31 Ocak 2015 Cumartesi

TAKLİT VE SAHTECİLİKTE İKİNCİYİZ 3

Haberlerini çokça duyduğumuz bu sahteciliği ne yazık ki gerektiği kadar cezalandırmıyoruz. Birde bunların arasında ihraç ettiğimiz ürünlerin üstünde zirai ilaç artıklarının bulunması üzerine geri yollananların ülke içi pazarlarda satıldığını düşünürseniz nasıl bir tehlikeyle karşı karşıyayız anlarsınız. Hatırlayın, ihraç ettiğimiz biberlerde zirai ilaç artığı ürün bulunduğunu belirten Almanya ürünlerin parasını ödememiş, malın iadesini isteyen satıcı firmaya “sen onu halkına yedirirsin” diyerek reddetmiş ve biberleri imha etmişti. Bu haberle ne çok utanmıştım bilseniz.. o firma benim kadar utandı mı acaba?

Uzmanlar gıda ürünlerini alırken şunlara dikkat edilmesini şart koşuyorlar:

1-Ambalajı iyice inceleyin
2-Raflardaki sıcaklığı kontrol edin
3-Son kullanma tarihini kontrol edin
4-Taze ürünleri seçin
5-Süt ürünlerinin tarihini kontrol edin. Açıkta satılanı almayın.
6-Oda sıcaklığında bekletilen yumurtaları almayın.
7-Kırmızı etin canlı ve parlak kırmızı, tavuğun ise parlak ve gri beyaz renkte olmasına dikkat edin.
8-Dondurucunun dolum çizgisinin altında kalanları almaya özen gösterin.
9-Konserve gıdaların seçimi: Kutuda tümsek oluşumu tehlikelidir.
10-Petekli değil süzme balı tercih edin. Aldığınız markayı sorgulayın, güvenilir olmasına dikkat edin.

Kozmetik ürünlerinin sahte olanları deri hastalıklarına yol açar. Onlar içinde uzmanlar şu önerilerde bulunuyorlar:

Bir dermatolog veya güzellik uzmanına danışın.
Ürünün etiketini iyice inceleyin.
Nelerden sakınmanız gerektiğini araştırın.
Toksik olmayan içeriğe sahip ürünlerin markalarını alın.
Satış döngüsünün fazla olduğu yerlerden alın.
Bakteriyel bulaşımın az olabileceği ambalajlarda olanları tercih edin.
Bakım ürünlerinin FDA veya AB standartlarına uygun olmasına özen gösterin.
Alerjik reaksiyon gelişme riskine karşı, ürünü sürmeden önce bir deri testi yapın.
Sentetik ürünlerin kullanımını azaltın, doğal ürünler kullanmaya çalışın.
İçlerinde birkaç etki yapabilen ürünleri tercih edin.


Sahtecilik biter mi? O kadar yaygın ki insan yaşadığı ortamdan korkar. Aşağıdaki listeye okuyunca siz, siz olunda korkmayın bakalım.

Beyaz eti klora batırıp taze görüntüsü veriliyor.
Ufalanmış peyniri jel ile birleştirilip yeniden kalıp peynir yapılıyor.
Dana kıymaya tavuk sakatatı katılıyor.
Yağ ve kemik külünden lahmacun yapılıyor
Sütün yağını alıp yerine margarin koyuluyor
Küflü kaşardan eritme peynir yapılıyor.
Tavuk dönerin içine tavuk derisi, bağırsak ve sakatat karıştırılıyor.
Kalitesiz bulgura boya katıp ayıp örtülüyor.
Hazır limon suyu içerisine su ve limontuzu katılıyor.
Kelle ve paçalar tıraş bıçağı ile temizlenerek tüketime sunuluyor
Tavuk kemikleri öğütülüp renklendirici katkı maddeleri ile salama katılıyor
Salam ve sosis içerisinde hayvansal atıklar katılıyor
Soya baharatla karıştırılıp sucuk imalatında kullanılıyor.
Dökme baharatlar arasına kurutulmuş ot-sap karıştırılıyor.
Helvanın içine beyaz susam yerine Sudan’dan ithal edilen ucuz siyah susam konuluyor.
Köfte ve dönere soya kıyması katılıyor.
Kakaolu fındık kremasında kakao yerine keçiboynuzu tozu, kakao yağı yerine margarin kullanılıyor.
Baklava ve kadayıfın içine fıstık yerine bezelye konuyor.
Tereyağına margarin ve patates karıştırıyorlar.
Şekerpancarı pekmezini üzüm pekmezi diye satıyorlar.
Reçelin içine az miktarda meyve, bol miktarda şeker şurubu konuluyor.
Şamfıstığına kurutulmuş bezelye karıştırılıyor.

