30 Eylül 2014 Salı

EGEMENLİK ANLAYIŞI ve AB FIRSATÇILIĞI

Egemenlik öyle bir duygudur ki benliğinizi eritmezseniz, kendinizi olduğunuzdan büyük, olduğunuzdan güçlü, olduğunuzdan muktedir görmenize sebep olur. Ülke yöneten bir lider, gücün tepe noktasında olduğunu bilip bu gücü paylaşmazsa, icraatları denetlenemezse, denetlenmeyi parti içi ve meclisteki muhalifleri durduracak ve  susturacak  Millet Meclisindeki aritmetik üstünlüğüne bağlarsa, partisini “onay için el kaldırma” deposu görürse en hafif deyimiyle o lider kral olma özlemi içinde demektir. Bunu söz ve davranışlarıyla da belli eder.

1: Herkese tepeden bakar
2: Herkesi cahil beller
3: Cezalandırmayı çok sever
4: İnayet sahibi olduğunu her fırsatta gösterir.
5: Her şeyin teminatı kendisidir.

“İleri demokrasi”lerde böyle bir şeyin olması mümkün değildir. Orda her şey bir kurala bağlıdır. Hiçbir şey kişinin görüş ve anlayışıyla sınırlanmamış, kişiden kişiye değişen vicdani değerlere bırakılmamıştır. Kişilerin vicdanı olur, ama devletin akıl ve vicdan sahibi bireylerce belirlenmiş kuralları olur. Bunun dışına pekte kolay çıkılmaz. Anayasayı bir kere delmekte aynıdır, bin kere delmekte.

Ne yazık ki bizim ülkemizde böyle şeyler yöneticilerimizi sıkar. Onlar özgürce at koşturacakları meydanlar isterler.

Birde bu davranışlarına kendisini seçenleri göstererek “halk böyle istiyor” yada “halkın itirazı yok” derler. Sadece davranışlarına dayanak olarak gösterseler neyse, yaptıklarına ve yapacaklarına da aynı dayanağı gösterirler. Söz konusu olan en temel haklarsa bu dayanak geçerli olmaktan çıkar.

Önceden de vardı ama bu kadar göstere göstere, bu kadar açık dış destekli var olma çabaları hiç olmamıştı. Yukarda saydıklarımla birlikte, bu konuda, benim onurumu, gururumu kırıyor. Eminim bağımsızlık sevdalısı herkesin de onuru, gururu kırılıyordur. Baksanıza iktidara talip olan herkes önce Amerikan yönetimlerinin kapısını aşındırıyor.

İkinci sırada AB var. Buradan da icazet almadan iktidar olunamaz sanki. Gerçi AB içine girilmeden gümrük birliği anlaşmalarıyla ve uyum yasalarıyla zengin ülkeler, üye adayı ülkeye istedikleri ayarı veriyorlar, o ayrı. Ama üye olmayacak, hatta üye yapmayacakları ülkeye de bu ayarı veriyorlar. Bu bizim yöneticilerimizin içerde gücünü arttırıcı bir sebep olmasa kabul ederler miydi, kendilerine bir sorun bakalım.

Son 55-60 yılın hükümetleri için durum böyledir. Her başbakan o günkü şartlar izin verdiği ölçüde AB standartlarını istemiştir. Bugün iktidarda olanlar bunu kendi düşünceleri ve yapmak istedikleri doğrultusunda çok iyi değerlendirmişlerdir. Bir başka parti iktidar olursa o da kendi anlayışına göre durumdan yararlanacaktır. Bu kural hiç değişmeyecektir eminim.

AB nasıl güç katar bir partiye? Bu soruya bir liste sunarak cevap vereyim.

1: Parti kapatmaya Venedik Komisyonunun parti kapatma standartları
2: İktidarı denetleyen Yargı Kararlarına Avrupanın “ideolojilerden ayrı, bağımsız yargı” anlayışı (Atatürkçülük bir ideolojik yapıdır, Avrupa bunu istemez, nitekim ülkemiz şu anda ideolojisiz kalmıştır. Ön takısı “Yeni” olan cumhuriyete, yerel yönetimler gülendirilerek uniter ve millet esasına dayanan yapının kaldırıldığı bir döneme gidiyoruz).
3: İfade özgürlüğü standartları.
4: TSK’nın rejim teminatı olma yapısının engellenmesi için (demokrasi için değil) savunma bakanlığına bağlanması şartı.

