31 Ekim 2014 Cuma

İNSANIN BOZUK PUSULASI: BENLİK 2


İnsanın gelişmesi hayat denen sürekli değişimin bir parçası olmasına bağlı. Bunuda benlik dediğimiz şey sağlıyor. Yazımızın ilk bölümünde “Biz evrensel bir güce sahip insandan söz ederken, insanın benliği yüzünden yok olma tehlikesiyle karşı karşıya olduğunu savunanlar kadar, bu benliğiyle var olduğunu savunanlarda var. Bence iki görüşünde haklılık payı inkâr edilmemeli” demiş ve benliğin ortaya koyduğu bugünkü insana ait çelişkileri göstermeye çalışmıştım. Kaldığımız yerden devam edelim.

İnsan her konuda daha çok uzmanlaştı. Şimdi bir konuyu daha derinlemesine inceliyor. Bu incelemeye bağlı olarak olumlu sonuçlar almaktadır. Fakat uzmanlaşmaya bağlı olarak sorunlar azalmamış ne yazık ki daha çok artmıştır. Bir örnek istenirse sağlık konusu örnek verilebilir. Tıbbi gelişmeler sonucu her hastalığın daha çok ilacı bulunmuştur, hastalıkların tedavi imkânları artmıştır. Gelin görün ki çevresel şartlar, üretimdeki yapay maddelerle bugün insanoğlunun daha az sağlığı var. Bir çok eski hastalıktan kurtulmuşken çağın hastalıkları denebilecek hastalıklarla boğuşması yüzünden sağlığı eskisi kadar (belki de daha çok) tehlikededir.

Kalabalıklaşan dünyada yalnızlaşması insanı mutsuz etmektedir. Çareyi alkol ve sigara tüketmekte aramaktadır. Hıristiyan dünyasında papazla günahlarından arındığını düşünen insan bugün papazın yerini alan psikologlara servetler ödeyerek alkol ve sigara ile birlikte ruhunun sıkıntılarını çözmeye çalışmakta. Günümüz insanların daha az güldüklerini görüyoruz. Daha hızlı araba kullananların, çok çabuk öfkelenenlerin temelinde bu mutsuzluk aranılsa yanlışlık olmaz sanırım.

Kimse insanın doğa varlığı olduğunu düşünmüyor. Düşünmediği için doğal davranmıyor. Doğal davranmamak için kendini zorluyor. Her insanın kendi içinde biyolojik bir saati var. Bunu en çabuk ve en kolay uykunun gelme zamanlarıyla anlayabiliriz. Uçakla kıtalar arası yolculuk yapanlar bilirler; gidilen yer gün ortası olmasına rağmen uyku sanki gecenin yarısıymış gibi bastırır.  Değişen yaşam biçimi insanın yatağa girme vakitlerini çaldı. Artık çalışanlar dışında güneşin doğuşunu gören yok. Şimdi uykulardan yorgun kalkılıyor.

İnsan okumaya zaman ayırmaz oldu. Okumak zahmetli iş, şimdi onun yerini seyretmek aldı. Herkes sadece televizyon seyrediyor. Ne öğreniyorsa ordan öğreniyor. Bütün bilgileri ambalajlanmış konserve bilgiler. Bunun üstüne bir “ben” oturtuluyor ki, aman Allah! Zalim bir insan, karakteriyle herkesi dehşete düşüren insan farkına varmadan kendi sonunu hazırlıyor. Oysa insan okusa ve şükretse ilkel benliğinden kurtulurdu.

İnsan benliğini doyurmak için sahip olduğu eşya sayısını önemsiyor. Başarısını buna bağlıyor. Çünkü yeni dünya düzeninde başarı tek gösterge. Başarılı olamayanın yaşama şansı yok. Bakın bütün insanlar yarış atıdır artık. Öyle bir koşudalar ki, nefes almaya fırsat bulamıyorlar. Nefes alabilseler ne uğruna başarı elde etmeye çalıştıklarını soracaklardır mutlaka. Görecekleri şeyse bütün bilinen insani değerlerinin kaybından başka bir şey değildir.

Uzayan ömürle birlikte hayatına yıllar katmayı beceren insanlara, yıllarına hayat katıp katmadıkları sorulsa kim hayat muhasebesinden olumlu cevap alır? Hiç kimse! Aya giden insan komşusuna eşine dostuna gitmiyorsa bu muhasebenin cevabı hiç olumlu olur mu?

Şöyle etrafınıza bir bakın. Ne çok konuşan var değil mi? Fakat dinleyen yok! İletişim eksikliği yaygın. Karşılıklı konuşma öncelikle bir insanın başka bir insana saygısı gereğidir. Saygı başkasının yaşama hakkını tanımakla başlar. Sonrada başkasının kendi kendisini üretmesine ve anlatmasına fırsat vermekle devam eder. Kimsenin kimseye tahammülü olmayan bir dünyada elbette kimse kimseyi dinlemeyecek, herkes kendi konuşup kendi dinleyecek, sonunda neden konuştuğunu unutup, yorularak susacaktır.

Bir zamanların Amerikalı komedyeni  George Carlin’in dediği gibi “Zaman artık, hızlı hazırlanan ve yavaş sindirilen yiyeceklerin; büyük adamlar ve küçük karakterlerin; yüksek kârlar ve sığ ilişkilerin zamanıdır.”
  
Kendisini felâkete sürükleyen benliğinden kurtulan insan kolayca mutluluğa ulaşabilirdi. Halâ daha ulaşma şansına sahip. Her şeye rağmen henüz hiçbir şey için geç kalınmış değil. Yeterki insan gelişmeyi olumlu yöne çevirmekte istekli ve kararlı olsun.

 
BİTTİ


Yayın Tarihi: 17.10.14



İNSANIN BOZUK PUSULASI: BENLİK 1



Hayat yerinde hiç durmaz, hep hareket eder. Kimi zaman geri, çoğunluklada ileri gider. Gidiş gelişler sonucu bir değişim yaşanır. Sürekli değişim evrenin kuralıdır zaten. Yer kürenin tek idrak sahibi olan insan, yaşadığı gezegenin hareketiyle birlikte ürettiği hayatın vardığı hızdan başı dönerek zaman zaman duraklar. Ama zaman dediğimiz ikili (insan ve yer küre olarak beliren) hareket bu duraklamaları affetmez, duraklayanı hayatın dışına atar. Atmasa bile oldukça gerilerde bırakır.

