kraliçeleridirler. Bu şiirde öyle birini anlatmıştım

33
Cehennem ecesi
Çökerken akşamın alacası
Guruba bak! Ağır günün eğlencesi
Acı ve keder içindeyim
Şimdi bir tel saçındayım
Şansım gibi sallanıyorum


Aydın Göle
07.11.2000

*

         Düşünebiliyor musunuz, yürek en fazla 50 gramlık küçücük bir et parçası iken kendisinin milyonlarca katı yükleri taşır. Sevgilerde bu yüklerden biridir. Hele seven sevilenden istediği sevgiyi bulamazsa.. dünyanın diğer yükleri de işin cabası..

34
Altın rozet olsan da seni yakama taksam
Başım göğe erse, etrafa caka satsam
Aşkın ateşini sonsuza kadar yaksam
Yolunu, yüreğini her zaman aydınlatsam
Bana hayır der misin
Adressiz mektuplar gibiyim
Yüküm ağır, bir yürek içinde
                   ne çok yürek taşıyorum
Bilmiyorum hangi adrese varacağım
Satır satır okunmak istiyorum
Bana hayır dermisin


Aydın Göle
10.11.2000

*
         Bu şiir Fethiye’den kentimize okumaya gelmiş olan, okulu bitirdikten sonra işveren bir dostumun sekreterliğini kısa bir süre yaparken tanıdığım Burcu Ulu adlı bayana yazıldı. O yıl tası tarağı toplayıp Fethiye’ye dönmüştü. Bir daha kendisinden haber alamadım. Yağmurun toprağa yağması gibi sevginin insanı bulması da borçtur. Toprak yağmurla mis gibi kokar, insan da severek güzelleşir. Zaten insanın mayasında sevgi var. Önemli olan sevgiyi yüreklerde, kale burçlarındaki bayrak yapmaktır. Bunu vurgulayan bir şiir, beğenirsiniz umarım.

35
Yağmurun toprağa yağmaktır borcu
Islanınca toprak yağmurla, kokar burcu burcu
Sevgiyle karılmıştır insanın harcı
Bayrak olup dalgalanmaya
Arar en yüksek, en rüzgârlı burcu


Aydın Göle
13.11.2000

*
         Sevdiğinizden telefon bekleseniz, o bir mesaj bile yollamasa, ne düşünürsünüz? Özleme dayanabilir misiniz? Eskiden sevgililer başka başka şehirlerde iseler, mektuplarla en erken bir haftada cevap alabilirlerdi. Onlar ne sabırlıymışlar değil mi? Her şeyi o kadar çabuk tüketiyoruz ki, sevgileri bile. Yoksa biz su sineklerine mi özendik? Onlar her şeyi bir günde yaşıyorlar. Ömürleri de sadece bir günlük ömür zaten. Böylelikle insan olma özelliklerimizi kaybetmiyor muyuz?

36
Gözüm yollarda
Dargınım telefonlara
Mesaj zili bile çalmadı senden
Özlem
Bilinmeyen ülkemi
Dağların ardındaki
Sürgünü müyüm o ülkenin
Söyler misin


Aydın Göle
24.12.2000

*
         Üç nevrotik şiiri peşpeşe yazıyorum. İsmini yazamayacağım bir bayan vardı. Bayan Che diyebilirdiniz kendisini görseniz. Evi, onu hanım hanımcık bir kız bilirdi. Oysa o gizli alkolikti. Günlerce bir sandalyeden kalkmadığını söylerdi. Beni telefonla arar uzun uzun sohbet ederdi. En mahrem konularını dahi bana anlatırdı. Bu arada kendisini çok sevdiğimi belirtmeliyim. Anlattıklarında biraz kendimi bulurdum. Bütün özürlülerde fazlasıyla nevrotik bir taraf vardır. Hırslarından, veya ilgisizliklerinden, yada kayıtsızlıklarından bunu anlarsınız. Korkular içindedirler çoğu bu yüzden. İşte benzer taraflarımız bayan Che ile bunlardı. Bayan Che evlendi çoluk çocuğa karıştı. İki yıl önce onu facebook’ta buldum. Daha sonra telefonlaştık. Nevrozlarından arındığını gördüm. Mutluydu. Geçtiğimiz aylarda tesettüre girdiğini söyledi. Ünlü Fransız varoluşçu akımı düşünürü ve yazarı Alber Camus’nün bir sözü aklıma geldi: “İnsan -delikanlılıkta toplumcu, orta yaşta patron, ileri yaşta dindar-olur.” 

37
Ben bir saman parçasıydım
Hızla akan bir nehirde
Denize kavuşan nehirdi
Ben değildim
Bir gün;
Umurunda değildim hayatın,
                             Anladım
Yaşamak için
Bütün savlarımı
Ne varsa ülkülerimi
Giyindim, kuşandım
Kör gözüne parmağımı soktum hayatın
Var mısın benimle oynamaya


Aydın Göle
25.012.2001

*
         Nevrozlarıyla boğuşan birine ne söylenebilirdi? Aşağıdaki şiirle akıldır her şeye hakim olmamızı sağlayan, o kafesteki kuşsa onu kaçırma, kaçarsa bir daha gelmez demek istiyordum

38
Sakin görünür deniz gibi
Bir kuş gibiyken kafeste
Uçmaya kanat açar akıl,
Ürker kimi zaman her seste
Ya Babil’in cangıllarından ateş getirir,
Ya parmak izi var,
Babil bahçelerindeki her çiçekte


Aydın Göle
26.01.2001

*
         Son olarak başımıza ne gelirse gelsin bir ağaç gibi dallarımıza yürüyen yılanı görmeyelim diyordum. Aklımızı biraz güce biraz cesarete emanet etmeliyiz, edersek yılanlar bize sokamazdı, ağaçlara sokamadıkları gibi. Bu şiirlerin ona ne kadar etkisi oldu derseniz, uzun süredir kendisinden telefon almadığıma göre mutlaka iyi olmalı. Hatta evlendiğini bile duydum.

