31 Mayıs 2014 Cumartesi

ÖNEMSİZ BİR YAZI

Merhaba sevgili okurlar. Kimi zaman beklenmedik arızalar olunca ne yapacağımızı şaşırıyoruz. Geçtiğimiz Pazar günü aniden modemim bozulunca bu duruma düştüm. İnternete giremeyince yazı da gönderemedim. Dolayısıyla mecburi bir tatil yapmış olunca pazartesi günü yazımı okuyamadınız. Affınıza sığınıyorum. Bir günlük aradan sonra gene karşınızda olmanın zevkini yaşıyorum. Yazımı kısa tutacağım çünkü misafirimiz olan teyzemizi uğurluyoruz.

Aynı şekilde dört sene önce Almanya’dan başka bir teyzem ve eşi gelmişti. Teyzem Arnavut; hiç Türkçe bilmediği için onunla her gelişinde bakışmayı yeğliyoruz. Aramızdaki sevgi bağı gözlerimizle anlaşmamızı sağlıyor. Öyle şefkatli bakıyor ki, benim engelli oluşumdan eridiğini görüyorum. Eniştemde Arnavut, biraz Türkçe biliyor. Bildiği Türkçe, sohbet etmemize yetmiyor. Benim konuştuklarımı anlaması için kılıktan kılığa giriyorum. Sanki tiyatroda bir oyun oynuyorum. Kullandığım kelimeleri zaman çekimlerinden ve eklerden arındırıyorum. Ortaya garip bir dil çıkıyor. Yabancı ancak bu kadar Türkçe konuşur. Az Türkçe bilenlere böyle konuşmanın yararlı olduğunu görüyorum. Kelimelerin yetmediği yerde jest ve mimiklere baş vuruyorum. Hiç değilse sohbet etme imkânı buluyorum.

Eniştemin ismi ilginç; Acem. Acem biliyorsunuz İranlı demek. Arnavut’un acemi bilmesi bana ilginç geliyor. İran nere, Makedonya nere.. bu ismi Osmanlının o coğrafyaya götürdüklerinin bir işareti olarak görüyorum.

Eniştem daha önce dayımla Türkiye’ye 1977 yılında gelmişti. Dayımla birlikte az meşk etmemiştik. O da sesiyle bize katılıyordu. Dayım Arnavut halk şarkıları tutkunu. Ben her parçayı bilmiyor, sadece gitarla akor atıyordum. Bu özelliğim aklında kalmış. Org çaldığımı söyleyince ona da çalmamı istedi. Kız kardeşim, benim her şeyim Nurşen’im bir gece orgu kurdu. Başladık meşk etmeye.. enişteme bildiğim az sayıdaki Arnavut halk şarkısı “shkovani tiran”ı çaldım, o da söyledi. Ama o ne söylemek. Sesi ve söyleyişi çok harikaydı. Anılarım arasına o gecede girdi. Uzun bir süre unutabileceğimi sanmıyorum.

Misafirimiz olduğu için bugün önemli (!) bir konuda yazmadım. Bu günde öyle olsun dedim sevgili okurlar. Kusurumu bağışlayın.

Hepinize mutlu günler..



Yayın Tarihi: 14.05.2014

ŞAİRLERİN ŞİİRLERİYLE SÖYLEDİĞİ

             Merhaba sevgili okurlar. Bir haftadır havalar serin gidiyor, farkında mısınız? Bunaltmıyor ama geceleri üşütüyor bile. Çok şükür beklenen mevsim yağmurları yağıyor. Bu yağışlar susuzluğumuza çare değil. Gölleri dolduracak yağışlar kışa aitti. Kış kurak geçince gölümüzün doluluk oranı tehlikeli safhaya kadar geriledi. Bu yağmurların göle olmasa da tarıma katkısı olacaktır tahmin ederim. Havaların biraz açmasını, güneşin kendisini biraz göstermesini mi bekliyor, mevsim kendini belli etmeli mi diyorsunuz? Henüz yaza girmedik. Gerçi baharda da günlük güneşlik, sıcak havalar olabilir, ama acele etmeyelim. Yazın yazlığını yapacak çok zaman var önümüzde.

            Yakında dünya kupası maçları başlayacak. İzleyecek misiniz? Ben izlemeyi düşünüyorum. Bir önceki vuvuzelalı dünya kupası maçlarından zevk alamadım. Vuvuzela gürültüsüde, çekişmesiz futbolda bu düşünceye beni itti. Sanki birde dünyada futbol geriledi. Bütün büyük takımlarda bir tutukluk, bir gerileme var. 1974’ten beri televizyondan dünya kupasını izlerim, giderek o eski tatları alamıyorum. Bu yıl Brezilya’da yapılacak dünya kupası maçları geçen yılları aratmasın yeter.

