30 Kasım 2014 Pazar

GİZLİ VE AÇIK GÜDÜLENDİRME İLE



İnsanlar günümüzde çeşitli araç ve yöntemlerle bilgilendiriliyor gibi görünse de çok yoğun biçimde güdülendiriliyor. Evet bu sözcüğü bilerek seçiyorum; “güdülendiriliyor”. Herkes  bilgileri kendisinin seçtiğini ve kendini bu seçimi üstüne oluşturduğunu sanıyor ama ne yazık ki durum hiçte öyle değil. Nasıl güdülendiriliyoruz bakın. En basit güdülendirme işi reklâmlarla sağlanıyor. Haberler biraz örtük güdülendirme aracıdır. Kültürel etkinlikler, müzik, sinema, edebiyat örtük güdülendirme araçlarından olabilirler. Hatta dini ve din dışı her türlü eğitim bile gizli güdülendirme aracı olabilir. Konu insanları yönetmek olunca, en küçük ölçekli işletmeden veya dernekten tutunda en büyük yapılandırma biçimi olan devlete kadar her alanda insanlar güdülendirilir. Güdülendirilen insan istenilen kıvama gelen insandır. Böyle insan kolay yönetilir çünkü. Güdülendirme işi sadece kendi içindeki kişilerle sınırlı değildir. Rekabet olan her alanda, birbirine rakip olan her kurum veya devlet güdülendirme yapma hakkına sahip olduğunu düşünerek güdülendirme yapar. Böylelikle kavga etmeden, tek mermi bile atmadan kaleler zapt olur. Günümüz savaşlarının bir çoğu böyle yapılmaktadır.

Buna örnek oluşturacak, çok sık duyduğum bir hikâyeden söz edeceğim. Hikâyeyi televizyonlardan tanıdığım Psikiyatrist Prof. Dr. Kerem Doksat’ın bir yazısından alıntılar yaparak sizlere aktarmak istiyorum.

***

Ünlü Rus fizyolog Pavlov, köpeklerine et verirken zil çalınca ve bunu çok kez tekrarlayınca, zil sesini işittiğinde et görmeden de hayvanın salyası akmaya başlar. Bu  “Şartlı Refleks”tir..
Hayvanın “tabiatında olmayan” bir uyaran (zil sesi), onu “tabiatında olan” eti görmüş gibi heyecanlandırmaktadır. Eğer sürekli zil çalar ama hiç et göstermezseniz, bir süre sonra şartlı refleks söner. Devamın sağlanması için arada bir et gösterilerek refleks pekiştirilmelidir.

Hiç birimiz dünyaya Türk, Meksikalı, Sünni veya Katolik olarak gelmeyiz. Bunlar bize öğretilen değerler, bir başka deyişle, şartlı reflekslerdir. Eğer pekiştirilmezlerse zamanla sönerler.

Bir gün Pavlov’un enstitüsünü su basar. Köpeklerin bir kısmı boğulur. Bir kısmı da günlerce korkuyla titreşir çünkü ölümden zor kurtulmuşlardır.

Kurtulabilenler tekrar enstitüye toplanır. Pavlov zil çalar, köpeklerde tık yoktur. Şu müthiş sonuca varır Pavlov: Ağır travmalar, şartlı refleksleri ortadan kaldırmaktadır. Hayvan en doğal en ilkel durumuna geri dönmektedir.

(Bir yandan açılım, bir yandan gezi olayları, bir yandan paralel yapı, bir yandan ışid terörü, bir yanda Aynel Arap, yani Kobani için 6-7 ekim olayları, öncesindeki Ergenekon davaları bizim bilincimizi dağıtmaya yönelik güdülendirme hareketleriydiler.  A.G.)

Pavlov’un köpekleri gibi bizimde şartlı reflekslerimiz (milli duygularımız ve tepkilerimiz) kırılıyor.

Emperyalistler sinsi savaşlarında psikoloji bilimini kullanırlar. Kısacası milli duygunun yok edilmesidir etnik psikiyatrinin görevi.

Bir ulusun ulusal bilincini, ulusal duygusunu ve reflekslerini nasıl yok edersiniz? Bunun denenmiş, sınanmış bir yöntemi vardır: “O ulusun tarihsel varlığını sorgulamaya açarsınız”. Yani o ulusun tarihini yeniden tartışırsınız.  Türkler Atatürk’ü çok mu yüceltiyorlar? Onlara Atatürk’ün ne kadar sıradan birisi olduğunu göstermelisiniz. Farkındaysanız son on yıldır tamda böylesi bir dönemden geçiyoruz. “Demokratlık”, “Tartışma kültürü” adına neyi tartışıyoruz ve bizden neyi kabul etmemiz isteniyor?

Diyorlar ki, “siz soykırımcı bir milletsiniz! Ermenilere soykırım uyguladınız..”
Biz diyoruz ki, “hayır uygulamadık!”
O zaman deniyor ki: “Tamam madem uygulamadınız, bunu tartışalım, öyle sonuca varalım”.
Size mantıklı geliyor, “Nasılsa suçlu değiliz, tartışmadan galip ayrılırız” diyorsunuz. Ama tartışma şansı olmadığını görüyorsunuz. Bakıyorsunuz, tüm televizyonlar, gazeteler, “aydınlar” sizin Ermenileri katlettiğinizi yaymaya başlıyor. Kanıtları var mı? Elbette yok! “Hayır” diyorsunuz, “gerçekleri bir de biz anlatalım”, anlatamıyorsunuz çünkü tüm propaganda kanalları size kapatılmış durumda.
İşte o zaman anlıyorsunuz “Tartışmaya açmak” denilen tuzağı.
Bu sürecin sonunda, ulusal gururu ve hassasiyetleri yüksek insanlar bile “Acaba” demeye başlıyor, “acaba gerçekten Ermenileri biz mi katlettik?” “Ulusal benlikte ilk kırılma” yaşanıyor… 

Psikolojik harbin etkisi büyük bir hızla bu şekilde yayılıyor. Sıra Kürtlere geliyor. Sizden tartışmanızı istiyorlar. Tartışma başlıyor ve yine kaybediyorsunuz. Bir düşünün lütfen, son dönemde neleri tartışmaya açtık ve şimdi neredeyiz? Bugün Misak-ı Milli’yi pek önemsemiyoruz. Kırmızı çizgileri umursamıyoruz. Türk dilinin önemi kalmamış. Bu ülkede Federasyonda olabilir, Ermenilerden özür de dileyebiliriz. Kürtlere “biraz” toprak da verebiliriz. Kısacası ulusal varlığımıza ait hayatı her alanda kaybetmiş durumdayız.

