30 Nisan 2014 Çarşamba

ŞAİRLERİN ŞİİRLERİYLE SÖYLEDİĞİ

            Merhaba sevgili okurlar! Bu yıl kurak bir kış geçirdik. Yazın çok hissedeceğiz bunu. Uzmanlar batı bölgeleri susuzluğu hissedecek diyor. Sapancayı’da gafletimiz yüzünden kaybediyoruz. Taşkısığın’da Enka’nın elektrik üreten doğal gaz çevrim istasyonuyla artık kışları ilimizde kar görmüyoruz. Diğer fabrikaların baca atıkları buna dahil değil. Çevreci değilim. Herkes büyüyüp gelişirken çevreciliğe takılmak bence akla ziyan bir durumdur. Zaten bugünkü sosyo ekonomik geriliğimizin sebebi sınaileşmekte geç kalmış olmamızdır. Demokrasi kültürümüzde 150 yılı aşkın çabamıza rağmen bunun için yoktur. Konuyu uzatmayayım, çevreci değilim ama çevrenin korunması için hoyratça davranmamamız gerektiğini de düşünüyorum. Doğal afetler hoyratça davrandığımız için çok can alıyor. Bu aynı zamanda uyarıdır da. Görmek istersek tabii.

            Bu haftaki ilk üç şiir gönderilmemiş şiirlerden oluşuyor. Ayrılık şiirlerine devam ediyoruz. 

….    ….   

34
Olmaz ya, oldu diyelim
Çıkıp gelsen bir gün
Beni sevdiğini söylesen
Ne olur bilir misin?
Dünya yörüngesinden şaşar
Ay patlaması sarar dünyayı
Her parçası bizden mektup
Gider evrenin her yanına
Sakın renkleri unutma
Ateş kırmızı, gök, deniz mavi
Yaprak yeşil, başak sarı
Umut pembedir aşkım.
Ben renkleri unuttum
Suskun siyaha boyadım kendimi
Var mıyım, sor beni?
Sor beni gören var mı?
Beş çaylarına, çerez şarkılardan vazgeçtim.
Sarhoş sofralarına meze değil şarkılarım.
Aşkım kadar yüklü şarkılarla ben,
Sana ermek isterim,
Aşkın duası şarkılarla..
Hey erenler! Bana da öğretin ermeyi.
Vermekse işin sırrı,
Bende biliyorum almadan vermeyi.
Bir türlü sevgiliye eremiyorum
Arafta olmak istemiyorum
Muhakkak bir tarafta olayım
Cehennem olsun harlasın ateş
Ateş ormanında kaybolayım
Cennet olsun essin meltemler
Serin sularında sunalar yıkansın
Arafta kalmak istemem
Olmaz ya, olsada gelsen..

Aydın Göle
23 ağustos 2002

***   ***

35
Ağardı tan yeri
Tam yeri
Ve tam zamanı
Söylüyorum gönlümde yatanı
Ben hep seni sevdim, seviyorum
Şükürle anıp bizi yaratanı.
Ruhlar yaratıldığından beri
Seni sevdim, seviyorum.
Bu sevda o kadar eski gülüm
Masallarda adımız sevdamızla anılır
Sevdamız bir masal mıydı yoksa
İçimde bir çalar saat var sana çalan
Her çalışında gastritim azıyor
Hem bana nefes kadar yakınsın
Hem dokunamadığım kadar uzak..
Bu sevda o kadar zor gülüm 

Aydın Göle
23 ağustos 2002

***   ***

36
Bak bakalım sevenine sahip çıkanlara
Onlar mutluluğu hak edenlerdir
Sevenini bulursa insan ermişini bulur
Sen ona ermemiş olsan da hayıflanma
Herkes eremez, bulamazsın arasan da
En koyu muhabbetin içinde
Kendimden geçmişken
“Yaşananlar yalandı.” Düştü aklıma
Yalandı bunlar, külliyen yalan
Beni bırakıp gitmen yalandı
Sevmek tek gerçek
Gözlerin pırıl pırıl yemyeşil bakardı
Buz gibi camlar titrerdi her bakışında
Ben titrerdim cansız yaprak gibi
Al sevgimi yüreğine sevgilim
Uzun bir uykudan uyanacağız göreceksin
Ben seni seviyorum
Yalanın itibarını bozacağım
Bir taşı tekmeler gibi uzaklaştıracağım hayattan
Kadehleri, tabakları
Pencerelerde camları kıracağım
Ceketimi yakacağım sen döndüğün gün
Havai fişeklerle geceye yıldız ekleyeceğim
Güvercin uçuracağım başının üstünde
Gelirsen..
Olmaz ya hani,
Olurda gelirsen
Bak bakalım sevenine sahip çıkanlara

Aydın Göle
26 ağustos 2002

***   ***

            GÖNDERİLMİŞ ŞİİRLER

            Bu hafta gönderilmiş şiirlerden iki şiir sunuyorum. Kime gönderdiğim aklımda değil. Didaktik (öğretici, eğitici) şiire örnek mi diye kendime soruyorum ve fazlasıyla öğretici buluyorum. Bu tarz bir edebiyat emredici yapıya sahip olduğu için bence pek sevimli değildir. Aynı düşünceyi paylaşıyorsak şunu soracağınızdan eminim; “peki bu şiiri neden bize sundun?” İşte bütün sorunda orda zaten. Bu şiiri kendine güveni çok az olan bir kişiye yazdığıma emin olabilirsiniz. Onu yerden kaldırmanın başka yolu yoktu ki.. sizlere de bunu anlatmak için sunuyorum.

….    ….   

183
Eğer kavgan varsa yumruklarına güven
Aşka düştüysen apansız, yüreğine güven
Eğer dostluksa istediğin adaletine güven
Adaletse aradığın, terazideki eline güven
Güvenirsen kendine, ihtimallerin sonsuzluğunda
Güneş doğar topraklarına bin yıllarca
En kadim dostunla ekmeğini bölüşürsün
Düşmanınla bir tas suyunu..
Düşmanın dahi sever seni, güven verirsen
Önce kendine güven, sonra herkese güven ver
Sevgi güvenin nazlı kızı

Aydın Göle
26 ağustos 2002

***   ***

            Kim yalandan hoşnuttur? Sadece yalan söyleyen.. yalana maruz kalan hiçte hoşnut değildir. Çünkü aldatılmıştır. Aldatılanlarda aldatmayı seven olursa ne olur peki? Bütün toplum yalancı olur değil mi? İşte bunun için yalana karşı yazıldı bu şiir.