            Hayata renk katacak özel zevkler olmalı. Bunun önemi emekli olunca anlaşılır. Boş zamanlar o kadar çoğalır ki, dolduracak konular olmazsa can sıkıntısı ve bunama başlar. İnanç ve ibadetin yanına araştırıcı, el becerilerini geliştirici, zihin açıcı uğraş mutlaka edinilmeli. Edebiyatın her türü, spor, seyahat önerilebilir konulardır. Benim elimden daha çok yazmak ve okumak geliyor. Müzik zaten hayatımın önemli bir parçası. Sadece dinleyici değilim, 24 yıldır müzisyenim de. Her türlü seyirlik sporu severek izlerim. Bir ara kartpostal biriktirme ve derlemeyle (hadi şu bildiğimiz kelimeyi kullanalım; “koleksiyonculuk” la) uğraştım. Şimdi müzik parçaları biriktiriyorum. Şiirle müziğin uyumu bu konudan daha büyük haz almama sebep oluyor.

            Sözü çok uzattım, bu haftaki şiirlere dönelim artık.

***

            Umut hiç bitmez. Her zaman hayatın motorudur. Bu şiir de umudu anlatan bir şiir.    

….    ….

195
Gözlerimde fer
Ardımda gölgem var.
Yürüyor, dans ediyor, şakacı.
Sallanan saatin sarkacı,
Umuda götürüyor,
Mutluluğa götürüyor beni.

Aydın Göle
26 eylül 2002

***   ***

            Sevgiyi tarif et deseler nasıl tarif ederdiniz, hiç düşündünüz mu? Bu şiir böyle bir tarifi amaç edindi.

….    ….

196
Sevgi baldan tatlı
Sevgi ateşten sıcak
Sevgi pamuktan hafif
Sevgi güneşten parlak
Sevgi serçe kadar ürkek
Sevgi kral kadar güçlü
Sevgi çocuk kadar masum
Sevgi buldu beni.
Başka şeye gerek yok.

Aydın Göle
25 eylül 2002

***   ***

            Aşk hayatın anlamımıdır? Bence cilasıdır. Önemli olan sevgidir. Fakat aşk olmasa ruhlar çok kaba kalırdı. Kendinizle barışmanızı aşk sağlar. İsterseniz köşklerde yaşayın, içinizdeki duygular ölmüş olursa keyifle yaşayamazsınız. Aşk işte bu duyguları diriltir. 

….    ….

197
Ben vardı benim içimde günlere küskün
Yalnızdım, sıkılıyordu ruhum,
her odasında köşkün
Aşk benden uzaktı, aşk benden aşkın
Ruhumu bir gün avucuna aldı aşkın

Aydın Göle
30 eylül 2002

***   ***

            Ayrılıklarda sözcüklerden çok hareketler öne çıkar. O sırada sözcükler ne kadarda yetersizdir. Şiirde bunu belirttim.

….    ….

198
Söylemek istediklerim
Ellerime vuruyor
Gözlerime biniyor
Kaçak sözcükler
Boşluğa düşüyor.
Sen duymuyor görmüyorsun
Görmüyorsun pür melâlimi
Hayır, senin günahın yok
Bir günahkâr varsa
takvim yapraklarıdır
Ellerime güvercin doğdun sen,
pembe gagalı
Sonra uçtun maviliklere
Bir nokta olana dek ardından baktım

Aydın Göle
30 eylül 2002

***   ***

            Herkesten sevgi istiyordum bir ara. Çünkü Allahın huzuruna vardığımda sevildiğim kadar günahsız olacağımı düşünüyordum. İyi insan olmanın bir gereğiydi benim için. Amaç olarak gene öyle ama herkese iyi görünmenin ve herkesle iyi olmanın imkânı yok.

….    ….

199
Canınızdan can,
Nefesinizden bir nefes
Verebilir misiniz
Yıldız istemiyorum sizden
Ay yerinde güzel
Beni sevebilir misiniz
Kalbinizde yerim var mı
Ömür yolculuğunda
Beni taşıyabilir misiniz
Geceme ışığınız
Uykularıma yastığınız var mı
Sizin elinize muhtacım, dost elinize
Ben yüreğimi verdim hepinize
Kanınız ılık, ılık akmadı mı,
duymadınız mı
Tatlı bir rehavet yok mu bedeninizde
Hissedin beni; göreceksiniz
Üzgünde olsanız tebessüm edeceksiniz


Aydın Göle
30 eylül 2002

***   ***

            Hiçbir şey istendiği biçimde bitmez. Ne çok şey bitmeden yarım kalır. Hatta insanın geleceği inşa edilirken bile. Oysa son yolculuğun (ölümün) kaçınılmaz olduğunu düşünen hiç yok.

….    ….

200
Dünler sol elimde, sağ elimde yarınlar
Bütün değil hiçbir şey,
neye baksam yarımlar
Bilgeler sus pus şimdi sisli kasımlar
Son yolculuğadır bütün geri sayımlar

Aydın Göle
01 ekim 2002

***   ***

            Sözden çok eylem önemlidir öyle değil mi? Zaten gerçekten seven söze hiç gerek duymaz, her hareketinde sevgi vardır zaten.

….    ….

201
Leyleğin ömrü lâk lâkla geçer
Hacı olur dünyayı tavaf ederek
Benim ömrüm leylâkla geçmez
Hacı olamam kalbine girmezsem
Yeşil gözlerinde boğulduğum

Aydın Göle
02 ekim 2002

***   ***

            Gönderilmemiş bir şiir daha. Gene ayrılık şiiri.

….    ….

