31 Ağustos 2014 Pazar

YAZI YAZMAK ÜZERİNE

Yazı yazmak insanlığın eski serüvenlerinden biridir. Hazreti İsa’nın doğumundan 3200 yıl önce Sümerlerce bulunmuştur. İlk yazı resim şeklinde maddenin tarifine yönelikken kavramlar geliştikçe resimler sembolleşerek harf ve rakama dönüştü. Bugün kullandığımız yazılara dek yazının ne evrelerden geçtiğini araştırmacılara bırakalım.

Yazıyla birlikte yazı araçları da önemli. Bir kalem ve bir kağıttan, daktiloya, ordan bilgisayara uzanan yazı araçları konusunda belki de hokka, divit görmüş son kuşaktanım. Dolmakalem bir asalet göstergesiydi. Tükenmez kalemse sokakların yosması sayılıyordu. Daktilo, işi yazmak olanın dostu ve aracıydı. Bu araçların saltanatı uzun sürdükten sonra bilgisayar kullanılmaya başlandı. Bilgisayarla birlikte internet iletişiminin yaygınlaşması gene sembollerden resimlere dönüşün tehlikesini içeriyor. Çünkü görsel yanıyla direk mesajı verdiği için bir dilde var olan kavramlara pek ihtiyaç duymuyor. Yazı orda sadece yardımcı bir unsur.  
 
Bilgisayarla yazmak çok büyük kolaylık. Yazınızı istediğiniz yerden başlatıp istediğiniz yerde bitirebilir, aralara dilediğiniz yerde ekler koyabilir, böylece yazıyı zenginleştirebilirsiniz. Hata yaparsanız yaptığınız satırı, cümleyi, kelimeyi, harfi tarayıp “del” tuşuna basmanız yeterli. Bütün bunları üç, bilemediniz beş harekette gerçekleştirebilirsiniz. Bir kalem veya bir daktilo ile kâğıda yazarken bunları yapmak mümkün değil. Hatayı en aza indirmek için ille de karalama kâğıdına yazmak, sonrada onları temize çekmek gerekiyordu. Böylelikle bir yazıyı iki kere yazmış oluyordunuz.

Kalem veya daktilo ile yazı yazarken karalama ve temize çekme angaryası olduğu için zaman kaybından söz edilebilir. Bilgisayarla yazmakla bunun önüne geçilerek hem zamandan hem kâğıttan tasarruf etmek, böylelikle kaynak israfını önlemek, milli servetede katkıda bulunmak mümkün. Birde yazıyı kağıda döküp, zarfa koyup postaya da vermiyoruz artık. Her şey elektronik postayla üç beş saniyede halloluyor.

Bilgisayarın bir güzelliği de hatalı yazdığınız kelimede sizi uyarması. Biraz dil kurallarını, birazda noktalama işaretlerini biliyorsanız işiniz kolay! Romanlar yazmaya başlayabilirsiniz.

Hepimiz hayatlarımızı roman olarak nitelendiririz. İç geçirerek şöyle bir geçmişi anıp da “bir yazsam, hayatım roman olurdu” demeyen yoktur. Buna rağmen yazmayı seven bir toplum olduğumuz söylenemez. Demek ki o sözler bir duygulanım sırasında söylenir, bir başka sohbette hatırlanana kadarda unutulur gider.

Yazmak güzel şeydir. Yazarken içinizi boşaltmış ve hafiflemiş olursunuz. Ben öfke ve sevinçlerimi içimde taşımayı sevmiyorum. Kafamda da onları pek taşımam. Boşalttığım tek yer yazıdır. Bu yazı kimi zaman şiir olur, kimi zaman kısa bir hikâye. Kâğıda döktüm mü o konuyla ilgili bütün düşüncelerimden kurtulurum. Hatta öyle olurum ki, konuyu unuturum. Ama yazmazsam o hep aklımda kalır. Ne zaman sorsanız hatırlarım.

Kısaca anlayacağınız, bilgisayar olmazsa pek kolay yazamam.

İyi ki varsın bilgisayar!..


Yayın Tarihi: 11.08.2014

ŞAİRLERİN ŞİİRLERİYLE SÖYLEDİĞİ

Hava durumunun, neşemizin dorukta olması gereken özel günlerde iyi gittiği çok ender zamanlarda görülür. Bu günlerde hava genellikle ya soğuk, ya yağmurlu, yada puslu olur. Kişisel özel günlerimizde hava güzelse mutluluğumuz katlanarak artar. Soğuk, yağmurlu veya pusluysa kendimizi özgürce dışarı atamadığımız için mutluluğumuz kimi yerde yarım kalır. Toplumun da özel günleri var biliyorsunuz, o zaman içinde durum aynıdır. Hatta işin törensel boyutu sergilenemediği için o özel gün bir yanıyla eksik kalır. Bu özel günler milli bayramlarımızdır. Dini bayramlarımız ömrümüz süresince, (hicri takvimin bir yılının miladi takvimin bir yılından 10-11 gün eksik olması nedeniyle) her mevsime uğradığı için güneşli günlere de denk gelebiliyor, karlı buzlu günlere de. Milli bayramlarımızın böyle bir şansı yok! Onlar çakılı yıldızlar gibi aynı mevsimlerde dururlar. Sizlerde orda çakılı yıldızlar gibi duruyorsanız bu haftada buluştuk demektir. Hava nasıl olursa olsun bu benim için mutlu olmaya yeterlidir.
Bugünkü şiirler, tamamı kan kardeşime yollanan şiirlerden oluşuyor. Bölü işareti olmayan küçük sayılı şiirler gönderilmemiş şiirlerdir. Defterime karışık yazmışım. Burada yazılış tarihine göre düzene koyup sizlere sunuyorum. Sizleri, araya hiç girmeden şiirlerle baş başa bırakacağım. 