184
Ben yalanın itibarını bozacağım
Taşı tekmeler gibi uzaklaştıracağım hayattan
Eğer yapamadıysam yalana acıdığımdan değil
Tekme vuran ayağımdan utandığım için

Aydın Göle
26 ağustos 2002

***   ***

            GÖNDERİLMEMİŞ ŞİİRLER

            Gönderilmemiş şiirlere kaldığım yerden devam ediyorum. Bu şiirde sevda ile kazanılan kimlikten bahsediyorum. Yıldırımların krallığından gök kuşağı tacına başka nasıl geçilir ki? Ayrıca sevda küçük çocukluktur, orda hiç yaşlanılmaz.

37
Ben yıldırım krallığından tahtımı terk ettim
Gök kuşağından taç aldım düşüp sevdaya
Şiir okudum gecenin koynunda uyumadan önce
Uyumadan önce seni düşündüm
Seni düşünerek merdivenden kayan çocuklar gibi
Uykuya kaydım
Beni beklerken buldum rüyanın içinde seni
Memnuniyetimden kediler süt çalmadılar bugün
Çünkü ben verdim
Sana rüyada dokunamadım
Ama hayallerim yırtılmıştı
Uç uca diktim
Artık sende büyümesen olur, benim gibi

Aydın Göle
26 ağustos 2002

***   ***

            Yağmurların dudakları kurumuşsa benim dudaklarımı serinletecek su nerdedir. Ona cevap bu şiir.

….    ….   

38
Bahar dalları açmış ellerin
Ellerini öpmeli dudaklarım
Dudaklarım kavruldu sensizlikten
Sensizlikten yağmaz oldu yağmurlar
Yağmurlarında dudakları kupkuru sensiz


Aydın Göle
27 ağustos 2002

***   ***

            İnsan sevdiğiyle ne çok övünür. Hem herkesin görüp bilmesini ister, hem de gören bilenlerin çalmasından korkar. İşte böyle bir şiir bu şiir.

….    ….   

39
Dağıt saçlarını
Yalın ayak yürü toprağın üstünde
Bir papatya tak kulak arkana
Kraliçeler kıskansın seni
Tanrı seni yarattığıyla övünsün
Bende seni sevmekle..
Bende seni sevmekle övüneyim
Kimse bilmesin seni, kimse görmesin
Yok, yok!.. Herkes bilsin tanısın!
Övüneceksem seni herkes bilmeli
Yok, hayır, bilmesinler
Çalarlar seni benden
Çünkü sen yakutum, elmasımsın

Aydın Göle
28 ağustos 2002


İyi pazarlar sevgili okurlar. Haftaya şiirlerle buluşmak üzere..


Yayın Tarihi: 13.04.2014

KENTİMİZDEKİ GÜZELLİKLER, BİR DİLEK VE BİR KAÇ ELEŞTİRİ

Hızırtepe’nin Yeşiltepe mahallesinde engellilerin akülü aküsüz bütün arabalarını tamir eden ve bu arabaları üreten “POLATSAN” adlı bir atölyenin varlığından haberdar mıydınız? Sahibi Aydın Polat’ı tanır mıydınız? Evet kentimizde böyle idealist insanlarda var. 9-10 yıl önce bu fikirlere sahip biri olarak tanımıştım kendisini. Açıkçası başarılı olmasını diliyor ama pekte başarılı olacağına inanmıyordum. Çünkü bu araçları üreten yabancı firmalar her parçanın seri numarasına kadar bilgi veriyor fakat, iş ana beyine gelince oradaki seri numaralarını siliyorlardı. Sakarya Üniversitesi’nde bu araçları incelemeye alan birkaç eloktronik ve bilgisayar öğretim görevlisinin bu noktada bilginin gizlendiğini gördüklerini duymuştum. Aydın Polat yılmamış ve aracını geliştirip gün ışığına çıkarmıştı. Bununla da kalmamış, cüzi bir ücret karşılığı belediyenin bu araçların tamiri için belirlediği şantiyesinde sıra beklemek istemeyen engellilere hizmet vermeye başlamışt. Aydın bey engellilere hem araç üretim ve satışı, hem araç bakımı konularında hizmet vermeye devam ediyor mu bilmiyorum. Keşke bu konu sadece “Polatsan”la sınırlı kalmasa. İlimizden daha başka firmalarda ortaya çıksa. Ne yazık ki engelli bireylerin yaşadıkları istihdam sorununa bağlı olarak satın alma gücü olmadığı için buna pek imkân ve ihtimâl yok. Devlet veya belediyeler alıcı olmazsa ne engellilerin nede üretici firmaların yüzü güler. Engellilerin yüzünü ilk güldüren ilimizin Hendek ilçesinin Belediye Başkanı sayın Ali İnci’ydi. Daha sonra merkez belediyemizde engellinin yüzünü güldüren belediye oldu. Yurt dışında yaşayan Türkler’in kurdukları derneklerle topladıkları araçları 9 yıldır dağıtıyorlardı ki, Büyükşehir Belediyesi Çin malı ithalatçısı bir firmanın Adapazarı bayiiyle anlaşarak bu kervana katıldı.  

Bu arda Sadettin Yılmaz’ın 9 yıl önce meclis üyeliği sırasındaki girişimleriyle, Ortopedik Özürlüler Derneğine gelmiş olan Amsterdam’daki Türk yardım derneklerinin getirmek istedikleri akülü araçları Adapazarı Merkez Belediyesinin getirmesi sağlanmış, merkez belediye başkanı (30 martta yapılan yerel seçimler sonrasın da 3. kez seçilen) Süleyman dişli bununla kalmayıp makine ikmal dairesinde bu araçların montajı, bakım ve tamiri için bir birim oluşturmuştu. O birimde Harun usta engellilerle tek başına boğuşuyor. Geçen sene asansörlü bir minibüs alarak engellilerin onarım gereken araçları dahakolay taşınıyorlar. Harun usta bütün engellilerin ağbisi, kardeşi. Kendiside hafif engelli. Ben dahil hepimiz ona çok şey borçluyuz. Ne yapsak hakkını ödeyemeyiz.

Türkiye sakatlar derneği Adapazarı şubesi ve Sakarya Ortopedik Özürlüler Derneği aynı binada hizmet veriyorlar biliyorsunuz değil mi? O bina Yunus Marketin yanında bulunan prefabrik bir yapı. Yunus marketin karşısına yapılan Essen market dışarıdaki manav reyonunun çekiciliğinden akşam üstleri yolun gidiş geliş yönünde araçların park etmeleri nedeniyle zaten yoğun olan trafik içinden çıkılmaz hal alıyor. Engelli araçlarımızla karşıdan karşıya geçmemiz neredeyse imkansız. Derneğimizin bulunduğu bu cadde de (Sakarbaba Caddesi) engelli uyarı levhası olmasına rağmen araç sürücüleri park ile trafikteki seyir hallerinden hiç vazgeçmeden gönüllerince davranmayı sürdürüyorlar. Bazen yarım saatte karşıya geçemiyoruz. Galiba kentimizde ki sürücülerin engelliler konusunda eğitilmesi gerekecek.