46
Uyumayın bu gece korkuyorum
Korkuyorum yaşamaktan,
yıldızlara kayıtsız bakıyorum
Belki fark etmeden,
yavaş yavaş ölüyorum
Uyumayın bu gece, uyumayın diyorum

Tanrım, o beni sevmese de,
ben onu seviyorum
Sevmek değil, kölesi olmak bile az,
nasıl anlatsam bilmiyorum
Bu gece uyumayın,
uyumayın hatırım için
Başımda bekleyin, çünkü ben ölüyorum

Hatırım için kulak verin
belki bu son sözlerim
Belki biraz sonra
ışığa kapanacak gözlerim
Yok, yok, sizde hiç hatırım yok
Gidin o halde,
yada uyuyun meleklerle beraber
Ama gitmeyin uyumayın bu gece, korkuyorum
Yıldızlar üstüme geliyor hep birden
Onun endamını resmediyorlar,
ben boğuluyorum
Uyumayın bu gece ben korkuyorum

Aydın Göle
05 ekim 2002

***   ***

            Haftaya görüşmek üzere iyi pazarlar sevgili okurlar.

  
Yayın Tarihi: 11.05.2014

NE KUSURSUZ İNSAN ARA NE İNSANDA KUSUR…

Kusursuz insan aramaya kalkarsanız insansız kalırsınız. İnsanda kusur ararsanız ne çok kusur bulursunuz. Peki bu neden böyledir? Bu ben merkezci kişiliğin sebep olduğu bir yanlış algılama biçimi değil midir? Her şeyi kendimizi örnek alarak kıyaslarız. Her şeyin tek ölçüsü kendimizi görürüz. Bu, dünyadaki insan sayısı kadar ölçü ve hüküm var demektir. O zaman ortak bir noktada buluşmak nasıl mümkün olur? Demokrasi buna verilebilecek güzel bir cevaptır. Derin ve büyük bir hoş görüdür bunun cevabı.

Bundan yüz sene öncesine kadar bizi bırakın, dünyada bile demokrasinin ‘D’si bile yokken doğu bunu dinsel düşünce tarzıyla çözmüştü. Uzak doğuda da mülkiyetten arınan birey yüklerinden kurtulmuş ve kendi içine, iç gücüne kavuşmuştu. Ortadoğu dinlerinin yorumu olan Anadolu dervişliği insanın kendi güçsüzlüğünü aşma yolu olarak kalbe girmeyi, girdiği her kalbi (gönlü) Allah rızası için kazanarak Allahı en büyük sevgili, aşkın en büyük kaynağı kabul etmişti. Bunun için aşk tarif edilirken ilahi ve cismani diye ikiye ayrılır. Cismani aşk ise Allahın sevdiği kullarını, bir başka sevdiği kuluna sevdirmesi olarak belirtilir. Her aşk pembe gözlüklüdür. Hiçbir kötülüğü bu gözlükle görmenize imkân yoktur. İşte hoşgörünün gerçekleşmesi böylece mümkün olur.

Buna örnek güzel bir hikâyeyi sizlerle paylaşmak istiyorum.

***

Günün birinde yolu bir dergâha düşen kendi halinde bir adam, dergâhta, bir Mevlevi ile bir Bektaşi”nin sohbet ettiklerini görünce yanlarına yaklaşır. Kendini tanıtır ve dergâhı merak ettiğini, nasıl zikir edildiğini izlemek için geldiğini söyler.
Erenler başlar adama çeşitli nasihatlerde bulunmaya, her biri kendi yolunu mümkün olan en tatlı dille anlatmaya çalışır.
Adam bir yandan onları dinlerken, bir yandan da gözleri onların giysilerine takılır.
Mevlevi’nin giydiği kıyafette kollar o kadar geniş ve uzundur ki hem içine üç kişinin birden kolu sığabilir, hem de uzun olduğu için yalnızca kolları değil, elleri de kapanabilir.
Bektaşi’nin kıyafetinde ise tam tersi bir durum vardır.
Elbisenin kolu daracıktır, neredeyse tene yapışmıştır; üstelik kısa olduğu için, eller ta bileklere kadar açıktır.
Bu duruma hayret eden adam, sebebini öğrenmek ister.
Büyük merakla, önce Mevlevi’ye sorar:
“Pirim, kıyafetinizin kolları neden o kadar geniş ve uzun; bunun özel bir sebebi var mı?”
Mevlevi hiç beklemediği bu soru karşısında oldukça şaşırır.
İki kolunu da biraz yukarıya kaldırır, sonra ellerini birleştirerek kollarını daire sekline getirir ve şöyle der:
“Evet, özel bir sebebi vardır. Çünkü biz insanların günahlarını, ayıplarını, kusurlarını örteriz. Başkaları görmesin diye üzerini kapatırız.”
Yanıttan oldukça hoşnut olan adam ayni merakla bu kez Bektaşi”ye döner:
“Peki ya siz, pirim? Sizin kıyafetinizin kolları neden bu kadar dar ve kısa?
Siz insanların günahları ve ayıplarını örtmez misiniz?”
Bektaşi kendi kollarına bakar, birkaç saniyelik bir dalgınlıktan sonra gülümser ve adama bakarak şöyle der:
“Biz mi? Bizim geniş kıyafetlere ihtiyacımız yoktur.
Çünkü biz insanların günahlarını ve kusurlarını görmeyiz.”

