31 Temmuz 2014 Perşembe

ŞAİRLERİN ŞİİRLERİYLE SÖYLEDİĞİ 57

Merhaba sevgili okurlar. Bugün evimiz birleşmiş milletler gibi. Almanya’dan ve Amerika’dan misafirlerimiz var. Gelenler teyzelerim. İstanbul’daki teyzemle geldiler. Annemin keyfine diyecek yok. Yüreğimin sızısı canım annem Allah beterinden korusun, çok hastalıkla boğuşuyor. O keyifli olduğu zaman bizde keyifli oluyoruz tabii. Böyle bir keyfi size aktarabilirsem ne mutlu bana...

Şiirlerimi sunduğum bu tatil gününde hepinize şiir kadar güzel, şurup gibi bir gün geçirmenizi diliyorum. Ama ne yazık ki şurup gibi bir havadan ziyade bunaltıcı bir hava bekleniyor. Küresel ısınmanın olumsuzluklarını bu yıl kış aylarında bütün çıplaklığıyla yaşadık. Bundan sonra yaz kış fark etmeksizin bu durum artarak sürecektir. Ne diyelim? İnsanoğlu ektiğini biçiyor.

Bu hafta bitmeden mübarek ramazan ayı bitiyor. Perşembe günü bayram başlayacak. Bayram sonunda anayasa değişikliği için halk oylaması yapılacak. Umarım memleketimiz için en iyi sonuç alınır.
Şiirleri gene araya girmeden beğeninize sunuyorum.

***

84
Fesleğen kokarsın yağmurlarla ıslanırken
Duyulmaz hiç sesim, gelsem sabah erken
Kuşlar kanat açmadı, mavi değil gökyüzü
Uyanda öp öksüzü, gün bir daha doğsun
Aydın Göle
10 ocak 2003

***

85
Saçma sapan
Anlaşılmaz sözler duyarsan benden
Kelimelerimi yitirmişimdir, arıyorumdur
Gözlerime iyi bak nerdeler, soruyorumdur
Vahşi, kıstırılmış hayvan gibi boğuksa sesim
Gelirken harfleri düşürmüşümdür
Hiçbir ses duymazsan,
çıt çıkmazsa benden hatta
Seni değil kendimi unutmuşumdur
Seni unutamam yıldızlar söyler
Seni hatırlatır ak güvercinler
Seni unutamam gök devrilmeden üstüme
Kendimi unutmadığım gün mü var?
Hep bir yerlerde,
Adını fısıldarken buluyorum,
Her bir parçamı.
Nefesimle ısıtıp penceremin camını
Adınla dolduruyorum
İçim ısınıyor
alnım terliyor boncuk boncuk
İçimde gürbüz çocuk.
Balık olmuş şişede
Deniz kestanelerini özler, yosunları özler
Görmez şişenin dışındakini
Ben seni unutamam yıldız dolu bu gece
Göz yaşımda yıldız gördüm unutamam

Aydın Göle
10 ocak 2003

***

86
Bu gece yağmur yağmasın ben ağlıyorum ya
Bu gece kimse uyanmasın ben uyumuyorum ya
Nöbetlerdeyim, nöbet tutuyorum sensizlik nöbetimde
Ne zaman bitecek bilmem ne zaman
Ben sonsuz zamana, sensizlik nöbetlerine kilitlendim
Bu gece yağmur yağmasın ben ağlıyorum ya
Kırılmaz kilitlerin odasındaki yalnızlığımla

Aydın Göle
10 ocak 2003

***

87
Mısralar yakamı bırakmıyor
Şiir yağıyor dize dize
Her mısra yüreğimi yakıyor
Kelimeler geliyor dize
Senin saçlarını okşar gibi
Kelimeleri okşuyorum
Bir sen gelmedin dize
Boğuyor beni boğuyor
Saçlarını okşamak isteğim
Ne oldu bir tanem ne oldu bize
Senden uzaktayım sanki hapisteyim
Bin kolum var binide boş
Seni saramazsa.
Seni saramazsa,
Hasret büyür taşar yüreğimden
Dönüp duramam kendi içimde

Aydın Göle
10 ocak 2003

***

88
Ben beni arıyorum, kendimi yani
Düşürdüm sevda yollarında bulamıyorum
Dün sevdanın kollarında gördüm ağır hasta
Beni almak için sevdadan,
ardından koştum
Bir dönemeçte kaybettim kendimi
Hükümlüdür, hükümsüz değil
Hem de
ağırlaştırılmış müebbede hükümlü
Kurtuluş yok sevdadan, beni arıyorum
Boynunda beni
Sırtında beni
Sevda çıkmazı
Şubat apartmanı
14 numarada oturan beni
Bulanlara ömrümü vereceğim

Aydın Göle
13 ocak 2003

***

89
Neden eziyet ediyorsun yüreğime
Zaten küçük, zaten öksüz bir çocuk o
Neden eziyet ediyorsun yüreğime
Zaten güçsüz, zaten ruhu yaşlı çocuk o
Aylar uzadıkça uzuyor ayrılığın gölgesi
Kapılar almaz hasreti,
hasret sığmaz kapılardan
Bir yüreğe nasıl sığar bilmez misin
Ruhu yaşlandıysa bundan,
Unuttuysa bundan unuttu kendini
Eziyet etme yüreğime
sana tutkun çocuk o.