Bunun için Yunus Market ve karşısındaki Essen Marketin olduğu noktada yayalar için BAS-GEÇ konulmasını hassaten rica ediyoruz. Bu konuda ilgili birime verilmiş bir dilekçemizde var.

Adapazarı halkı olarak gezdiğimiz yerlerdeki olumsuzlukları görebiliyor muyuz? Peki gördüğümüz olumsuzlukları ilgili yerlere bildiriyor muyuz? Aslında bu hem bir hak, hem de vatandaşlık görevidir. Nedense bu hakkı kullanmıyor ve görevimizi pek yerine getiremiyoruz.

Sizde hak verirsiniz ki, her yerde bulunmam mümkün değil. Her şeyi oralarda yaşayanlar kadarda göremeyebilirim. Bunun için sizlerin bana gördüklerinizi varsa şikayetlerinizi yazmanızı istiyorum.

Akıncılar Mahallesi Berber ve 15 numaralı Sokaklardaki bir çok ev yollar kilitli parke taşla kaplandıktan sonra diğer mahalle ve sokaklarda olduğu gibi adeta gömülmüşlerdi. Hele Berber Sokaktaki arkadaşım, şu an kanserle boğuşan Recep Coşgun’un evini bir görseniz. İki büklüm eğilmeden eve girmek çıkmak mümkün değil. Orda çok kişi kafasını kapı kasasının üstüne vurmuştu. Ya engelliler ne yapsın? Bunu düşünen var mı? Benim gibi bir engellinin arkadaşını ziyaret etme hakkı olamaz mı? Olmuyor işte. Ona misafirliğe gittiğimde kapısının önünde dışarıda oturuyoruz. Ramazanda iftara çağırıyordu, iftarımızı sırf bu yüzden sokakta yapıyorduk inanın. Deprem öncesi evinin kapısı yolla bir hizadaydı. Rahatlıkla evine girip çıkabiliyordum. Deprem sonrasında yapılan yollar yükselince artık ona çok ender ziyarete gidiyorum.  Bu yüzden her yol yapılışında deprem öncesinde de asfalt üstüne asfalt atılmasını da bildiğim için gömülme korkusuna kapılıyorum. Gidin bakın birçok yerde bahçeler en az yarım metre aşağıdadır. Bu ilkellik değimlidir? Her yol yapımında evlerimizi yıkıp yeni ev mi yapacağız? Maalesef geçmiş Belediye Başkanlarının işgüzâr tutumları yüzünden Adapazarı bu hale geldi. Deprem bu açıdan yeni bir başlangıç fırsatı verdi. Orda da bütün çalışmalar düşünülüp yapılmadığı için bu fırsat kaçtı. Biz yapboz oyununu icat etmedik ama yapbozu çok seviyoruz. Bakkallar durağından Yeni Cami yönüne giderken sağ taraftaki kaldırımlara dikkat ettiniz mi? Ben engelli olarak kaldırımları kullanamıyorum. Kiminde iniş rampası yok. Kiminde kaldırım taşları paramparça. Sözün gelişi “beni boş verin diyelim” de oranın esnafı bu görüntüden nasıl rahatsız olmazlar anlamıyorum. Ben Akıncılar Mahallesinde oturuyorum. Yeni Cami’den Bakkallar yönüne gidişte ışıklardan karşıya geçmek daha kolay ve daha güvenli. Fakat sözünü ettiğim kaldırımların bu hali nedeniyle ters yol aldığım için trafikte tehlikelerle karşılaşıyorum. O zaman bu kaldırımlar neden var?


Yayın Tarihi: 11.04.2014 


ATIN DİZGİNLERİNİ BIRAKMAK, KALEMİ SERBEST BIRAKMAK

Gazetemizin sahibi Abdullah beyle yazılarım için öyle pek sık görüşmeyiz. İlk görüşmemizde gazetenin yayın politikalarını anlatmışlar, uyacağım kuralları belirtmişlerdi. Daha önce yazdığım gazetenin yazı işleri müdürü hanımla bazen görüş alış verişi yapardık. Genellikle yazı dilimi çok beğendiğini ama biraz dik bulduğunu belirtirdi. Daha yumuşak bir dil kullanmamı ve yerel konuları işlememi önerirdi. Bu yüzden kendisinin uyguladığı yayın kuralı gereği birkaç kere yazım yayınlanmamıştı. Kendisi benden o kadar gençti ki, üzerinde var olan sorumluluk bir o kadarda ağırdı. Bazen cesaretsiz olduğunu düşünürdüm, ama ona kızamıyordum. Dedim ya oldukça gençti.

Yerel basın ulusal basın kadar özgür değildir. Neden mi? Çünkü yerel basında Oto kontrol denilen kendini denetleme bir zorunluluk olarak her zaman öne çıkar. Çünkü yerel ölçekte karşılaştığınız sivil ve kamu kuruluşları yöneticileri eşiniz, dostunuz, arkadaşınızdır. Ulusal basında da muhataplarınızla dost veya arkadaş olabilirsiniz ama yerel basındaki gibi onlarla her zaman iç içe olmazsınız. Ulusal basının özgürlüğünü sınırlayan birazda budur. Bakmayın “babam olsa yazarım” diye ortalarda nutuk atanlara. Efelenmek kolay iş. Kimse dostluklarını bozmak istemez. Yasal konuda da dikkatli davranmak bir vatandaşlık görevi. Kamunun huzur ve ahlâkını bozacak davranışta bulunmaya kimsenin hakkı olmadığını herkes onaylar. Bu açılardan da bakarsanız kendinizi denetlediğinizi fark edersiniz. Peki geriye yazacak ne kalıyor diye sorduğunuzu duyuyor gibiyim. Ohooo!... O kadar çok şey var ki.. yazmaya niyetiniz olsunda..

Benim niyetim yazmak, dolayısıyla yazıya konu bulmakta zorluk çekmiyorum. Konular beni değil ben konuları seçiyorum. Çünkü haberci değil köşe yazarıyım. Bunda etkili olan hayat görüşüm, aldığım aile terbiyesi ve eğitimdir. Burada bir parantez açmam gerek. Eğitim derken bunun içine okulu koymayı çok isterdim. Engelli oluşum yüzünden haftada bir iki gün gidebildiğim ilk öğrenim hayatımın sonunda, o dönem okul idarelerinin devam mecburiyeti gereği kaydımı yapmadıkları için, bu mümkün olmadı. Parantezi kapatalım. Sözün kısası yazılarım 58 yıllık bir yaşamışlığın ve bilgi birikiminin eseridir. Bunda arkadaşlarımın payı çok büyük. Herkes bana adeta bilgi yağdırıyorlar. Üstüne kütüphane üyeliklerimi de ekleyin.