İnsanın kendi dışında gelişen hareketlere müdahale etme gücü, yaşadığı gezegen olan yerkürede bile, geçmişine oranla epey yol kat etmiş olmasına rağmen, oldukça sınırlı. İnsanın evrende güç olarak varlığını derecelendiremezsiniz. Güç olma çabasını hiç vermiyor da diyemezsiniz. O konuda yarattığı kaynaklardan bir miktar ayırarak denemede bulunuyor. Kendi iç sorunları daha fazla kaynak tükettiği için şimdilik bundan fazlası beklenmemeli. Yaşadığı yer kürenin hareketlerine müdahale etme gücüne sahip olduğu kadar (bu hareketlerden doğan) sorunlara çare bulması elbette yetmez. Ya iç sıkıntılarına ne demeli? Çağımızın insan üretimi çelişkilerinden doğan, gene insan iç sıkıntılarının oluşturduğu sorunla karşı karşıyayız. Bunlar öyle kolay aşılır şeyler midir? Aşıldığı zaman insan benliğide aşılmış olmaz mı? Peki insanın benliği aşılmalı mıdır? Biz evrensel bir güce sahip insandan söz ederken, insanın benliği yüzünden yok olma tehlikesiyle karşı karşıya olduğunu savunanlar kadar, bu benliğiyle var olduğunu savunanlarda var. Bence iki görüşünde haklılık payı inkâr edilmemeli.

İnsanın benliğiyle geldiği durumu görerek değerlendirelim.

İnsan çoğaldıkça barınma ihtiyaçlarıda arttı. Daha önce bomboş olan arazilerde seyrek olarak alçak yapılar, daha sonra yeryüzü yetmezmiş gibi gökyüzünü de işgal ederek yüksek binalar yapan insanın sabrının azalmasını ne ile açıklamak mümkündür? Ne kara, ne deniz, ne hava, hiçbiri insana yetmiyor. Tüketmek üzere kurgulanmış sanki. Her yeri tüketiyor.

Ulaşımda üretilen taşıt kadar çok ve daha geniş oto yolları yaptı. Fakat bağnazlıkları aşamadığı için daha dar bakış açılı olmaktan kurtulamadı. Bunun uğruna kendi türünün kanını bile akıtmaktan çekinmeyen tek tür olduğu söylenebilir. Kurduğu sistemler bağnazlığı kutsallaştırdığı için dışına çıkması mümkün görünmüyor. Sistemleri kendisi kurmuş olmasına rağmen sistemin düzenini sağlamakla yükümlendirdiği, gene kendi türünün temsilcisi insanın buyurgan olmasına hiç ses çıkarmıyor. Ses çıkarmadığı (çıkarmak istese de çıkaramadığı) buyurganlar onları istediği gibi güdülendirebiliyorlar.

Kendilerine biçilen bir değer var. Adına “para” demişler. Onun yerini “hesap” denilen paranın asla görünmediği havada uçuşan “rakamlar” alıyor. Üretim ve hizmet sektörü diye ikiye ayırarak adlandırdıkları çalışma alanlarında, harcadıkları bedensel/zihinsel güç ve ömürlerinde tükenen zamanların karşılığı olarak kendilerine bunlardan belli miktarlarda veriliyor. Her geçen gün bu miktarlar karmaşık hesaplar sonucunda artıyor. Bunları gene onlara dönecek şekilde daha çok harcıyorlar. Sahip oldukları şey, her geçen gün insanlıklarından kaybettiklerinin yanında çok önemsiz sayılır. Üstüne üstlük kendilerine açılmış hesapta rakamlar büyüdükçe satın aldıkları şey nicelik olarakta azalmakta. Çünkü her şey hızla değişiyor. Her değişimin değeri çok fazla olduğu için hiç bir şeye yetişemiyor. Alın size bir mutsuzluk nedeni.

20.yy başında sanayi devrimiyle birlikte toprak işçiliğinden fabrika işçiliğine geçen insan ilk olarak aile kurumunda büyük değişim yaşadı. Aile kurumu kalabalık bir gurubu çağrıştırırken değişimle birlikte anne baba ve çocuklarla sınırlanır oldu. Aileler küçüldükçe konutlar tam tersine büyüdü. Büyüyen konut aile içi iletişimsizliği getirdi. Herkes odasında kendi dünyasını yaşıyor. Teknolojide buna katkıda bulundu. Şimdi hiç kimse bir televizyona bağlı değil. Nerdeyse her evde çocuk sayısı kadar bilgisayar var. Cep telefonları başlı başına bir facia. Eski konutlara oranla şimdiki konutlarda çok araç gereç var. Ama kimsenin birbirini dinlemeye vakti yok. Nasıl olsun ki? Ona kendini her şeyin en üstünde tutma ve görme fikri aşılanıyor. Reklâmlardan tartışma programlarına kadar böyle bir fikir bombardımanıyla karşı karşıya kalan bu insan kendisinden önceki kuşaklardan daha eğitimli olmasına rağmen dar görüşlülükten ve bağnazlıktan kurtulmuş değil. Her konuda çok bilgisi var ama bu bilgiyi eşyanın ve olayların insanlar üzerindeki egemenliğini kıracak kadar kullanamamakta. Kısacası günümüzde her mahallede milyoner var, mahalleyi geçtim, koca kentlerde bile bilge kişi nerdeyse yok.


DEVAM EDECEK



Yayın Tarihi: 15.10.14
   

GELECEĞİN GÖRÜNÜMÜ VE SUNUMU

Ak Partinin 12 yıllık iktidarı döneminde Türkiye’nin rolleri değişti mi diye sorulsa ilk cevabım “evet” demek olurdu. Fakat evet demek her şeyi anlatmaya yetmeyeceği için mutlaka açıklama yapma gereği duyardım. “Önceleri Türkiye kökü ve gücü doğuda olupta yönünü batıya çevirmiş ülkeydi, iktidarının ilk 10 yılında gücünü batıdan alıp yönünü doğuya çevirmiş ülkedir” derdim. Orta doğu ülkelerinin ülkemizi böyle gördükleri muhakkaktır. Aslına bakarsanız her iki biçimiyle de eksik bir ülke tanımı yapmış olurduk. Olması gereken kendi köklerinden güç alarak yönünü belirlemiş ve çevresindeki ülkeleri gittiği yöne götüren ülke olmaktı. Çünkü biz bu coğrayada yüzyıllarca zorba ve zalimce davranmadan uzak yakın birçok ülkeyi himayemize alıp onlara “büyük ağabey” olmuşuz. O ülkelerin halkı üzerinde yöneticileri istemeseler bile bir etkimiz var. Son uygulamalarımıza verdikleri tepkilerle bunu açıkça belli ediyorlardı. Balkanlardan orta doğuya, orta doğudan Kafkaslara kadar, durum aynıdır.
4 yıl önce bu etkiden söz eden bir yazı New York Times gazetesinde yayınlanmıştı. Oradaki saptamalar çok ilginçti. O yazıyı olduğu gibi sizlere aktarmak istiyorum.