Aydın Göle
14 ocak 2003

***

90
Eğer dünya duracaksa şimdi dursun
Yıldızlar
kopan tespih gibi dağılsın semaya
Sen gelmeyeceksen zaman koşsun
Ben mahşeri bekleyeceğim.
Sıratı kıratla geçeceğim,
Seni terkime alıp.
Hasret benim vuslatım, yüreğim sabret
Duracaksa dünya şimdi dursun
Yar yok yanımda
Yıldızlar pul pul olsun
Dökülsün geceden

Aydın Göle
16 ocak 2003

***

91
Eğer yağmur yağıyorsa çık dolaş
Yağmur benim ellerimdir
O ellerimle saçlarını okşayacağım
Eğer güneş çıkarsa bulutların arasından
Gözünü güneşe çevir gözlerini
Güneş sevginden tutuşmuş gözlerimdir
Bak tutuşan gözlerime korkmadan bak
Gözlerinden kalbine akacağım

Aydın Göle
16 ocak 2003

***

92
Yaşadıklarımızı fazla önemseme
Yitirilmiş duyarlılığımıza ağıt yakma
Her bir avuntu günahımızı öder mi
Ödermi insanlığa borcumuzu
(yada sevdamıza yeni yük ekler mi)
Yaşadıklarımız,
yarınlardan çalınmış anlardır.
Ömrümüzden kaç günümüz silinir,
yada kaç yılımız..
Boş ver yaşanmıştır yaşananlar
Yaydan çıkmış ok geri döner mi
Geri döner mi yola çıkmış kurşun
Son takatine dek gider varacağı yere
Yaşadıklarımızı fazla önemseme

Aydın Göle
16 ocak 2003

***

Bu pazarlıkta bu kadar. Her ne kadar sürç-i lisan eyledikse af ola sevgili okurlar. Hepinize güzel bir hafta sonu ve tekrar görüşmek dileğiyle.. Hoşça kalın!..



Yayın Tarihi: 13.07.14

ESKİDEN GARDIROP ATATÜRKÇÜLERİ VARDI 2

Yazının CFR ile ilgili bölümü böyle sona eriyordu. Aynı yazı günümüzde özgürlükler adı altında ilkesizliği ilke edinen Ahmet Altan’ın yazdıkları üstüne yazar kendi düşüncesini katarak devem ediyordu. Asıl sıkıntı bundan sonra başladığı için kimi yerde (...) işaretleriyle yazıya sansür koyacağım.

***

Ahmet Altan’ın 4 Kasım 2010 tarihli Taraf gazetesindeki “CHP” başlıklı yazısından bir bölüm:

“2010 yılında ‘Atatürk ilke ve inkılaplarına’ bağlı bir parti Türkiye’de hayatiyetini sürdürebilir mi? / Bence, kendini ‘Atatürk ilkeleriyle’ tarif eden hiçbir partinin yaşama şansı yok. /

(…)

Altan’ın bu satırlarını okurken, 6 yıl önce yazdığım bir yazıyı hatırladım.
“Mustafa Kemal, Mustafa Kemal’e karşı!” diye bir yazı...
Yeri gelmişken biraz kısaltarak yeniden ‘tedavüle’ sokmak isterim:
Farklı durumlarda –hatta bazen aynı durumda- birbiriyle yüzde yüz çelişen tavırlar almış bir siyasetçiyi ideolog olarak kabul edemeyiz. Pragmatizm başlı başına bir ideolojiyse, tamam. Değilse, Kemalizm de ideoloji değildir. Mustafa Kemal’in filanca tavrını, icraatını, inkılâbını benimsediğinizi söyleyebilirsiniz, ama kendi kendinizle çelişmeyi göze almadan “Ben Kemalist’im” diyemezsiniz.
Nedir Kemalizm?

(…)

Kemalizm’i laik bir ideoloji olarak görüyorsanız, Reis-i Cumhur Mustafa Kemal’in Elmalılı Hamdi Yazır’a Kur’an tefsiri yazdırmasını ve devlete bağlı bir diyanet işleri başkanlığı kurdurmasını nasıl izah ediyorsunuz?

(…)

Bir görüşe göre ‘Mustafa Kemal ne yaptıysa Anadolu topraklarını kaybetmeyelim diye yaptı; yeri geldi Batı’ya meydan okudu, yeri geldi Batı’ya taviz verdi; tavırları çelişkili de olsa aynı amaca matuftu, dolayısıyla bir tutarlılıktan söz edilebilir.’ Meseleye bu zaviyeden bakıldığında, Kemalizmin pragmatizmden başka bir şey ifade etmediği, bir ideoloji veya doktrin olmadığı, Anadolu topraklarını korumaya matuf konjonktürel manevralardan meydana geldiği, hatta konjonktüre göre manevra yapmayı ‘ilkeleştirdiği’ görülecektir.
Öyle ise, “Mustafa Kemal’in yolu”nu takip edenler, yeri ve zamanı geldiğinde –ki çoktan gelmiştir-, “Ülkemizin selameti için Mustafa Kemal’i aşmalıyız” diyebilmelidirler. (Gerçek Hayat, 7 Mayıs 2004)

***

Bu yazıyı okuduktan sonra CFR’lere dönmeye gerek var mı? Eskiden Gardırop Atatürkçüleri ABD darbecileri ve Sovyetçiler vardı, şimdi ABD lehine çalışan CFR’ciler ve Sorosçular var. Şimdi daha çetrefilli, daha zorlu sorunlarla boğuşuyoruz. En baştada Atatürk hakkında olur olmaz sözler söyleyerek akılları dumura uğratıyorlar. Dumura uğrayan aklın ülke yararına bir şey düşünmesi engellenmiş, böylelikle bir devleti oluşturan sebeplerin ortadan kalkması sağlanmış olur.

Bu sorunlar gündem oluşturmak için oluşturulmuş sorunlardır. Sorunlar bir taraftan giderek derinleştiyse sorunun ciddiyetinden değil, siyasetçilerin basiretsizliğinden ciddileşmiştir. (...) Bakın Gardırop Atatürkçülüğü deyimini siyasi söylemimize kazandıran Bülent Ecevit 1980 sonrasında  nasıl anlatıyor.