Bir özelliğimde habere boğulmamamdır. Ana başlıklar üzerinden haber seçerim. Her haberi okuyacak kadar vaktim yok! Okumaya da gerek görmüyorum. Hem kim kimi vurmuş, kim hangi kızı kaçırmış umurumda değil. Bu gibi haberlerin istatistiki sonuçları haberlerin kendilerinden daha önemlidir. O, toplumsal gidişatımızın haberdarıdır. Bakın bu ilgimi çeker işte.

Arkadaşlarım bana bilgi yağdırıyor adeta demiştim ya; onlardan da söz etmek isterim biraz.

*Çıktığım kahvehanenin sahibi Oğuz Yoldaş arkadaşım eline geçen her belge ve tarihsel yazıyı, birde gazetelerin varsa tarih eklerini benim için biriktiriyor.

*Ahmet Aslanoğlu benim gezici muhabirim gibi, gördüklerini not edip getiriyor.

*Mehmet Baloğlu bir siyaset uzmanı (bu aralar aramız serin). Görüş ve önerileri bir yazar için çok önemli.

*Sadettin Yılmaz sahip olduğu titrine rağmen engelliler konusunda bilgisini kendisine saklamayan ve bunların kamuoyunca paylaşılmasını isteyen biri. Onunda katkısı çok büyük.

*Selim Özen kardeşimde kendisi başlı başına haber.. bu yıl yapılan yerel seçimlerde MHP aracılığıyla meclis üyeliğine seçtik. Artık yerel mecliste bir sözcümüz o.

*Kadim Yunandan beri dostum Faruk Karagöz kimsenin göremediğini gören, öyle ortalarda dolaşmayı sevmeyen biri olarak o kadar çok konu getirir ki, hangisiyle ilgileneceğimi şaşırırım.

*Bu arada mahrukatçılar odası yönetim kurulu üyesi ve eski başkanı Hamdi Çiçek ağabeyimi es geçmek olmaz.

*Çok değişik şablonlarla olaylara bakan, işe espri katarak herkesi güldüren, başbakanımızın yılmaz savunucusu Yavuz’umuz var birde. Bir gün onun yüzünden Oğuz arkadaşım hepimizi kahvehanesinden uzaklaştırır mı acaba diyorum. İnandığı fikirlerini öyle inatla, kimseyi dinlemeden ve yüksek sesle savunuyor ki, birileriyle kavga ettiğini sanırsınız.

Aslında bugün bir teşekkür yazısı yazacaktım. Bu kez yazı bana hükmetti. Bende kalemimi serbest bıraktım. Yazı nereye giderse bende oraya gittim. Eski gezginlerde atlarının yada eşeklerinin dizginlerini serbest bırakırlarmış. Onlar nereye gitmek isterse oraya gitmek eğlenceli olur diye düşünürlermiş. Bunu derken aklıma epey önce izlediğim günümüzün atları-eşekleri otomobillerle ilgili bir haber geldi. Elektrikli ve şoförsüz bir otomobil üretilmiş. Yani dizginler serbest. Hem kaza riski hiç yok! Önündeki aracı durabileceği kadar bir mesafeyle izliyor. Ne sürat yaparsa yapsın önündeki araca hemen uyum gösteriyor. Bu durumda kaza olur mu? Gördüyseniz sizde şaşırmışsınızdır. Sanki direksiyonda hayalet var. Direksiyon devamlı bir sağa bir sola küçük küçük hareket ediyor. Yol belleği diyeceğim bir navigatör, yarasaların önündeki duvarı yada cismi algılatan mantıkla bir çeşit radar diyebileceğimiz optik gözlerle çok güvenli yolculuk yapılıyordu. Bu, herkes için, ama daha çok biz engelliler için çok sevindirici bir haberdi.

Gördüğünüz gibi kalemi serbest bırakarak nerelere geldik. Artık kalemi elimize alıp durmanın zamanıdır.

Bu yazıdan yazı işleri müdürümüz memnun olacak eminim.



Yayın Tarihi: 09.04.2014

TEMİZ BİR ŞEHİR İÇİN

Modern şehircilik nasıl olmalı? Birer yurttaş olarak bunda üstümüze düşen görevler nelerdir? Kurum ve kuruluşların modern şehirciliğe katkısı neler olmalıdır? Bu soruların cevabında yaşadığımız şehrin modernliği yatıyor. Her şeyden önce bireyler modern düşünceli olmak zorundadırlar. Modern düşünceli bireylerin çokluğuyla şehirler modern olurlar. Peki modernlik nedir sorusuna verilecek bir cevap aranırsa ne denilebilir?

“Modern” kelimesi “Muasır” kelimesinin karşılığı olarak türetilmiştir. 
“Aynı asırda yaşayan” anlamındaki “muasır” ın karşılığı olan çağdaş “aynı zamanı paylaşan” anlamına gelir.. Atatürk ve İsmet İnönü çağdaştır. Tıpkı Fuzûlî ve Nesîmî'nin çağdaş olmaları gibi. Aynı devirde, aynı zaman diliminde yaşamışlardır. Anlam budur fakat anlaşılan bu değildir.. 

Çağdaş kelimesi günümüzde “Modern” kelimesinin yerine kullanılır. Modern yani “şimdiki zamana ait olan”, moda olan..  Eski Latincede “modernus” âdâba (görgü kurallarına), dolayısıyla edebe (terbiyeye) uygun olan, yakışan anlamında farklı bir kullanımı da var. 

Kelimelerin kökenleri tam anlamları vermez. Zira o kelimeyi kullanan insandır, kelimeye anlam katan da insandır.. İşte bütün çatışmalar buradan çıkıyor zaten. Herkes kendi anladığının gerçek anlam olduğunu söylüyor.

Bizim “modern” denince anlamamız gereken, zaman içinde kazanılmış haklar ve özgürlüklerin kendisidir. Gelecek zamanlarda bu haklar ve özgürlükler bugünden çok daha farklı olacaktır. O zamana ait modernlik tanımı da değişecektir tabii. Bugün düne göre olan değişiklik gibi..