İşte iktidarlara egemenlik sağlamada AB’nin katkısı böyle oluyor. Egemenlik sağlandıktan sonra AB’ye girme sözü hiç duydunuz mu? Türk’ün asıl ideali, tarihteki Avrupa macerası hatırlanırsa bilinir ki Avrupa’dır. Biz AB’ye hem bu gözle baktık, hem Yunanistan’ın bulunduğu yerden ayrı kalmamak düşüncesiyle baktık. Oysa bugün gelinen son noktada partiler AB üyeliğini sadece dikensiz gül bahçesinde iktidar olmak için kullandıklarını görüyoruz. Bundan sonrada parti gözetmeksizin aynı durumun süreceğini düşünüyorum.


Yayın Tarihi: 12.09.2014

SOKAK İSİMLERİME
VE
KENTİMİN SİMGESEL YAPILARINA DOKUNMAYIN




2000’li yıllardan beri 9 kere oy kullandık. Bunların 3’ü yerel yönetimler içindi. Her dönemde birçok aday ortaya çıktı. Bugün bunların çoğunun adını hatırlamıyoruz bile. Bu yıl bir yerel seçim daha yapıldı. Ne vaatlerde bulunan adaylar gördük gene. Geçmişte aday adayları içinde CHP’den ilimizin basın emekçisi, seçkin köşe yazarı Sezai Matur’da vardı. Bu süreçte köşe yazılarına ara vermişti. Köşesinde tekrar yazmaya başladığında, kendilerinden ayrı kaldığı için okuyucusundan özür diliyordu. Aday Adaylığı sırasında ilimizin merkez ve diğer ilçelerini gezerek yaptığı tespitleri aktarıyordu. Onlarda şunlardı:

1: Söğütlü’de günlük süt üretimi 14 tondan 2 tona düşmüş. (Hükümet politikalarının yanlışlığının ve büyükbaş hayvan varlığımızın kalmadığının başka bir göstergesi.)
2: Karasu’da ilçe merkezinde bir tek umuma açık tuvalet yokmuş.

Geçen sürede bu konular unutuldu mu? Yoksa bu eksiklikler dikkate alındımı?

Merkezdeyse şehrin görünümün hızla değiştiğinden söz ediyordu.

1: Ofis semtine adını veren TMO’ya ait siloların yıkıldığını belirtiyordu. Herkes kabul eder ki, o silolar bir simgeydi. Tıpkı daha önce Belediye yöneticilerinin eski Donatım fabrikasına ait santral binasını yerle bir ettiği gibi. O bina da herkes için bir simgeydi.
2: Birkaç ay önce Çark’ta Ünal Ozan’dan kalma kafeterya binası yıkıldı. Kenti yönetenler ‘ben yaptım, oldu’ değil ‘ben yıktım, oldu’ diyorlar. Sezai Matur’un sözlerine katılmamak mümkün değil. 

Köşe yazarlığına başladığımdan beri zaman zaman sokakların isimlerinin kaldırılıp numaralandırılmasına tepki gösteriyorum. Bizim sokağımız benim bildiğim 50 sene “Kamer Sokak” adıyla biliniyordu. O sokak 7 sokağa bölündü. Sokağımızın başına Bahçe sokağın son dönemeci eklendi ve 15 numaralı sokak ismini aldı. Kentler cadde ve sokaklarıyla bilinirler. Birde o yerlerdeki yapılarıyla. Bunu en çok deprem olunca anladık. Bir çok köşe başları yıkılmıştı çünkü. Kimseye yer tarif edemez olmuştuk. Bir yere gidip dönerken biraz dalgınsak, yolumuzu bulamıyorduk. İnsanlar alıştıkları alış veriş merkezlerini, simge yapıları, semte özgü binaları arar. Bunlar yok olunca yabancı bir kente gitmiş gibi olurlar. Hadi Allahtan gelene amenna. Kuldan gelene ne diyeceğiz? Yap boz tahtasına dönen bir kentin kişiliği olur mu? Yurt dışına gidenler neden o kentlere hayran kalırlar? Sadece temiz ve güzel oluşlarına mı? Onların tarihi dokularına hayran kalmasınlar sakın, ne dersiniz? Siz ey yönetici takımı, keşmekeşi bitirin, sorunları bitirin, tarihimizi değil. Biz sizi onun  için o makamlara oturttuk. Sokak isimlerimizi, simge olmuş yapılarımızı geri verin! Unutmayın bu kent sizin tapulu malınız değil. O makamlardan güzel anılacak biçimde ayrılmayı düşünmez misiniz? Buna iyi yaptığınız şeyler kadar, iyi olabilecek şeyleri yapmamanızda sebep olacaktır. Yaptıklarınız kadar yapmadıklarınız da çok önemli olabilir.