39
Yılan yürür ağaca
Hiç ürpermez ağaç,
Çünkü duymaz,
Hissetmez çünkü
Üstüme dağlar devrilirde
Durur yerinde şu canım
Çıkış yok, ışık nerde
Aklım emanet bir emanetçide
Biraz güç biraz cesaret karşılığı
Beni çözmeyin, çözüm bende
Yılanları karşılarım ağaç gibi


Aydın Göle
27.01.2001

*

İyi bir hafta sonu tatili geçirmeniz dileğiyle hoşça kalın sevgili okurlar.



Yayın Tarihi: 03.11.2013

DİKKAT! ÖZÜRLÜYÜM

Özürlüyüm, özür dilemiyorum. Ama siz bana çook özür borçlusunuz.

Değneklerle yolda yürürken acaleniz vardı beni düşürüp arkanıza bakmadan geçtiniz.

Özürlü araç amblemli, “Dikkat! Özürlü Aracı” uyarı yazsı olan motorlu aracımla yolun sağından giderken gümrük önünde son moda, yürüyen spor metal kutunuzu kaldırım kenarında bulduğunuz boş bir yerde park etmek için önüme sürdünüz ve aniden durdunuz, yarım metre mesafede duramazdım, bende duramadım arkadan çarptım.

Burnumun kanayıp kanamadığına değil, değerli, yürüyen metal kutunuzun tamponunun yamulup yamulmadığına baktınız.

Bir gün Sakarya caddesinde aynanıza bakmadan binek tipi yürüyen kutunuzun aniden kapısını açtınız, yolun soluna kendimi atarak kurtulmak istedim, arkamdan gelen araçlar benim özürlü amblemli “Dikkat! Özürlü Aracı” uyarı yazısı olan motorlu aracıma çarpacaklardı nerdeyse. Zor kurtuldum.

Deprem sonrasında Küpçülerde eski Karaşahin Akünün önünde sağ tarafta açılan PTT kanalından dolayı daha siz ortada yokken yolun ortasına geçerek giderken nerden çıkıp geldiyseniz geldiniz, özürlü amblemli, “Dikkat! Özürlü Aracı” uyarı yazısı olan motorlu aracımın sol sinyalini görmediğinizi düşünerek yavaşlayın uyarısıyla sol elimle yaptığım işareti de dikkate almadan ilk şoförlük denemenizde daralan yolda sollamaya çalışırken arkadan çarpıp beni PTT kanalına attınız.

Bedenime giyerek yürüyebildiğim birkaç milyarlık yürüme cihazım kırılmış motorum çalışamaz hale gelmiş, sol kolum ağır hasar görmüşken siz olay yerinden kaçmaya çalıştınız.

Siz iş yeriydiniz, siz kırtasiyeydiniz, siz bankaydınız, siz belediyeydiniz, siz sağlık ocağıydınız, siz okuldunuz, biz hariç herkes hizmetlerinizden faydalanabiliyordu.

Ya rampanız yoktu, yada kullanılamaz durumdaydı. Üstelik yöneticileriniz sorumluluktan kaçıyordu.

Biz yaşamak istiyorduk. Bütün diğer yaşayanların yaşam kalitesinde yaşamak ama. Öylesine yaşamak değil. Sadece nefes alarak yaşamak hiç değil. Bunun için sokağa çıkıyorduk. Bunun için konuşuyor, bunun için yazıyorduk.

Dün (mecaz anlamda dün diyorum bunu yıllar olarak anlayın) Posta Gazetesindeki bir haberle hala anlaşılmadığımızı görmüş, çok üzülmüştüm.

İstanbul Büyük Şehir Belediyesi Mecidiyeköy’deki Metrobüs Terminalinin inşasında tekerlekli sandalyeler için yapılan asansörler çalışmıyormuş. Özürlüler vakfı bu durumu kınamış.


Asansörlerde kalan özürlülere halk “Sokakta ne işiniz var? Oturun evlerinizde” diyerek kızıp tepki göstermişler.

Metrobüse binmeye çalışan halk yüzündende özürlüler dışarı çıkamayınca yaya trafiği tıkanmış. Polisten yardım istemişler, “kendiniz yaptınız, size neden yardım edeyim” cevabını almışlar.

Dün böyleydi de bugün durum değişti mi?

Hayır tabii. Çünkü özürlü konularından daha önemli konu var değil mi?

Evet şimdi anladınız mı neden özür borçlu olduğunuzu?

Özürlüyüm, isterseniz kusura bakın özür dilemiyorum. Ama siz bana çook özür borçlusunuz.



Yayın Tarihi: 01.11.2013