***

239/5
Burada hava gene yağmurlu
Soğukta var üstelik
Şemsiyem kaçırıyor
Üstünde iki delik
Güneşi unuttum
Hatırlayan var mı
Isıtır mı yüreğimi
Yoksa beni yakar mı
Bir gün gösterse kendini
Bulutları aralasa
Bende gördüm derdim
Eğer sorarlarsa
Öpücük gibi yanağıma
Işığı konsa
Güneşim sensin
Gün ışığımda sen
Çıkıp uzaklardan bir gelsen
Yağmurlar durur
Bulutlar giderdi
Gökyüzüm mavi mavi
Mavileşirdi her gün
Burada hava gene yağmurlu
Soğukta var üstelik
Şemsiyem kaçırıyor
Üstünde iki delik

Aydın Göle
14 mart 2003

***

240/6
Kasvetlerin dağıldığı
Koyunların sağıldığı
Suların durulduğu
Hesapların sorulduğu
Mutluluğun doğurdu
Sakilerin mey sunduğu
Kadehlerin parladığı
Gün olsun bu günün

Aydın Göle
14 mart 2003

***

241/7
Bir gece olsun bir gece
Bir gece olsun sadece
Bütün istediğim bu ömrümce
Koyup gittin ya zalimce
Dermansız kaldım iyice
Gel artık vefasızım gel

Aydın Göle
16 mart 2003

***

242/8
Bir hikâyem var benim
Miras kalmadı biz kazandık
Hem yaşayandık, hem yazandık
Mevsimleri biz tayin ediyorduk
Canımız isteyince bahar
Erikler zehir yeşili
Canımız isteyince güler yüzlü
Domatesler utangaç kıpkırmızı
Kadife donlu şeftali ve yaz
Canımız isteyince yağmur yağmur
Sarı sarı yaprak
Salkımlarca güz
Ustura kadar soğuk gelinlikle
Bembeyaz kış çekerdi canımız kimi zaman
Kuşlar yaban ördekleri aç kalırdı
Vazgeçerdik
Hikâyemizi biz kazandık
Hem yaşayandık, hem yazandık

Aydın Göle
16 mart 2003

***

243/9
Geceler örtünce siyah yorgan uykuyu
Uyku andırır dipsiz, derin kuyuyu
Kaydırırız içine gözlerimizi
Bir tutam rüya ekeriz üstüne

Aydın Göle
17 mart 2003

***

244/10
Sen sevdaların yolcusu ol
Ben sonbahar çöpçüsü
Sen baharlara doğ
Ben sisli kasımlara
Umutların bitmesin senin
Benim mutluluğuna gözyaşım

Aydın Göle
20 mart 2003

***

245/11
Ben mevsimleri süpürdüm hazanımda
Kimse kalmamıştı, sen vardın yanımda
Mevsimleri neyleyim
Ben sensiz zır deliyim
Senle kırk dokuz elliyim
Her elimde bir yürek
Her yürek sana atıyor canım
Gülün adını söyler gibi
Lâlenin rengini
Yanık kokusunu karanfilin
Senin adını, seni söyleyerek
Her yürek sana atıyor
Ben mevsimleri süpürdüm
Dargın akan dereciktim
Deniz oldum köpürdüm

Aydın Göle
21 mart 2003

***

12
Kapalı kapıları açtım ardına kadar
Gelen bahardır sandım, aldandım
Ben aldandım ağaçlar aldanmadı
Onlar hala çiçeksiz
Ben çiçek açtım balözüm
Kar delenler gibi ayaza
Ayaza kök söktürdüm
Bütün hünerlerine rağmen.
Jilet oldu ustura oldu
Kırbaç gibi şakladı suratımda
Rüzgâr olup deli deli eserek
Param parça etti yüzümü
Kardelenliğimi hatırlattın ya
Soğuk taşların arasından güneşe
Pür neşe
Boynumu uzattım
Sen varsın ya
Kılıç sallansa başımın üstünde
Vız gelir
Namerdim dönersem yaşamaktan

Aydın Göle
22 mart 2003

***

Hepinize iyi pazarlar sevgili okurlar.



Yayın Tarihi: 10.08.2014

DEMOKRASİ Mİ? HOPAŞİNANAY!...

Ülkemizde olan biteni izlemek başlı başına bir iş. Her şey öyle baş döndürücü bir hızda gelişiyor ki, izlerken insanın başı dönüyor. Bir konuya eğilip yazayım diyorum, bir gün değil bir saat sonra bile o konu eskiyor, yazamıyorum. Olay bakımından çok bereketli, çok zengin bir ülkeyiz. Dünya ülkeleri de bizden aşağı kalır değil. Ama kimse hız konusunda elimize su dökemez. Doğal afetler konumuz dışı. Öyle bir kıyas yapmıyorum.

Bir ara “barbarlık” başlığı altında bir yazı yazayım dedim. Olaylar öyle üst üste geldi ki konu kendiliğinden gelişti, sonunda buhar oldu uçtu. Ülkemizde her konunun buharlaşma nedenine, toplum olarak balık hafızalı olmamız gösterilir. Doğrudur da.. öyle olmasa bizi o kadar çok ve kolay kandıramazlardı. Politikacıların bizi her defasında nasıl kandırdıkları konusu ortada.