ÖZETLE:

Seveceksen öylece sev.
Ne kusursuz insan ara, ne de insanda kusur.
Birincisini zaten bulamazsın, ikincisinde ise, bulduğun her kusur, öğrendiğin her ayıp sahibini değil, seni çirkinleştirir. Her ikisi de seni mutsuz eder. Birincisini bulamadığın için, ikincisini ise bulduğun için mutsuz olursun…

***

Hikâyemizi ve hikâyemizden alınacak dersi yazan böyle yazmış. Fazla söze gerek yok!


Yayın Tarihi09.05.2014

İSTATİSTİKTEN FELSEFEYE GİDEN YOL

Bugün hayatımızı yönlendiren yöneticiler istatistiki bilgilere ihtiyaç duyarlar. Rakam okumakta önemli bir iştir fakat rakamlar görünür değerleri gösterir, iç duyusal konulara giremez. İnsanın bulgusu olmasına rağmen mekaniktir ve içeriği bakan göze göre değişir. Bu yüzden istenirse kötü amaçla da kullanılabilir. Verimliliği arttırmak, yada doğan olumsuz sonuçlara doğru biçimde ulaşmak için istatistik bilgiler çok gereklidir.

Bunun farkında olan siyasi liderler fırsatları kaçırmamak, hatta arttırmak için analistlerle birlikte çalışırlar. Her seçim veya halkoylamasından sonrasında açıklanan istatistiki sonuçlar geleceği belirlemekte önemli bir gösterge olabilmekte.

Halkoylamasının veya seçimlerin ardından, çıkan “evet-hayır” yada “oy” oranlarını dikkate alan değerlendirmeler yapılır, yapılmaya da devam edilecek. Başbakanın etrafındaki analistlere “bana seçimlerde kullanılan karşıt oylarının anlamını araştırıp verin” benzeri isteklerde bulunması alınan sonuçların neleri gösterdiğinin önemini vurgular bence. Bu konu üstüne seçimler sonrasında çok şey yazılır çizilir, üstünde durmaya niyetimde, isteğimde yok.  

Biz olaylar ve sonuçları üstüne konuşmayı çok seven toplumuz. Elbette konuşmak, tartışmak çözüme ulaşmak için önemlidir. Ama bu bir maç sonrası gevezeliğine dönerse kime yararı olur, hangi sonuca ulaşılır? Boşa kürek çekmiş olmaz mıyız? Bütün takımların taraftarları Pazartesi günü işbaşı yaptıklarında işliklerde sadece hafta sonu yaptıkları maçları konuşurlar. Birde bu takımlardan biri üç büyük kulüpten biriyse ve yenildiyse diğer iki büyük kulübün taraftarı için çok güzel malzeme olur. Ya bu takımlar kendi aralarında maç yapıp biri diğerini yendiyse çıkan gürültüyü siz düşünün. İş veriminin düşmesi cabası..

Hayat devam ediyor. Daha kim bilir kaç maç oynanacak, kim kime üstünlük sağlayacak? Aynı şekilde kaç hükümet kurulacak, kaç hükümet düşecek? Tarih bunları ve daha bir çok şeyi yazmayacak. Hayatımızın görece önemli konularını da yazmayacak. Kişisel tarihler de kimsenin umurunda değil. Kitap okuma ve okunan kitap türleri oranlarına bakarsanız bunu açıkça görürsünüz. İstatistik okumak bir iştir fakat bütün bunları okumak daha büyük iştir. İstatistikten felsefeye giden bir yol vardır.   

Peki şunun istatistiği ve felsefesi nedir?

Bütün canlılar kendine özgü güzelliklere sahiptir. Hele birde yavru iseler, bakmaya doyamazsınız. Yayından boşalmış ok gibi duran tayı, yemyeşil çayırlarda zıp zıp zıplayan minik kuzuyu,  sapsarı tüyleriyle güzelim civcivi, annesiyle derede yüzen ördeği seyretmek ne kadarda  güzeldir. Bir köpek ve bir kedi yavrusunun şımarıklıkları ömre bedeldir. Ama bunların içinde en özel olanı sanırım kedidir. Çünkü kedi kadar ekâbir (elit, kendi halinde, en büyük olmanın umursamazlığında) bir başka canlı yok. Sevmenin ve sevilmenin dozunu keyfini bozmayacak düzeyde tutmaya özen gösteren çok seçkin bir hayvandır. Oyuna bayılır. Miskinlik yapmak mesleği, baş köşe konuğu, temizlik kumkuması bir kedi sahibi belki de kendini dünyanın en varlıklı insanı sayar.

Bunlar hangi istatistiğe girer?