***

ABD’nin saygın gazetelerinden New York Times (NYT), Türkiye’nin Ortadoğu ülkeleriyle vizeleri kaldırarak “Ortadoğu Ticaret Bölgesi”nin oluşumunu teşvik ederek ve popüler kültürünü bölgeye ihraç ederek bölgeyi yeniden bütünleştirmeye çalıştığı” yorumunu yaptı.
New York Times’ın, “Türkiye, Araplar’ı Birleştirmeye Yardımcı Olabilir mi?” başlıklı yorum yazısında, Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun görüşlerine de yer verildi. Davutoğlu’nun Türkiye’nin bölgedeki vizyonuyla ilgili olarak tarihin normalleşmesinden söz ettiğini yazan haberde Davutoğlu’nun, “Türkiye’nin hiçbir sınırı doğal değil, neredeyse tümü suni. Elbette bu sınırlara ulus-devletlerin sınırları olarak saygı duymalıyız ama aynı zamanda da doğal devamlılıklar olduğunu anlamalıyız. Bu yüzyıllardır bu şekilde olmuştur” dediğini kaydetti. Gazete, Davutoğlu’nun bölgeye yönelik vizyonunu “bölgedeki tarihi ve doğal çevrenin yeniden yaratılması” olarak tanımladığını da belirtti.

(Bu görüşe bende katılıyorum. Çünkü biz her ülkeden daha çok bu coğrafyayı tanıyoruz. Üstelik bu coğrafyanın halkıyla tarihsel ve duygusal bağımız var. Arapları birleştirmek konusu bu bölünmüşlük içinde öyle kolay değil. Bu ülkeler var olmalarını bölünmüş olmaya borçlu oldukları sürece ülke halklarının birleştirici yanlarının olmasına rağmen birleşeceklerini ummuyorum. Amerika’nın bölgeye demokrasi ihraç masalıyla ülkelerin yönetimleri değişse bile sonucun değişmeyeceğini düşünüyorum. Kaldı ki bir değişim gerçekleşse de, değişim kendi dinamikleriyle olmayacağı için alınan sonuç bizim istediğimiz biçimde olmayacaktır. A.Göle.)

Türk milliyetçiliğinin Türkiye’nin bölgede rol oynamayı hak ettiği anlayışını taşıdığını da yazan gazete, Türkler’in bunu emperyalizm olarak değil, bölgeyle barışçıl bir ortaklık olarak gördüklerini bildirdi.
Haberde “Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın ekibinden akademisyen Yusuf Yerkel”in “Yaklaşık 100 yıldır suni sınırlar, suni kültürel ve dini sınırlarla birbirimizden ayrıydık, şimdi Ürdün’e, Suriye’ye ve Lübnan’a vizeleri kaldırarak ulusal sınırları kaldırıyoruz. Türkiye 20. yüzyıldan beri uygulamada olan Ortadoğu’da geleneksel politika anlayışına meydan okuyor” şeklindeki görüşüne de yer verildi.

(Ülkemizin uzun yıllar orta doğuda hiçbir olaya taraf ve hiçbir ülkeyle yandaş olmama politikası İngiliz casusu Edward Lawrence’ın Arapları Osmanlı’ya karşı kışkırtıp ayaklanmalarını sağlaması sonrasında Arapların Türk askerini arkadan vurmaları sonucudur. 2. dünya savaşından sonra iyice karmaşık hale gelen orta doğuda yansızlık ülkemizin esenliği için şarttı. Bugün tersini savunarak o politikaları eleştirmek, o günleri bilmemek demektir. A.Göle)

Bölgedeki son gelişmeler kapsamında da Türkiye’nin bütünleşmiş bölge vizyonuna sadık kaldığına işaret eden gazete, “Türkiye, Suriye ve Irak’ı birbirine bağlayan demiryolu hattının geçen yıl yeniden açıldığını, Gaziantep ile Halep arasında hızlı trenin başlayacağını, Kuzey Irak’taki doğal kaynakların Türkiye’nin enerji kaynaklarını çeşitlendirme ve Türkiye’den Orta Avrupa’ya giden boru hattını besleme açısından stratejik öneme sahip olduğunu ve Türkiye, Suriye, Ürdün ve Lübnan arasında serbest ticaret alanının oluşturulmasına karar verildiğini” yazdı.

(İşte haberin bu bölümü gücümüzü göstermesi bakımından çok önemli. Lider ülke başka türlü olunmaz. Sanayileşme çabalarımız bütün orta doğu ülkelerinden daha eski ve uzak ara ileride olduğu için bizim tecrübelerimiz daha fazla. Buda bizi, kendi içimizde yaşadığımız soruna bağlı bölünme endişeleriyle çelişkili görünse de ayrıcalıklı bir konuma getiriyor. Bundan sonrası gelecek iktidarların tutumuna bağlı. Fakat kim iktidar olursa olsun gelecek bu temel üstünde zorunluluk taşıyorsa bu politikalardan vazgeçemeyecektir.)

Haberde Türk popüler dizilerinin Arapça dublajla Arap ülkelerinde gösterildiğini ve dizilerin yıldızlarının posterlerinin Irak’ta onbinlerce sattığı da belirtildi. Türk iş adamlarının vizelerin kalkmasıyla genel olarak bölgeyle ticaretlerini son derece fazlalaştırdıklarını, hatta Suriye ile iş yapan bazı Türk işadamlarının bu ülkeyle ticaretlerini on kat artırdıklarını söylediklerini de yazan gazete, hafta sonlarında Suriyelilerin Gaziantep’te otelleri doldurduğunu da bildirdi.

***

New York Times gazetesinde yayınlanan yazı bu kadar. 4 yıl önce desteklemediğim AKP hükümetlerinin icraatları hakkında yazdığım olumlu bir yazıydı. Bugün gelinen ortamda içerdeki etnik kalkışma şeklindeki karışıklıkları ne yener derseniz o zamanın haklı politikaları derim. Çünkü Arapları birleştirici politikaları bugün aynı New York Times gazetesi çok başka biçimde ve çok yıkıcı gözle inceliyor. Emperyalizmin gözü bizim gözümüz değildir. Onlar kendi çıkarları doğrultusunda işlerine geldiği gibi olayları yorumlarlar. Bu yüzden iki yüzlülüklerine şaşırmamak gerekir.

Biz yine konumuza dönelim.