O kadar uzak bir tarih değil, birkaç yıl önce (5 ağustosta 2009 yılında) Şili’de bir maden kazası yaşanmıştı. Yerin 622 metre altında 33 maden işçisi mahsur kalmıştı. Dünyadaki bütün haber kanallarının canlı yayınlarıyla izlediğimiz kurtarma çalışmalarının sonunda, yer altındaki bütün işçiler 13 ekim 2010’da kurtarıldılar. “Ne güzel öleceklerdi.” Fırsatı kaçırdılar.

Bu söz size bir yerden aşina gelmiyor mu? Gelmiyorsa üzülmeyin, önceden balık hafızalıyız dedik zaten. İnternetten konuyla ilgili geçmiş gazeteleri tararken bu sözleri görünce hatırladım. 17 mayıs 2010 tarihinde Zonguldak’ta bir maden ocağı çökmüş, göçük altında 30 işçi kalmıştı. Daha sonra 28 işçinin cesedi çıkarılmış, 2 işçinin ise cesedi çok sonra bulunmuştu. O zaman yüksek siyasetle uğraşanların neler dedikleriyle sizlerin canını sıkacak değilim. Soma olayları mı dediniz? Uzağa bakmaktan yakını göremeyeli çok oldu. Onun için yakın gözlüğü kullanıyorum. Bu sıralar gözlüğümü evde unutuyorum. Dışarı çıktığımda telefonuma dahi bakamıyorum; yakını boş verin. Uzağa bakmaktan uzak görüşlü oldum. Millet adımı falcı koydu.

Neyse biz tekrar Şili’ye dönelim. Şili’deki muhteşem bir birliktelik, azim, planlama hayat kurtarıyor, kurtulan her işçi Devlet Başkanı Sebastian Pinera ve Maden ve Enerji Bakanı Laurence Golborne’i karşısında buluyor ve onlarla kucaklaşıyorlardı. Biz ise maden işçilerimizi kurtaramıyor “güzel öldükleriyle” ve “kaderle” tembelliğimizi örtüyorduk.

Şili’deki maden işçilerini kurtarma harekatından 3 ay altı gün sonra yani 19 ocakta aynı Enerji Bakanı Laurence Golborne benzin ve gaz zamlarından dolayı yuhalanıyor, hatta taşlanıyordu. Halkın, gaz fiyatlarını arttırmayacağı sözünü tutmadığı için Devlet Başkanı Sebastian Pinera’ya da tepkisi büyüktü. 3 ay önce işçilerin hayatlarını kurtarmak onların hoş görülmeleri için yeterli olmamıştı. Bunun üzerine gaza yapılan zamlar geri alındı.

Bizdeki seçim kazananlar kendilerini halkın hizmetçisi saymadıklarını açıkça gösteriyorlar. Halk yararına yaptıkları her şeyi biz yaptık diyerek inayet gösteren padişah gibi halkın kafasına kakıp duruyorlar.

Islıklansalar bile usta konuşmacılıklarıyla kitleleri sakinleştirecek bir konuşma yapmak yerine “değer bilmezler, yazıklar olsun” yakınmalarını siyasetçilerimizden çok duyarız.

Bizde böyledir. En demokrat olduğunu iddia eden yönetici bile halkın karşısında mütevazi duracağına ona tepeden bakar. En olmadık biçimde sinirlenince de karşısındakinin veli nimeti olduğunu unutarak azarlar. Bu bizim ne kadar demokrat olduğumuzun göstergesi. Azarlanmak hoşumuza gidiyor. Demokrasi istediğimizde yok!

Bir ara derneğimize Arifiye’den bir konuk geldi. Sohbet sırasında söz döndü dolaştı siyasete geldi dayandı. Ben tutum ve davranışın çok demokratik olmadığının örneklerini verdim. Konuğumuz ülkeyi ancak bir diktatörün kalkındırabileceğini belirtiyordu. Böyle davranan bir liderin topluma güven verdiğini söylüyordu. Sözün bittiği yerdi. Ne desem dinlemezdi.

Sadece siyasetin bir kanadı böyle davranmıyor. İktidarlara şiddetle karşı olan başka biri de demokrasinin halkı kandırma rejimi olduğunu, tam bağımsız olmadan özgür olunamayacağını, tam bağımsızlığın devletin ekonomik alandan kaçmadan sağlanamayacağını, sağ iktidarların son zamanlarda özelleştirme adı altında kitleri yabancılara satarak bağımsızlığı yok ettiğini, küreselleşmenin bu iş için hazırlanmış bir kılıf olduğunu söyleyerek demokrasi karşıtı olduğunu belirtiyordu. Ülke ancak diktatörlükle refaha erebilirmiş.

Aklınız karıştı mı?

Çaremiz var canım. Bir tutam 3 büyükler, bir tutam popçu şarkıcılar, bir tutam “su testisi su yolunda kırıldı,” bir tutam da “yok böyle bir dans” koyduk mu her şey hallolur. Demokrasi için üzülmeye değer mi hiç?

Hopaşinanay!...   


Yayın Tarihi: 08.08.2014

KÜRTÇE 2. DİL OLAMAZ ÇÜNKÜ İNGİLİZCE 1. DİLDİR

Yılmaz Özdil’in yazılarına hayranım. Olayları hafif alaylı bir dille ele alışı, açık ve sade yazışıyla kolay anlaşılır anlatımını çok beğeniyorum. Bir süre önce yazdığı bir yazısını sakladım. Bende gazetemize yazmaya başladığım sıralarda Türkçe konuşma hassasiyetimi vurgulamış, bir dizi yazı yazmış, dilimize girmiş yabancı kelimelerin Türkçe karşılıklarını vermiştim. Yılmaz Özdil Kürtçenin bu ülkenin ikinci dili olarak onaylanmasını isteyenlere başka bir bakışla cevap veriyordu. Şimdi o yazıyı okuyalım.