Yayın Tarihi07.05.2014

HEDEFİM BU

Eski yazıları karıştırmak müflis tüccarın eski hesapları karıştırması gibidir denebilir. Öylede olsa geçen zaman içinde neler değişmiş neler değişmemiş, neler yapılmış neler yapılmamış, mücadelesi verilen bir konuda ne kadar yol alınmış sorularına cevap olması açısından bence zaman zaman yapılması gerekir. Ben aşağıda okuyacağınız yazıyı okuduğumda şahısların değiştiğini ama şartların olduğu gibi kaldığını gördüm. Engellilerin erişilebilir-ulaşılabilirliği konusunda 7 yılda başlanamayan işlerin tamamlanması için tanınan 3 yıllık ek sürenin de bitmesine 1 yıl kalmasına rağmen görünür bir gelişme olmadı. Yani “Batı Cephesinde Yeni Bir şey Yok!”

O yazıyı zaman zaman açıklamalarda bulunarak ana konusuna dokunmadan aktarıyorum.

***

Dün altı nokta körler derneği Sakarya şubesi başkanı Yüksel beyden (şu anda, değişmiş olan yönetim kuruluna Aşkın başkan başkanlık ediyor) öğlen üzeri bir telefon geldi. Çoktan beri görüşemediğimizi, saat 17:00’ye kadar dernekte olacağını söyledi. Gittim.
Konukseverlikle kapılarda karşıladı. Muhabbet sohbet derken saatler saatleri kovaladı. Yüksel hoca halk eğitim merkezinde görme engellilere okuma yazma öğretiyor (öğretiyordu demek gerek, artık orda değil). Kendisinin öğretmenlik vasfından aklıma ilk öğretim kursu verip vermedikleri geldi. Açık öğretim programları altında hem ilk öğretim, hem lise kursları veriyorlarmış (daha sonra bu halk eğitim merkezlerinde alınıp ilk öğretim kurumlarına verildi. İlk öğretim kurumları 4+4+4’e dönüştürülünce ne oldu, haberim yok çünkü artık açık öğretimi bıraktım). Telefonlara sarıldı, ama yoğun trafik nedeniyle telefonlar düşmediği için kayıtların devam edip etmediğini, devam ediyorsa ne kadar daha devam edeceğini öğrenemedik.

Bunun üzerine halk eğitim merkezine kendim gittim. Girişteki merdivenlerde rampa olmadığı için içeri giremedim. Vatandaşlardan yardım istedim, sağ olsunlar, içerden bir görevli bayanı bana gönderdiler. Selam sonrasında bayan görevlinin ilgilerine teşekkürle, girişte bir rampanın olmayışına şaşırdığımı belirttim. Arkada bir rampa var dediler. İçeride kendileriyle görüşmek için belirtilen tarafa gittiğimde rampa dedikleri rampanın ancak bebek arabalarının geçebileceği genişlikte bir rampa olduğunu gördüm.

Ben akülü arabamla oradan geçemezdim. Ön ve bir arka teker ancak sığardı. Arka tekerlerden biri boşta kalırdı. İşte o zaman sirklerde çalışmamış olmama hayıflandım. Belki denge konusunda beceri kazanıp rampası, asansörü olmayan resmi ve özel kurum binalarından içeri girmekte zorlanmazdım.

Neyse dostlar, rampa ararken bu arada açık öğretim bölümünü buldum. Kayıt şartlarını öğrendim. 24 eylül, yani bu gün kayıt için son günmüş. İlk okul diploması ve bir vesikalık resimle birlikte başvuru yapmak gerekiyormuş. Kayıt sırasında, öncesinde Ziraat Bankasına açık öğretimin ilk öğretim bölümü için yeni kayıt adı altında 20 tl ödeme yapılıp alınan dekontta gerekli evrakların içine eklenmeliymiş.

Öğreneceğimi öğrenmiş oldum. Çekip gitmedim, o görevli bayanı bekler düşüncesiyle tekrar görmek için ilk giriş kapısına döndüm. Görüştük. Arkadaki rampanın darlığının farkında. Ama işte belki geçerim diye önermiş. Ayrılırken bunları gazetemde yazacağım dedim. “Yok, yok bunları yazmayın, bizim güzelliğimizi yazın” dedi. Geri döndüm. Kapıda ikinci bir görevli bayanın daha olduğunu gördüm. Görevli bir bey de minik sohbetimize katıldı. İlk bayan tekrar “bizim güzelliğimizi yazın” deyince ikinci bayanı göstererek “evet bu güzelliği yazacağım, gerçekten güzel bir bayan dedim. Görevli bey “beyefendi güzelden anlıyor” dedi. Güzelliğinde hem fikir olduğumuz bayan gülümsedi. İlk bayan güzel bayana sarıldı; “güzeldir benim arkadaşım” dedi. Güzel bayanda derin alçak gönüllülükle arkadaşının daha güzel olduğunu söyleyince, ben ortada uçuşan güzel sözcüklerine “benim gibi bir engelliyle ilgilendiğine göre hanım efendinin belli ki ruhu güzel” sözcüğünü ekledim. Karşılıklı gülüşmelerle oradan ayrıldım.

Dostlar ne mi yapıyorum? Önce ilk öğretim sonrada lise diploması almaya çalışıyorum. Bunun ilk adımlarını attım. İlkokul mezunu olduğum için sarı basın kartını alamadım. Lise diploması alıp bende sarı basın kartı sahibi olacağım. Hedefim bu.