(…)

Yazı devam ediyor ama alıntıladığım kadarıyla yazının ana fikrini aldığımızı düşündüğüm için yazıyı burada kesiyorum. Güdülendirmeyi gördünüz mü? Bu güdülendirmeyle adım adım istenilen sona götürülüyoruz değil mi?
  


Yayın Tarihi: 14.11.2014

ŞU KARŞILIKLILIK


Öteden beri dünyanın nereye gittiğini vurgulamaya çalışıyorum. Dünya bir yola doğru çekilmek istenirken elbette baş rolü büyük ülkeler oynuyor. Bizim gibi ülkeler dik durabildikleri veya dik durma gücüne sahip olabildikleri oranda bu gelişmelerde rol alabilecekler kuşkusuz.

Bazı haberler bir çok tezi tek cümleyle anlatır. Haber başlıklarına bu gözle göz atarım. Aşağıya alıntıladığım eski bir haberi öteden beri anlatmaya çalıştığım düşüncemin haklılığını kanıtlar nitelikte bulduğum için sizlere aktarıyorum. Yorumu haberin sonuna bırakalım.

***

Sigara devi ‘şutlanmaya’ dava açıyor
Sigaracılar ve hükümet arasında büyük savaş.... Avustralya hükümeti paket üzerindeki logoyu atıp sağlık uyarılarını büyütmek için düğmeye bastı. Philip Morris, yasal girişim başlattığını duyurdu.

Dünyanın en büyük sigara üreticilerinden Philip Morris, Avustralya’nın sigara paketlerinden logoları atma girişimine karşı yasal işlem başlattı. Avustralya hükümeti nisanda başlattığı bir projeyle, sigara paketlerinden üretici firmaların logolarını atarak, onların yerine daha görünürü bir şekilde sigaranın zararlarının gösterildiği resimler koymak, marka isimlerinin ise paketin alt tarafına yazılmasını istiyor. Parlamentoda temmuz ayı içinde görüşülmeye başlaması planlanan düzenlemeyi 2012’de resmen uygulamaya sokmak isteyen hükümete karşı harekete geçen Philip Morris’in sözcüsü Anne Edwards, ‘Bu hamle açık bir şekilde Avustralya’daki markamızın kamulaştırılmasıdır. Hükümetin bize ödeyeceği zararın milyar doları bulmasını bekliyoruz’ dedi. Hükümet ise kararlı. Sağlık Bakanı Nicola Roxon, ‘Sigara üreticilerinin tehditleri ya da yasal işlem başlatmaları bizi yıldırmaz’ derken, Başbakan Julia Gillard da ‘Gözümüzü korkutmazlar’ açıklamasında bulundu. Eğer taraflar 3 ay içerisinde bir orta yol bulamazsa konu uluslararası yargıya taşınacak.

Avustralya hükümetinin  tartışmaya açacağı ve tarafları karşı karşıya getiren şey nedir? 5 maddelik başlık altında özetlenebilecek ve sigara tüketiminin genel sağlığı etkilemesini önleyeceği düşünülen tasarı gösterilebilir. Onlarda şunlardır.

1: HÜKÜMETİN temmuz ayında tartışmaya başlayacağı düzenlemeyle birlikte, sigara paketleri artık tek renk olacak. Her pakette zeytinyağı yeşili kullanılacak.
2: PAKETTE hiçbir şekilde üreteci firmanın logosu yer almayacak. Sadece markanın ismi paketin alt tarafında belirlenen alana yazılacak.
3: BUGÜN paketin ön ve arka tarafının yüzde 30’unda sağlık uyarıları yer alıyor. Bu rakam yeni düzenlemeyle ön taraf için yüzde 75’e, arka taraf için ise yüzde 90’a çıkacak.
4: PAKETİN üzerinde sigaranın sağlığa zararlarını gösteren resimler kullanılacak.
5: PAKETİN yan taraflarında ise sigaranın insan vücuduna ne şekilde zarar verdiği anlatılacak.
Ekonomiye yıllık zararı 31.5 milyar doları buluyor.
Dünyada sigara tüketimine karşı en sert tedbirleri alacaklarını açıklayan Avustralya hükümeti, 7 Nisan 2011’de Sağlık Bakanlığı sitesinden şu açıklamayı yapmıştı: “Sigara her yıl Avustralya’da 15 bin kişinin ölümüne sebep olurken, ekonomik zararı da yıllık 31.5 milyar doları buluyor. Girişimimiz dünyada bir ilk ve şu mesajı veriyor, Cazibe artık kayboldu. Sigara paketleri artık sadece tütün kaynaklı ölüm ve hastalıkları gösterecek.”

***
Yukarda okuduğunuz bu eski haberden sonra ülkemizde de sigara yasakları başlamış, henüz yakın bir süreçte sigara paketleri Avustralya’da olduğu gibi şekil değiştirmişti. Artık kentlerin reklam panolarında da sigara reklamları görülmüyor.

Ülke ekonomilerinde son 30 yılda çığ gibi büyüyen kamu mallarını özelleştirme hareketinin bir parçası olan yabancı şirketlere satışlar her zaman bir tehlike içermektedir. Okuduğunuz bu haber bu tehlikenin niteliğini ortaya koyarken aynı zamanda bir durumun kanıtı olma özelliğini taşımaktadır.

Sermayenin rahat hareket etmesini amaçlayan kapitalizmin bir köy haline getirdiği, dolayısıyla küçülen dünyada ülkeler 1900’lü yıllardaki “Ulus Devlet” modeliyle kendi iç hukukundan sorgulanmazken, 19.yy sonlarına doğru başlayan ve bu yüzyılda katlanarak sürecek olan uluslar arası çeşitli kuruluşlar eliyle sorgulanabilir, hatta denetlenebilir hale gelmektedir. Bu haber işte bunun kanıtıdır. Kimse bunu “karşılıklılık ilkesi”yle açıklamaya kalkışmasın. Burada karşılıklılık ilkesi büyük şirketler, o büyük şirketlerin ait oldukları devletlerin yararına sonuçlanırsa bunun neresi karşılıklılık demektir?
Uluslar arası kuruluşlar (örnek; Lahey Adalet Divanı gibileri) ülkelerin belki de yaşamsal önemi olan öncelikli politikalarına önem vermezler. Onların ilkeleri kapitalizmin ürünü liberalizmin gerçekleşmesini sağlamaya yöneliktir. Kaldı ki örneğimizdeki ülke Avustralya öyle küçük bir ülke olmamasına rağmen, kendi tasarrufu içinde yer alması gereken bir konuyu dilediği biçimde düzenlemekte sıkıntı çekmiştir. Karşısındaki şirket birçok ülkenin bütçesinden daha büyük bütçeye sahip olan sigara devi “Philip Morris”  olunca onunda eli kolu bağlanıyor.