***

The iki dil...


Kanyon:

Mhacka, Chakra, Macrocenter, W, Sushico, Bally, Bashqua, Scabal, Haaz, Mom-to-be, Flower... “Allahım nerdeyim ben?” diye düşünüyordum ki, “Mars” Cinema yazıyor!

Yasai katsu curry
Ebi Raisukaree
Yaki Udon
Moyashi soba.

Nedir bunlar?
“Karateci” diyenler, yanıldı.
Mönü bu.
Pilav, tavuk, kabak filan.

İstinye Park:
N’fes büfe, Ta-Ze, Coquet, Hat Quarters, House Cafe, Milimetric, Anatolian Arts, Tırtıl Kids,Topal Exclusive, Osmani, Biletix, Mania... Şeytan diyor, gir içeri “How much?” diye sor.

- Buyrun...
- Kahve lütfen.
- Espresso, decaffeinate, cappucino, latte macchiato, cafe au lait, hot chocolate?
- Türk kahvesi yok mu?
- Maalesef...
- Su alayım o zaman.
- Normal mi, Pellegrino mu?
- Dizel olsun!

Ankara Cepa:
X-Side, Assortie, Pırlant, En Plus, Decorium, Medilife, Can Can Garage, Dryman...Advantage Platinum’u yanınıza almayı unuttuysanız, sıkmayın canınızı, Mastercard Gold’la ödersiniz artık... Başbakanımızın kankası, sponsor Remzi’nin mağazası da var, Ramsey.

Canım fast food çekti, çevirdim bi taksi, kapısında Yellow Taxi yazıyor, bindim, radyoda Joy FM açık, şoför baktı ki bende Türk tipi var, Power Türk’e çevirdi, öndeki arabanın arkacamına yapıştırmışlar, baby on board, neyse geldik, ağız alışkanlığı tabii “Thank you birader” dedim, “Okey abi” dedi.

Kelebekia, Aqua, Avangarden, Realty World, Pelican, Exen, My World, Incity, Kentplus, Uphill Court, Fibalife, Sunflower, Antrium, Millenium, Elysium, Bosphorus, Riverside,Residence filan... Gaziantep olmuş Antepia! Maraşium’la Urfaqua yakındır.

Ankara Kent Park:
Prestige Sinema, Tobacco Shop, Kuki House, Burger Story, Timboo Cafe, Most Life Club...Pantolonu yıkatıyorsun Dry World, kaportayı yıkatıyorsun Oto Hammam.

BDP’liler “Biz bundan sonra market, manav, lokanta etiketlerimizi Kürtçe yazacağız” dedi, ortalık ayağa kalktı.

Sordum Kürt arkadaşlarıma, “Ew hurme ki tu duxi, rojek be te buxurine” deniyormuş...“Zamanında yenen hurmalar, gün gelir tırmalar” yani!

***
Yazıyı okudunuz. Verilen örneklerden birini anlatmak bile yeter. Bir şeyin güzelliğini vurgulamak için kullandığımız “Enfes” kelimesinin ikinci harfi olan “N” harfinin önündeki “E” harfi kaldırılarak İngilice’de “N” harfinin “EN” okunması fırsat bilinip cinlik yapılmış, kelime zorla İngilizce imiş gibi sunulmuştu. Reklamın iyisi kötüsü yoktur derler, yeterki ilgi çeksin. Acaba?...

Yılmaz Özdil yapmış yapacağını. Ülkemizde 2. dilin tabelalarda ve dilimizde çoktan yer ettiğini, Kürtçenin 2. dil olamayacağını vurguluyor. Bizim 2. dile değil 3. dile itirazımız var. Şimdi sizin bana itirazınız mı var? Neden?

1: Yazıyı Yılmaz Özdil üzerine kurduğum ve kolaycılığa kaçtığımı mı düşünüyorsunuz?
2: İngilizcenin çoktan 2. dil olduğunu hatta Türkçeyi tahrip ederek öne geçtiğini vurgulayarak Kürtçenin resmi dil olmasına ses çıkarılmaması gerektiğini ima ettiğimi mi düşünüyorsunuz?
3: Yoksa bu ikisini ayırmadan mı düşünüyorsunuz?

Peki o zaman bende size sorarım, Türkçe İngilizcenin istilasına bu kadar uğrarken neden tepkisiz kaldık?

Bu ülkede kim ne desin bin yıldır esas kimlik Türklüktür, resmi dil de Türkçedir. Kürtçe resmi dil olsun demiyorum. İngilizce de resmi dil olsun denmedi. Ama dilimiz denetim ve egemenliğinde olduktan sonra İngilizce resmi dil olsa ne fark eder, olmasa ne fark eder?  

Kısaca Kürtçe 2. dil olamaz, çünkü İngilizce 1. dildir.