İnsan için ismin önemi neyse, insan için kişilik belirleyen giyim tarzının önemi neyse, kentler içinde odur. Sokakların, caddelerin isimlerini kaldırdığınızda o yerler somut varlık olmaktan çıkarlar. İsim yaşam belirtisidir. Bina ve özel yapılarsa tıpkı giysi gibi karakter belirtisi.. karaktersiz kent, karaktersiz insan gibidir. Ne kadar yeni olursa olsun!

İstanbul’u İstanbul yapan şeyin ne olduğunu sanıyorsunuz? Sultan Ahmet Camii, Ayasofya, Galata Kulesi, Boğaz Köprüleri, Kız Kulesi İstanbul denince aklınıza geliyor değil mi? Onları bugün yapmadık. Kimilerini atalarımız yapmış, kimilerini atalarımızdan önce orda yaşayanlar yapmışlar. Bugün bunların birinden vazgeçin deseler hangisinden vazgeçerdiniz?  Eminim bu İstanbul’a hakaret olur diyerek hiç birinden vazgeçemezdiniz. Gidin eski İstanbul sokaklarının isimlerine bakın.

1: Molla Fenari Sokak
2: Molla Gürani Sokak
3: Tayyareci Mehmet Emin Sokak
4: Çiftevav Sokak
5: Fırın tepsisi Sokak
6: Solfasol Sokak
7: Pürtelaş Sokak
8: Sormagir Sokak
9: Merkepbağırtan Sokak
10: Cavidan Sokak
11: Cazip Sokak
12: Temaşa Sokak
13: Tosboğa Sokak (yazıldığı gibidir)
14: Karga Zarife sokak (Üsküdar)
15:Toto Sokak (Kartal)
16: Eskicibağı Cadesi (Maltepe)
17: Borulu maslak Sokak (Acıbadem)
18: Zencefil Sokak (Beyoğlu)
19: Paşa Kapısı Sokak (Üsküdar)
20: Libadiye Caddesi (Üskidar)

Bu isimler sizlere bir şeyler anlatmıyorsa benim diyecek sözüm yok derim. Yok eğer orası İstanbul, bizi İstanbul’la nasıl kıyaslarsın derseniz, kanıt kanıttır; amaca bakın derim. Amacım isimsiz, eskilerin deyimiyle silüetsiz (genel görünümden yoksun) kent olarak kalmamak. Bu kent var olacaksa eski ve yeninin harmanlanmasıyla olacaktır. Sezai Matur’un dediği gibi “ben yaptım oldu, ben yıktım oldu” demeyin artık!


Yayın Tarihi: 10.09.2014

SEÇİMLERDE MERKEZİN ÖNEMİ

Hiçbir şey yerinde kalamaz. Güneş sabah doğar akşam batar, dereler yer altından yer üstüne çıkarak doğar, denizlere dökülerek batar. Su yürür ağaçlar yeşerir. Mevsim değişir ağacın suyu azalır yapraklar düşer. Çiçekler açar, çiçekler solar. Bunların her biri bir değişimdir. Yerinde kalmamak, yerinde saymamaktır. Bütün canlılar gibi insanda yerinde kalamaz. Onun oluşturduğu toplumlarda öyle. Yerinde kalan, yerinde sayan bir toplum zaman içinde erir ve yok olur. Yerinde kalmamak ihtiyaçların itmesiyle oluşan bir durumdur. Köylülüğün bitmesi, kentliliğin artması da böyle bir ihtiyaçtan dolayıdır. Kentlileşen toplumlar keskin ayrımlardan uzaklaşır. Marjinal yapıların, marjinal düşüncelerin yerini makûl yapılar ve makûl düşünceler alır. Bu gün solla sağın arasında keskin farkın olmamasının nedeni budur. Keskin farklılığın ortadan kalkmasıyla her görüşten insanı her partide daha çok görür olduk. Belki buna bir anlam veremeyen ve halâ şaşıran vardır.

Son kırk yılda büyük göç dalgaları yaşayan ülkemizde nüfusun yüzde 70’i şehirlerde yaşıyor. Uzun yıllar süren ve hızı azalsa da henüz bitmeyen göçlere rağmen, artık önemli oranda ikinci, hatta üçüncü nesillerin şehir yaşamına uymaya başladığını görüyoruz. Ülkemizde büyük sayıda bir kitlede, Avrupa’daki “gurbetçilerimizin yaşayarak edindiği tecrübeleri” ülkelerinde büyük şehirlere, yada onun çevresindeki gelişmekte olan şehirlere göç edipte, benzer şekilde, yaşayarak edindiler. Bunun sonucu olarak şehir nüfusunda yeni bir merkez oluşumun biçimsel yapısı ortaya çıkıyor.