Bütün çağlarda değişmeyen modernlik algısı temizlik, daha sonra tertip ve düzendir. Çağlar içinde bu giderek gelişmiştir. Fakat kullanılan araçlar bir yönüyle bu temizlik ve düzeni sağlarken başka yönleriyle kirlilik oluşturmuşlardır. Bu konuya ulaşımdan örnek verebiliriz. Atlı arabalarla, faytonlarla yapılan ulaşımda at dışkısı çevreyi kirletirdi. Motorlu taşıtlarla yapılan ulaşımdaysa egzoz gazları kirliliğine motor ve klakson sesleriyle ses kirliliğini eklemek gerekir. Bundan ayrı olarak temizlik malzemelerinin çokluğu ve temizlik aletlerinin kullanılması daha temiz bir çevreyi getirdi. Fakat belediyelerin, çevre ve sağlık il müdürlüklerinin sanayiden ulaşıma kadar her kesimde denetim yapmaları şart! Bunların denetimlerini yapabilmeleri için bizlerin yurttaş olarak duyarlı olmamız gerekiyor.

Bunları mahrukatçılar odası yönetim kurulu üyesi ve eski başkanı “Hamdi Çiçek” ağabeyim bir sohbetimiz sırasında belediyelerin çevre ve sağlık il müdürlüklerinin sıkı denetim yapmadıklarını söylemişti. “Şehrin görünümünü ne kadar güzelleştirirseniz güzelleştirin, temizlik ve düzenin olmaması durumunda sağlık sorunlarıyla karşılaşılır” dedi.

Pekte uzak olmayan bir geçmişte şehir içinde bir lokantaya gitmiş. Ptt’nin çalışmaları nedeniyle lokantaya müşterilerle birlikte dışarının tozu toprağı giriyormuş. Bir ara elini yıkamak için lokanta sahibinden izin istemiş. Onlar Hamdi Çiçek ağabeyimi mutfağa buyur etmişler. Mutfağın görünüşü çok berbatmış. Elini yıkadığına çok pişman olmuş. Kap kacağın hali orda nerdeyse istifra etmesine sebep oluyormuş.

Şimdi onun adına soruyorum, yeni eski fark etmez, döner ekmekçiler, lokantalar ne kadar denetleniyor? Kaçının ruhsatı iptal edildi, kaçı temizlik şartlarına uygun çıktı? Sağlık bu. Şakaya gelmez!

Bu sözünü ettiğim işin sadece bir yanı. Daha ne çok konuda, ne çok ihmal ve ihlaller vardır kim bilir? İşte bu nedenle, hazır yerel yöneticilerimiz bir daha seçilmişken ki kendilerini ayrı ayrı kutluyorum, daha yaşanılır bir şehir için sizlerinde şikâyet, dilek, istek ve desteklerinizi bekliyorum. Aşağıdaki e-posta adresime açık adres ve kimlikle iletilerinizi yollarsanız yazacağınız konulara bu köşede yer vereceğim.


Yazışma Adresim: www.goleaydin@hotmail.com



Yayın Tarihi: 07.04.2014

ŞAİRLERİN ŞİİRLERİYLE SÖYLEDİĞİ

Merhaba sevgili okurlar, biliyorsunuz Pazar günleri sadece kendi yazdığım şiirlere yer veriyorum. Bugünde öyle yapalım ve konuyu değiştirmeyelim. Tatil günlerinin dinlenmekten ve eğlenmekten başka amacı olmamalı. Zaten hayat şartları yeterince bunaltıyor, birde tatilimiz zehir olmasın değil mi?

İlk iki şiir dost ve arkadaşlara “GÖNDERİLMİŞ ŞİİRLER.”

….    ….   

179
Aşkta bula bula buldum çıkmaz sokağı
Yüreğimi yoklar durur bir sinsi bukağı
Tetik arar durur terli şakağı
Çekmeye parmağın cesareti yok

Aydın Göle
11 ağustos 2002

***   ***

180
Kırk ambarda biriktim
Kırk değirmende öğütüldüm
Kırk elekten geçtim
Kırk süzgeçten süzüldüm
Aklımı yitirdim sevdanla
Bilgeliğe ulaştım
Sana ise asla!..

Kırk denizin tuzunu
Kırk yılın otuzunu
Verdim almadın

Kırk nehirde
Ruhumda, bedenimde
Arındı.
Sonra seni aradım
Yanımda yoktun

Aydın Göle
11 ağustos 2002

***   ***

GÖNDERİLMEMİŞ ŞİİRLER

Sırada dört tane gönderilmemiş şiirler var. Bildiğiniz şey, saklı gizli değil. Bir sevdanın sonunda gelen ayrılık ve bu ayrılık üstüne yazılmış denemeler. Bence şiir de.. sizce de şiir ise keyfime diyecek olmaz o zaman. Bu şiirde sevgili her sevgili gibi yasaklar koyuyor. Serdede gurur var. Yoksa yasak masak tanımam. Ama onun bilmediği bir şey var; yasaklar umulmadık biçimde kışkırtıcıdır. O zaman sevgiliyi daha çok düşünürsünüz. Yoksa sevgililer bunun için mi birbirlerine yasak koyarlar?

Tarihte de, günümüzde de yasaklar çok konulmuştur. Bu uğurda çok çile çekenler olmuş. Felsefede buna karşı duran filozofların olduğunu görürüz. Kral değişir, yeni kral gelirken bu düşünce adamlarını affedermiş. Anadolu uygarlığında bu düşüncede yaşamış bir filozof var: Romen Diyojen. Bu filozof bir fıçı içinde yaşarmış. Bir gün Diyojen’in ününü duyan Makedon kralı Büyük İskender filozofu ziyaret için bugünkü Sinop’a gitmiş. Diyojen fıçısının önünde güneşlenmekteymiş. Büyük İskender bu fikir adamına saygıyla “dile benden ne dilersen” demiş. Romen Diyojen o ünlü sözünü söylemiş: “Gölge etme başka ihsan istemem!”

Diyojen’e göre bir kral bir karaldı, o kadar. Hiçbir kralın kendisinden insan olarak hiçbir farkının olmadığını savunur söylerdi. Onlara göre her kral ancak insanın vücudunu hapsedebilirlerdi. Duygu, düşünce ve hayallere erişmenin kimsenin harcı olmadığını düşünürlerdi. Bunun için cesurdular.

Şiiri birazda bu fikirlerle okur musunuz? Hangi sevgili bizi sınırlarmış değil mi?

….    ….

29
Halâ uçuyor musun
Benden halâ kaçıyor musun güvercinim
Bitmez sandığın enginler biter
Kanatlarında derman kalmayınca
Mavilikler insanı coşturur
Yasaklar belki susturur
Ama duygulara..
Ama düşüncelere..
Ama hayallere..
Hiçbir yasak yetmez
Varsın dile gelmesin sevgi sözcükleri
Araya mesafeler girse ne olur
Ben gene seviyorum, seveceğim seni

Aydın Göle
12 ağustos 2002

***   ***

Özlemini çektiğiniz kişinin bütün özelliklerini bilirseniz o kişinin ayak seslerine bile kulak kabartırsınız. Duyduğunuz ayak sesi sevgilinizin ayak sesiyse kalbiniz yerinde durmaz olur o sesle. Sevgilinin eli, gözleri, gölgesi, ayak sesleri akıldan gitmez ki hiç. İşte bunu anlattığım bir şiir.