Yayın Tarihi: 06.08.2014

ÇOCUK MASUMİYETİNE REKLAM VE MODANIN ETKİSİ

Çocuklar ne yaparlarsa yapsınlar, yaptıkları bize şirin gelir. Çünkü çocuk bilinçli olarak yapmaz yaptıklarını. Çoklukla yaptığı şey taklittir ve oyundur. Eğitim çağına gelene kadar, ki bu çağ giderek daha küçük yaşlara inmektedir, çocuk ilk öğrendiklerini bu yolla öğrenir. Öğrendikçe taklit eder, taklit ettiği şey her ne ise onu oyununun bir malzemesi, bir parçası olarak kullanır. İşte bu sırada büyüklerin dünyasıyla bütünleşir. Zaten bütün derdi bu dünya ile bütünleşmektir. Tüm yaptıkları bu bütünleşmeyi sağlayacak biçimde dikkat çekmek içindir. Bunları yaparken çok kestirme bir yol izler, kendini hiç gizlemez. İşte bu çabalar bize ilginç, komik ve şirin gelir.

Bunu bilen reklâmcılar çocukları ürün pazarlama konusunda sınır tanımaz biçimde kullanıyorlar. Bu sıralar ünlü bir otomobil firmasının iki çocuk üstüne kurduğu reklâmı bu cinsten bir reklam. İçine kattıkları çocukça istekler ve bir birini izleyen konular reklâm filmini sinema filmi haline getiriyor. Asıl sorun bundan sonra başlıyor. Olağanlaştırılan şey çocukların tüketme taleplerinin değiştirilmesidir. Çocuklar o yaşlarda sakız balon simit üçgeninden çıkıp otomobil, sevda, macera v.b çokgenine sokuluyorlar.

Beslenmeden temizliğe kadar bir çok konuda çocuk görüntülerine bulaştırılan cinsel içerik, bütün şirinliğine rağmen tehlikeli. Hatırlayın; bir kâğıt peçete reklâmında küçük bir kız kendinden büyük topuklu ayakkabılar ve bir büyüğünün geceliğiyle “güzelliğimi süte borçluyum” diyerek bardaktaki sütü deviriyor, masaya yayılan sütü temizlemek için kâğıt peçeteyi alırken “bende iyi şeylere lâyığım” diyerek de göz süzüyordu.

Reklâmların çocuklara kötü etkisinden söz edilecekse en başta bencillikten söz edilmeli. “Bende iyi şeylere lâyığım” sözü böyle bir bencilliğin temellerini atar. Böylelikle ilerdeki yaşlarda bencillik yerleşik kişilik haline gelir. Ardından geleneksel beslenme alışkanlıklarının 
değiştirilerek Türk mutfağının terk edilmesi, sağlıksız, ayak üstü beslenmeyle obez bir neslin yetişmesi reklâmın kötü etkileri arasında sayılmalı. Daha sonra çocukların erken yaşlarda hedefsiz bir tüketime yöneltilmekte olduğu unutulmamalı. Reklâmlar bilinçsiz tüketimi artırmakta ve ihtiyaçtan çok ihtiyaç dışı tüketime yol açmaktadır.

Örnekler o kadar çok ki, saymakla bitmez.

Gıda sektörü kadar önemli sektörde moda sektörüdür. Moda denilince her konuyu içine koyabilirsiniz. Güncel her konu modayı ilgilendirir. Elbette giyim kuşam, modayı ilgilendiren konuların en başında gelir. Moda ile çocukların masumiyeti çalınmaktadır. Görünenin altını kazırsanız bunu görürsünüz. Gelişmiş batı ülkeleri bu konuda çok duyarlı davranıyorlar. Ticari geçmişleri de epey eski olunca anamalcı zihniyetin doymazlığının nereye varacağını kestirebiliyorlar. İngiltere’den bir haberle konumuzu pekiştirelim.

***
İngiliz hükümetide yakın gelecekte çocukları bekleyen tehlikeleri fark etmiş olacak ki modadaki aşırılıkla mücadele için kolları sıvadı. Kendisi de 3 çocuk babası olan Başbakan David Cameron, ailelerin çocuklarıyla alışverişe çıkmaktan korktuğunu gerekçe göstererek üzerinde ‘Lolita’ yazan kıyafetler ile cinsel içerikli yayınlara yasak getirilmesi talimatını verdi. Cameron’ın bu kadar kararlı olmasının altında yatan neden ise, 6 yaş çocuklar için üretilen ‘Lolita’ marka yatakları gördüğü zaman yaşadığı şok. Çünkü, Rus yazar Vladimir Nabokov’un aynı isimli romanında orta yaşlı bir adamın 12 yaşındaki genç kıza tutkusu konu ediliyordu. Yasağın haklı gerekçelerinden birini İngiltere Çocuk Bakanı Sarah Teather BBC’ye verdiği röportajında şöyle dile getiriyor. “Çocuklarıyla alışverişe giden ailelerden sürekli uygunsuz kıyafetler gördükleri yönünde şikayet alıyoruz.” Birkaç yıl içinde Avrupa’nın çocuklara en dost ülkesi olmayı hedefleyen İngiltere tek de sayılmaz. Amerika’da birçok sivil toplum örgütü çocukların hedef olmasını engellemeye çalışıyor.

***
Ülkemizde de konu üstüne görüş bildirenler var. Ülkemiz çocuk psikologlarının görüşlerine yer vermek istiyorum.

Ortak kanı, modanın çocukların ruhsal ve fiziksel gelişimini olumsuz etkiliyor olduğu yönünde. Bu yüzden İngiltere’deki yasağı haklı buluyor ve Türkiye’de de uygulanmasını istiyorlar. Kendisi de çocuk sahibi olan psikolog Zeynep Temizer Atalar, kısa elbiseler ve düşük bel pantolonlardan şikâyet ederek başlıyor söze. Çocukların bu tür kıyafetlerin içinde rahat edemediklerini dile getiren Atalar, ebeveynlerin çocuklarına büyümüş de küçülmüş görüntüsü vermek için bu elbiseleri seçtiğini anlatıyor. Çocukların belli yaşlarda anne ve babasına özenmesinin normal olduğunu ifade eden Atalar, ebeveynlerin bilinçli davranıp çocuklarına yaşına uygun kıyafet seçmesini tavsiye ediyor. Atalar bir de uyarı da bulunuyor. “Çocuklarınızı büyümüş de küçülmüş diyerek sevmeyin! Yaşına uygun muamele yapın.”