Bu bölüme başlarken Almanya’nın aldığı biberlerde zirai ilaç artıklarının çıkması üzerine ödeme yapmayacağını bildirmesinin ardından malın iadesini isteyen satıcı firmaya “sen onu halkına yedirirsin” diyerek reddettiğini ve biberleri imha ettiğini, bu haberle çok utandığımı belirtmiş, “o firma benim kadar utandı mı acaba?” diye sormuştum. Hiç sanmıyorum. Çünkü para kazanma hırsı her şeyin üstünde. İster helâl kazanç deyin, ister dürüst ticaret deyin bu topluma acilen dürüst olma alışkanlığı kazandırılmalı, eskiden var olan bohçacı kadın satıcı mantığı bu toplumun üstünden kazılmalı. Takım taraftarlığına benzer şekilde şanlı geçmişimizle övüneceğimize (sözün burasında geçtikleri bağdan yedikleri üzümlerin parasını dallarına asan atalarımızın dürüstlüğünden söz ettiğimiz aklıma geliyor) gelecek kuşaklara kara bir yakın geçmiş bırakmamak için insan olmanın gereklerini kendimiz bizzat yapmalıyız.

Eskiler boşuna dememişler: “Ucuzsa vardır bir illeti, pahalıysa vardır bir hikmeti.” Bir malın fiyatı onun kalitesini de belirler. Ama kapkaççıların malı için aynı şey söylenemez. Dikkatli olmak gerek.  


BİTTİ


Yayın Tarihi: 12.01.2015

ŞAİRLERİN ŞİİRLERİYLE SÖYLEDİĞİ

Tilkinin dönüp dolaştığı yer kürkçü dükkânıdır deyimini, gidenlerin geri geleceğini bilenler kullanır. Aslında o söz bir sonu anlatır. “Tilki kürkü nedeniyle kürkçü dükkânına düşer.” Zalimce bir sondur ne yazık ki. Söylenegelen anlamıyla gerçek hiç örtüşmese de, bu deyimi bilinen biçimiyle, benim bugünkü ikinci kez “Orhan Veli Kanık” şiirlerini aktarmamada diyebiliriz. Neden ikinci kez Orhan Veli Kanık derseniz, Türk şiirinde bir dönüm noktası olduğu için derim. Oktay Rıfat ve Melih Cevdet Anday’la birlikte şiirde süslü sözcükle şiir yazma geleneğini yıktılar. Bu türde yazdıkları şiirlerle “Birinci Yeni” akımı (ki bu akım başka şairlerle başka amaçlarla 2, 3 diye devam etti) adını aldılar. Bu akımla kafiye tamamen dışlanmadı ama serbest vezin daha çok önem kazandı. Günlük dille, günlük dertler olağan akışıyla dile getirilen bu şiirler, olağan üstü başarılı oldu ve çok sevildi. Kendi adıma söylersem, “hayal aleminden çıkarak, gerçeğe gerçekçi bakışla” bile şair olunduğunu gösterdiler. Sözü fazla uzatmadan sizi Orhan Veli şiirleriyle baş başa bırakıyorum.
...
ALTINDAĞ
Biri bir koca görür rüyasında:
Yüz lira maaşlı kibar bir adam.
Evlenir, şehire taşınırlar.
Mektuplar gelir adreslerine:
Şen Yuva Apartımanı, bodrum katı.
Kutu gibi bir dairede otururlar.
Ne çamaşıra gidilir artık, ne cam silmeye;
Bulaşıksa kendi bulaşıkları.
Çocukları olur, nur topu gibi;
Elden düşme bir araba satın alınır.
Kızılay Bahçesi'ne gidilir sabahları;
Kumda oynasın diye küçük Yılmaz,
Kibar çocukları gibi.
ORHAN VELİ KANIK
***
AVE MARİA
Rüzgâr tersine esiyor... Niçin?
Eski günler geri mi gelecek?
Kımıldıyor kozasında böcek
Bildiği hayata doğmak için.

Neden içimize doldu vehim?
Ah ümit, ümit yollar boyunca
Düşünmez miydi akşam olunca
Hacer’in kollarında İbrahim

Ve gemisinde Kleopatra?
Neden yine kaynaştı havalar?
Saadet mi getiriyor rüzgar
Dolarak erguvan atlaslara?