30
Nelerini özledim senin nelerini
Can simidim ellerini
Yeşilinde boğulduğum gözlerini
Hep ışık vardı arkanda
Senden önce odama gölgen girerdi
Onu özlerdim
Gölgenden önce ayak seslerini duyardım
Onu özlerdim
Sonra
bütün endamınla görünürdün ya kapıda
Yüreğim zavallı
Yerini unuturdu
Sana koşardı
Bunları özledim
İşte bütün bunları

Aydın Göle
13 ağustos 2002

***   ***

Kim sevdiğinden ayrı kalabilir? Hangi anne yavrusundan uzakta yaşar? Ayrılık ciğerde yanan bir ateştir. Tatmayan bilmez. Ama hayat insana her duyguyu yaşatır. Ondan kaçış yok!

31
Sensizliğe katlanmak
Cehennemde yanmaktan zor
Kendimi yenemiyorum
Seni unutamıyorum
Seni yenemiyorum
Yenmeyi düşünemiyorum zaten
Hayaline mağlûbum
Sen gel!
Yeter ki gel!
Bütün kalelerim teslim olacak
Savaşmadan.

Aydın Göle
13 ağustos 2002

***   ***

Ayrılık sonrası insan daha çok içine kapanır. Sanki o zaman kişinin kendisine eziyet etmesi kutsal bir görevdir. Bütün birlikte dinlenen şarkılar Azrail kesilirler. Hiç birini dinlemeye
can dayanmaz.

….    ….

32
Bu sabah yağmur yağmıyor
Bu sabah hava güneşli
Eylül yapışmış ağustosun eteğine
Renkler sevdalı, renkler sarhoş
Ben sana müptelâyım,
renkler sana vurgun
Sensiz; ağır yaralı sürüngen günler.
Ben yaralıyım, günler yaralı
Üstelik radyom halâ suskun
Dinleyemiyorum bütün şarkıları
Şarkılar bir jilet
Boğazımı kesiyorlar halâ
Bir gün katilim olacak bu şarkılar
Korkuyorum, çok korkuyorum
Olur olmaz yerlerden çıkmaları yok mu
Beni hiç etmeye kararlı şarkılar
Kurtar beni sevdiğim
Kurtar bu şarkılardan

Aydın Göle
16 ağustos 2002

***   ***

GÖNDERİLEN ŞİİRLER

Gene eşe dosta kısa mesajla gönderdiğim şiirlere dönelim. Geçen hafta intihar girişiminden söz ettiğim arkadaşım için yazdığım bu şiirde onu ona benim gözümle anlatıyorum.

….    ….

180
Pcpc (yani pisipisi)
Bu alemin kim efendisi
Sen misin?
Güldürme beni!
Rüzgâr atar uzaklara
Ateş yakar, su boğar
Sen misin?
Güldürme beni!
Senki minicik kedi
Süt içtiğin tası devirmişsin
Kaçmışsın bir ağaca
Pisipisi 
Kim bu alemin efendisi?
Sen misin?
Güldürme beni!

Aydın Göle
20 ağustos 2002

***   ***

Umutsuzluk anımda yazdığım şiirlerden biri. Yüzüm ben ne yaşamış olursam olayım dostlarıma karşı çok güleçti. İçimde fırtınalar kopardı, onları üzmezdim. Bunun bence
bir faydası var. Öylelikle her olayı kendi içinde ele alma becerisi kazandım. Üzüldüğüm şeyi üzüldüğüm yerde bırakırım. Benim için başka yer başka duygudur. Onun için her şeyi kompartmanlara ayırırım. Bir kere şöyle düşünün; evin her bölümü ayrı göreve sahiptir. Yüznumara da (çok medeni olduğumuz için yabancı dilde WC dediğimiz yer) uyuyabilir misiniz, yada yatak odasında misafir karşılayabilir misiniz?  Hayır mı dediniz? Gördünüz mü biz zaten hayatımızı kompartmanlara bölmüşüz, duygularımızı da o halde bölebiriz.

….    ….

181
Mavi misketti cebimde dünya
Çocuk saflığında mutluluk sattım
Sudan ucuza
Ama ben ağlıyordum ölen serçelere,
O serçelere ağıtlar yaktım.
Yarınları aradım
Dünlerden, bugünleri
Bulamadım.

Aydın Göle
20 ağustos 2002


***   ***

Şimdinin “Vodafon’u” o zamanın “Uzan” gurubunun “Telsim’i”  “cepchat” servisi açmıştı. Bende birkaç arkadaşımla bu servisten yararlanmış, kendime “şiir” adıyla bir oda kurmuştum. Bir gün bu odaya kendini bilmezin biri dadandı. Çok akıllı biriydi. Adını gizliyordu ne yazık. Sataşmadığı kimse bırakmamış, odam “şiir” odası olmaktan çıkmıştı. Bu şiir ona yazıldı, odadan herkes okudu.

….    ….

182
Belki halâ bezle gezmiyorsun
Sürekli nezle olduğun belli fakat
Havadan nem kapmasan
bir adın olurdu
Bir suçun mu var senin
Kimden kaçıyorsun
Kendi boyun ne ki
Bizi küçümsüyorsun
Pire bile senden büyüktür
Ölecek yer mi arıyorsun
Git buradan kirletme bahçemizi

Aydın Göle
21 ağustos 2002


İyi pazarlar sevgili okurlar. Tekrar görüşmek umut ve dileğiyle hoşça kalın.


Yayın Tarihi: 06.04.2014 


KARADUTUN İÇLİ HİKÂYESİ

KARADUT

Karadutum, çatal karam, çingenem 
Nar tanem, nur tanem, bir tanem 
Ağaç isem dalımsın salkım saçak 
Petek isem balımsın ağulum 
Günahımsın, vebalimsin. 
Dili mercan, dizi mercan, dişi mercan 
Yoluna bir can koyduğum 
Gökte ararken yerde bulduğum 
Karadutum, çatal karam, çingenem 
Daha nem olacaktın bir tanem 
Gülen ayvam, ağlayan narımsın 
Kadınım, kısrağım, karımsın.

BEDRİ RAHMİ EYÜBOĞLU

***

Bugün bu şiirle yazıya başlamak istedim. Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun adını akıllara kazıyan bu şiirini kim bilmez, kim sevmez ki? Bundan 16-17 sene önce Fatih Kısaparmak bu şiiri bestelemişti. Azeri ritimli bu muhayyer şarkıda şiir kadar çok tutulmuştu. Belkide şu anda şarkıyı mırıldanıyorsunuzdur bile.