Yerelden küreselliğe nasıl varılır dense Tv dizilerimizi gösterirdim. Yakın çevremizdeki ülkelerde çok izlendikleri haberlerini sıklıkla duyuyoruz. Türk yaşayış kültürünü ihraç etmenin en kolay yolu dizilerimizle sağlanıyor. Dinsel yakınlığımızda bu kültürün kabul edilmesini kolaylaştırıyor. Ticaret anlaşmalarının sonucunda iş adamlarımızda ilişkilerimizi arttıracaktır. Geçenlerde bir arkadaşım Müslüman ülkelerde iş adamları arasında “TUZ” adında bir dayanışma örgütü kurulduğunu, dünyanın hangi ülkesinden olursa olsun Türk ve Arap ülkeleriyle iş yapacak yabancıların bir Müslüman iş adamıyla bu örgütten referans almadan iş yapamayacağını söyledi. Bütün bunlar adım adım ve işin kuralına ugun, öyle bodoslama değil, sessiz sakin ve bilgiyle yapılıyor. Gelecekteki Türkiye’yi şimdiden kurma çalışmaları bunlar.

Politik çekişmeler gündemimizde çok yer tuttuğu için bunları göremiyoruz. İç politik çekişmelerdeki seviyesizlik, (ayrıca bu gün savaş tam tamlarının çalması) içinizi karartmasın (bunu durduracak güç gene kendimizdedir, emperyalistlerin yapıp söylediklerinde değil). Ülkemizde iyi şeylerde oluyor. Eksik olan Geleceğin Görünümü ve Sunumu. Umarım bu sunum aşırıya vardırılmadan ve Amerikan politikalarına kurban edilmeden hedefine varır.


Yayın Tarihi: 14.10.2014

ŞAİRLERİN ŞİİRLERİYLE SÖYLEDİĞİ



Merhaba şiir sever okurlarım. Kurban bayramını idrak etmiş olmanın huzuruyla geçen bir haftanın ardından tekrar bayram sonrasının ilk şiir yazısıyla bir kez daha buluşuyoruz çok şükür. Ülkemizin içine düşürülmek istendiği kaos ortamı hepimizi üzüyor. Yurdumuzu çok sevmemizden dolayı kimi şeylere dayanamıyoruz. 20. yy’lın son çeyreğinde az şey yaşamadık. 21. yy’da geçmiş yüzyılın sorunlarını ve emperyalizmin heveslerini içinde barındırıyor. Bu besbelli ki Balkanlar, Ortadoğu ve Kafkaslar dünyanın diğer yerlerinden daha fazla acı çekecek ve kim bilir bu acı ne kadar sürecek... bu bayram sonrasının huzurunun bir anda kaybolmasıyla yazılmış satırlardır. Ama hayat devam ediyor, hayat devam ettiği sürece neyi umut ederseniz o umut hep vardır. O umutta insandır. İnsan varsa işin içinde şiirde vardır tabii.

Şiir sever olmak aşkı sever olmaktır. Aşkı sever olmak insanı sever olmaktır. İnsanı sever olmaksa yaratıcıyı sever olmaktır. Biz seviyorsak yaratıcının yarattıklarının muhteşemliğine duyduğumuz hayranlıktan dolayı seviyoruz. Peki o halde yaratıcıyı sevmek gerekmez mi? Bizdeki aşkın kaynağı o dur zaten. Bu hafta “Yunus Emre” şiirlerine bunun için yer verdim. Halk edebiyatının önemli bir bölümünü tutan tasavvuf şiiri ve onun en önemli şairi Yunus Emre bize sevmenin gerekçelerini, aşkın temelini anlatır. Sizlere bu konuda sunacağım üç güzel şiirden sonra kendi şiirlerime geçeceğim

...

Aşkın Aldı Benden Beni

Aşkın aldı benden beni
Bana seni gerek seni
Ben yanarım dün ü günü
Bana seni gerek seni

Ne varlığa sevinirim
Ne yokluğa yerinirim
Aşkın ile avunurum
Bana seni gerek seni 

Aşkın aşıklar oldurur
Aşk denizine daldırır
Tecelli ile doldurur
Bana seni gerek seni

Aşkın şarabından içem
Mecnun olup dağa düşem
Sensin dünü gün endişem
Bana seni gerek seni

Sufilere sohbet gerek
Ahilere ahret gerek
Mecnunlara Leyla gerek
Bana seni gerek seni

Eğer beni öldüreler
Külüm göğe savuralar
Toprağım anda çağıra
Bana seni gerek seni

Cennet cennet dedikleri
Birkaç köşkle birkaç huri
İsteyene Ver anları
Bana seni gerek seni

Yunus’durur benim adım
Gün geçtikçe artar odum
İki cihanda maksudum
Bana seni gerek seni

Yunus Emre

***

Ben Yürürüm Yana Yana

Ben yürürüm yana yana
Aşk boyadı beni kana
Ne akîlem ne divâne
Gel gör beni aşk neyledi

Gâh eserim yeller gibi
Gâh tozarım yollar gibi
Gâh akarım seller gibi
Gel gör beni aşk neyledi

Akarsularım çağlarım
Dertli ciğerim dağlarım
Şeyhim anuban ağlarım
Gel gör beni aşk neyledi

Ya elim al kaldır beni
Ya vaslına erdir beni
Çok ağlattın güldür beni
Gel gör beni aşk neyledi

Ben yürürüm ilden ile
Şeyh anarım dilden dile
Gurbette halim kim bile
Gel gör beni aşk neyledi

Mecnun oluban yürürüm
O yâri düşte görürüm
Uyanıp melûl olurum
Gel gör beni aşk neyledi

Miskin Yunus bîçâreyim
Baştan ayağa yâreyim
Dost ilinden âvâreyim
Gel gör beni aşk neyledi

Yunus Emre

*** ***

Bir Kez Gönül Yıktın İse

Bir kez gönül yıktın ise
Bu kıldığın namaz değil
Yetmiş iki millet dahi
Elin yüzün yumaz değil

Bir gönülü yaptın ise
Er eteğin tuttun ise
Bir kez hayır ettin ise
Binde bir ise az değil

Yol odur ki doğru vara
Göz odur ki Hak’kı göre
Er odur alçakta dura
Yüceden bakan göz değil

Erden sana nazar ola
İçin dışın pür nur ola
Beli kurtulmuştan ola
Şol kişi kim gammaz değil

Yunus bu sözleri çatar
Sanki balı yağa katar
Halka matahların satar
Yükü gevherdir tuz değil

Yunus Emre

*** ***

Yunus Emre şiirlerine burada bir nokta koyduktan sonra kendi şiirlerime geçiyorum. İlk şiir sevdiğim kişiye doyamadığımı anlattığım bir şiir. Yıllar geçiyordu ama sevgim alışkanlık haline dönmeden artarak devam ediyordu. Bu kişi kim olabilir? Bir sevgili diyebilirsiniz, ama değil. O bir kardeştir. O sığınılan şefkatli bir omuzdur. O kan kardeşimdir. Daha öncede sözünü ettiğim gibi kan kardeşim bir saygıdeğer hanımdır.