Tekrar soruyorum ülkelerin geldiği bu noktada bunun neresi “Karşılıklılık İlkesi”ni içermektedir?



Yayın Tarihi: 12.11.2014

AMERİKANIN İSTEDİĞİ ŞEHİR DEVLETLERDİR

19.yy’da başlayıp 20. yüzyılın sonuna kadar süren Avrupa ve Amerika’nın ekonomik üstünlüğü, bu üstünlükten kaynaklanan refahı 21.yy başlar başlamaz geçen yüzyılların biriken ve çözülemeyen sorunları nedeniyle yara almış durumdadır. Bu biriken sorunlar sonucunda Dünya ekonomik krizinin ortaya çıktığı 2008’den bu yana üç sene geçmiş olmasına rağmen Avrupa henüz krizi tamamen atlatmış değil. Buna bağlı olarak Amerika’nın durumuda Avrupa’dan çok farklı değildir.

Öteden beri Amerika’nın çok borçlandığını ve dünyanın en borçlu ülkesi durumuna düştüğünü duyardım. Borçluluğun bile Amerikalılarca kendilerine üstünlük sağlayacak biçimde kullanıldığını ve kullanılacağını düşünürdüm. Borsa oyunlarını bu açıdan görürüm. İş sadece borsa oyunlarında değil tabii. Daha bir çok kullanacakları malzemenin olduğunu bilmeyen nerdeyse yoktur. Dünyada yükselen ve büyüyen yeni ekonomi devlerinin sahip oldukları nüfus fazlasıyla makine yerine ucuz iş gücünü devreye geçirerek yaptığı üretimle batının kalitesine erişemeyeceğini sanırdım. Oysa gelişmeler bütün bu sanılarımı yıktı. Batılı sanayi üreticileri, ülkelerindeki yüksek ücretlerle maliyetlerin artmasından dolayı, ürünlerini Çin’de üretmeye başladılar. Bu durum kendi ülkelerinde işçi ücretlerinin düşmesi veya en azından sabit kalması yönünde baskı aracı olmasına rağmen bu üretim politikalarından vazgeçmediler. Diğer önemli ekonomik nedenlere alım gücünün giderek düşmeside eklenince batı ekonomileri durma noktasına geldi. 2008 dünya ekonomik krizi bunun önemli bir göstergesidir. Bu krizden Amerika çok etkilendi. Amerika için işler hiçte sanıldığı gibi gitmiyor. 

Neden mi? İşte hikâyesi:

Uluslararası kredi derecelendirme kuruluşu Standard & Poor’s (S&P), ABD Kongresi’nin borçlanma tavanını yükseltmede anlaşma sağlayamaması ve dolayısıyla borcunu ödeyememesi halinde ABD’nin uzun vadeli kredi notunu en düşük seviye çekeceği uyarısında bulundu.

S&P Başkanı John Chambers, Bloomberg televizyonuna yaptığı açıklamada, ABD’nin borçlanma tavanını artırmada anlaşamaması ve borcunu ödeyememesi durumunda “AAA” olan uzun vadeli kredi notunu en düşük seviye olan “D”ye indireceklerini söyledi.

Chambers, “Herhangi bir hükümet borcunu zamanında ödeyemezse o hükümetin kredi notu D’ye gider. Bununla birlikte hükümetin borç tavanını yükselteceğini düşünüyoruz. Onlar, sıklıkla son dakikada olmak üzere 1960 yılından bu yana 78 kez az ya da çok bu tavanı artırdılar ve bu sefer de böyle olacağını düşünüyoruz” dedi.

ABD’de yönetim, 14,3 trilyon dolarlık borç limitine mayıs ayında ulaştı.

ABD, Demokratlar ve Cumhuriyetçiler 2 Ağustos’a kadar borç limitinin artırılması konusunda uzlaşmaya varamazsa borcunu ödeyememe riskiyle karşı karşıya kalacak.

S&P, nisan
ayında da ABD’de politika yapıcıların 2013 yılına kadar bütçe açığını ve ulusal borcu azaltmak için “uygulanabilecek anlamlı bir programı” uygulamaya koymazsa “AAA” olan uzun vadeli kredi notunu kaybetme olasılığı bulunduğunu açıklamıştı.

Kredi derecelendirme kuruluşu Moody’s de ABD hükümetinin borçlanma tavanını yükseltmede başarısız olması halinde “Aaa” olan kredi notunu “Aa” seviyesine çekeceği uyarısında bulundu.

Moody’s, kredi derecelendirmesinin hükümetin atacağı adımlara bağlı olduğu, ayrıca bazı eyalet ve yerel yönetimlerin “Aaa” olan derecelerinin ise tehlike içinde olduğunu açıkladı.

Kuruluşun üst düzey kredi derecelendirme yetkilisi Steven Hess, bu ay başında yaptığı açıklamada, ABD’nin borç limitinin kısa süreli borcu ödeyememeye yol açması halinde bile kredi notunun “Aaa” seviyesine tekrar ulaşamaması riskine sahip olacağını söylemişti.

Moody’s 2 Haziran’da, ABD’nin temmuz ayı ortasına kadar borç limitinin artırılmasında gelişme olmazsa kredi notunu muhtemel indirim için izlemeye alacaklarını bildirmişti.

Uluslararası Para Fonu (IMF), ABD Kongre üyelerine, ülkenin 14,3 trilyon dolar olan borç limitini artırmaları çağrısında bulunmuştu.

IMF, ABD ekonomisiyle ilgili yıllık raporunda, ABD Kongre üyelerinin, hükümetin borçlanma limitini yükseltmesi konusunda anlaşamaması halinde bunun faiz oranlarında yükselişe ve dolayısıyla küresel piyasalara ve ABD ekonomisinin kırılgan toparlanmasına zarar vereceği uyarısında bulunmuştu.

IMF’nin raporunda, “Federal hükümetin borç tavanı, ABD ekonomisinin ve dünya finansal piyasalarının ciddi bir şokla karşılaşmaması için süratle artırılmalı” denilmişti.

Bu hikâyenin anlatılmasının üstünden üç seneden fazla bir zaman geçti. Hikâyenin anlamı değişti mi? Tabiî ki hayır! Peki bu hikâyeden  ne anlaşılıyor? Amerika’nın (ve onun ardına saklı duran İngiltere’nin) bu coğrafyalar üzerinde neden oyunlara kalkıştığı anlaşılıyor. Amerika kendinden daha çok mal alabilecek milletler ve devletler kurma telâşı içindedir. Bütün devletler asker beslemeyen şehir devletleri olarak küçük parçalara ayrılırsa, Amerika’nın istediği dış alımcı bir dünya kurulmuş olur. Demokrasi misyonerliği, yada demokrasi çığırtkanlığı bunun için yapılmaktadır. Dünya bunun için yeniden düzenlenmektedir. Daha önce bunu balkanlarda, bir ara yıkılan Sovyetler Birliğinin geriye kalan cumhuriyetlerinde denedi, şimdide orta doğu üstünden denemelerde bulunuyor. Hiç şüpheniz olmasın ki o denemenin içinde bizde varız.  