Dut çocukluğumdan beri çok sevdiğim meyvedir. Eskiden nerdeyse her bahçede ağacını görürdünüz. Bizim sokağımızda dört bahçede dut ağacı vardı. Şimdi bir bahçede aynı ağaç her bahar sonu, yaz başı dut vermeye devam ediyor. İpek böcekçiliği yapanlar mutlaka dut ağacına ihtiyaç duyar. Çünkü o tırtıllar dut yaprağıyla beslenirler.

Dutun birkaç çeşidi vardır. En yaygın olanı beyaz duttur. Şimdide bunları ve faydalarını görelim.


BEYAZ DUT: Adından da anlaşılacağı üzere beyaz renkli, gayet tatlı değişik iriliklerde, bir kısmı çekirdeksiz bir türdür. Bu dutu karıştırmaya imkan yok. Beyaz dut şu an için ülkemizdeki toplam dut üretiminin yaklaşık %95 ini oluşturmaktadır. Daha çok pekmez, pestil, köme gibi işlenmiş ürünler olarak kullanılan beyaz dut aynı zamanda çerezlik olarak da kurutulup tüketilmektedir.

MOR DUT: Tat olarak beyaz duta çok benzer hatta tat olarak ayırtedilmesi hayli güçtür. Albenisinden dolayı daha çok taze olarak tüketilir. Şu ana kadar işlenmiş ürün olarak pek değerlendirilememiştir. 

KIRMIZI DUT: Karadut ile en fazla karıştırılan tür bu türdür. Kendi içinde de bazı çeşitlilikler göstermesine karşın genelde erken olum döneminde kırmızı olan rengi tam olum döneminde siyaha döner. Beyaz dut kadar tatlı olmasa da bazı tipleri tatlı, az tatlı veya çok az ekşi-tatlı olabilir. Yani şeker içeriği orta ve az asitli dutlar “kırmızı dut” olarak adlandırılır. Bu tür kuru madde içeriği yüksek olduğu için daha çok kurutmalık olarak kullanılmaktadır. 

PARMAK DUT: Şeker miktarı daha az olmakla birlikte tad olarak beyaz veya kırmızı duta benzer yani asitliği çok azdır. Ağızda ekşilik bırakmaz. Kuru madde oranı yüksektir. En önemlisi şekil olarak ince uzun hemen hemen serçe parmağı büyüklüğünde ve şeklindedir. Diğer dutlara göre daha sıcak ılıman yerleri tercih ederler. Türkiye’de akdeniz ve ege sahillerinde daha verimli ve kaliteli olur. Diğer dutlara göre daha erken dönemde olgunlaşır. Albenisi ile taze olarak tüketilir. Ülkemize yeni girmiştir. Bazı çevrelerde Pakistan dutu veya Avusturalya dutu olarak da adlandırılır.

KARADUT: Az olgun meyveleri kırmızı ve koyu kırmızı, çok olgun meyveleri siyahımsı kırmızı olan SULU, asidik-EKŞİ dutlar “KARADUT” olarak tanımlanır. Diğer dutlardan ayrılan en belirgin özelliği bol sulu ve eşsiz şeker asit dengesi yani aromasıdır. Karadutun yöresel isimlerinde de çeşitlilik gözlenir. Örneğin karadut; Tokat-Erbaa taraflarında “ekşiare”, Kahramanmaraş, Malatya ve çevrelerinde “urumdut”, Manisa dolaylarında “şurupluk dut” ve Hatay-Antakya civarında “tuti” olarak adlandırılır. Pakistan’da Urduca dilinde “toot” olarak, ingilizcede ise yine karadut anlamında “black mulberry” olarak adlandırılır. Karadutun taze tüketimi raf ömrünün sınırlı olmasından dolayı çok azdır. Daha çok meyve suyu, reçel, marmelat, özellikle Kahramanmaraş’da dondurma ve Şebinkarahisar’da pekmezi yapılarak değerlendirilir. Bu amaçla hasattan sonra meyveler hemen işlenmeyecekse şoklama ünitelerinde kullanılacağı zamana kadar bekletilir.

Dut böyle bir meyve işte. Bahçeler azaldıkça manavlarda görünür oldular. Fakat bunu meyve olarak diğer meyveler gibi tüketme alışkanlığımız ne yazık ki yok! Bu yüzdende yaygın biçimde üretilmiyor.

Dut konusunu yazmama neden olan dutun mitolojik hikâyesidir. Sırada bu hikâye var. Beğeneceğinizi umuyorum.

***

Bir zamanlar birbirlerine âşık iki genç vardı.

Kızın adı Tispe, delikanlının ki, Piremus idi.

Yan yana evlerde otururlardı; birlikte büyüdüler ve çocukluklarından beri birbirlerine âşıktılar. Aileleri bu aşka karşıydı. Ama onlar, bu derin sevgiden vazgeçemiyorlardı. Bir gece, gizlice ormandaki ağacın altında buluşmaya karar verdiler. Tispe, ağaca Piremus’tan önce varmıştı. Uzaktan ağzından kanlar akan kocaman bir aslan gördü. Korktu; hemen yakındaki bir mağaraya saklandı. Ama koşarken boynundaki eşarbı düşürmüştü.

O sırada Piremus geldi. Kocaman aslan, biricik sevgilisi Tispe’nin eşarbını parçalıyordu. Tispe’nin öldüğünü düşündü; onsuz yaşayamazdı. Belinden hançerini çıkardı ve göğsüne sapladı. Cansız bedeni kanlar içinde yere düştü. Tispe korkusunu yendi; mağaradan çıktı. Ağacın altına geldiğinde o korkunç sahneyle karşı karşıya geldi. Piremus’un cansız bedeni yerdeydi; elinde Tispe’nin düşürdüğü eşarbını tutuyordu. Piremus’un, kendisinin öldüğünü sanıp, canına kıydığını anladı. Bir an bile düşünmeden hançeri alıp göğsüne sapladı. Ölüm bile onları ayıramadı. Bedeni, Piremus’un vücudunun üzerine düştü.

Ve Tanrı, o yüce aşkı ölümsüzleştirmek amacıyla, bu çiftin buluştuğu ağacı onlara adadı. Piremus’un kanını bu ağacın meyvelerine, Tispe’nin gözyaşlarını ise, ağacın yapraklarına verdi. O günden beri, karadut ağacının meyvesinin çıkmayan lekesini (Piremus’un kan lekesini), dut ağacının yaprakları (Tispe’nin gözyaşları) temizler…
Bilir misiniz, karadutun lekesi çıkmaz ama elinize ağacın yaprağını alıp ovuşturursanız, o lekenin çıktığını görürsünüz. 