...

42
Sana doyamıyorum canım sana doyamıyorum
Yerine hiç kimseyi koyamıyorum
Asırları karşılarım, seninle saatler ne ki
Sen istediğini al benden vaatler ne ki
Sana vaat etmem canım hemen veririm
İstersen böbreğimi
İstersen gözlerimi
Ben gördüm göreceğimi, ama ne gördüm
Ben bakarken kördüm sevdalar yaşarken
Sana doyamıyordum canım sana doyamıyordum
Senin sesinden başka ses duyamıyordum
Değişen bir şey yok bende
Sana doyamıyorum canım halâ doyamıyorum

Aydın Göle
03 mayıs 2003

*** ***

Kan kardeşim Fenerbahçeli. Bense Beşiktaşlıyım. Galatasaray ülkemize ilk uluslar arası başarıyı getiren kulüp. Burada nasıl fanatikçe bir takımın taraftarlığını yapabilirim. Fanatiklikten de hiç hoşlanmam. Bu şiir bunun göstergesidir.

...

43
Ben taraftarım şampiyonluklara
Mola vermek gerek alışkanlıklara
Aslanın yelesi güzel kanaryanın sesi
Kartalın kanatlarında özgürlük mavisi
Bir sana tutkunum kankam birde kartala

Aydın Göle
05 mayıs 2003

*** ***

Giden sevgililer neler dedirtir insana. Bugün okuyunca kendime bile yabancılaştığımı görüyorum. O günlerden benden bana duygu olarak bir şey kalmamış.

...

253
Kırk ayağım olsaydı sana koşardı
Kırk kalbim olsa sana atardı
Bir heves değil tutkum oldun
Seni gördüm tutulan nutkum oldun
Adını sayıklarım uykumda bile

Aydın Göle
05 mayıs 2003

*** ***

44
Bana ne kadar yakınsın, ne kadar uzak
Söyleyebilir misin canımın içi
Kimi zaman damarlarımda dolaşıyorsun
elinde bir jilet
Kimi zaman asırlar ötesine bir bilet,
gitmenin telaşındasın
Gözlerin uzak kıyılarda
İçim ezilir gözlerim dolar
Bir yerlerde güneşler söner,
ben tükenirim
Bana ne kadar yakınsın, ne kadar uzak
Bana ne kadar yakınsın, ne kadar uzak
Bin yıl geriden gelsem duyar mısın yüreğinde
Gel desem yalnızlığıma,
unutulmuşluğuma gelir misin
Söküp içimden yüreğimi
Kurtuluş günü şenliklerinde
trampet çalar mısın
Korkum var gelecek günden
Kulağına beni fısıldayıp
Yüreğinden beni silersin diye
Bana ne kadar yakınsın, ne kadar uzak

Aydın Göle
08 mayıs 2003

*** ***

45
Sessizliğin içinde
bir çığlık koparsa
can teslim edenlerden
Yüksek gerilime tutulmak gibidir
milyar kilovat saatlik
Sevdanın rengimi var
uzaktan görünür mü
Yalnız yürünmüyor, bu yol çok uzundur
Geriye dönüş yok, bir nefes mola vermekte
Sessizlikte bir çığlık
can teslim eder gibi
Nefes nefese rüzgâra kapılmaktır sevda

Aydın Göle
08 mayıs 2003

*** ***

46
Zühre yıldızından mı geldin bu mavi fanusa
Kanatların değdi mi okyanusa
Yağan yağmurlarla ıslanmadın mı
Ayrılık eser rüzgârları uslanmadın mı
Küçük bir inci tanesine kan sıçrar buralarda
Şemsiyemiz kılıçtandır
Çiçeğimiz kılıç..
Balığımız kılıç..
Kılıçtan geçiririz koca şehirleri
Kılıç artığıdır çoğumuz
Gözlerimiz kıpkırmızı
Çığlıklar böler en derin uykumuzu
Bir el okşamaz izinsiz yüreğimizi
Dizginler koyduk sevgilerimize
Sana göre yerimiz mi var
Arama, ayaklarına kara sular iner
Diner sanma
Dinmez bu fanusun kanamaları
Ne dışına çıkılır, ne yaşanır içinde
Sen uzak galâksilerin bilinmeyen yıldızı
Sana yavaş döner geceler, günler
Ağırdır sevgiye fanusun hızı
Sen Zühre yıldızı mısın yeşil ışıklar saçan
Yok! Yok! Sen serapsın sana gelindikçe kaçan

Aydın Göle
08 mayıs 2003

*** ***


Bu haftalıkta bu kadar. Haftaya görüşmek dileğiyle hepinize mutlu pazarlar sevgili okurlar.


Yayın Tarihi: 12.10.2014

BİR DİZİ VE ÇOK EŞLİLİĞE EK YAZI



Muhteşem Yüzyılın kurucuları olan atalarımızın, dedelerimizin mirasını devralan nesiller olarak Türk medeni kanunun hükmüne rağmen gizli çok eşlilik demek olan metres tutmayı, yada doğuda olduğu gibi kuma almayı olağan saydık. Bu iki yüzlülüğümüzden en çok yasal haklardan yararlanamayan çocuklar çekti.

İşe bu konu üstüne kadının biri bir söz söylemiş, ortalık karışmıştı. Bayramdan önceki yazımı da o sözlere karşılık yazmıştım. Bugün o yazıya ekleme yapmak gereğini duydum. Yoksa o yazı, o haliyle eksik kalacaktı.

Çok eşliliği savunan ve bunu kadınlara da tavsiye eden Sibel Üresin’in kadınlara önerdiği dayak yeme sebeplerini ortadan kaldırma tekniklerine ve çok eşliliği gerekli görme gerekçelerine Esra Elönü adlı bir kadın yazar epey içerlemiş olacak ki şöyle cevap veriyor:

“Bir takım adamlar tatmin olacak diye Allah’ın mübarek ayetleri zamparalıklar için uygun gösterilmeye çalışıldı.