İsteklere uygun arayışlarında partilerde dahada çoğaldığını görmemek için kör olmak gerekir. Bu ideolojik saflaşmanın bittiğinin işaretidir. Artık bütün partiler merkezde olmak zorundadırlar. Yoksa marjinal kalarak güven aşılamaları, böylelikle oy toplamaları mümkün değil.

İdeoloji bittimi peki? Görünen biçimiyle partilerde ideoloji farklılığı yok mudur? İdeoloji sınıfsal temelli bir görüşün benimsenmesiyle oluşur. Bugün onun varlığından söz etmek nerdeyse imkânsızdır. Şimdi burada şunun sorulabileceğini tahmin ediyorum: İdeoloji madem sınıfsal temelli görüştü, o temeli oluşturan işçi sınıfı halâ var, neden ideolojisi yok?

Bugün işçi üzerine kurulmuş sınıfsal temelli bir görüş makineleşme ve bilgisayarlarla önemini yitirmiştir. Bir çok alanda robotlar, işçinin yerini almıştır. İş, kol kasıyla beyin gücüne sınır ve zaman tanımaz bir boyuta gelmiştir. Böyle bir ortamda düşünceler kültür algılamasıyla belirlenir olmaktadır. Dolayısıyla önceden sınıfsal temellere dayanan siyaset şimdi kültürel temellere dayanmaktadır. Verilen kavgada halk için değil, halkı ilgilendirmez konular içindir artık. Gel gelelim halk bu konunun içine daha çok girerek giderek sefalete yuvarlandığını, uygulanan politikaların oyuncağı olduğunu göremez.

Merkeze çekilmiş partiler işte bu konuda ayrışmaktadırlar. Buna değişim derseniz evet buda bir değişimdir. 2015 yılında yapılacak seçimi değişenlerle değişemeyenlerin belirleyeceğini söyleyebiliriz. Değişim hayatın gereği. Gün gelir her şey değişir.


Yayın Tarihi: 08.09.2014

ŞAİRLERİN ŞİİRLERİYLE SÖYLEDİĞİ

Merhaba sevgili okurlar. Sanırım bu haftayla birlikte üçüncü hafta oldu sizlere kendi şiirlerimin dışında şiirlerden örneklerde sunuyorum. Bu hafta iki merhum şairimiz Can Yücel ve Cemal Safi’den şiirler seçtim. İlk şairimiz Can Yücel. Can yücel’in bu şiirini okuduğum zaman rahmetli babamın özlemi burnumu sızlattı. “Babam şofördü/ yol yutardı/gelemediği zaman/tutar arabada yatardı.” Mısralarını hatırladınız mı bilmem. Bloguma girip okuyabileceğiniz bu şiirle bende babamı anlatmıştım. Unutmadan söyleyeyim, bloguma giriş çok kolay; köşemizin adını google’a girin yeter.


Ben Hayatta En Çok Babamı Sevdim
Ben hayatta en çok babamı sevdim
Karaçalılar gibi yerden bitme bir çocuk
Çarpık bacaklarıyla -ha düştü ha düşecek
Nasıl koşarsa ardından bir devin

O çapkın babamı ben öyle sevdim
Bilmezdi ki oturduğumuz semti
Geldi mi de gidici - hep, hep acele işi
Çağın en güzel gözlü maarif müfettişi
Atlastan bakardım nereye gitti
Öyle öyle ezber ettim gurbeti

Sevinçten uçardım hasta oldum mu,
Kırkı geçerse ateş, çağırırlar İstanbul'a
Bi helallaşmak ister elbet , diğ'mi oğluyla!
Tifoyken başardım bu aşk oy'nunu,
Ohh dedim, göğsüne gömdüm burnumu,

En son teftişine çıkana değin
Koştururken ardından o uçmaktaki devin,
Daha başka tür aşklar, geniş sevdalar için
Açıldı nefesim, fikrim, canevim
Hayatta ben en çok babamı sevdim
Can Yücel

***

Sıradaki şairimiz Cemal Safi. Cemal Safi’yi şairden çok şarkı sözü yazarı olarak biliriz. Babamla meslektaş olduğunu öğrenmiştim. O da kamyon şoförüymüş.