Yayın Tarihi: 04.04.2014 

OLAĞANÜSTÜ “HIYAR”

Yaz meyveleri içinde seveninin taa uzaklardan başını döndüren salatalık yada diğer adıyla “hıyar” çok talihsiz benzetmelerin adıdır da. Beğenmediğimiz, kaba, işe yaramaz kişilere “hıyar” adını koyarız. Yani çoğumuza göre bu meyve gereksiz meyvelerdenmiş gibidir. Hatta işi ileri götürüp erkeklik organıyla özdeşleştirenleride görürsünüz. Bütün bu olanlar bir milletin kültürünün dile yansımasından başka bir şey değildir. Dili olmayan “hıyar” bütün masumluğuyla varlığını sürdürüyor. Oysa “hıyar” deyipte geçmemek lazımmış.  Bir süre önce bu bilgiler "The New York Times" gazetesinde yayımlanmış. Onları gazetelerden okuyunca bu sevdiğim meyvenin değer kazanması için bu yazıyı kaleme aldım.

1. Hıyar, günlük ihtiyacınız olan birçok vitamini içerir. Tek bir hıyarda Vitamin B1, Vitamin B2, Vitamin B3, Vitamin B5, Vitamin B6, Folik Asit, Vitamin C, Kalsiyum, Demir, Mağnezyum, Fosfor, Potasyum ve Çinko ihtiva eder.

2. Öğleden sonra yurgunluk mu hissettiniz? Kahveyi, çayı, soğuk içecekleri bir tarafa bırakın ve bir hıyar yiyin. Hıyar iyi bir B vitaminler ve Karbohidratlar kaynağıdır ve yediğinizde saatler sürecek yorgunluğunuzu kısa bir sürede ortadan kaldırır.

3. Banyo veya duştan sonra aynanızın buğulanmasından şikayetçi misiniz? Bir hıyar dilimini alıp aynayı ovun. Hem buğulanma yok olacak hem de pırıldayan bir aynaya ve nefis bir kokuya sahip olacaksınız.

4. Haşereler bahçenizi veya saksı bitkilerinizi mahvediyor mu? Bahçeniz için bir aluminyum tabağa (ya da aluminyum folyoya) hıyar dilimlerini koyup, ortada bir yere yerleştirin. Saksılarınıza ise birkaç dilimi toprağın üzerine yine aluminyum tabak veya folyo ile yerleştirin. Bütün mevsim haşerelerden kurtulacaksınız.  Hıyardaki kimyasallar aluminyum ile etkileşerek insanların algılayamadığı ama haşereleri deli eden bir koku yayar ve onların ortadan kaybolmalarına neden olur.

5. Bayanlar, sokağa çıkmadan önce veya denize-havuza girmeden önce bir süreliğine selülitlerinizden kurtulmak ister misiniz? Sorunlu bölgelerinizi birkaç dakika süreyle hıyar dilimleriyle ovun. Hıyardaki fitokimyasallar derinizdeki kollajenlerin gerilmesini sağlar, dış tabakayı sıkılaştırarak selülitlerin görüntüsünü azaltır. Aynı şekilde kırışıklıklara da iyi gelir (özellikle de göz civarındaki).

6. “Akşamdan kalma” sorununuzdan veya kötü bir baş ağrısından kurtulmak ister misiniz? Yatağa girmeden önce birkaç dilim hıyar yiyin ve ertesi sabah dipdiri, baş ağrısız kalkın. Hıyar, vücudun kaybetmiş olduğu gerekli besinleri takviye edici yeterli miktarda şeker, B vitaminleri ve elektrolitleri ihtiva ettiği için yediğiniz birkaç dilim sorunlarınızı hemen yok eder.

7. Özellikle diyet yapanlar, açlık dürtünüzü ortadan kaldırmak mı istiyorsunuz? Hıyar yiyin.

8. Evinizde ayakkabı boyanız mı kalmadı? Taze kesilmiş bir hıyar ile ayakkabınızı ovalayın. İçerdiği kimyasallar ayakkabınıza hem harika görünen bir parlaklık verir hem de deriyi su geçirmez hale getirir.

9. Evinizde bir kapı, pencere ya da benzer bir şey gıcırtı mı yapıyor? Bir dilim hıyarı alıp gıcırtı yapan yerlere sürtün (tabii sürtünme yapan yerlere, menteşenin dışına değil!!) gıcırtı gidecektir.

10. Kendinizi gergin, bitkin mi hissediyorsunuz (özellikle ders çalışan öğrenciler, yeni bebek sahibi olmuş anneler ve diğer herkes) ? Bir tas kaynar suyun içine bir bütün hıyarı ince dilimler halinde keserek koyun. Tası da bulunduğunuz odada uygun bir yere koyun. Hıyardaki kimyasallar ve diğer besinler kaynar suyun içine girince tepki gösterirler ve suyun buharı ile birlikte bulunduğunuz odaya yayılarak nefis bir aroma yayarlar. Bu aroma sizlerin tüm gerginliğini alarak sakin kişiliğinize dönmenizi sağlayacaktır. Özellikle öğrenciler bunu denemelidir.

11. Yemek yediniz (örneğin kebap) ve ağzınızdan kötü koku yayıyorsunuz. Bir hıyar dilimini alıp dilinizle damağınıza yerleştirin ve en az 30 saniye öyle tutun. Ağzınızda kötü kokulara neden olan bakterilerin fitokimyasallar sayesinde ölmesi nedeniyle bu sorundan kurtulmuş olacaksınız. (Soğan-sarmısak kokusu konusunda bir bilgi yok. Bunu da siz deneyin ve sonucu görün.)

12. Evyelerinizi, lavabolarınızı çevreye zarar vermeyecek bir şekilde temizlemek ister misiniz? Bir dilim hıyarı alıp temizlemek istediğiniz yeri ovun. Sadece yılların birikimi lekeleri kirleri temizlemekle kalmaz, ayrıca güzel bir parlaklık verir temizlediğiniz yere. Bunun yanında elleriniz de o temizlik malzemelerin verdiği zararlardan kurtulmuş olur.

13. Kalemle yazarken bir hata yaptınız ve hatayı silmek istiyorsunuz. Hıyar kabuğunu alıp yavaş ve nazikçe silmek istediğiniz yazıya sürtün. Boya kalemlerinde ve keçe kalem yazılarında da oldukça yararlı. (Bilirsiniz bazen çocuklarımız duvarlara yazılar yazar, resimler yaparlar. Onlarda da deneyebilirsiniz.)

Nasıl? “Hıyar” konusunda fikriniz değişti mi? Öyle kolayından sırf şekli nedeniyle bir insana “Hıyar” diyecek misiniz? O kadar şekilci olmayın canım. Şeklin altındaki gerçek hiçte öyle değil çünkü.


Yayın Tarihi: 02.04.2014