Ecevit’in 27 Aralık 1981 tarihli mektubu 12 eylülün uygulamaları üzerinedir ve o uygulamaların neler olduğunu gösterir.

“(...)
Yeni bir ulusal kültür oluşuma katkı için kurduğu kurumlar (TTK ve TDK) ortadan kaldırılıyor. Atatürk’ün her türlü dogmacılıktan uzak bilimci yaklaşımı bırakılıyor;
(...)
Kadınlara her hakkı ve özgürlüğü tanımıştır, her olanağı sağlamıştır, ama ne giyeceklerine müdahale etmemiştir.”

İşte Gardırop Atatürkçüleri bunu görmezler. Sorun çok daha büyük ve çok daha tehlikeliyken önemsiz ayrıntıya takılmak başka türlü açıklanamaz.


 BİTTİ



Yayın Tarihi: 11.07.14

ESKİDEN GARDIROP ATATÜRKÇÜLERİ VARDI 1

Dilimize rahmetli Ecevit’in kazandırdığı Gardırop Atatürkçülüğü tanımının tarifi şöyle: Sadece kravat, papyon takmayı, batılılar gibi giyinmeyi Atatürkçülük sayan kişilere Gardırop Atatürkçüsü denir. Gardrop Atatürkçüleri, batılıların giysilerine, yaşantılarına özenirler, ama batıdaki gibi gerçek çok partili, çoğulcu özgürlükçü demokrasiye, söz, düşünce ve örgütlenme özgürlüğüne, bilime, tekniğe, çağdaş kurumlara karşıdırlar. Ayrıca tam bağımsızlıkta pek önemli değildir onlar için. Eee Atatürkçülükten geriye ne kalır o zaman? Tabiî ki koskoca bir hiç.. bugünkü liberal aydınlarında  AB ve ABD eksenli bağımlılığını karşılıklı bağımlılık adıyla önemsizleştirmesi bu hiçliğin bana kalırsa görüntüsüdür.

Sözün burasında bir ara verelim. İzniniz olursa bu konuyla ilgisiz gibi duran bir konuya girelim. Kaynağını 13 haziran 2003 tarihli Vakit gazetesi olarak doğrulattığım bir yazıya yer vermek istiyorum. Bugüne uyarlanarak internetten ileti ile bana yollanan böyle bir yazının bu gazetede yayınlanması da ayrıca ilginç. 

Aşağıda okuyacağınız yazının kaynağını ararken kısaltılmış adı CFR olan iki konuya rastladım. Biri deniz ve nehir taşımacılığının şartnamesi, diğeri yazımızı ilgilendiren konuydu.

CFR ne demekti, CFR’nin amacı neydi aşağıya alıntı yaptığım yazıdan örneklerle görelim önce:

***  

CFR, 21 Temmuz 1921’de New York’ta kuruldu. Kuruluşunda Yahudi kökenli Walter Lippmann’ın önemli rolü oldu. 2. Dünya Savaşı’nda çok önemli bir rol oynadı. Foreign Affairs adlı ünlü dergi bu örgütün yayın organıdır. Bu dergi vasıtasıyla dünya kamuoyu üzerinde bir politik yönlendirme yapmaya çalışmaktadır. Görünüşte CFR’nin çalışmalarının pek gizli olmadığı ileri sürülür. Gerçekte ise son derece gizli çalışmaktadır.

CFR’nin açık okunuşu “Council of Foreign Relations” yani “Dış İlişkiler Komitesi”dir. Gizli Dünya Devleti’nin en önemli organlarından biridir.

Soros Vakfı vasıtasıyla dünya ülkelerinin geleceği için Gizli Dünya Devleti’ne hizmet edecek yöneticiler yetiştirmeye çalışan Yahudi kökenli George Soros ABD’nin CFR üyesi ünlülerinin başında gelir. CFR’nin Türkiye’den de üyeleri mevcuttur.
Dünyada olduğu gibi  Türkiye’de de adımlarını  atarken, küresel çete, başından beri olduğu gibi, sadece AKP’yle yetinmedi. CHP, MHP ve SP içindeki kollarınıda güçlendirdi. Ekonomik, siyasi, sosyal ve kültürel operasyonları ELİTLER eliyle yönetti. BASIN YAYIN ve ÜNİVERSİTELER’de darbeleri CFR yaptı.  Aydınların ve yöneticilerin bu kadar rahatlıkla gözüken ülke tasfiyesindeki çabalarının nedeni CFR işgalidir.

Bunlara muhalefet edecek olanları Kanada’da beslenen hahamların ve benzerlerinin ‘iddialarıyla’ hapise tıkdırdı. TSK’yı önce NATO’yla zehirledi, ardından diğer CFR uzantılarıyla sızma operasyonuna tabii tuttu.
Şimdi ‘YEPYENİ’ bir anayasa yolda!
CFR federasyon anayasası istiyor! Vazgeçilmezi ‘başkanlık sistemi’
CFR, gizli ve açık örgütleriyle üzerinde çalıştığı, ‘İstanbul merkezli yakın Doğu federasyonu’ ve ‘Diyarbakır merkezli Ortadoğu federasyonu’ operasyonunda adım adım ilerliyor.

Birkaç ay sonra, 2011’de Türkiye daha sıkışık bir gündemle yaşayacaktır.
‘Zaman daralıyor’ …
Bunlar ‘boş laf’ olarak niteleyenler 2011 de(nsonra) olacaklara hazır olsunlar. İsteyenler yaşamlarını uyuyarak geçirsinler.
Günlük yaşamınızda yakın çevrenizi dışlayarak, kişisel kârlar peşine düşerek, sizlere sunulan Televizyon Lunaparkının eğlencesi içine düşerek, sıkıştığınızda bankalara güvenerek (ki ben bu borçlanmanın çok tehlikeli olduğunu düşünüyorum. Farkındaysanız kredi kartlarının kullanımı düştü fakat şişen borçları yeniden yapılandırma adı altında daha uzun zamana yayarak, daha çok borçlanma demek olan kredi ile borç ödeme dönemi başladı) asıl önemli olanı son günlerini yaşadığınız Cumhuriyet değerlerini sonsuz korumacı güç sanarak uyurken;  toplumsal tepki hakkınızı rahatınızı bozmasın diye kullanmazsanız  CFR kapınıza zararlıdır mührünü kazıdığında uyanmak bir işinize yaramayacaktır.