Çoban Kızı
Tayfuna tutuldum aşk deryasında
Yönümü yitirdim yüzer dururum
Sahilde vurduğum dert adasında
Dolmayan çilemi yazar dururum

Sezince boyundan büyük nazını
Prenses sanmıştım çoban kızını
Armağan ettiğin çam sakızını
Ya sabır taşında ezer dururum

İltifat eylesem sus der istemez
Şiirler söylesem kes der istemez
İsyankâr olurum ister istemez
Canımdan usanır bezer dururum

Aklında iki gün birini tutmaz
Deli etmek için beni unutmaz
Bugünkü adresi yarını tutmaz
Mahalle mahalle gezer dururum

Her gece teklifsiz rüyama girer
Uykumu bölmenin zevkine erer
Önüme bir yığın bilmece serer
Ağlaya ağlaya çözer dururum

Bir zaman baş tacı ettiğin bendim
Nereye layıktım nereye kondum
Kapıya atılmış paspasa döndüm
Çiğneyip geçtikçe tozar dururum
Cemal Safi

***
Cemal Safi’nin “Vurgun” şiirini bakalım hatırlayacak mısınız?
Vurgun
Gözlerim uykuyla barıştı sanma
Sen gittin gideli dargın sayılır
Ben de bir zamanlar sevildim ama
Seninki düpedüz vurgun sayılır

Ne kadar zulmetsen ah etmem sana
Her iki cihanda gül kana kana
Seninle cehennem ödüldür bana
Sensiz cennet bile sürgün sayılır

Yalan mı söyledin göz göre göre
Ne zaman dolacak verdiğin süre
Gönülden gördüğüm takvime göre
Aldığım her nefes bir gün sayılır
Cemal Safi

***

Geldik benim şiirlerime. Tarz tekrarına düşmemek için bir süredir şiir yazmaya ara verdim. Okuduklarınız bu yüzden epey eski tarihli. Umarım sizlerin beğeninize seslenen şiirlerdir.

17
Günü esenlemeden
Selamla beslemeden
Sevgiyle nasıl büyür
Ağaca baharla su yürür
Su yürür dallar yapraklanır
Ayaklanır nebat
Börtü böcek uyanır
Sevgi korosu başlar şarkıya
Ta ki yatana kadar
Susmadan susturmadan söyler
Akşam vakti çatınca
Batınca güneş ufuktan
Ayrılık sancısı sarar
“unutma bizi hiç
Her sabah erkenden gül bahtımıza”
Demeden güneşe
Gece bitmek bilmez

Aydın Göle
26 mart 2003

………

18
Günler, aylar insafsız
Her biri cepheye asker taşıyan vagonlardır
Ya kolu gidecek gidenlerin, ya bacağı
Ya gözü gidecek gidenlerin, ya kulağı
En kötüsü hayattan kopacak bir çoğu
Yaşamak budur dostum, ne bekliyordun
Ne düşman bellidir, ne dost
Sensin hepsi, hepsi sen, başkası değil
Yorgun düşer toprağa cesetler günlerin içinden
Hınca hınç günah yüklü her bir mezar
Günlerin içinde dostum başka bir şey
Arama bulamazsın
Ara sıra gördüğün mutluluk
Kutuptaki yaz güneşidir aldanma
Günler, aylar insafsız
Her biri cepheye asker taşıyan vagonlardır
Yaşamak budur dostum, ne bekliyordun

Aydın Göle
27 mart 2003

…..

19
Bir çuval uyku buldum
Sobada patlattım mısır gibi
Her patlağı saçıldı odaya
Her kes bayıldı, herkes mest
Sanada ayırdım, istermisin

Aydın Göle
28 mart 2003

……

20
Verse mabud istemeden gönlümüzdekini
Batmazdık günaha böyle boğazımıza kadar
Elverir ki mutluluktan ayaklarımız
yerden kesilirdi bir karış kadar
Varsın olsundu, böylesi daha mı iyi
Mabuda yakarmalarımız makbul değil
Yarda insaf yok
Serde akıl kalmadı
Sevda dersen gönülde gani
Bu sevdayla biz ölürüz yani

Aydın Göle
30 mart 2003

…….

249/21
Öyle kolay bilmece ki o
Çözülmüş dolaşıyor ortalarda
Merağımı uyandırmıyor bile
Uykusuzluktan mı ne?
Uykusuzluğum tek dostum
Beni bıraksa olamazdım
Olamazdım gecelere nöbetçi
Ölümle ralliye çıktım
Kıl payı öndeyim henüz kankam

Aydın Göle
1 nisan 2003

***

Bir Pazar yazısınında sonuna geldik. İyi pazarlar sevgili okurlar.