Sözün kısası makbuldür, işte o söz: Amerika’nın istediği şehir (site) devletlerdir.



Yayın Tarihi: 10.11.2014

ŞAİRLERİN ŞİİRLERİYLE SÖYLEDİĞİ



Merhaba sevgili okurlar. Bilgisayarım artık iyice teklemeye başladı; format istiyor. Sistem onaran programlarda yetmiyor artık. Bilgisayara format atmak aslında zor değil, sıkıcı. Hemde çok sıkıcı. Bir keresinde 45 dakika süren formattan sonra driver’larla birlikte kullandığım programların son sürümlerini bulup yükleyip bilgisayara kurma işlemi 5 saat 25 dakika sürdü. Ya ben pek pratik değilim, yada kullandığım program sayısı çok. Bana kalırsa her ikiside geçerli. Bu yüzden her formatta ömür tüketiyorum. Neyse.. bu haftada karşınızdayım, gelecek hafta Allah kerim.

Bu haftaki şairimiz, benim çok sevdiğim büyük şair Attila İlhan. Sadece şair mi? Aynı zamanda çok iyi bir yazar. Şiir dışında roman ve senaryolar yazdı. Bence bir başka yanı da var ki, en az diğer özellikleri kadar önemlidir. Türk dünyasında öyle pek düşünür yetişmez, bu yüzden çok önemli bir düşünürümüzdür de.

Sol düşünceli olup aynı zamanda Osmanlıyı beğenen tek sanat insanımızdır. Osmanlı sanatına, Osmanlı ihtişamına vurgundur. Buraya koyduğum bir şiirinde bunu açıkça görmek mümkün. Atatürk’ten “gazi” diye söz eder. Cumhuriyeti Türk dünyasının uyanışı olarak görür. Batı medeniyetinin kendini tek medeniyet olarak göstermesini kabul etmez. Medeniyetin tek olmadığını, her coğrafyanın kendi medeniyetini yarattığını savunur. Türk medeniyetinin eskiyle barıştığı zaman kurulmuş olacağını vurgular. Benim üzerimde çok etkisi olan şairlerin en başında gelir. Buyurun okuyalım.

...

34 FN 346
Gece yarıları
tenhadır buraları
ne in ne cin
kırmızı lambası
sanki kan damlası
demiryolu geçidinin

dağılmış su dumanı şimşekli bir karanlığa
yağmurun altında çınar
çınarın altında o karaltı
bırakılmış bir araba
34 FN 346
sağ arka lastiği yırtılmış
camlarında kurşun delikleri
içinde barut kokusu var
hala çalışıyor silecekleri
bir sola bir sağa
bir sola bir sağa

gece yarıları
tenhadır buraları
ne in ne cin
kırmızı lambası
sanki kan damlası
demiryolu geçidinin

şimşekler yaladıkça nikelajını
tırnak uçlarında çıtır çıtır
yoğun bir elektrik sokağa
bu araba mutlaka çalınmıştır
şüpheli ne zaman bulabilecekleri
dışarıda unutmuş bir ayağını
bir genç direksiyona yıkılmıştır
kanı sımsıcak damlıyor
dirseklerinden koltuğa
roman çoktan bitmiş
yol bitmiş, bitmiş kavga
hala çalışıyor silecekleri
bir sola bir sağa
bir sola bir sağa
bir sola bir sağa

gece yarıları
tenhadır buraları
ne in ne cin
kırmızı lambası
sanki kan damlası
demiryolu geçidinin

ATTiLA iLHAN

*** ***

AN GELİR

an gelir
paldır küldür yıkılır bulutlar
gökyüzünde anlaşılmaz bir heybet
o eski heyecan ölür
an gelir biter muhabbet
çalgılar susar heves kalmaz
şatârâbân ölür

şarabın gazabından kork
çünkü fena kırmızıdır
kan tutar / tutan ölür
sokaklar kuşatılmış
karakollar taranır
yağmurda bir militan ölür

an gelir
ömrünün hırsızıdır
her ölen pişman ölür
hep yanlış anlaşılmıştır
hayalleri yasaklanmış
an gelir şimşek yalar
masmavi dehşetiyle siyaset meydanını
direkler çatırdar yalnızlıktan
sehpada pir sultan ölür

son umut kırılmıştır
kaf dağı’nın ardındaki
ne selam artık ne sabah
kimseler bilmez nerdeler
namlı masal sevdalıları
evvel zaman içinde
kalbur saman ölür
kubbelerde uğuldar bâkî
çeşmelerden akar sinan
an gelir
-lâ ilâhe illallah-
kanunî süleyman ölür

görünmez bir mezarlıktır zaman
şairler dolaşır saf saf
tenhalarında şiir söyleyerek
kim duysa / korkudan ölür
-tahrip gücü yüksek-
saatli bir bombadır patlar
an gelir
attilâ ilhan ölür

ATTİLA İLHAN

*** ***

BEN ARTIK KÜSÜM

beni de kırdılar içimde kırdılar
karanlık camlardan sular akıyordu
şimşekli bir boşlukta saat vurdu
beni de kırdılar belki yalnızdılar
belki onların da çocukluğu yoktu
bütün şarkılara kapalıydılar
bir genç kız değmemişti saçlarına

beni de kırdılar ben artık küsüm
yağmurları yağmıyor ağaçlarıma
sularından içmiyorum susadım ama
beni de kırdılar soğuk bir ölüm
çevik bir bıçak gibi çakıldı aklıma
oysa bir şarkıyım yeniden doğan günüm
bütün şarkılara kapalıydılar

ATTİLA İLHAN

*** ***

Gene şiirlerime döneceğim. Yerimizin izin verdiği ölçüde yer vereceğim şiirlerimi umarım beğenirsiniz.

...