***



DEVAM EDECEK


Yayın Tarihi: 09.07.14

TELEVİZYON HABER MUHABİRLERİ 2



Yazımıza televizyon muhabirinin hatası üzerine köşe yazarlarının yorumlarıyla devam ediyoruz. SABAH Yazarı Yüksel Aytuğ’un köşe yazısıyla başlayalım.

“Çok talihsiz anlardı. Hem (adı geçen Tv kanalı) nın Ana Haber dairesi, hem de muhabir Özay Erad için... Erad, Şile’de kaybolan minik Berat’ın evindeydi. Mikrofonu uzattığı annesi isyandaydı. Devlet yetkililerini göreve davet ediyordu. Acılı ve endişeli anne, sırayla herkese uzun uzun sitem etti, yardım istedi. O sırada muhabir Erad’ın yüzü endişe ile gerildi. Ardından, odada bulunan Berat’ın kardeşinin dışarı çıkarılmasını istedi. Anneye dönerek, “Ben de bir anneyim. Ama şimdi bu haberi nasıl vereceğimi bilemiyorum. Bir son dakika gelişmesi oldu. Bana kulaklığımdan bildiriyorlar. Ormanda bir çocuğun cesedi bulunmuş. Jandarma ekipleri şimdi o bölgeye gidiyorlar” dedi. Anne feryat ederek, koltuğa yığıldı. Sinir krizi geçirmeye başladı. Bir süre sonra muhabir Erad, telaşla düzeltme yapmaya koyuldu: “Yok, hayır, çocuk cesedi değilmiş. Canlı yayındayız, ben yanlış anlamışım. Çocuk cesedi değil, çocuk sesi bulunmuş. (O da ne demekse?) Ceset değilmiş, hayır, hayır...” Ve canlı yayında odayı panik havası kapladı. Kimi kamerayı kapatmaya çalışıyordu, kimi kendini yerden yere atan anneyi sakinleştirmek için çırpınıyordu. Stüdyoya geri dönüldüğünde spiker Serdar Cebe hiçbir yorum yapmadan büyük bir soğukkanlılıkla sıradaki habere geçti. Bir süre sonra Şile’deki eve yeniden canlı bağlantı yapıldı. Muhabir Özay Erad perişandı: “Bu bir canlı yayın, tabii ki hepimiz Berat’ın bulunması için uğraşıyoruz. Ben de bir anneyim. Kulağıma gelen bilgiyi yanlış anlamışım. Buna sebebiyet verdiğim için çok özür diliyorum. Ormanda Berat’ın kıyafetleri bulunmuş. Ben yanlış anladım. Özür diliyorum...” Neyse ki daha sonra Berat sağ salim bulundu ve canlı yayında şoka uğrayıp sinir krizi geçiren anne bu acının ardından büyük bir mutluluk yaşadı... Peki ya annenin ya da aile fertlerinden birinin kalbi, o acı habere dayanmasaydı? Tamam, ortada kötü niyet yok. Ama bir anneye canlı yayında, kameralar önünde evladının öldüğü haberini verme hakkını ve yetkisini size kim verdi? Orada psikolog, doktor var mı? Böyle bir riski nasıl alırsınız? Bu muhabirler, editörler böyle konularda hiç mi eğitim almazlar? Peki ya canlı yayında bir annenin yıkılışını milyonlara izlettireceksiniz de ne olacak? Kahrolsun böyle rekabet. Yerin dibine batsın böyle habercilik. Olmaz olsun böyle acemilik... Umarım bu acı tecrübe, başta (adı geçen tv kanalının A.G) Haber Merkezi olmak üzere tüm haberci dostların kulağına küpe olur...”

Her yazar başka açıdan olayı değerlendirmiş. SABAH Yazarı Şengül Balıksırtı bakın bu konuda neler yazmış

“Üç yaşındaki Berat’ın öyküsüne televizyonlarda ya da gazetelerde rastladınız mı bilemiyorum. Ben televizyonda izlediğimde Berat bayram ziyareti için gittiği Şile’nin bir köyünde 28 saattir kayıptı. Berat’ın annesinin feryadını izlerken, ekranda “Bir çocuk sesi duyuldu” altyazısı belirdi. Sonra muhabir, annesinin yanında oturan Berat’ın kardeşinin odadan dışarı çıkarılmasını istedi. Ve onun çıkışını sağladıktan sonra “Bu durum bir anneye nasıl söylenir bilemiyorum ama ormanlık alanda bir çocuğun cansız bedenine rastlanıldı” dedi. Ve Berat’ın annesi çığlıklar atıp kendini oradan oraya atmaya başladı. Saniyeler geçmeden, haberi sunan muhabir, “Pardon, pardon... Bir çocuk sesi duyuldu” dedi. Böyle bir şey olabilir mi? Oldu işte. Hemen yayın kesildi. Birkaç dakika sonra aynı muhabire yeniden bağlanıldı. Ve muhabir yine defalarca özür dileyerek “Kulağıma gelen sesi yanlış anladım” dedi.