Elimize değen kimin eli?
Kimdir bu muammalarla gelen?
O mu helezonlara yükselen,
Saba ellerinin en güzeli?

Sesler mi çözülüyor derinde,
Nedir durup dinlediklerimiz,
Şarkı mı söylüyor Semiramis
Babil’in asma bahçelerinde?

Omzundan örtüler kaydı yere.
Kim bu, kim? alnımızdaki yazı:
Gözlerinde günahının hazzı
Gülüyor saz benizli bakire.
ORHAN VELİ KANIK
***
BAHARIN İLK SABAHLARI
Tüyden hafif olurum böyle sabahlar
Karşı damda bir güneş parçası,
İçimde kuş cıvıltıları, şarkılar;
Bağıra çağıra düşerim yollara;
Döner döner durur başım havalarda.

Sanırım ki günler hep güzel gidecek;
Her sabah böyle bahar;
Ne iş güç gelir aklıma, ne yoksulluğum.
Derim ki: "Sıkıntılar duradursun!"
Şairliğimle yetinir,
Avunurum.
ORHAN VELİ KANIK
***
BUĞDAY
Düzüldü uçsuz bucaksız alay,
Çıngıraklar çalar kapılarda.
Düzüldü uçsuz bucaksız alay,
Bak, son hasat başladı rüzgârda.

Okundan ayrılmak üzere yay,
Kuyuların ağzı genişledi.
Okundan ayrılmak üzere yay,
Korku ta kemiğime işledi.

Savruluyor gökyüzünde buğday,
Gölgeler uzaklaşıyor yerde.
Savruluyor gökyüzünde buğday,
Tanrım! tanrım! Bir deva bu derde.

Düzüldü uçsuz bucaksız alay,
Çıngıraklar çalar kapılarda.
Düzüldü uçsuz bucaksız alay,
Bak, son hasat başladı rüzgârda.

Undan bize de pay, bize de pay,
Koşun, buğday dağıtıyor Yusuf.
Undan bize de pay, bize de pay,
Çökmeden sonu gelmeyen küsuf.

Eriyecek tencerede kalay,
Çocuklar ağlaşmasınlar dağda.
Eriyecek tencerede kalay,
Yetişmeyecek Ömer imdada.

Altında aynı eğer, aynı tay;
Arayıcısı herkes bir sesin.
Altında aynı eğer, aynı tay;
Seferi aynı köye herkesin.

Artık kuruldu bu kervansaray,
Boşuna düşünür ihtiyarlık.
Artık kuruldu bu kervansaray,
Şimdi seslerle dolu mezarlık.
ORHAN VELİ KANIK
***

Bu şiiri bir yerden hatırlayacaksınız? Ama nerden? Bilin bakalım nerden? Sizi yormayayım bu şiir Levent Yüksel tarafından seslendirilen güzel bir şarkının güftesi olmuştu, oradan hatırlıyorsunuz, hatırladınız değil mi?

...

DEDİKODU
Kim söylemiş beni
Süheyla’ya vurulmuşum diye?
Kim görmüş, ama kim,
Eleni’yi öptüğümü,
Yüksek kaldırımda, güpegündüz?
Melahat’i almışım da sonra
Alemdar’a gitmişim, öyle mi?
Onu sonra anlatırım, fakat
Kimin bacağını sıkmışım tramvayda?
Güya bir de Galata’ya dadanmışız;
Kafalari çekip çekip
Orada alıyormuşuz soluğu;
Geç bunları, anam babam, geç;
Geç bunları bir kalem;
Bilirim ben yaptığımı.
Ya o, Mualla’yı sandala atıp,
Ruhumda hicranın’ı söyletme hikâyesi?
ORHAN VELİ KANIK
***
KUYRUKLU ŞİİR
Uyuşamayız, yollarımız ayrı;
Sen ciğercinin kedisi, ben sokak kedisi;
Senin yiyeceğin, kalaylı kapta;
Benimkisi aslan ağzında;
Sen aşk rüyası görürsün, ben kemik.
Ama seninki de kolay değil, kardeşim;
Kolay değil hani,
Böyle kuyruk sallamak tanrının günü.
ORHAN VELİ KANIK
***
DELİKLİ ŞİİR
Cep delik cepken delik
Yen delik kaftan delik
Don delik mintan delik
Kevgir misin be kardeşlik
ORHAN VELİ KANIK
***
Bu şiirlerin arkasından her zaman yaptığım şeyi, kendi şiirlerimi beğenilerinize sunuyorum.
...
82
Orkestralar darmadağın
Nefeslilere su kaçmış
Yüksek gerilim verilmiş tellerine gitarların
Yayları kırılmış yalıların
Klavyeler öksüz, çalan eller ölmüş
Senfoniler susmuş
Kakafoniye kaldı tüm meydanlar...