261
Güllerin ayı bitiyor birde lâlelerin
Mayısta gözlerin vardı birde ellerin
Gül kokulu eski yellerin
Neşesini yaşadım canım seninle

Aydın Göle
30 mayıs 2003

*** ***

56
Okunacak satırım
Paragrafın içinde
Hüzne sevinç katarım
Bir öykünün içinde
Yok bilirim hatırım
O türkünün içinde
Al oku diline dola beni
Bu uzayın içinde

Aydın Göle
1 haziran 2003

*** ***

57
Serçenin günahını sorma bana
Ben benim günahımı bilmiyorum
Eflâtun kevgirler elemez sanma
Ben elekten çok geçtim
her gözü hangar kadardı
Hangarlara sığamadım çok dardı
Serçelerin günahımı vardı
ben bilmiyorum
Elenerek geçmek değil kevgirden
Süzülerek geçmek gerek canım imbikten
Eksilmeden çoğalmak mümkün kankam
Serçeler gibi kışı atlatıp
Daha saf daha temiz gene sen kalarak tıpatıp
Yani yumuşak g, yani “ğ” olmak
Yani gereken yerde gerekmek
Serçeler gibi

Aydın Göle
4 haziran 2003

*** ***

58
Beni temize çek kankam beni temize çek
Doldum ağzıma kadar, devrelerim yanacak
Limitsiz değil her şey sonuma geldim
Formatla beni, temize çek
Sevgiyi silme kalbimden o kalsın, tek
Seni silmeden benden, beni temize çek
Ağırlaştım
Sağırlaştım
Hassaslığımı yitirdim
Gözlerimde yaş yok ondan mı dersin
Unutma gözlerime yaşta eklersin
Beni temize çek canım beni temize çek
Aksırığa ağlayan yapma ama, sulu göz yapma
Çocuklar kadar saf temiz olmak istiyorum
Solmadan ölmek istiyorum
Beni temize çek kankam beni temize çek

Aydın Göle
4 haziran 2003

*** ***

59
Sana lâyık sözcükler düşüremedim
Güzelliğinden başka şey düşünemedim
Asabileştim tıkandım
Soğuk suyla yıkandım
Kendime gelemedim
Hani ben türküler yakandım
Dalından mevsimsiz ceviz düşüreyim
Senin için manavdan erik aşırayım
Tencerelerden sütleri taşırayım
Güzel sözlere bu gün gücüm yetmiyor
Sözcüklere bugün sözüm geçmiyor
Asileştiler aksileştiler her biri
Elimde vahşi kaplanlara andırın kedileri
Bugün sözcüklere sözüm geçmiyor
Sana lâyık sözcükler düşüremedim
Güzelliğinden başka şey düşünemedim
Sevginden kankam dilim tutuldu
Bak ay bile gecenin içinde uyutuldu
Hadi yeter artık
Çık gel bitir ayrılıkları

Aydın Göle
4 haziran 2003

*** ***
Bu haftalıkta bu kadar. Haftaya buluşmak dileğiyle hoşça kalın sevgili okurlar.
 

Yayın Tarihi: 09.11.2014

İL TRAFİK ZABITA MÜDÜRLÜĞÜNE ARAÇLAR VE KURALLAR



Hayata başladığımız andan itibaren bizi içimizden dışımızdan bir takım kurallar kuşatır. Birinci kural nefes alıp vermek kuralıdır. Bu kurala uymayacağım diyemezsiniz. İkinci kuralda beslenme kurallarıdır. Bu kuralda nefes alma verme kuralından daha önemsiz değildir. Bu yanıyla bu kurallar her insan, hatta her canlı için geçerli kurallar olduğundan, evrenseldir. Günümüzde evrensel kurallar içinde trafik kurallarıda yer almaktadır. Bu kurallar olmasa insan birlikte yaşama alışkınlıklarını edinemezdi. Toplumsal birlikteliğin olduğu yerde kurallar uygulanmazsa (en azından trafik kuralları uygulanmazsa) herkes herkesle çatışır. Kimi kurallar bir bakıma toplumsal barışı sağlamak içindir.   

Bir toplumun uygarlığı, toplumsal barışı ne oranda kurduğu ve bunu sürdürüp sürdüremediğine bağlıdır. Ülkemizde toplumsal kurallar yasa hükmünde olsa bile sıklıkla çiğnenmekte. Trafik kuralları bunların başında gelmektedir. Kimse kimseye yol vermeye yanaşmıyor. Herkes üstünleri oynuyor. Herkes üstünlük sağlayan her şeyi hak ettiği kanısında. Hele makine gücüyle her biri bir terminatör olan araba sahibi ve/veya sürücüler bu konuda birinciliği kimseye kaptırmıyorlar. Işıklarda sabırsızlıkla klakson çalarak gürültü kirliliği yapılması bile bunun göstergesidir.

Bizim Terminatörlerimiz işi o kadar azgınlığa vardırmaktadırlar ki, trafik ışığı olmayan yerler onlar için sürat pisti olmaktadır. Yaya geçidi çizgilerini kimsenin taktığı yok. Adnan Menderes caddesindeki alt geçit yapımı sonrasında otogarın oradaki Güllük Caminden Yeni Cami ışıklarına kadar sürücüler adeta süratli deneme sürüşleri yapıyorlardı. Onların yüzünden bakkallar durağında 12 kişi hayatını yitirdi.

Bu konudan şikâyetle birkaç yazı yazdım. Sonunda bakkallar durağında Yeni Cami gidiş-geliş yönlerinde yola tümsek yapıldı ve can kaybı durdu. Yollara tümsek yapmak güzel bir görüntü değil, hatta ilkellik işaretidir ama Terminatör’ler başka dilden anlamıyor ki... neyse onada bir çözüm bulundu; bir merkezden yönetmek yerine yayanın yönettiği trafik ışıkları konuldu. Ne güzel oldu. Artık yayalar dilediği anda bas-geç denen bu trafik ışıklarını kullanarak karşıya geçiyor. Bu gibi tedbirler her yerde alınmaya devam edilmelidir. Çünkü sürücülerimize yollar yetmemektedir. Yaya kaldırımları bile kullanılmaktadır. Geçenlerde yeni cami ışıklarında bir minibüsün araçlara yanan kırmızı ışıkla biriken araçlardan ayrılarak şimdi yerinde Geltat marketin olduğu eski Lemar’ın oraya yaya kaldırımında yol alarak gittiğini gördüm.

Peki Yunus Marketin orda gördüğüme ne diyeceksiniz? Markete mal getiren koca bir kamyon, Sakarbaba Caddesi Çarşamba Pazarı kumaşçılar kesimindeki kavşağa kadar gidip ordan dönmek yerine, araçların geldikleri yöne dönmelerini sağlayan cepten dönmüş ve ters yönde gitmemek için de marketin depolarına yaya kaldırımından gitmeyi seçmişti. O sıralar karşıdaki Essen market yoktu. 