Ama özrü yanlış bilgi verdiği için diledi; başka bir şey için değil. Neyse ki birkaç saat içinde Berat bulundu. Çocuk sağ salim yuvasına kavuştu. Ben yıllardır haber izlemiyorum. Haber kadar ekranda haberciler tarafından yaşatılmaya çalışan heyecan da insanın üzerinde klastrofobik bir etki yaratıyor çünkü. En küçük haber bile haberden daha büyük hareketlerle anlatılıyor, önemliymiş hissi veriliyor, yaygara koparılıyor. Nitekim Berat’ın haberlerinin öncesinde de bir muhabir Başbakan’ın İstanbul’daki evinin önünden canlı yayındaydı. Bir heyecan bir heyecan. Tamam habercilerin böyle bir dili var ama her haber de böyle heyecanla anlatılmaz ki. Neymiş? Başbakan cami açılışından sonra evine gitmiş ve bir daha da görünmemiş. Ses tonlarına falan bakınca bir şey oldu zannediyorsunuz. İyi ki de izlemiyorum haberleri. İnsanın sinir sistemi arıza çıkarır çünkü.

Ama haberciler şu konuyu bir tartışsınlar bakalım; habercinin canlı yayında bir anneye evladının öldüğü bilgisini vermesi gerçekten habercilik midir? Etik midir? Reyting midir? Ve de haber her türlü hayatın önüne geçer mi? Berat’ın annesine hayatının şokunu yaşatan muhabir arkadaşımızın bir iş kazası yaşadığını kabul edelim ve şuna şükredelim; Berat iyi ki bulundu, iyi ki yaşıyor, iyi ki annesinin sıcak kollarında yine...” 

Binlerce kilometre uzaklarda olmasına rağmen, iletişim ve ulaşım araçlarının sayesinde dünyanın iyice küçüldüğü düşünülürse bu olaydan haberdar olan köşe yazarlarına şaşırmamak gerek. Bunlardan biride RADİKAL Yazarı Cüneyt Özdemir:

“Berat’ın anasının başına gelenleri Vietnam’ın başkenti Hanoi’de bir otel odasında izledim. 3 yaşındaki Berat, anası ile Şile’de bayram ziyaretine gitmiş. Kaybolmuş... Ortalık yangın yeri. Malum, bayram nedeniyle ortada doğru dürüst bir haber de yok. Medya üzerine atlıyor. Birinci günün sonrasında bütün medya Berat’ın akıbetini merak ederken (o tv kanalının) anahaber ekipleri olay yerinde canlı yayında annesinin yanındalar.

Muhabir Özay Erad heyecanla olayı anlatırken kulağına yanlış bir haber fısıldanıyor. Özay Erad önce Berat’ın ağabeyini soğukkanlılıkla odadan çıkarttırıyor. Annesine bile dönmeden kameraya bakarak Berat’ın cesedinin bulunduğunu, köylülerin olay yerine gittiğini söylüyor.

Anne yanında delirirken Özay Erad şefkatle kolunu annenin omzuna uzatıyor. Ağlamamak için kendini zor tutuyor. Gerçi sonra bir çocuk sesi duyuldu diye düzeltiyor ama çok geç... Anne çığlık çığlığa acıyla kendini yerlere atıyor. Bağırtılar, çağırtılar akrabalar yetişiyor, ekran kararıyor, alelacele anchorman Serdar Cebe’ye geçiliyor.

Bir televizyonculuk kazası deyip geçmeden önce bir duralım ne dersiniz?
O annenin çığlığı taa buradan duyuldu arkadaşlar.

Meseleyi basit bir muhabir hatasına bağlayıp üzerini itinayla kapatabiliriz ama yapmamalıyız. Televizyonun bu yapay dilini kırmanın, yıkmanın hepimiz için zamanı geldi.

Televizyonda cinayet çözenlerin de prime–time’da acı pazarlamaya kalkanların da reyting için bir haber bülteninde olmadık dümenler çevirmeye kalkanların da alacağı çok ders var. İşe bir soru sorarak başlayabiliriz.

“Çocuğu kayıp bir ananın gözünün içine bakıp çocuğunun cesedinin bulunduğunu milyonlarca kişinin huzurunda söylemeye hazır mısınız gerçekten?”

O zaman, o ananın patlattığı çığlığa da hazır olmalısınız. Şaşırmak yok! Haberin yanlış çıkması skandal değil. Neyse ki Berat birkaç saat sonra canlı bulundu. Asıl skandal o çocuğun ölü bulunmasıydı.

Cümleten geçmiş olsun!”

Gelelim son söze: O muhabir bayanın dediği “bende bir anayım” cümlesine sığınarak bir anneye evladının ölüm haberi doğru bile olsa verilmez. Bu sizin işiniz değil. Hele canlı yayında aşama aşama, can çekiştire çekiştire haber hiç verilmez. Yarışma programlarındaki gibi izlenmeyi arttırma uğruna gerilim arttırmak çabası ile habercilik yapılmaz. Önce insanın muhatap alındığı unutulmamalı. İzleyicide, mağdur durumda olanda bir insandır.


BİTTİ


Yayın Tarihi: 07.07.14

ŞAİRLERİN ŞİİRLERİYLE SÖYLEDİĞİ

Bu sene ramazan yazla birlikte geldi. Bunaltıcı sıcaklar çok şükür henüz ortalıkta görünmedi. Gündüzleri bazen sıcak oluyor ama akşam olunca biraz nefes alabiliyoruz. Hatta sahura doğru dışarıdaysanız hafiften ürperirsiniz bile. Ben ramazan ayının ibadet yanı kadar o koşuşturmasını, teravih sonrasında her yerin dolup taşmasını da çok seviyorum. Ama bir şey hiç hoşuma gitmiyor. Bazı kahvehaneler ramazanı daha çok kumar oynatmak için bekliyorlar sanki.