Aydın Göle
11 eylül 2003

(Kakafoni: uyumsuz ses, ses karmaşası)

***

83
Ne yerdeyim ne gökte kaç gündür
Artık mekânım yok, sığamam hiçbir yere
Sütler kesilmiş, ekmekler ekşimiş
Atlar koşmuyor, köpekler havlamıyor
Fareler kedi kovalıyor çatılarda
Tavşanlar saat başı doğuruyor kaygıyı
Dünyayı ele geçirecekler
Kadere dur diyemiyorum
Sürükleniyorum

Aydın Göle
11 eylül 2003

***

84
Gezdiğim her yer yabancı
Bir tanıdık yüz görsem boynuna sarılacağım
Memleketim ben sendeyim
Sen benden kaçıyorsun fersah fersah
Neden bu his canım, söyle neden
Sinem ateş ormanı, göremezsin
Sigaranı sinemden yakabilirsin
Dikkat et yüzün yanmasın
Başını dayama sineme, karışmam
Teselliler kâr etmiyor, ama sen tesellimsin
Senin varlığın tesellimdir canım
Sevda yorgunuyum
Çok yalnızım
Sende olmasan
Ne yapardım.

Aydın Göle
11 eylül 2003

***

85
Saki mey sun canânıma
O canân ki, yardan daha candır
Benden ayrı demleniyor, ama olsun
Canânıma sen gene mey sun
Bir tabakta meyve..
İçinde ille şeftalide olsun
İki küpe kiraz
Başı dönüyor biraz
Dili dolaşıyor
Gülmekten ölecek
Güldükçe güzelleşiyor, görmüyor musun
Maşallah de lütfen!..
Yıldızı düşük, aman nazara gelmesin
Eeee o kimin canânı
Yarışamam onunla, ne pis içiyor
Midesi mide değil, sünger mübarek
Saki, canânıma…

Aydın Göle
14 eylül 2003

...

Haftaya gene şair ve şiirlerle olmak dileğiyle, iyi pazarlar sevgili okurlar.



Yayın Tarihi: 11.01.2015

TAKLİT VE SAHTECİLİKTE İKİNCİYİZ 2

Önceki yazımızda taklit ve sahte mal üretiminde Çinden sonra ikinci sırada yer aldığımızı belirtmiş, sahte malların daha çok gıda sektöründe olduğunu vurgulamış ve bunlardan bir liste vermiştim. Bugün gıda ürünlerinin nasıl üretildiğinden söz edeceğim. Durum sandığınızdan daha kötüdür. Toplum olarak sınırlarda yaşadığımıza hükmedebilirsiniz. Ticaret toplumu olalım ama bunu sahtekârlığa vardırmadan olalım. Sahtekârlıkta, dürüstlükte bumerang gibidir. Eninde sonunda bize geri döner. Kötülüklerin geri dönmemesi için iyi ve dürüst insan olmayı kendimizden başlatalım. Olamayanları da devlet olarak cezalandırmaktan çekinmeyelim.


1-SİGARA:
Kuzey Irak başta olmak üzere komşu ülkelerden sokulan kaçak sigaralar oldukça tehlikeli. Çin’de üretilen sahte Tekel 2000 sigarasının içinden tahta tozu, küf, böcek ve böcek larvaları ile çok tehlikeli katkı maddeleri çıktı.

2-İÇKİ:
En yaygın sahtecilikten birisi alkollü içkide yaşanıyor. Birçok tehlikeli maddenin yanı sıra özellikle karışımda kullanılan metil alkol zehirliyor ve körlüğe neden olabiliyor. (En son olay yakınlarda olmuştu hatırlarsınız. Türkiye’ye gelen Rus turistler sahte rakıdan ölmüş, Rus hükümeti de Türkiye’den haklı olarak tazminat talep etmişti.)

3-KOZMETİK:
Saç dökülmesini engellediği iddia edilenler ciddi cilt hastalıklarına neden oluyor. Sahte parfümler ise akciğer ve böbreklerde ciddi rahatsızlıklara neden olabiliyor.