Banket ihlâlleri sadece bunlar değil. Elimde bu konuda çektiğim çok fotoğraf var. İşin acısı bu suça resmi araç şoförlerininde katılmış olmasıdır. İnanın ülkemizde şoför terörü vardır. 12 yılda 48 bin can yitirmişiz. Bu terör değilse nedir, biri bana açıklayabilir mi? Açıkça terör yapan örgütle mücadelede 30 yılda bu kadar can yitirmedik. Hükümet “Analar Ağlamasın” sloganıyla terörü bitirmeye çalıştı ve çalışıyor. “Analar Ağlamasın” tamam da trafik terörü ne olacak? Orda analar hep ağlıyor.  

Yaya kaldırımlarındaki bu rampalar çocuklu ailelerin bebek arabalarıyla, bizim gibi engellilerinde tekerlekli sandalye yada akülü araçlarıyla rahatça inip binsinler diye yapılmıştır. Yerli yersiz her yerde (gelişmiş olduğunu zannettiğim kibar bey ve hanım sürücülerde dahil) işine geldiği gibi park eden  araçlar yüzünden bu rampaları kimi zaman kullanamıyoruz. Bu alanlarda denetim hak getire...

Sakarbaba caddesi üstünde karşılıklı iki market var. Biri Sakarbaba yönünde giderken sağdaki Essen markettir, diğeride ondan çok önce kurulmuş olan Yunus market. İkisininde oldukça geniş otoparkları var. Özellikle Sakarbaba yönünden gelen araç sahipleri Essen’den alış veriş edeceklerse Yunus Market’in cadde üstündeki yaya kaldırımlarına 10-15 metre kadar içerde otoparkı olmasına rağmen otomobillerini kimileri dör teker bankette olmak üzere park ediyorlar. Bu yüzden yaya kaldırımını kullanamıyoruz. Sayın trafik zabıta müdürü beyefendi, bunun için oraya park yapılamaz levhası konulsa olmaz mı?

Yunus Marketle Essen Marketin önündeki yaya geçişi işaretlerinden karşıya geçmek günün her saati çok zor. Akşam saatlerinde neredeyse imkânsız... şikayette bulunduğum bir dilekçe yolladım. Sonradan öğrendim oraya araştırmaya gelmişler bas geç koymaya gerek olmadığına karar vermişler. Tutmuşlar oraya güya karşıya geçişi hatırlatan ışıkla hareketlendirilmiş bir tabela koymuşlar. Yani işi başlarından atmışlar. Orda öteden beri Engelli levhası var ve bu sürücülerin umurunda değilken ışıklı hareketli tabelayı görmediler bile. Bizim Terminatör sürücülerimizden bunu beklemiyoruz artık. Allah onların vicdanını açsın demekten başka bir şey elimden gelmiyor. Sizden bu yola da bakallar durağındaki gibi bas-geç rica ediyorum. Sadece sakatlar için değil, yaşlılar içinde bu isteğim.

Şu trafikteki araçlardan artık “ilallah” dedim. Nedir bu araç üstünlüğü anlamış değilim. Araçları bu kadar baş tacı etmek uygarlık değildir. Asıl üstün olan insandır. İnsana değer vermek uygarlık göstergesidir. Trafikte ne yazık ki bunu görmüyoruz.

Büyükşehir Belediye Başkanı Zeki Toçoğlu’ndan trafik konularına bakan zabıta birimi aracılığıyla engelliler, çocuklu anneler ve yaşlılar için yaya kaldırımlarında olsun, trafik ışığı olmayan yaya karşıya geçiş işaretlerinin olduğu yerlerde olsun, araç üstünlüğüne son verilmesi yönünde adım atılmasını özellikle rica ediyorum.

Özetlersek sizlerden istediğimiz şunlar:

1: Yunus Markette bulunan Cağa Kebap’ın önüne park edilmesini engellemek amacıyla park yasağı levhası konulması,
2: Sakarbaba caddesindeki karşıdan karşıya geçerken kullandığımız yaya geçişlerinin önüne bas-geç (oralarıda şehir içi trafiğidir, otoban yolu değildir ki. Ama gelin görün sürati. Gece bu daha da artıyor bile) konulması..


Yaşanır ve uygar bir kent olgusu araçlara değil insana değer verilmesiyle oluşur. Her şey insan içindir. Araçlar ve kurallar bunun için vardır. Hayatı kolaylaştırmak için..



Yayın Tarihi: 07.11.2014

CELLÂDINI SEVMEK YADA STOKHOLM SENDROMU


Cellâdını seveceksin dense ürperir miydiniz? Şaşkınlıkla “hayırdır bu ne demek diye soracağınızı tahmin etmek zor değil. Öyle ya hakkınızda ne zaman idam kararı verildi ki cellâdınız olsun değil mi? Tam olarak böyle olmasa da buna benzer bir olay İsveç’te olmuş. Seçimler sonuçlanıp AKP 3. kez seçimleri kazandığı yıl, halkın bu tercihine CHP lideri “Stokholm sendromu” deyince bu deyimin ne demek olduğunu araştırdım. Sonuçta girişte kullandığım iki kelimeyle özetlenen anlam çıkıyordu. Oysa tıbbi bir terim olan bu deyimin bir hikâyesi bile varmış. Şu internete bir kere daha gönülden borçlandım. Nasıl öderim bilmem.

Aynen özetleyerek alıntılar yaptığım bulgularım şöyle:

Stokholm sendromu, denen bu terim rehinenin kendisini rehin alan kişiye duygusal anlamda bağlanması olarak özetlenebilecek psikolojik durumunu anlatıyor. Psikiyatr Nils Bejerot tarafından adlandırılan sendrom ismini 1973 yılında İsveç’in başkenti Stokholm’de yaşanan bir olaydan almış.

Stockholm Sendromu tanımlamasını doğuran olay, 23 Ağustos 1973 günü Jan Erik Olsson Stockholm’de bir banka şubesini soymasıyla başladı. Müşterilerin ve bu arada bazı memurların dışarıya kaçmasına göz yuman soyguncu üç banka memuresini esir aldı.
Bu süre zarfında rehineler, soygunculara duygusal bir yakınlık hissetmeye başladı. İddiaya göre rehinelerden biri nişanlısını terk ederek Olsson’un hapisten çıkmasını bile bekledi. Bu soygun girişimi sırasında polise yardımcı olan kriminolojist ve psikiyatrist Nils Bejerot, rehinelerin bu psikolojisini, ‘Stockholm sendromu’ olarak kavramlaştırdı.”

Yabancıların isim merak’ını her konuda, her olguda görmek mümkün. Tıpkı bu olayın bir psikolojik bozukluğu anlatan durumun isimleştirilmesi gibi. Kentin ismini taşıyan psikolojik bozukluk bir kere daha başka kentte ve başka kişilerle tekrarlanınca iyice bilinir olmuş. Onu da okuyalım.