Yayın Tarihi: 07.09.2014

“GÖRMEDİM ÖMRÜMÜN ASUDE GEÇEN BİR DEMİNİ”

Kaç senedir gündem hızla değişiyor. İletişim araçlarının yaygınlaşması her haberin her yere hızla ulaşması sonucu bilgi bombardımanına tutulmuş gibiyiz. Nerdeyse her saat başı yeni dünyalar kuruluyor. Sizi bilmem ama inanın benim başım dönüyor. Eski bir şarkı vardı, bilen bilir; “Görmedim ömrümün asude geçen bir demini” sözleriyle başlardı. Bu şarkı bestelendiğinde dünya ile birlikte ülkemizde yeşil cennetti mutlaka. Bu kadar kirli ve bu kadar gürültülü değildi. Buna rağmen şair “bir siyah gözün derdi”nden ömrünün dingin geçmediğini söylemiş. Hem o yıllar cumhuriyetin yeni yılları. İnsanlar vatan kurtarmanın ve kurmanın haklı gururuyla gelecekten umutluydular. Sevda hayatın güzelliği değil miydi? O zaman sevda varsın yaksın. Günlerin tek derdi bu olsun. Bu gün öylemi ya? Onların kurduğu vatan bugün bölünme tehlikesiyle karşı karşıya. Amerika’nın, kuzey Afrika ve orta doğu Asyasına biçtiği elbiseyi bize de giydirmek isteyeceğini herkes görüyor, biliyor. Bu durumda “Sevil neş’elen, sevme yanarsın” diyerek şarkı söyleyecek durumda değiliz. Bu gidişle daha çook “Görmedim ömrümün asude geçen bir demini” şarkısını söyleriz. Allah söyletmesin!

Dışarıda durum böyleyken içerde pekte farklı değil. İktidar muhalefet çekişmesi bir yandan, iktidarın cumhuriyetin yapısını dönüştürme çalışmaları bir yandan, insanları canından bezdirdi. Şimdi bu şarkıyı söyleyenler size göre haklı değil mi?

Bu sene üniversite seçme yerleştirme sınavlarıyla ilgili söylenti duymadım. Ama yakın zamana kadar neler duyulmadı bu konuda neler. Bu yüzden gençler bu şarkıyı söyleseler yeridir. Binbir güçlükle üniversite sınavlarına hazırlanırlar. Günü gelir sınavlara girerler. Sınav ertesi sınavlarda hile yapıldığını duyarlar. Birileri soru çalarak, yada soru cevaplarının şifrelerini öğrenerek fırsat eşitliğini lâfta bırakıp önlerine geçmiştir. Sözün kısası birileri kayırılarak diğerlerinin çabaları, hatta sınava hazırlanarak tükettikleri ömürleri çöpe atılmıştır. Dünyanın masrafını boşuna yapmış durumuna düşmek ne demektir tahmin edersiniz.

Son yıllarda en güvenilir sistemler bile zaafa uğratılmıştır. Ben her yerde rüşvet ve kayırma olur, eski kısaltılmış adıyla ÖSS’de, şimdiki kısaltılmış adıyla YGS’de kesinlike olmaz derdim. Olmazdı da. Sadece bu sınavlarda mı sorun var? Elbette hayır! Devletin açtığı her sınavda bir sorun çıkıyor. Ne gariptir ki dış tehlikeler varken bunun sayısı arttı. Nasıl bir nesil yetiştirilmek isteniyor? Yolsuzluğa, usulsüzlüğe  alışmış bir gençlikle erdemli toplum oluşmaz. Erdemsizlerden oluşmuş bir toplum yaşayamaz.  Kenarda köşede kalan birkaç erdemli insana da “Görmedim ömrümün asude geçen bir demini” şarkısını söylemek düşer.


Toplum yaşlılarıyla (bilgeleriyle) erdemi öğrenir. Gençlerin enerjileri ve dürüstlük tutkuları erdemle birleşince toplumdaki mutlu insan sayısı artar. Bunun üretimdeki etkisi yüksektir. Mutluluğun üretime etkisi üretimi arttırırken, üretimin erdemli insanların eliyle bilinçli tüketimi, mutluluğu sürdürülebilir kılar. İşte o zaman kimse “Görmedim ömrümün asude geçen bir demini” şarkısını söylemez. Çünkü her yer huzurun okşayıcı, ferahlatıcı esintileriyle dolacaktır.