***

Hedefini bulamamış mermi gibi boynum düştü. Ben sarı basın kartını alamıyordum. Hedefimden saptım sevgili okurlar. Geldiğimiz nokta bu. İnsan üzülüyor tabii…



Yayın Tarihi05.05.2014

ŞAİRLERİN ŞİİRLERİYLE SÖYLEDİĞİ

Merhaba sevgili okurlar. Pazar günü bütün bir hafta dinlenmeyi kurduğumuz, günleri iple çeke, çeke getirdiğimiz tatil günüdür. Fakat tatil günleri biz çalışma günlerinden daha çok yoruluruz. Buna akıl sır erdiremedim gitti. Neden böyle olur? Çalışmadan insan yorulur mu hiç? Oysa bir pikniğe, yada bir sahil kasabasına denize giderek yorgunluk atma hayalleri kurmaz mıyız? İşte tatil günleri buna fırsat verir. Eşimizi, çoluk çocuğumuzu alır bir yerlere gideriz. Akşam eve döndüğümüzde ne çok yorulduğumuzu fark ederiz. Kim sorarsa biz dinlenecektik. Giderken yapılan hazırlık, dönerken toplanma sırasında eşya kaybetmeme telaşı başlı başına iştir. Birde oralarda ilk gençlik günlerimizdeki gibi biraz hoplayıp zıpladıysak vah halimize ki, ne vah.. birkaç gece uyku haramdır bize.

            Rahmetli babam kamyon şoförüydü. Evine hep hasretti. Hafta sonu yerinden kıpırdamazdı. Hele yolculuk hiç yaptıramazdınız. Rahmetli; tatil denilince yatmak ve bol, bol uyumak anlardı. Ünlü tiyatrocumuz Ferhan Şensoy bu konuda bir sohbetinde “tatil, yatmaktır” demişti. O zihnen bile hareketsizliği savunuyor. Bütün bir hafta o kadar yorulan başka bir şey düşünemez ki. Bence tatillerde konusu sıkıcı olmayan, sürükleyici romanlar okunmalı. Şiir severseniz şiir kitapları da önerilebilir. Bu günde her Pazar olduğu gibi, birazda bu amacı güderek şiirlerimi sunmaya devam edeceğim.

            İlk şiir günlerin birbirinden farksız olduğuna vurgudur. Onları ad vererek anlamlandıran biziz.

….    ….   

Ne günüydü
Günlerden neydi
Rengi yok günlerin
Kokusu yok
Adından başka
Hiçbir şeyi yok
Ne uzun
Ne kısa
Hepsi yirmi dört saat
Her gün aynı
Önceki günden farkı yok
Bu günün.
Sonraki gününde farkı olmayacak
Bu günden.
Sıralanmışlar, zincirlerin halkaları gibi
Bir trenin vagonları gibi
Birbirinden farksız
Haftalara aylara,
Mevsimlere yıllara
Uğramadan geçmez.
Kayboluyoruz içinde
Meçhule taşınıyoruz.

Aydın Göle
23 eylül 2002

***   ***

            Burada okuyacağınız numarasız ve isimsiz beş şiir, sevdiğim ve yaşama azmini takdir ettiğim Esra Kol’la bir telefon görüşmesi sırasında deliliğin sınırlarında yaptığımız sohbetten sonra doğdu. O panik atak ve paranoya teşhisiyle tedavi görüyordu. O sıralar yazdığı şiirleri bir görseniz.. ben ona bu şiirle bizim dışımızdaki hayata bakmadan kendimizle yoğunlaşarak bir yere varılamaz demek istedim. Asıl bundan ayrı kalmak delilikti.

....    …. 

Bardakta duran dişlerin gibi
Umutsuzluklar ısırır
Ansızın dallanan dilin
Zehirli mantardır, kovuklarda.
Kaktüs kılıcına asılı,
örümcek ağı mıydın
Metroda paket içinde
Bir dansöz cesedi miydin
Nemli hülyaların zıddı mıydın
Yırtık mektup dolu vazo mu
Pencereler titrerdi
Bir gri bulut titrerdi
Hava sürtünüyordu soğuk, soğuk
Niyetleri karmakarışık eder mi
Mutfakta pişirilen bir çağın
İçinden bir kelime
Kopup gelirse

Aydın Göle
24 eylül 2002

***   *** 

            Yukarda da dediğim gibi bu şiirler Esra Kol’la yaptığım bir telefon sonrasında bu şiirler doğdu. Oysa biz bu konuları konuşmamıştık bile. “mutfakta pişirilen bir çağın içinden bir kelime kopup gelse” niyetler bozulur, hele bu çağı yapanların ısrarlı çabaları (ki şiirin “acımasız sürekliliği vardı” mırası buna vurgudur.) bizi kendimizle yoğunlaşmaktan alıkoyacak bir geleceğin işaretidir diyorum.

....    ....