Geçen hafta, 55 hafta yayınlanan şiirlerimle bir ajandayı bitirmiştik. Bu hafta ikinci ajandaya başladık. Şimdiye kadar gazetemizde yayınlananlar 1971-2003 yılları arasında otuz iki yılda yazdığım şiirlerdi. İkinci ajandayı henüz dolduramadım. 2004 yılından sonra yazdığım şiirler toplanmış değil. Sanırım o yıllardan sonra yazdıklarım pek fazla yer tutmaz. Umarım bu şiirlerde dikkatinizi çekmeyi başarır. Umarım bunları da beğenirsiniz.
Gene şiirlerin arasına girmeyeceğim. Şu kadarını söyleyeyim yeter; son şiir hariç gönderilmemiş şiirlerdir. Artık bildiğinizden eminim; ben bu şiirleri telefonumun kısa mesajlar bölümüne yazar, kimilerini sevdiklerime gönderirdim. Bazı şiirler de düz yazıyla kalbini kırmaktan çekindiğim kişilere yazılarak gönderildi.

***

77
Bir kartaldım yükseklerde
Güvercin gördüm gözlerinde mavi yalım
Kanadımı yaktı, uçamadım
Uçamadım, yılanlardan kaçamadım
Kırk yerimden soktular beni
Çok masum sokuldu yanıma, rüzgârlardan kaçıp
Bilemedim gözlerindeki mavi yalımı
Gözlerimden kalbime girdi
bir bakış atıp
Kanadım yandı uçamadım

Aydın Göle
4 ocak 2003

***

78
Derman aradım sevdama
Ferman buyurdular hüzünlere
Gece yağsın diye.
Çünkü hüzün yoksa
Sevda, sevda değil.
Gece büyür yalnızlık daha çok
Sevda sığmaz yüreğe
Gözlerden taşar ıslak, ıslak

Aydın Göle
5 ocak 2003

***
79
Sen
Masum uykuların
İhanet bilmez meleği
Şeytan olsan
Kendine ihanet edemezsin
Ben
Köyün delisi miyim
Hiç alamaz mıyım
Yanık yürek kokusunu
Öylemi sanıyorsun
Yürek yangının
Dilinden dökülemez mi
Yemin mi ettin kendi kendine
Seni ele veriyor ellerin
Saklanacak yer bulamamış
Bir ceket, bir pantolon cebinde
Duruyor orta yerde kararsız, telaşlı
Ben ellerinden farksızım
Ortalarda kaldım darmadağın
Topla parçalarımı
Sana vurgun beni bulacaksın
Ben seni arıyorum halâ
Çamur gibi pazardan
Ve bu sessiz mezardan
Çek çıkar beni

Aydın Göle
5 ocak 2003

***

80
Bu gece uyusam
Uyanmasam sabaha
Gidiyorum da gidemiyorum
Gitmenin başka yolu kalmadı
Sen olmayacaksan ellerin olmayacaksa
Hayat beni saramaz,
Kuşatamaz bir daha.
Ot gibi çimen gibi
Çiğne geç beni.

Aydın Göle
5 ocak 2003

***

81
Gönül aldırmazsa,
Kaşlarını aldırmaz,
Kırık dökük,
Anılarını aldırmaz gözlerinden,
Şu gönlü hiçbir şey kandırmaz,
Yarin tebessümünden gayrı.

Aydın Göle
6 ocak 2003

***

82
Olamam,
Senin umursamazlığına
Razı olamam.
Yiter giderim yalnızlıklarla.
Dökülürüm sonbahar olup,
Güneş gibi sönerim,
Günlerin parmaklarında.
Akşam üstleri
Tutuşmuş camlardan düşerim

Aydın Göle
7 ocak 2003

***

83
Bir gün kırlara gitsek
Sen papatya toplasan
Ben gelincik toplasam
Sen papatya falı baksan
Ben saçına gelincik taksam
Kahkahalarımızdan
Gök çatlasa
Gökler çatlasa
Gong gibi
Kahkahalarımızdan.
Kahkahalarımızdan kuşlar
Uçmayı unutsa ebedi.
Gözyaşlarımız
Sıcacık süzülse mutlulukla
Yanaklarımıza.
Bahar kudursa
Yemyeşil

Aydın Göle
9 ocak 2003

***

231
Bir özlem var içimde
Lacivert gecede
Gülen yıldızlar kadar çok
Bir umut var içimde
Gülen bebek yüzleri gibi
Çıkıp gelecekmiş gibisin ansızın
Sevecekmiş gibisin sonsuza dek
Adı Senin adın her günümün

Aydın Göle
10 ocak 2003

***

Ramazana uygun bir lisanla müsaadenizi rica edeyim. Her ne kadar sürç-i lisan ettikse af ola sevgili okurlarım.



Yayın Tarihi: 06.07.14

TELEVİZYON HABER MUHABİRLERİ 1

Televizyon muhabirleri hakkında ne düşünürsünüz? Onlar hakkındaki düşünceniz olumlu mu, olumsuz mudur? Bana sorarsanız kendileriyle ilgili hiçte iyi düşünceler beslemiyorum. Hele canlı yayınlarda bol açıklamalarla vakit öldürmeleri yok mu? Bir konunun tanıtımında özellikle hata örtmeye yönelik yaptıkları açıklamalar iyice klişeleşti, iyice konuşma tarzına dönüştü.