Bu uyarıyı dikkate almak gerek. Şimdide Ayşenur Dinç’in belirlemelerine bir bakalım.

Uzman psikolojik danışman Ayşenur Dinç, moda sektörünün özellikle kız çocuklarına çabuk büyümeleri ve kendilerine uygun olmayan kıyafetleri seçmeleri yönünde baskı uyguladığını dile getiriyor. Çocukların kıyafet seçiminde en büyük belirleyicinin televizyon olduğunu söyleyen Dinç, çocukların rol model olarak gördükleri ünlülere benzemeye çalıştıklarını anlatıyor. Son yıllarda yapılan araştırmalarda çocukların öğretmen ya da doktor olmak yerine şarkıcı veya oyuncu olmak istemeleri de bunun göstergesi. BBC televizyonu da toplumda rol model olarak görülen şarkıcı ve oyuncuların 18 yaşından küçük olduğunu hatırlatıp, tekstil firmalarının onlara benzemeye çalışan kız çocukları üzerinden servet kazandıklarını ifade ediyor.

Dinç, internet oyunlarındaki tehlikelere de dikkat çekiyor. Sitelerde “Dora’ya uygun kıyafeti giydir ve makyaj yap”, “Küçük Sırlar dizisindeki Ayşegül’e makyaj yap!” gibi oyunların olduğunu dile getiren Dinç, bu tür sitelerin de çocuklara yetişkin gibi olmayı öğrettiğini söylüyor. Dinç örnek olarak da 3 yaşında kızı olan bir annenin rujunu kızının çekmecesinde bulmasını örnek gösteriyor.

Giderek çocuklar çocuk masumiyetinden uzaklaşıyorlar. Daha doğrusu çocuklar masum, ama örnekler çocuklara göre değil.


Yayın Tarihi: 04.08.2014 

ŞAİRLERİN ŞİİRLERİYLE SÖYLEDİĞİ

Merhaba sevgili okuyucum. Yaz meğer ramazan molası vermiş. Takdiri ilahi.. bu sıcaklarla orucun zor olacağından yüce yaradan bizlere bir kolaylık ihsan ederek bol yağmurlu bir ramazan geçirmemizi nasip eyledi. böyle diyerek bilmeden günah işlemiş olmaz mıyız? Çünkü Allah kulları arasında ayırım yapmaz. Biz yaz ayı içinde kavurucu sıcaklarla uğraşmadan oruç tutarken, bir damla su olmayan yerlerde huşu içinde oruç tutan kulların günahı ne? Ayrıcalıklı olma duygusuna düşmemek için binlerce kez estağfirullah dememiz gerekir. Bu iklimin (coğrafyanın) özelliği böyle. Ayrıcalık varsa bu coğrafyada yaşıyor olmamızda vardır. Buna şükür etmeliyiz. İnsanız işte, her şeye bir anlam katma çabamızdan yorumlar yapıp duruyoruz. Bunun sonucudur ki kimi, adı her ne olursa olsun bir örgüte militan olurken, kimide Yunus gibi, Mevlana gibi sevgi adamı olup insanlığa ışık saçıyor.

Yaz yaz dedik yazın son ayınada erdik. Önümüzde “En solgun mevsimi seven ruhların” mevsimi var. Son bahar olanca yürek buruculuğuyla hükmünü sürecek yakında. Sisli kasımları da yaşayacağız ömrümüz varsa. Sonrası ak çarşaflar üstünde ak yorganlarla uykuya yatacak doğa.

Çocukluğumda iki mevsim vardı benim için. Biri bahar, biride yazdı. Sonbaharda yüreğimi kasvet sarardı. O gölgeler, o kapalı hava içimdeki coşkuyu neşeyi silip süpürürdü. Kışı da o kadar sevmezdim. Kar yağdığı zamanlar hariç.. bu gün kendimi böyle bir iklimde yaşadığım için çok şanslı sayıyorum. Dört mevsimi gören kaç yer var değil mi? Görmesini bilene her mevsimin ayrı güzelliği var.

Gönderilmemiş şiirlerle başlayalım. Diğer konulara sırası geldikçe değineceğim.

109
Bahar geliyor artık
Kokusunu duyuyorum iyiden iyiye
Korkusu bitti uzun gecelerin
Beni yalnızlığın kelepçelerinde bulamayacak ay
Kar üzgün yağmayacak bundan sonra

Aydın Göle
20 şubat 2003

***

110
Nar ağlayadursun
Mevsimi geçti diye
Akasya
Hüzünlere makas ya
Karpuz kabuğunu bekler denizler
Martı çığlıkları gibi çocuk çığlıklarını
Köpüklü bira ve uysal dalgalar gibi yüreğim
Birde sen olsan bu yaz

Aydın Göle
20 şubat 2003

***

111
Beyaz gecelerinde kışın
Yıldızlar yere inmişlerdir
Gördüğüm kar değildir
Bu kadar beyaz
Bu kadar ışıklı
Yıldızdır sana gülen

Aydın Göle
26 şubat 2003

***

Gönderilmiş şiirlere sıra geldi. Daha önce gene bu köşede kan kardeşimden söz etmiştim. En kötü anında bile gülebilen hayat dolu bir hanımefendi. Şimdi sırayla okuyacağınız üç şiiri ona yazdım ve kısa mesajla gönderdim. Gönderilmiş şiirler bölümünde bölü işaretinden sonra gelen sayı ona yazılan şiir sayısını gösterir.