Acımasız sürekliliği vardı
Gül deresinde laleler akardı
Mantığı, hareketleri alt üst
Dehşetli çıplak andı
Acıtıyordu, acıtmadığı yer yoktu
Aynı dünyayı iki kere yendim.
Karşılığında
Avrupa’nın işkence salonlarına
davet aldım.
Giriş izni almadan kapılardan geçtim
Tarihin yapılışına yaklaştım
Kokusundan başım döndü
Sendeledim, düşecektim.
Nerdeyse hayata küsecektim.
Vazgeçtim o bitmez yolculuklardan

Aydın Göle
24 eylül 2002

***   *** 

            Bütün hastalar hastalıklarını bilir ve hasta olduklarını kabul ederler. Sağır olanlar bunun dışındadır. Birde delirenler.. bu şiirle birazda bunu anlatmak istedim.

....    .... 

Ben delirmedim
Sandalyeler masalar bana düşman kesildi
Güneş delirdi, deniz delirdi
Her şey biçim değiştirdi
Her şey delirdi, biçimler delirdi
Ben delirmedim.
Seni bilmem.
Fakat ben
Herkesten ve senden
Daha çok görüyorum
Görülmeyeni görüyorum
Sen boşuna bakma
Biçimler yerlerinden kaçmış
Yerinde durmuyor hiçbir şey
Düşüncelerim damlıyor
Islanan yerleri siliyorum
Gün boyu yürüyüşlerimin,
yorgunu ayaklarım.
Yıldızları öğrenecektim yürekten
Ağaçların altında şarap içecektim
Piyanoyu yakacaktım hatta
Ben delirmedim
Yok, yok, ben delirdim
Hayatı sunileştirip,
Yıldızları piyanoya düşürüp
Ben delirdim.

Aydın Göle
25 eylül 2002

***   ***

            Deliler gecenin ayla aydınlanmış yüzünde heykel gibi dururlar. Her taş onların kaidesi. Bu şiirde aynı telefon görüşmesinden sonra okuduğum Y.K. Karaosmanoğlu’nun “Yaban” adlı romanından alıntılarla oluştu.

….    ….

Delilerin temelidir her taş
Her taşa otururlar azametle
Anlayamaz kimse amaçlarını
Kurulu saat gibi
Sağanak yağmur gibi
Konuşurlar durmadan
Anlatamazlar hiçbir şeyi

Düğümlerle bağlanmış, renk, renk ipler gibi
Kesik, kesik konuşurlar
Durmadan konuşurlar
Her düğümde rengi
Başkalaşır iplerin

Aydın Göle
25 eylül 2002

***   ***

            Sırada kısa mesajla gönderilmiş şiirler var. Gene sevda var bu şiirde. Sevenin kendine söz geçirememesini vurgulamak istedim.

….    ….

193
Kelebekler
Gökyüzünün nazlı çiçekleri
Rüzgârlarla savrulur ya oradan oraya
Sen gönlümün şeytan uçurtması
Senle savruldum yıllara
Beni yenik düşürdün zamana
Sözüm geçmez kendime bile

Aydın Göle
25 eylül 2002

***   ***

            Atilla İlhan bir şiirinde “ayrılık sevdaya dahil” demişti. Evet sevdada ayrılık var. Her ayrılık yürek yakar, sevdanın ayrılığı da bir başka türlü yakar. Bu şiirle bunu vurguladım. 

....    .... 

194
Kıyamet sevgi bitince başlar
Seversen yürekten, görürsün
Dağlar devrilse yankısı,
Yürek sökülse sancısı,
Olur muydu bu kadar.
Gök kuşağımda renkler siyah

Aydın Göle
25 eylül 2002


….

            Hepinize iyi pazarlar sevgili okurlar. Haftaya görüşmek ümit ve dileğiyle, hoşça kalın.


 Yayın Tarihi04.05.2014


YARDIM EDERKEN

Biz yardım sever bir milletiz. Çok şükür, atalardan dedelerden kalma bu alışkanlığımızı tamamen kaybetmedik. Gerçi nüfusumuzun artmasıyla kentleşmeye bağlı olarak yalnızlaşma arttığı için insani bir çok davranışı terk ettik. En başından sofra adabımız bunun göstergesi. Eskiden elde ekmek kırıntıları saçarak yürümek çok ayıp ve çok günah sayılırken, bugün Amerikan kültürü olan ayak üstü yemek yemek, hatta yolda yürüyerek bir şeyler atıştırmak hızlı hayatın gereği sayılarak sofrada yemek yemek kültürü nasıl zayıfladıysa, yardım severliğimizde o kadar zayıfladı. İnsanlar yardımın değerini yardıma muhtaç duruma düşünce anlar. Oysa yardıma muhtaç duruma düşmeden önce yardımseverlik hayat tarzı edinilse insan hem insanlığından çıkmamış olur, hem de yardıma muhtaç duruma düşünce kendisine de bir yardım edeni bulur.

Yardım çeşidi öyle çoktur ki.. saymakla bitiremezsiniz. Yardım etmeyi de yardım almayı da bilmek bir kültür konusudur. Öyle illa yardım olsun diye yardım edemezsiniz. Ederseniz belki bir çok onurun kırılmasına sebep olursunuz.