Bir çırpıda anlatılması gerekenleri akılları taksit taksit çalıştığı için bolca “eeee” yada “iiiii” ile süsleyerek taksit taksit anlatıyorlar. Kişiselleştirmeden örnek verebilirim. Diyelim ki gazetemizin önünden canlı yayın yapılacak, yer tarif edilir önce değil mi? Şöyle tarif ediyorlar:

“Büyükgeçit sokağındayız, Bakkallar durağı Büyükgeçit sokağı, Yeni cami yönünde, altgeçit bittikten sonraki ikinci sokak, yani bakkallar durağındaki otelin önünden içeri girilen Büyükgeçit sokağındayız”  

Böylesi berbat kişi ve yer tanıtımından sonra uzmanlık soruları gelir. Hayret ederim, nasıl bulurlar o soruları? Çok çalıştıkları belli canım. Soruları yağmur gibi sormak ve cevapları dinlememek meslek gereğidir herhalde. Bazen verilen cevap arasında her nasılsa duydukları bir kelime veya bir cümleye takılıp konudan uzak, yeni, dahiyane bir soru daha sorarlar. Bu sadece muhabirlerin yaptığı bir şey değil, açık oturum yöneten anlı şanlı habercilerinde yaptığı bir şeydir. Canlı yayına kim çıksa böyle bir durumda sinirlenir. Cevabı alıp kamu oyunu aydınlatmak niyetinde olmadıkları o kadar bellidir ki, çıkan sonuçtan hiç rahatsız olmazlar.

İş kazaları da olur, canlı yayının kesilmesine bile yol açabilirler. Yakın geçmişte bir kurban  bayramında böyle bir canlı yayın rezaleti yaşanmıştı. Bayram süresincede gündemden düşmemişti. Olay neydi, önce onu hatırlayalım.

Önemli televizyon kanallarımızdan birinde Haber Muhabiri Özay Erad’ın canlı yayında imza attığı inanılmaz skandal, köşe yazarlarının da tepkisini çekti. Şile’de kaybolan 3 yaşındaki Berat’ın annesiyle canlı yayında konuşan muhabir, kulaklığına gelen yanlış bilgiyi anneye aktarınca olanlar oldu.

Çocuğunun bulunması için devlet yetkililerini göreve çağıran annenin sözlerini kesen muhabir, “Ben de bir anneyim. Ama şimdi bu haberi nasıl vereceğimi bilemiyorum. 
Bir son dakika gelişmesi oldu. Bana kulaklığımdan bildiriyorlar. Ormanda bir çocuğun cesedi bulunmuş. Jandarma ekipleri şimdi o bölgeye gidiyorlar” dedi. Bunun üzerine 
minik Berat’ın annesi sinir krizi geçirdi. Özay Erad, kısa bir süre sonra yaptığı hatayı düzeltmeye çalışarak “Yok, hayır, çocuk cesedi değilmiş. Canlı yayındayız, 
ben yanlış anlamışım. Çocuk cesedi değil, çocuk sesi bulunmuş” dese de olanlar olmuştu. Hem ses bulunmaz duyulur. Yoksa ses yerinde duran bir maddemidir? Ne zamandan beri böyle olmuştur bilen var mı? Bu bile başlı başına bir gaftır, oysa bundan büyük bir gaf işlenmişti. Nerdeyse ailenin kalp krizi geçirmesine sebep olunacaktı.

O Tv kanalı Ana Haber bültenini sunan Serdar Cebe, bir sonraki akşam yayında tüm Türkiye'den özür diledi. Cebe, “Dün gece çok talihsiz bir canlı yayın kazası yaşadık.. Muhabirimiz, kulağına gelen bir anonsu yanlış anlayarak bir çocuk cesedi bulunduğunu söylemişti. Muhabirimiz daha sonra hatasını düzeltti ama söz ağızdan çıkmıştı bir kere. Bu canlı yayın kazası nedeniyle başta Berat’ın annesi, ailesi olmak üzere tüm Türkiye’den özür dileriz” dedi..

Bir annenin, canlı yayında, kameralar önünde yaşadığı bu inanılmaz yıkım köşe yazarlarının da tepkisini çekti. İşte Gazete HABERTÜRK Yazarı Murat Bardakçı, Sabah yazarları Yüksel Aytuğ ile Şengül Balıksırtı ve Radikal yazarı Cüneyt Özdemir'in konuyla ilgili yazdıkları:

HABERTÜRK Yazarı Murat Bardakçı:
 
Yayına çıkan oyuncu internetten gelen herşeye inanacak kadar saf, konu hakkında etraftan görüş almaya çalışan muhabir de söyleneni idrak edemeyecek derecede sağır yahut anlayışsız ise, ortaya böyle şeylerin çıkmasına hiç şaşmamak gerekir! 

Televizyoncusu on küsur senelik ses kaydını “Atatürk’ün sesi” zanneden konuğuna tek lâf etmez... Canlı yayın muhabiri “Çocuk sesi duyulmuş”u “Çocuk cesedi bulunmuş” diye anlayıp kaybolmuş yavrucağızın annesini krizlere sokar... Sonra, gafını düzeltmek için bulunan sanki düşürülmüş bir anahtar yahut cüzdanmış veya Türkçe’de “ses bulmak” gibisinden bir söz varmış gibi “Afedersiniz, çocuk cesedi değil, çocuk sesi bulunmuş” diye kıvırır... Gazetenin muhabiri de muhatabının söylediğini başka tarafından anlayıp “Aynı plâk onda da varmış” diye yazar...


DEVAM EDECEK


Yayın Tarihi: 04.07.14 

İSTESELER, (bu hastalık biter) AMA İSTEMEZLER.

Star Gazetesinde 13 aralık 2010 gününde çıkan haberi gördüğümde kanser hastalığı üstüne şimdiye kadar çıkan haberlerden biri diye düşünmüştüm. Yakın zamanda sevdiklerimden 6 kişi kansere yakalanmış, bunlardan dördünü kaybetmiş, diğerlerinide kaybedeceğim korkusunu taşıyan biri olarak bu haberi okuyunca umutlanmıştım. Nasıl umutlanmazsınız ki.. kanser hastalığı şeker hastalığı seviyesine düşürülüp, ölüm sebebi olmaktan çıkarılıyordu. Ama bunada engel olacaklarından korkuyordum. Kim mi engel olacak? Kanser hastalığını sözde (eskiler güya derlerdi, halk dilinde kim sorarsa, yada sözüm onada denirdi, şimdi kimi konularda küçümsemek için söylenen biçimiyle sözde deniyor) tedavi edici metotlar geliştiren ilaç ve tıbbi araç gereç üreten firmalar tabii.