233/1
Şayet sabah olmayacaksa
Senin neşen kalsın yanımda
Ekmek su istemem
Oksijeni azalsın varsın
Ciğerime alıp verdiğim havanın
Bana bir nefeslik sen yeter.

Aydın Göle
26 şubat 2003

***

234/2
Gece sakindi, gece sessizdi
Gece yekindi, gece esindi
Gece hüzünler peşin peşindi
Geceleri ben aldım
Sana sevgiler ve sevinçler kalsın diye

Aydın Göle
05 mart 2003

***

235/3
Sana güneş
Gülen yüzünü göstersin daima
Gün güneşliyse
Sevincin yarısı önceden verilmiştir

Aydın Göle
06 mart 2003

***

Bu şiiri kime yazdığımı hatırlamıyorum. Ama gönderilmiş şiirler arasında olduğu için birine gönderdiğim kesin. Kan kardeşime gönderdiğimi tahmin ediyorum. Çünkü o dönemin şiiri.


236
Rüyada olsam uyanırdım
Ayakta olsam uzanırdım
Kaybetmiş olsam kazanırdım
Sen benim için mucizesin bir tanem
Baklava istemem, istemem börek
Benim istediğim sevgi dolu yürek
Bana verdin lütfederek
Benim için mucizesin bir tanem
Her şeye doyarım sana doyamam
Öyle taze nefessin sen
Senli zamanları bil ki sayamam
Öyle enfessin sen
Benim için mucizesin bir tanem

Aydın Göle
06 mart 2003

***
Bu şiir kalıpları kırmak ve değişik düşünceler üretmek istediğim bir şiir. Şiiri yazdığım hanım Che Guevara beresi takan, ülkücü bir hanımdı. Aklın sınırlarında gezmeyi çok seviyordu. Öyle şiirler yazıyordu ki anlamak ve çözmek için dünyanın hatırı sayılır edebiyat fakültelerinden birini bitirmek gerekiyordu. Bense ona gene anlaşılır bir şiirle cevap veriyordum. Anlaşılmazı yazacak kadar akıllı olmadığımı unutmuş değilim. Onun için boyumdan büyük işlere kalkışmadım. Benim kendime ait kalıplarımı kırıp kırmadığıma bu köşeyi okuyan devamlı okuyucum karar versin.


237
Vestiyerde bıraktığın şapka mı
Ben zaten şapka takmam ki
Maksat elim boş kalmasın
Almayı unuttum çıkışta
Askıda bensiz üşümüş
Gecenin sessizliği dolmuş içine
Elime aldım döküldüler
Yüreğim üşüdü
Elim buz kesti
Artık yazlar uzak bir düş
Mutluluk küçük bir gülüş
Eskide kalan
Kar yağmaya korkuyor bu yerde

Aydın Göle
10 mart 2003

***
Gene muhtemelen kan kardeşime yolladığım bir şiir. Kime yolladığımı yazmamışım. “Aşk insanı kendinden uzaklaştırır, oysaki insanın kendine kendisi çok lazımdır” dediğim bir şiir.
238
Bir yol var yarına uzanan, umut yüklü
Kederleri irin gibi akıttım yalnız saatlerime
Gürbüz çocuk doğdu içimde
Belki aşk hayata lazım fakat
Aşklarla çok yittim hayattan ben
Bana ben gerek bu yüzden daha çok
Daha çok ben

Aydın Göle
13 mart 2003

***

Kan kardeşime gönderilmiş bir şiir daha. Bu bölü işaretinin ardındaki verdiğim sayıdan da belli. Osmanlı İmparatorluğunun yıkılmasıyla Orta Doğu Bölgesi ve Arap halkının batının her türlü baskısıyla zarar gördüğünü, halâ görmeye devam ettiğini anlattığım bir şiir.

239/4
Lâleler açmış mı lâle diyarında
Açsınlar çünkü yok başka çiçek, lâle ayarında
Debdebeli saltanat çiçeğidir dostun, ağyarında
Görürsen açtığını bir dere kenarında
Mazinin yadigârını al koynuna, sakla
Rüzgârlara bırakma, koparmasınlar yapraklarını
Zaten acımasız esiyor, ters yönden bize doğru
Lâleler açmış mı lâle diyarında
Bebeler babasını bekler mi meme emerken
Ağaçlar yanmış yaprakların acısını duyar mı
Köklerinde bu seher vakti Bağdat’ta
Bir kımıltı var mı toprakta en derinde
Sıcak mı eser rüzgarları, yüzleri yakmaz mı
İlaç bulamamış hastadır Bağdat, her gözden şifa ummaz mı
Savaş mı sarar dünyayı, kuşatır mı barış evreni
Bir dilim ekmeğe vakit yok mu
Yok mu kurumuş dudaklara bir yudum su
Allah’ım ne ettikte biz lâleler soldu
Lâlelerin hesabı kimlerden soruldu
Artık yeter Allah’ım lâleler açsın diyarında
Bebekler babalarını beklemesin artık
Sevdalar uçsun kuşların kanadında
Açsınlar çünkü yok başka çiçek lâle ayarında

Aydın Göle
13 mart 2003

***

Hepinize iyi pazarlar sevgili okurlar.