Bu adamların mesir macunuyla yıkanmış üreme sistemleri dişiliğin çarkında döndükçe biz helâk olacağız. Asıl helâki biz bekliyoruz. Aklı (…) sinek avlayan bir kadın çıkıp çok eşlilik yasal olsun dediğine göre ikinci üçüncü onuncu açık büfe kadın olmayı da kabul ediyor demektir.

Allah’ın ayetlerinin sadece erkeklere dağıtıldığını düşünen sokak vaazcıları yüzünden kadınlar erkek hamalı oldu çıktı.”

Esra Elönü haksız mı sizce? Önüne gelen olur olmaz her konuda fetva vermeye başladı. Bence çok sakıncalı olan bu durum insanların kafasını karıştırmaktan başka bir işe yaramıyor. Eskilerin bir sözü vardı; “az bilen doktor candan eder, az bilen hoca dinden” derlerdi. Sokak vaazcıları ne yazık ki kadınlar arasından çok çıkıyor. Bu hanımefendinin (Sibel Üresin) az bilen konumunda olmaması gerektiğini düşünüyorum, çünkü taşıdığı sıfatlar iyi bir eğitim aldığını gösteriyor. Esra Elönü’nin söylediklerini okumaya devam edelim.
“Allah adil olandır Allah mahrum etmeyendir. Allah sizin gişe rekorları kıran kadın avcılığınıza kılıf olacak ayetleri gönderdiğini nasıl düşünürsünüz? Bu mu sizin anlayışınız? Merak edeniniz varsa alın okuyun azizim. İhsan Eliaçık “Bana Dinden Bahset” adlı kitabında yazmış gümbür gümbür! Nur Suresinde 3 ve 4 ayette denmek istenen Razi’nin nakline göre İkrime’den gelen sebebi nüzul bilgilerini katarak yorumlamış

“Ey iman edenler! Sayı sınırı olmadan bir çok eşle ve yetimlerle birlikte yaşadığınız görülüyor. Bundan kaynaklanan sorunlar yaşıyorsunuz. Kendi mallarınız yetmeyince eşlerinizi geçindirmek için yanınızdaki yetimlerin mallarına göz dikiyorsunuz. Üst üste evlenmekten eş üstüne eş ilave etmekten dolayı sıkıntıya giriyor, hem eşleriniz arasında haksızlık yapıyor, hem de yetimlerin mallarını alıp eşlerinizin geçimine harcamaya kalkıyorsunuz.

Eğer hem eşlerinize hem de yetimlere haksızlık etmek istemiyorsanız, eşlerinizin sayısını azaltarak; dörde, üçe, ikiye hatta bire indirerek evlenin. Eğer adaletsizlik yapmak istemiyorsanız böyle üst üste evlenmekten uzak durun! Münasip gördüğünüz, size uygun birisi ile ya da savaşlarda esir aldığınız kadınlardan biriyle evlenin.”
(Kaynak Razi: İkrime)

Esra Elönü’den aktaracaklarım bu kadar. Tereciye tere satmak niyetinde değilim. Konunun uzmanları beni hoş görsünler. Bir iki söz edip konuyu bitireceğim.

2000 yılının başında Sabah gazetesinde kadın olan yazarının adını şimdi hatırlamıyorum, hacimli bir yazı okumuştum. Yazara göre bireyselleşmenin artması sonucu evlilikler giderek sihrini kaybediyor, bu yüzden boşanmalar artıyordu. Yazar buna çare olarak evlilikleri rekabete açma önerisinde bulunmuştu. Nasıl olacaktı bu? Erkeğin kaçamakları hoş görülerek mi? Eşitlikçi anlayışa göre kadında bu yola baş vurarak mı evlilikler kurtulurdu? Bu soruların cevabı rekabet anlayışının içinde vardı zaten. İçini ne ile doldurursanız doldurun. O size kalmış. Bana göre egemen anlayışın reddi her şeyi çözmeyeceği için bu görüşte sonuçta ömürlü olamaz.

Modern söylemin her dediği doğru olmasa bile tek eşliliği savunan modern söylemciler doğruyu söylüyor olabilirler. Bunu duyan bazı kişiler bundan etkilenebilirler. Etkilenerek vardıkları sonuç söylemin yanlışlığını giderir. Önemli olan sonuçtur. Sonuca taç giydirmek akil adamların işidir. Onuda onlara bırakalım.

Aslında Kur’an’n tavsiyesi de tek eşliliktir. Nisa suresi üçüncü ayetine göre “Eşinize eziyet etmemeniz için en az olanı daha makbûldür.” Peygamberimiz gençliğinin en hızlı yıllarında 40 yaşına kadar tek eşli kalmış. Kızı Hz. Fatıma ile evliyken üzerine başka bir kadınla daha evlenmek istemesi üzerine peygamberimiz Hz. Ali’yi azarladı. Hz. Ali’ye verdiği cevaptan kızlarıyla everirken Hz. Osman’dan da böyle bir söz aldığını dolaylı olarak anlatmasına rağmen bu anlaşılıyor. Peki, Peygamberimizde mi modern akıldan etkilendi?
Hayır, işin aslı bu... Diğeri ruhsat.

Yazıyı bitirirken bir önceki yazıda dediğimi gene diyeceğim. Çok eşli olmak isteyene yasal yol açık olmalı ama evlilikten doğan hakları da içermeli. Böyle olursa uçkuru bozuk erkekler mallarına ortaklar artacak düşüncesiyle çok eşlilikten kaçarlar. Çünkü insanları ne yasak ne günah engelleyemiyor. Paranın gücü galiba her şeyden daha baskın.


Yayın Tarihi: 10.10.2014

BİR DİZİ VE ÇOK EŞLİLİK


Bugün arife, yarın bayram; kurban bayramı. En ilkel inanışlardan beri her türlü canlının sunumuyla uygulanan ve Hz. İbrahim’in oğlu İsmail’i yüce yaratıcımıza adaması üstüne gökten inen koyunla birlikte sadece çift tırnaklı hayvanların sunumuna dayanan şekliyle dinimizde de var olan kurban canımızın diyetidir. Yüce Allah “en sevdiğin şeyi bana ver” dediğinde bunun için oğlunu feda eden bildiricisi (peygamberi) ve onun oğlunu koç göndererek ödüllendirmiştir. İnsanın kurban edilişi böylelikle son bulmuş, nelerin kurban edilebileceği kuralı gelmiştir. Bu bayramın bir özelliğide budur. Kurbanlarınızın makbul, dualarınızın kabul olması dileğiyle Bayramınızı bugünden içtenlikle kutlarım sevgili okurlarım.

Gelelim konumuza...