Satar Gazetesindeki haber daha sonra televizyonların ana haberlerinde de genişçe yer aldı. İzleyenler hatırlar. Şimdi gelin o haberi okuyalım.

***

Kanseri yaşanabilir kılıyor...

Dünyaca ünlü Prof. Mustafa Camgöz, kansere farklı baktı ve yok etmek yerine ‘yaşanabilir’ bir hastalık haline getirmeyi başardı.

Kemoterapiyi tarihi gömen yeni nesil ilaç ‘hap’ şeklinde ve ucuz olacak.

Dünyanın saygın kanser araştırma merkezlerinden biri kabul edilen Londra Imperial College Kanser Araştırma Merkezi Başkanı Prof. Mustafa Camgöz, kanserin dağılmasını önleyici, solid tümörlerin yayılmasına son verecek yeni nesil bir ilaç geliştirdiklerini, gelecek yıl klinik deneylere başlayacaklarını açıkladı.

Star Gazetesi’ne konuşan Prof. Camgöz, “Kanser hastalıklarında ölüme yol açan ana neden kanserin yayılmasıdır. Bizim hedefimiz de tümörleri yok etmek yerine yayılmasını önlemek. Böylece kanseri ölümcül hastalık olmaktan çıkarıp, ‘birlikte yaşanabilir’ bir kronik hastalık haline getirmeyi hedeflendik. Bu yeni nesil ilaçlarla kanser, diyabet, astım, kalpte ritim bozukluğu gibi ciddi, ancak ‘birlikte yaşanabilir’ hale gelebilecek” dedi.

Kanserin yayılmasını önleme fikri üzerinde 12 yıldır çalıştıklarını anlatan Prof. Camgöz, tekniği şöyle anlattı: Önce mekanizmayı keşfettik, sonra bunu ilaçla nasıl kontrol edebileceğimiz üzerinde çalıştık. Benim nöroloji uzmanlığımla onkolojiyi birleştirdik. Bu bize kanserin yeni bir resmini çizdi. Yayılan kanser hücrelerinde ‘hiperaktif’ elektrik sinyalleri geliştiğini gördük. Sara hastalığında vücut nasıl kontrolden çıkarsa, kanserde de benzeri hareketler gördük. Hiperaktif hücreler etraflarını sindirip yayılıyorlar. Bulduğumuz ilaç bu hiperaktiviteyi bloke ediyor, tümörlerin yayılmasını durduruyor.

Prof. Camgöz, “Yeni nesil ilaçlar, 40 yıldır çalıştığım Imperial College’da geliştirildi ve patentlendi. Yeni ilaç toksik değil ve kemoterapi gibi öldürücü etkisi yok. 5 yıl içinde de tesirlerini göreceğiz. Hap şeklinde olacak yeni kanser ilaçları pahalı olmayacak” müjdesini verdi.

Lefkoşa doğumlu 58 yaşındaki Prof. Mustafa Camgöz, 1970’te eğitime başladığı Imperial College’da fizik okudu, ardından biyofizik ve biyo-tıp doktorası yaptı. 1995’te Nöro-biyoloji profesörü olan Camgöz, ‘kanser biyolojisi’ alanında da profesörlük aldı. 40 yıldır Imperial College’da araştırma yapan Prof. Camgöz, prostat ve meme kanseri tedavisine yönelik buluşlarıyla adını duyurdu. 

***

Dünyanın kanını emen en önemli iki sektör var. Biri temizlik alanındaki deterjan üreticileri, diğeri sağlık alanındaki kanser hastalığı için üretim yapan ilaç ve tıbbi araç gereç üreticileri. Bunlar çok büyük sektörlerdir. Dünyaya hitap ederler. Oysa bunlara seçenek oluşturacak buluşlar yapılmıyor değil. Örnek olarak temizlik alanındaki uzay endüstrisinin buluşları gösterilebilir. Uzay araştırmaları sırasında su kullanımının sınırlı olması, deterjansız ve kuru temizleme önem kazandı. Burada deterjan yerine bakteri kullanılıyor. Bakteriyle çevre kirliliğininde önüne böyle mümkün olacağı düşünülüyor. Denizlerdeki kirlilik bu yolla giderilmeye çalışılıyor.

Kanser hastalığı için yapılan buluşlarsa günlük buluşlar gibi çabuk unutuluyor. Bizlerse her şeyi zaten unutmaya eğilimliyiz. Kanser hastalığına çare diye çıkan her haber bizi umut yorgunu yapmaktan öteye gitmiyor. Binlerce yıldır varlığı bilinen bu hastalığa çare bulunamamasını aklım almıyor. Bu çağ öyle bir çağ ki, nerdeyse varlığın sırrı çözülüyor. Bir hastalığın bitirilememiş olması bana inandırıcı gelmiyor. Herkesteki yaygın kanıya göre kanser endüstrisi diye başlı başına bir endüstri var. Onlar isteseler her şeye çözüm bulurlar. Ama devletler, sosyal güvenlik kuruluşları en büyük alıcı olduğu için onlar bu gelirden olmak istemiyorlar.

Bu habere bugün bakınca aradan geçen zamana rağmen hiçbir gelişmenin kamuoyuna yansımadığını görüyoruz. Ne yazık ki, bu konuda kim öngörüde bulunsa haklı çıkabileceği gibi, bende haklı çıktım. Keşke insanlık kazansa ben haklı çıkmasaydım.

Onun için diyorum ki; İSTESELER, (bu hastalık biter) AMA İSTEMEZLER. 
  


Yayın Tarihi: 02.07.14