Yayın Tarihi: 03.08.2014

MEDENİYETLER SAVAŞININ BİZE YANSIYAN SONUÇLARI 3

Kişisel veya toplumsal yada İslam dünyasında yaşanan sorunlara rağmen yaşanabildiği kadar mutlu bir bayram yaşamış olmanız dileğiyle yazı dizimizi bu günkü bölümüyle bitirelim.

Bir önceki yazının sonuna doğru karşılaştırmalı modernizm ve postmodernizm listesi  vermiş ve o listeyi olabildiğince seçerek uzun tutmuştum. Listeyi hatırlamak için bir kez daha, ama bu kez hepsini toptan veriyorum.

Modernizmle Postmodernizmin Karşılaştırması:

*Hiyerarşi, düzen, merkezileştirilmiş kontrol / Anarşi, düzenin yıkılması, merkezi kontrolun kalkması
*Büyük politik yatırımlar (millet-devlet, parti)/ Mikropolitik yatırımlar, kurumsal güç çatışmaları, kimlikçi politikalar
*Milli kimliğin ve kültürün söylemi; kültürel ve etnik orijinler miti / Lokal söylemler, büyük söylemlerin ironik yıkımı: orijine ait mitoslarının aksi
*Bilim ve teknoloji vasıtasıyla büyük ilerleme söylemi / ilerlemeye şüpheyle bakmak, teknoloji karşıtlığı reaksiyonlar, yeni çağ dinleri
*Temsilcilerin ve medyanın önündeki “gerçeğe” inanç, “orijinalin” içtenliği / Aşırı realite, imaj doygunluğu, taklidîn gerçek olandan daha güçlü olması, gerçekte var olmayan şeylerin sunulması ve bunların var olanlardan daha güçlü olması
*Kitle kültürü, kitle tüketimi / Kültürün kitlesel olmaması (demassified culture), küçük pazarlar, az üretim
*Medya yayını / Birbirini etkileyen, müşteriye hizmet eden medyanın dağıtımı, çok miktarda küçük medya’ların ortaya çıkması (Network ve Web)
*Merkezileşmiş bilgi / Dağıtılmış, yayılmış bilgi
*Yüksek ve aşağı kültür ayrımı; yüksek veya resmi kültürün normatif ve otoriter olmasında konsensüs / Aşağı popüler kültür tarafından yüksek kültür hakimiyetinin bölünmesi; popüler ve yüksek kültürün karışımı; pop kültürünün yeni değerler kazanması
*Tam çalışmaların ve amacın sanat olması / Proses, performans, üretim olarak sanat
*Sanat: sanatçı tarafından meydana getirilen orijinal bir objedir / Sanat: dinleyiciler ve alt kültürler tarafından meydana getirilen kültürün yeniden işlenmesi
*Genel sınırlar ve bütünlük hissi (sanat, müzik ve edebiyatta) / Melezlik, kültürlerin yeniden birbirlerine bağlanması
*Derinlere uzanan kökler-derinlik / Kök gövdeler-yüzeysellik
*Niyet ve gayede ciddiyet / Oyun, ironi, resmi ciddiyete tepki
*Birleşmişlik duygusu, benliğin merkez olması; “ferdiyetçilik”, birleşmiş kimlik / Bölünmüşlük duygusu ve benliğin merkez olmaması, çoklu ve çatışmacı kimlikler
*Cinsel farklılığa göre şekillenmiş güç düzeni, tek cinsiyetler, pornografinin dışlanması / Çift cinsiyetlilik, pornografi
*Dünyanın anlatıcısı olarak kitap, yazılı bilgi sistemi olarak kütüphane /Yazılı medyanın fiziki sınırlarının aşılması olarak yüksek-medya, 
*Makine / Bilgi

Bu listeye bakarak olanı biteni anlamak mümkün. Yani hiçbir şey öyle kendiliğinden olmuyor. Olanlarda olduğuyla kalmıyor, kalamıyor. Frankfurter Allgemeine Zeitung gazetesinin 2008 yılında yayınlanan bir sayısında Christian Geyer’in söyledikleri bu görüşlerinde geçiciliğinin kanıtı. Geyer’e göre (ki herkes bu fikre ortak olabilir);

“Kültür donmuş, tamamlanmış bir şey değildir. Hayatta kalmak için sürekli kendini içten içe yenilemektedir.

Nereye bakarsak bakalım: Kültürel değil siyasal mantığın birincil olduğu gözümüze çarpar. Aslında kültürel yorumlama modellerini üretenler, siyasal amaçlardır. Paylaşım savaşları kendilerini etnik ya da dinsel olarak gösterebilirler.”

Yani her ne kadar hedef şaşırtılsa da siyasal mantık öyle kolay görülür durumdadır ki, görmemek için kör olmak gerekir.

Bunca sözün ardından yakın zamanda Bernard Lewis’le yapılan sohbete gelmek istiyorum.

Bernard Lewis o sohbette şunları söylüyor:

“AKP’nin hedefi İslami demokrasi!”

(Bu başlık beni ürkütmedi. Çünkü demokrasinin rengi ne olursa olsun, asıl olan demokrasinin olmasıdır. Demokrasi çoğunlukçuluktan kopup, çoğulculuğa yönelmektir. Keşke böyle olsa.)
AKP’nin amacının ‘İslami demokrasi’ olduğunu vurgulayan Lewis, “Bu, demokrasinin tek yönlü sokak olması anlamına gelir. Bu yolla gelirsiniz ama aynı yolla gitmezsiniz” diye konuştu. 
 

BİTTİ


Yayın Tarihi: 01.08.2014