Yıllar önce eski Atatürk parkında benim başıma böylesi bir olay gelmişti. Arkadaşlarımla parkta konuşuyorduk. Benim göbeğimi sanırım ebem uzun kesmiş, konuşurken sesim biraz yüksek çıkar (şaka bir yana, rahmetli babam ve baba tarafım yüksek sesle konuşurdu). Beş on metre ötede oturan bir vatandaşımızın bize doğru baktığını görünce irkildim. O zamanlar da anarşinin kol gezdiği 12 eylül öncesi zamanlardı. Terör eylemleri nerdeyse orta okul düzeyine kadar inmişti. Yolda çevrilip hangi görüşte olduğumuz sorulurdu. Saklasanız da konuştuğunuz dil, giyim kuşam, bıyık ve sakal sizi ele verirdi. Hiçbir tarafta olmadan, ortada, ılımlı olmaksa en büyük günahtı o zamanlar. Siz olsanız irkilmez miydiniz? O vatandaş kalktı, direk yanıma geldi. Meğer trafik kazası geçirerek sakatlanmış, sonrada iyileşmiş. Elinde bir çift ahşap koltuk değneği kalmış onu vermek istermiş. Beni engelli görünce bana vermeye karar vermiş. Ben teşekkür ettim. O sıralarda babam rahmetli, bana yeni koltuk değneği yaptırmıştı. Başka birine vermesini önerdim. Adam bir yapışkan çıktı ki sormayın.. sevabıma vereyim diyor, zorlayarak ille de alın diyor. Canımı çok sıktı inanın. Gençlikte var serde. Adama ne dediysem dinletemedim. Sonunda “Siz vicdani rahatlamanızı benim üstümden mi sağlamak istiyorsunuz, sizin rahatlamanız sıkılmama, üzülmeme yol açsa da mı bunu yapacaksınız” dedim. Artık adamı yanımdan kovma isteği duymaya başlamıştım. Kendimi zor tuttum. Arkadaşlarım araya girdi, adam öylece kalktı ve gitti.

Aşağıdaki hikâye internet yoluyla gelince aklıma bunlar geldi. Okuyacağınız hikâye benim yaşadıklarımın tam hem tersi (hikâyede başını bilmeden belâya sokan kişi, yardım eden kişi bense yardım edilen konumundaydım), hem yaşadıklarımdan çok daha ağır. Çünkü sonu ölümle bitiyor. Hikâyenin doğruluğunu araştıramadım. Fakat ibretlik tarafı olduğunu düşünerek sizlere sunuyorum. Yardım ederken bile çok dikkatli olmak gerekiyor. Herkes iyi niyetli olmayabilir çünkü.

***

Karşıdan karşıya geçmek isteyen yaşlı bir teyze yoldan geçenlerden yardım ister,kimsenin oralı olmadığı teyzeye 23 yaşında bir kızımız yardım eder, karşıdan karşıya geçirirken kız aniden bayılır, masum görünüşlü yaşlı teyze bir taksi çevirir kızı taksiye atar ve taksiciye:

“Kızım yolda yürürken fenalaştı, hemen eve götürmem lazım” der.

Taksiyi ATA2 sitelerine yakın bir yerde durdurur, taksiciden yardım alarak kızı arabadan
indirir komşularından yardım alacağını söyleyerek taksiciye gitmesini söyler.
Taksici oradan uzaklaştıktan kısa bir süre sonra arabanın içinde telefon çalmaya başlar kendi telefonunun çalmadığını anlayan taksici kısa bir aramadan sonra arka koltuğun altına düşmüş olan telefonu bulur, ısrarla çalan telefonu açar telefonda bir erkek vardır:

“Bu telefon kızıma ait,eve gelmesi gerekiyordu ama hala gelmedi siz kimsiniz” diye sorar,
telefonu açan taksici kendini tanıtır ve “kızınızı annesiyle falanca adrese bıraktım” der baba
hayır annesi yanımda bulunduğun yeri söyle beni kızımı bıraktığın adrese götüreceksin” der ve polise haber verir, polisler baba ve taksici kızı arar ama ne o adreste öyle bir teyze vardır nede kız ortadadır.

Ertesi günü kız Çengelköy'de MAXİ alışveriş merkezinin önündeki bir çöp konteynırının içinde ölü bulunur, tüm organları alınmıştır, otopsi raporuna göre kıza iğne yapılmış ve bayılması sağlanmış. Aile feryat figan tüm Çengelköy ayağa kalkmış durumda.

***

İşte hikâye bu. Öyle her görünen gerçek değildir. Herkeste iyi niyetli değil. Biz o zaman yardım etmeyerek insan olma vasfımızı mı kaybedelim? Tabiî ki yardım etmekten kaçınmayacağız. Ama tedbiri elden bırakmayacağız. Eskilerin bir sözü vardı, “insanoğlu çiğ süt emmiştir” derlerdi. Bu söz insandan her türlü davranışı bekleyin anlamında söylenirdi. Çiğ süt emen sadece insanlar mı? Memeli bir çok hayvanda çiğ süt emer. Onlar yaşamlarını sürdürmek için yemek ve üremek dışında bir amaca sahip değiller. Oysa insan öylemi? Karmaşık yapısı gereği her insan binlerce, belki milyonlarca amaca sahiptir. Bunun içinde bazen böyle canavarlaşır. Bunun için yardım ederken dikkatli olmakta yarar var.

  
Yayın Tarihi: 02.05.2014