“İlk olaydan sonra ise dünya, bir başka Stockholm Sendromu’na tanık olmuş. 1974’te ünlü medya devi Hearst Yayıncılık’ın sahibi Hearst ailesinin kızı Patricia Hearst, 1974’de Symbionese Liberation Army tarafindan Berkeley’deki evinden kaçırıldı. Hearst, 2 ay kadar sonra örgüt üyeleriyle birlikte bir banka soygununa katıldı. Fidye olarak 2 milyon doların yoksullara 70 dolarlık yiyecek paketleri halinde dağıtılması istendi.

Hearst’ün örgüte sempati duymasına yol açan etkenlerden biri, yoksullara yemek dağıtım talebi olarak görülüyor. Siyasi gündemde polemik doğuran “Stockholm Sendromu” rehinenin kendisini rehin alan kişiye duygusal anlamda bağlanması olarak tanımlanıyor. 1973’te Stockholm’deki bir banka soygunuyla başlayan süreç, bu sendromun kurbanı olarak gösterilen Patty Hearst’ün kişiliğinde yaygınlık kazandı.”

Bütün ayrıntısıyla “Stokholm Sendromu” böyle ortaya çıkmış.

Peki CHP lideri bunu kullanma gereğini neden duydu?

Neredeyse her seçim öncesinde sorsanız AKP iktidarından şikâyet etmeyen yoktu. İşçiler, köylüler, emekliler, öğrenciler, kadınlar, herkes durumunun ne kadar kötüye gittiğini öfkeyle anlatıyordu. Her sorulan kişi daha önceki seçimlerde AKP’ye oy vermediğini söylüyordu. Kim olsa bu manzara karşısında iktidarın en azından sarsılacağını düşünür. Tam tersine oy oranını arttırarak 3 yerel, 2 referandum, 3 genel, 1 cumhurbaşkanlığı seçimi olmak üzere 9 yılda 9 seçimden zaferle çıkarsa bu duruma ne dersiniz? Bu halk yanıltmayı seviyor mu dersiniz?

Toplumun akıl sağlığından kuşkumuz olmadığına göre ortaya çıkan “Stokholm Sendromu” değildir. Bana kalırsa ideolojinin ne kadar önemli olduğu ortaya çıkıyor. 1970’lerde güçlü olan ideolojiler 1990’larda gerileyip sol partiler ideolojisiz kalıp kapitalizm karşısında yenilince seçmene bir şey anlatamaz duruma düştüler. CHP’nin elinde devlet kuruculuğu mirasından başka bir şey olmadığı, o söylemden uzaklaştığı seçimlerle açıkça ortaya çıktı. Merkez soldan merkez sağa kadar bir yelpaze ile seçmeni bundan sonra ne kadar kendine çeker bilinmez.

Hayır bu cellâdını sevmek değil. Kim ne derse desin hedefi olanlar ideolojisi olanlardır. Yörüngeye oturmuş gezegen gibi sabırla, kararlı biçimde, hızından hiç kaybetmeden hareket etmek ve bunun sonuçlarını almak başka nasıl açıklanır? CHP’den devletimizin bekası için bunu bekliyoruz. İş üreten muhalefet ve ideolojisine sahip çıkan bir parti olmadan CHP seçim kazanamaz.


Yayın Tarihi: 03.11.2014

ŞAİRLERİN ŞİİRLERİYLE SÖYLEDİĞİ



Merhaba sevgili okurlar. Bir Pazar günü daha sizlerle olmanın keyfini yaşıyorum. Konuyu uzatmadan, direk girmeme izin var mı?
Doğu ile batı arasında fark aranırsa duygu ve akılda aranmalıdır. Batı duyguya boş vermiş, aklı ve mantığı öne çıkarmıştır. Bunun da sakıncalarını eşya insan ilişkileri içinde giderek eşyalaşan insan konumuna düşerek görmektedirler. Doğu ise yaratana inancını gelenekleriyle karıştırıp sorgulamayan mantıkla kabulü esas aldığı için kabuğunu kıramamaktadır. Bir yanda eşyalaşan ama teknik olarak gelişen batı, diğer yandan inançlarını gelenekleriyle mutlaklaştıran doğu, insanlığı kaybetmiş durumdadırlar.
Gelecekte nasıl bir insanlık anlayışı oluşturulacak şimdiden görünüyor. Konumuzu değiştirmemek için uzatmadan şunu söyleyebilirim. Batıda buna çare yüz yıllardır düşünürler yoluyla aranıyor. Bu yüzden batıda her çağda düşünür yetişiyor. Doğuda ise tefekkür sahibi duygu insanı.. Onun sözü çok net. “yaratılanı severim yaratandan ötürü.” Sorun burada çözülüyor ona göre.
Oysa sorunu çözerken insan olmanın özelliklerini duygu yoluyla anlamak ve anlatmakta batılıdan çok daha ustadır. Çünkü temelinde insanın eşyalaşması yoktur onda. Mevlâna şiirlerini bunun için seçtim

...

AĞIT
Göz gamın ne olduğunu bilseydi,
gökyüzü bu ayrılığı çekseydi,
padişah bu acıyı duysaydı;
göz gece demez gündüz demez ağlardı,
gökler yıldızlara, güneşle, ayla
gece demez gündüz demez ağlardı.
padişah bakardı ününe,
tacına, tahtına, tolgasına, kemerine,
gece demez gündüz demez ağlardı.

Gül bahçesi güzün geleceğini duysaydı,
uçan kuş avlanacağını bilseydi,
gerdek gecesi bu özlemi görseydi;
gül bahçesi hem güle hem dala ağlardı,
uçan kuş uçmaktan vazgeçer ağlardı,
gerdek gecesi öpüşmeye, sarılmaya ağlardı.

Zaloğlu bu zülmü görseydi,
ecel bu çığlığı duysaydı,
cellâdın yüreği olsaydı;
Zaloğlu savaşa, yiğitliğe ağlardı,
ecel bakardı kendine ağlardı,
cellât, yüreği taş olsa, ağlardı.

Kumru, başına geleceği duysaydı,
tabut, içine gireni bilseydi,
hayvanlarda bir parça akıl olsaydı;
kumru selviden ayrılır ağlardı,
tabut omuzda giderken ağlardı
öküzler, beygirler, kediler ağlardı.

Ölüm acılarını gördü tatlı can,
koyuldu işte böyle ağlamaya.
Olanlar oldu, gitti dostum benim.
şu dünya bir altüst olsa, ağlasa yeri var.
öylesine topraklar altında kalmışım

Mevlâna Celâlettin Rumi

*** ***

NİCE İNSANLAR GÖRDÜM
Nice insanlar gördüm üzerinde elbise yok
Nice elbiseler gördüm içinde insan yok!