Başrollerini; Kanuni Sultan Süleyman rolüyle Halit Ergenç’in, Hürrem Sultan rolüyle önce Meryem Sarah Uzerli’nin, daha sonra Vahide Gördüm’ün paylaştığı ve daha pek çok rölün pek çok ünlüce kotarıldığı “Muhteşem Yüzyıl” son dönemde seyrettiğim en gösterişli televizyon dizisiydi. Oldukça ilgi gören dizide cariyelikten sultanlığa geçen bir kadının aşk ve iktidar mücadelesinde çevirdiği entrikaları kadar saray içi haremiyle de erkek izleyicilerin dikkatini çektiğini düşünüyorum. Başlarda böyle giden dizi daha sonra gelen tepkiler nedeniyle değişse de haremin akıllardan silinmediğini sanıyorum. Giderek harem kurma sevdalısı erkeklerde arttı farkında mısınız? Gizli olarak gelişen bir kurum olma baskısı toplumun bir kesiminin doymak bilmez seks tutkusu yüzündendir. Erkeklerimiz bu konu için canını verecek. Bu sadece diziyle olacak bir şey değil tabii. Ama diziyi seyreden erkek izleyici Padişahların haremi gibi bir hareme sahip olmak istiyor. Bunu Sibel Üresin adlı bir yaşam koçuda yaptığı konuşmalarla kışkırttı.

Mayıs 2010 tarihinde Baykal’ın kaset skandalının patladığı sırada bu konuya değinerek şunları yazmıştım:

“Bu ülke çok yakın zamana kadar asırlarca süren çok eşliliği yaşadı. Dini geleneklerde bununla örtüşünce erkek için gün doğmuştu. Medeni kanuna göre tek eşlilik mecburiyetine rağmen nikâhsız ikinci eşi olan ve ilk eşinden ayrı bir evde yaşayan o kadar çoktu ki.. eskiden bu durum çok normal karşılanır, buna dost hayatı denirdi. Bunun doğudaki karşılığı kumadır. Kuma geleneği nikâhlı eşin razı olduğu bir gelenekti. Erkek iki eşiyle aynı evde otururdu. Gelişmiş kentlerde bu pek razı olunan bir şey değildir. Günümüzde günlük ilişkiler yaygın. Artık erkek kısa süreli ilişki istiyor.  

Allah canlıların erkek türüne hercailik vermiş. Erkek, dölleme güdüsüyle yüklü olduğu için çok eşliliğe yatkındır. Dişi ise neslin devamında gerekli olan soyu korumak için tek eşliliğe.. Bu çelişki evlilikte iki cins arasında çekişme sebebidir. İşte bu çekişme ahlâki değerlerin, modern devlette de kadın ve ailenin korunmasını amaçlayan kanunların çıkmasına sebep olmuştur. Bütün bunlara rağmen bir zamanlar rahmetli Özal’ın dediği gibi; “anayasayı bir kere delmekle bir şey olmaz” denilerek evlilik dışı ilişkiler sürmektedir.

Yaşananlar toplumun iki yüzlülüğüdür.”

Tamda bu noktada Sibel Üresin’in söyledikleri önem kazanıyor.

Sibel Üresin çok eşliliğin dinde yer aldığını savunup, bunun yasal olmasını istiyor. Üresin, çok eşin kızların evde kalma sorunlarını ortadan kaldıracağını öne sürüyor. Şimdide Sibel Üresin’in, söylediklerini görelim.

“Erkek, bir başkasıyla imam nikâhı yapacağı zaman karısından izin almak zorunda değil (ben böyle bilmiyorum, mutlaka izin almak zorunda. Sakal bırakmayı eşin iznine bırakan bir din kadını hiçe saymaz). Ancak 2., 3. ve 4. eşler suiistimal ediliyor. ‘Boş ol’ denince kadın ortada kalıyor. Bu nedenle çok eşlilik yasallaşmalı. Yasanın çıkması demek, erkeğin malvarlığına ortak gelmesi demek. Çok eşlilik dinimizde var. Herkes yapamaz ama yapana ‘Niye yaptın?’ diyemezsiniz, şirke girer. Kuran’da var.
Zengin, kariyerli, parası olan ve cinsel gücü fazla olan erkek çok eşliliği seçebiliyor. Hiçbir kadın fakir bir adamın ikinci karısı olmaz. Erkek daha cilveli, daha çok gülen, cinsel anlamda kendisini mutlu eden kadına koşuyor. Erkek olsam, çok eşli olurdum.
Çok eşlilikte asıl ağır fatura erkeğe çıkıyor. Madden ve manen zarara uğruyor. Açıkça çok eşli olduğunu itiraf edenleri alkışlıyor ve kutluyorum (sözün burası bir kadın için çok şaşırtıcı, her kadın kendisinin eşinin tek kadını olmak isterken sevdiği erkeği kolaylıkla paylaşamaz).

Çok eşlilik toplumdaki çarpık ilişkileri ve kızların evde kalma sorunlarını ortadan kalkması noktasında da (noktasında demek moda oldu, aslında konusunda demek gerekirdi. Bu, Cumhurbaşkanımız sayın Recep Tayip Erdoğan’ın dilimize yerleştirdiği bir yanlıştır) ciddi rol oynayacaktır.
Dayak ve aldatma bana göre boşanma sebebi değil. Türkiye’deki kadınların yüzde 80’i dilinden dayak yiyor. Yatak odasında mutlu olmayan kadın, her durumda problemlidir.
Muhafazakâr kesimde kadın evde daha süslü, daha şık. Aileden mutluluğun sağlanmasının bazı şartları var. Kadın kocasına itaat etmeli. Erkek de karısına Allah’ın emaneti olarak davranmalı (yoruma açık çok şey var ama şunu vurgulamak isterim; kent uygarlığına geçememiş kır gelenekçiliğinin İslam diye sunuluşunu izlemek beni üzüyor. A.G).”

Devamında da yasak ilişkiler konusunda şunları söylüyor:

“O kadar çok annesi babası olmayan çocuk var ki orta da, bunun bence daha ahlâki bir zemine oturtulması lazım (bu konuda çok haklı, nikâhlı olmadığı ama beraber yaşadığı kadından bir çocuğu olan adamlar bunun için nikahlı eşleriyle az kavga etmemişlerdir A.G).”