Yayın Tarihi: 05.09.2014

BİLİNMEYEN SEVDALAR: MİHRİMAH SULTAN VE MİMAR SİNAN

Şimdiye kadar masal veya destanlarla ne çok sevda hikâyeleri okuduk veya dinledik. Leylâ ile Mecnun bunlardan en ünlü olanıdır. Halk edebiyatımız bu sevda hikâyeleriyle zenginleşir. Tahir ile Zühre, Kerem ile Aslı, Ferhat ile Şirin, Arzu ile Kamber, Yusuf ile Züleyha ve daha sayılabilecek bir çok hikâye asırlarca dilden dile dolaşarak günümüze kadar gelmiştir. Her sevdanın ayrı bir hikâyesi, her hikâyenin de bir mesajı vardır. Ortak noktaları sevdalarıyla birlikte kahramanların iradeleriyle giriştikleri savaşta sabrın önemidir. Sonunda vuslat olmasa bile her aşığın derin bir tevazu ile sabır göstererek durumu kabul ettiklerini görürüz. Böylelikle tenden uzaklaşarak ilahi aşka ulaşır kimi.

Aslında her aşık zihnindeki güzeli daha çok güzelleştirir. Gerçekte güzel denen, pekte güzel değildir bile. Mecnunu çöllere salan mecnuna göre güzeldir. Ferhata dağları deldirende öyle.. batıda da böyle hikâyeler vardır. Bizde onlardan en bilineni William Shakespeare’in yazdığı  Romeo ve Juliet’dir.

Birde gerçek hayatta yaşanmış hikâyeler vardır. Batı edebiyatında Alexandre Dumas’nın yazdığı “Kamelyalı Kadın” gerçek hayatta yaşanan aşk hikâyesinden kurulmuş bir roman olduğunu siz kitap severler biliyorsunuz. Aslında yazar sevdiği kadını aşırı idealize eder. Oysa sevdiği bir fahişedir. Sonunda aşkı ölümsüzleştirmek için romanda sevdiği kadını öldürür (bu öyle bir öldürme değildir, yazarın sevdiği kadın o zamanların sevda hastalığı da denen, “ince hastalık”tan, yani veremden ölür). Çok sonraları bu roman sinemaya uyarlandı. Batının felsefesi ilahi boyuta ulaşmadığı için, aşıklar cisimsellikten kopmazlar. Daha katlanılır bir hasret yaşarlar onlar.

Şimdi size, kuzenimin kuzeni Emel hanımın gönderdiği ilginç bir sevda hikâyesini aktarmak istiyorum. Beni çarptı inanın. Sizinde beğeneceğinize eminim.

***

MİHRİMAH SULTAN

Kanuni Sultan Süleyman’ın kızı Mihrimah Sultan on yedisine bastığında, iki kişi ...onunla evlenmek ister. Mihrimah, yani Mihrü Mah, Farsca’da “Güneş ve Ay” anlamına gelir. Padişah kızıyla evlenmek isteyenlerin biri Diyarbakır Valisi Rüstem Paşa diğeriyse Mimar Sinan’dır.
Padişah kızını Rüstem Paşa’ya verir.
Koca Sinan evlidir, ellisindedir ve de Mihrimah Sultan’a deliler gibi aşıktır! Gerçi sevdiğine kavuşamamıştır ama, aşkını, olanca güzelliğiyle sanatına yansıtmıştır.
Üsküdar’a, Saray’ın isteğiyle elbet, 1540 yılında Mihrimah Sultan Camii’nin temelini atar ve 1548’de bitirir. Camiyi yaparken, eserine sanki “etekleri yerleri süpüren bir kadının” dış çizgilerini verir.

Derken, ilk kez padişah fermanı olmaksızın, Edirnekapı’da, pek kimselerin uğramadığı ıssız ama İstanbul’un en yüksek tepelerinden birine, ikinci bir eser yapmaya koyulur Mihrimah Sultan’a. Cami küçücüktür. Minaresi otuz sekiz metredir, bir adet incecik kubbesi üzerindeyse yüz 61 pencere, camiin iç güzeliğini aydınlatır. İçerdeki sarkıtlar ve minare kenarlarındaki işlemeler Mihrimah Sultan’ın topuklarını döven saçlarını anımsatır insana. İşte, aşka adanmış iki eser.

Şimdi, gidin Edirnekapı ve Üsküdar’daki camileri aynı anda görebileceğiniz bir yer seçin. Ve 21 Mart’ta, yani geceyle gündüzün eşit olduğu günde seyreyleyin. Unutmadan, 21 Mart Mihrimah Sultan’ın doğum günüdür.

Göreceğiniz manzaraysa şudur:

Edirnekapı camiinin tek minaresi ardından tepsi gibi kıpkırmızı güneş batarken, Üsküdar’daki camiinin ardından ay doğar! Mihrü Mah eşittir Güneş ve Ay. Bu nasıl akıllara ziyan bir hesaplamadır; nasıl bir güzellik anlayışıdır .

(Kaynak: Osmanlı Günlüğü)

***

Kuzenimin kuzeni Emel hanıma bu hikâye için teşekkür ederken söylediğim son sözlerle yazımıza noktayı koyalım.