Mevlâna Celâlettin Rumi

*** ***

OLDUĞUN GİBİ GÖRÜN

Güneş gibi ol şefkatte,merhamette.
Gece gibi ol ayıpları örtmekte.
Akarsu gibi ol keremde, cömertlikte.
Ölü gibi ol öfkede, asabiyette.
Toprak gibi ol tevazuda, mahviyette.
Ya olduğun gibi görün, ya göründüğün gibi ol.

Mevlâna Celâlettin Rumi

*** ***

RUBAİLER

97
O eşsiz, parlak incinin hayali, gözümün önüne geldi.
O anda kendimi tutamadım, ağlamaya başladım.
Gözyaşlarım akarken içim yanıyordu.
Heyecandan şaşırmıştım.
Gizlice gözümün kulağına dedim ki; biliyor musun?
‘Gelen konuk, çok değerlidir, çok azizdir’
Ona bol bol aşk şarabı sun.

Mevlâna Celâlettin Rumi

*** ***

465
Göğsünün içindekini gerçek gönül sanan kimse,
Hak yolunda iki üç adım attı da her şey oldu bitti sandı
Aslında tesbih, seccade, tövbe, sofuluk,
günahdan sakınma bunların hepsi yolun başıdır.
Hak yolcusu aldandı da, bunları varacağı yer sandı.


Mevlâna Celâlettin Rumi

*** ***

NE OLURSAN OL
Paranı ver, gönlünü ver, canını ver
Ama SIRRINI VERME! ...
Günlerini say, kazancını say, büyüklerini say
Ama YERİNDE SAYMA! ...
İşini beğen, aşını beğen, eşini beğen
Ama KENDİNİ BEĞENME! ...
Emek ver, kulak ver, bilgi ver
Ama SAKIN BOŞ VERME! ...
Fidan büyüt, çocuk eğit, yoksul besle
Ama KİN BESLEME! ...
Davet et, hayret et, ülfet et
Ama İHANET ETME! ...
Kitap oku, meslek oku, dünyayı oku
Ama LANET OKUMA! ...
Sınıfını geç, hayatını seç, rakibini geç
Ama GÜLÜP GEÇME! ...
Gönül al, dost al, yoldaş al
Ama BEDDUA ALMA! ...
Yaklaş, tanış, konuş, uzaklaş
Ama UŞAKLAŞMA! ...
Doğrul, sayrıl, evril, devril
Ama EĞRİLME! ...
Hislen, tasalan, seslen, uslan
Ama PASLANMA! ...
İtil, ütül, atıl, katıl
Ama SATILMA! ...

Mevlâna Celâlettin Rumi

*** ***

NE OLURSAN OL YİNE GEL
Gel, gel, ne olursan ol yine gel,
İster kafir, ister mecusi, ister puta tapan ol yine gel,
Bizim dergahımız, ümitsizlik dergahı değildir,
Yüz kere tövbeni bozmuş olsan da yine gel...

Mevlâna Celâlettin Rumi

***

Mevlâna şiirlerinin ardından kendi şiirlerime geçiyorum. Sembolik ve gerçek üstü anlatımları denediğim belki ilk okuyuşta “saçma” olarak nitelendireceğiniz şiirler bu şiirler. Her birinin bir açık, birde kapalı anlamı var. İlk şiir tamamen bu düşüncede olan bir şiir.
...

52
Aşınmış duygu insanlarıdır
Fahişeler, cellatlar
Ve merasim şakşakçıları.
Yürüyorlar hepsi bir hizada
Gözleri fersiz.
Kin ağacıdır dalları
Yürüyen ayakları sessiz.
Köklerinde yılan gizli
Zehir sızar yapraklarından
Boş şişinmelerin kurbağaları
Girilmez duvarlar korur sanmayın onları
İskambilden şatolarda yaşarlar
Üflesen yıkılır ihtişamları

Aydın Göle
21 mayıs 2003

***

Bu hafta sizlere sunacağım bana ait ikinci şiir bir gerçeğin yalın dille anlatımıdır.

...

53
Çok sevdim.
Çok sevindim.
Çok sevildim mi bilmem.
Sevgisini söyleyen çok oldu ama
Ne çok terk edildim, ne çok!

Aydın Göle
22 mayıs 2003

***

Alın size bir sembolist şiir daha.. boş sözler kabul ettirilmez mi diye soruyorum sununda. Öyle çok kabul ettiriliyor ki.. siyaset dünyasına bakın anlarsınız.

...

54
Tekerlek dolandı, yol yoruldu
Çok sorular soruldu
Cevapları alınmadı
Adreslere varılmadı
Boşa aktı zaman
İri kahkahalar alındı yüzlerden
Zırva tevil götürmez mi

Aydın Göle
22 mayıs 2003

***

Değişen bir şey yok! Gene gerçek üstücü anlatım ve sembollerle süslenen şiirle devam edelim. Anlamını kolayca anlarsınız. Hareketli hayatın içinde kişilerin konumlarını şaşırması sonucu yitirilenin akıl olduğunu anlatıyorum.

...

55
Avlakta avlar kovalıyor avları
Avcıların dişi yok, pençesi yok!
Silâhlarını düşürmüşler kaçarlarken.
Kediyi fareye boğdururlar, aslanı ceylâna
Kaçıp gitmek kaldı yağız küheylâna
Avlakta gülüyor avlar, avcılar bu kez ağlıyor
Göz yaşlarında piranhalar yüzüyor
Üremek ve yaşamak için tüm çabalar
Kıstırılmış duygulara zencefil kattım bolca

Aydın Göle
30 mayıs 2003

***

Huzuru arayış ve sorunlardan kaçış, insan olmayı unutmayışın şiiri. Ama sadece kendimi kurtarmaya çalışmıyorum. Tüm insanlara bu davet!

...

259
Ateş yakmak için karanlığa
Şafak söksün diye geceye
Nur topu doğurtmak için gebeye
Ak süt gibi besleyici
Yaşamak için hüznü, sevinci
Odayı kurdum size

Aydın Göle
30 mayıs 2003

***

Bu haftanın son şiiriyle sizlerden ayrılıyorum. Gelecek hafta her zaman olduğu gibi gene buluşmak dileğiyle..

...

260
Çığlık mı duydun dağlardan yankılanan
Şimşek miydi çakan yoksa sen mi geldin
Gelme bir daha gideceksen
Günah değil mi bana
Yandım dumansız, külümde yok, arama

Aydın Göle
30 mayıs 2003

***

İyi pazarlar sevgili okurlar...


Yayın Tarihi: 02.11.2014