Oransal olarak belki göze çarpacak oranda değilse de doğacak çocuğun mutsuzluğuna neden olacak her türlü ilişkiyi yanlış bulurum. Hele evli ve çocuklu bir erkeğin mutluluğu dışarıda araması zengin bile olsa evinin rızkını ele yedirmek olarak görürüm. Bütün bunlara rağmen padişah ve devletin ileri gelen atalarından (bir dönemin çapkın başbakanı ve dışişleri bakanı da dahil) harem geleneğini devralmış olan bu toplumun ikiyüzlülüğünün bitmesi için bir uygulama getirmek bence şart. Eskiyi dirilteceği için (o eskinin içinde hülle gibi bir hilede, İran’da olduğu gibi muta nikâhı da  -ki bence dine sokulmuş bir çeşit “resmi fuhuş” demek olan haftalık, aylık, hatta saatlik nikâh - var) karşı olmama rağmen evlilikle gelecek ekonomik yaptırımlar nedeniyle erkeğin özgürlüğünü hoyratça kullanmasına engel olacağını düşündüğüm için çok eşliliğe izin verilmesini savunuyorum. Muhteşem Yüzyılın torunları için bugün zenginlik zor paylaşılır şeydir çünkü.

Yayın Tarihi: 03.10.2014


GELDİM GELDİM!..


Nasıl olduysa bu yılın dokuz ayı geldi geçti. Bugün eylül ayınıda bitirdik ve ekim ayına, yılın 10. ayına girdik. Bu sene hiç şehir dışına çıkmadım. Koca bir yaz öyle geçti. Çeşitli kereler İstanbul’a, bir kerede Ankara’ya gitmişliğim var. Son gezimde İstanbul’da bir hafta kaldım. İstanbul’un ilçesi Silivri’nin yazlık köylerinden Gümüşyaka’ya da bir Pazar günü uğradım. 1999 Depreminde kardeşim Coşkun Göle bizleri ailece alıp orada kiraladığı bir yazlığa götürmüştü. Bu açıdan da oraların benim için bir anlamı var. Her yer gibi Gümüşyaka’da gelişmiş. Başakşehir’den Gümüşyaka’ya giderken Galatasaray’ın yeni stadı Türk Telekom Arena’yı dışarıdan görmüştüm. Dev gibi bir stad. Çevresinde inşaatlar devam ediyordu. Yanı başında 25 katlı bir otel yapılıyordu. Bunlar bittiğinde oraları güzel bir çehre kazandı mı kim bilir?


Geziler insanı zinde tutar, tazeler. Alışık olduğu çevreden çıkmak insana heyecan verir. Biraz çekingenler için ilk günler uyum sorunlarıyla geçebilir. Sorun aşıldıktan sonraysa her gün ayrı bir güzellikte geçer. Uyum konusu küçümsenecek şey değil ha.. gidilen yerin havası, suyu, yemekleri insanı bir hayli zorlar. Eskiden pişiren kişiye göre değişen lezzette tencere yemekleri yapılmadığı; kebaplar, pideler ve lahmacunlarla sofra adabı değiştiği için artık bu konuda uyum sorunumuz kalmadı. Sevinmeli mi üzülmeli mi bilmem. Ama geceleme konusu bazı insanlar için geçmişte olduğu gibi sorun olmaya devam ediyor. Hele hele yatağından başka yerde uyuyamayana, yastık seçene..

Benim böyle sorunlarım yok çok şükür. Bir kere İstanbul’la aynı iklim koşullarını yaşıyoruz. Isı farkı çok fark etmiyor. Hatta şehrimiz daha sıcak bile. Bu yüzden ne gittiğim yeri üzerim, ne kendim üzülürüm. O kadar kolay uyum gösteririm ki.. sanki kırk yıldır oralıymışım gibi. Kimi zaman kendime şaşarım. Aklıma sıla düşmez. Kısa bir geziye çıkanların eşini dostunu, anasını babasını, kısaca sevdiklerini çabucak özleyenleri pek samimi bulmam. Yaptıkları çocukluktan başka bir şey değil. Buradan benim yılışık sırnaşık biri olduğum sonucu çıkar değil mi? Ne yazık ki kimseyle ilk görüşte samimi olmam. Samimi olmam için önce kişiyi çok iyi tanımam ve ona alışmam gerek. Samimiyetimi hiçbir zaman seviyesiz duruma getirmem. Sözünü ettiğim şey birçok konuda uyum sorunu yaşamadığım gibi geziler sırasında da uyum sorunu yaşamadığımı belirtmekti.

Çabucak özlemin kucağına düşenler gittikleri yerlerin güzelliklerini fark edemezler. Oysa gezilerimiz sırasında yaşadığımız ortamdaki alıştığımız güzelliklerden, farklı güzelliklere yolculuk yapıyoruz. Bunu fark etmemek kayıptır bence. Günümüzde bu kişiler oldukça azdır sanırım. Eskiden böyle insan o kadar çoktu ki.. şimdi bir kişiye geziden söz edin yeter. Elinde valiziyle karşınızda bitiverir. Taşıma araçlarının artması, buna bağlı olarak çeşitlenmesi, üstünede karasal yolculuk için bir uçtan bir uca çoklu geçişe uygun yolların yapılmış olması geziseverlerin artmasını sağladı. Buna hava ve deniz yolculuğunun her keseye uygun tarifeler sunmasıda katkıda bulundu.

***

“Geldim geldim” kim der? Gittiği yerden ısrarla çağrılan der. Nasıl der? Eğer tatildeyse ve gittiği yeri bırakamıyorsa bezgin ve bıkkın, belki de birazda kırgın bir ses tonuyla  der. Ya özlenen aranan birisiyse ve bu nedenle ısrarla çağırılıyorsa? O zamanda “Patlama!” anlamında ve şımarık bir ses tonuyla der. Kendisini özlemle bekleyenini çok beklettiğini fark edense “Çok bekletmedim ya” demek amacıyla, birazda gidişiyle kusur işlemiş gibi utangaç tavırla “Geldim Geldim” der. Her halükârda gidişlerin birde gelişi vardır. Sonuçta meskenimizin olduğu yer bizi barındıran yerdir. Geri gelişler onun içindir.

Kısacası her gidişin bir dönüşü vardır. Adı üstünde; “gezi”. Geziden geri dönülür. Dönülmeyen “göçtür”. Madem geziyoruz, o durumda doğal olarak geri döneceğiz. Geri dönüşün güzellikleri kendine özgüdür. Bekleyenleriniz tarafından kapıda karşılanmanın, özlemle sıkı sıkıya kucaklanmanın tadı bir başka. Gözlerindeki ışıltı yüreğinizi aydınlatır dostlar. Bunun için arada sırada kapsamlı geziler yapmakta yarar var. En az 3-5 gün, en çok iki hafta sürecek geziler yapmalı. Hayatı tazelemek için bu gerekli.


Yayın Tarihi: 01.10.2014