Bir ressam renklerle, bir edebiyatçı sözlerle, bir müzisyen seslerle, bir heykeltraş taşlarla, bir mimarsa bunların hepsiyle sevdasını tarihe not eder. Ama böylesi şiirsel bir anlatım herhalde bir tek Koca Sinan’a özgüdür.

Ne dersiniz, öyle değil mi?


Yayın Tarihi: 03.09.2014 


BAŞKA NE YAPTIM Kİ..

Şeytanı masum göstermek gibi bir düşüncem yok! Şeytan her zaman şeytandır. O hep pusuda bekler. İlk fırsatta insanı yoldan çıkarır.  Ama her suçu şeytana havale ederekte insanı akılsız göstermek ne kadar doğru olur? Bütün bunları ince eleyip sık dokumadan, olaylara biraz uzaktan ve tepeden bakmazsak gerçeği göremeyiz. Her yaptığımız hareketin nelere yol açabileceğini usta bir satranç oyuncusu gibi önceden kestirebilmek için iyi düşünmemiz lâzım. Hele ilk gördüğümüzle, ilk duyduğumuzla hareket edersek anlatacağım hikâyedeki kişiler gibi zincirleme hatalar işleriz. Sonrada hikâyemizdeki şeytan gibi kendimize acıyarak “başka ne yaptım ki?” diye sorarız.

Bugünkü küçük hikâyemizi Opel Ekin otonun yedek parça servisinde çalışan kan kardeşim e-posta ile göndermişti.   

***

Günlerden bir gün şeytanın yolu bir köye düşmüş.

Ortalık yemyeşil, kuşlar cıvıl cıvılmış. Bu durumdan çok keyiflenen şeytan yorgunluğunu atmak için koyu gölgeli bir yer seçmiş ve sırtını bir ağaca dayamış. Dinlenmek için oturduğu yerden buzağısını kazığa bağladığı ineğini sağan genç bir kadını uzaktan görmüş.

Şeytan kadını epeyce izledikten sonra yerinden kalkıp kazığa bağlı buzağının ipini biraz gevşetmiş. Buzağı az ötede annesinin sütünün kovaya sağılmasını aç karnına izlemeye daha fazla dayanamamış debelenmiş ve boynundaki ip çözülmüş. Koşarak annesini emmeye giden
buzağı süt kovasını devirmiş.

Sağdığı süt ziyan olunca sinirlenen genç kadın eline geçirdiği odunu buzağıya vurunca yavru yere yığılmış. Yavrusuna saldırılan inek kayıtsız kalamayıp bir tekmede kadını yere serip öldürmüş.

Uzaktan geçmekte olan kadının kayınpederi, ineğin gelinini öldürdüğünü görüp ineği tüfekle vurmuş.

Silah sesini duyan kadının kocası , karısını yerde cansız yatar ve babasını da elinde tüfekle
görünce silahını çekip babasını öldürmüş.

Kısa bir süre sonra gerçeği öğrenen genç adam, bu kadar acıya dayanamayıp intihar etmiş.
Bütün bu olayları bir kenardan izleyen şeytan;

“Şimdi bu felaketi de bana yüklerler. Buzağının ipini gevşetmekten başka ben ne yaptım ki” demiş.

***

Allah; şeytanın eline düşmemesi için bütün kullarına akıl vermiştir. Akılsa verimli çalışabilmek için sakinlik ister. Bunun için her olayda önce sakin olmalı, sonra aklımızı kullanmalıyız. Peşin hükümle ve hiç olmayacak biçimde aceleci davranırsak olacağı budur. Ondan sonra suçu ne kadar şeytanın üstüne atarsak atalım sorumluluktan kurtulamayız. Şeytanı bizden uzaklaştıran sorumluluklarımıza sahip çıkmaktır. İşin ucunu bırakmamakta şeytanı bizden uzaklaştırır. Unutmayın ki şeytanda bir melektir ve bütün melekler gibi tek yönlü davranmaya mecburdur. Oysa biz insanız, iyiyi kötüden, güzeli çirkinden ayırt edebilme özelliğimiz vardır. Üstelik ayırt etmemize rağmen istersek kötüyü de çirkini de seçme özgürlüğüne sahibiz.  İlle iyiye ve güzele talip olmak zorunda değiliz. Ama sonuçlarına katlanmak şartıyla tabii..

Her suçun sorumlusunu şeytan olarak gösterip kurtulmak kolay değil. Şeytanlaşma bu olsa gerek. Şeytanlaşmadan insan kalabilmek çok önemli..


Yayın Tarihi: 01.09.2014