4-İLAÇ:
Kilo verdirdiği iddia edilen lahana çorbası kapsülü ve biber hapı gibi ürünlerin sahtesi yoğun. Sahte Viagra, borik asit, kurşun tabanlı boya ve çimento içeriyor.

5-ZEYTİN:
İçine katılmış küçük çam kozalaklarıyla çekirdeği yapılan koyun ve keçi dışkısı zeytin yağıyla hafif ateşte pişirilip, gıda boyası katıldıktan sonra zeytin soslarına bulandırılıyor.

6-PEYNİR:
Küflü kaşardan eritme peynir üretiliyor. Kaşar peynirine soya yağı ve margarin katılıyor. Ufalanmış peynir jel ile birleştirilip yeniden kalıp peynir yapılıyor.

7-SUCUK SOSİS:
Soya baharatla karıştırılıp sucuk imalatında kullanılıyor. Raf ömrünü uzatmak için gereğinden fazla nitrat katılıyor. Et yerine nişasta, tavuk derisi, zar, baharat ve tuz konuluyor.

8-TEKSTİL OYUNCAK
En yaygın sahtecilik oyuncakta. Kalitesiz ürünler bir yana, özellikle oyuncakta kullanılan boya, plastik vb. nedeniyle kanserojen etkiler görüldüğü kanıtlandı.

9-ZEYTİNYAĞI
Zeytinyağına kanola, fındık ve soya yağı karıştırılıyor. Atık yağ olarak anılan kullanılmış kızartmalık yağ tekrar karıştırılabiliyor. Tereyağına patates karıştırılıyor.

10-BAL
Nişasta, şekerkamışı, akçaağaç, darı ve mahua bitkilerinin çiçekleri, şeker pekmezi, hidrol, parafin katılıyor, düşük nem içeren ballara su ekleniyor.

Şaşırmadığınıza eminim. Çünkü her Allahın günü her yerde karşılaştığımız şeyler bunlar. Kimileride “alan razı satan razı, kime ne?” diyor. Oysaki bu beden ve bu can onlara emanet ve bu bedene ve bu cana iradelerine yenilmemek şartıyla iyi bakmak zorundalar, bilmiyorlar mı? Hangi açıdan bakarsanız bakın durum böyle.


DEVAM EDECEK


Yayın Tarihi: 09.01.2015

TAKLİT VE SAHTECİLİKTE İKİNCİYİZ 1

Ülkemiz sanayi geçmişi çok eski bir ülke değil. Cumhuriyetle birlikte devlet eliyle başlayan sanayileşme hareketi, 1960’larda özel sektöründe katkılarıyla hızlandı. Sözün kısası başlangıcından bu yana 80 yıllık, hız kazanmasından bu yana da 50 yıllık bir geçmişe sahip. İnsan ömrünce belki uzun bir süreç gibi görünebilir fakat millet ve ülkelerin varlık tarihleri ölçü alındığında bir bellek ve buna bağlı bir bilinç oluşturmaya yetmez. Bunun sonuçlarını her alanda görüyoruz. Ülkemizde kuraldan çok kuralsızlık hakimse bundan dolayı hakim. Köklü şirketlerimiz, bilinen ünlü markalarımız yok denecek kadar az. Batılı ülkelere baktığımızda bu tarihin bir bellek ve bir bilinç oluşturacak kadar eski olduğunu görüyoruz. Batılı ülkelerde insan yaşamının dokunulmazlığı da işte bu uzun süreçlerin yaşanmış olmasının sonucu.

Uzun gelişme süreçlerine sahip olmadığımız için, birde 1990’lı yıllarda tüketimin azdırılmasıyla birlikte, kolay para kazanmaya özendirme gibi çabalar sonunda sahtecilikler, dolandırıcılıklar arttı. Merdivenaltı üretimi denen yasadışı ticaret ne yazıkki çok yaygın.
Dünyada da böyle işlerle uğraşanlar çok. Hatta bu konuda anılabilecek ülkeler bile var. Bunların başında Çin geliyor.

Şu satırlara bakar mısınız?

“Avrupa Komisyonu Taklit Mallar Komitesi, OECD ve Dünya Gümrük Teşkilatı’nın araştırmalarına göre, dünyada hızla büyüyen sahte ve taklit ürün pazarı 1 trilyon dolara ulaşmış durumda. Sahte ve taklit ürünler küresel ticaretin yüzde 7 ila yüzde 10’unu oluşturuyor. 1990’lardan bu yana yüzde 400 artış gösteren bu yasadışı ticaretin 2020’de 2 trilyon dolara ulaşacağı tahmin ediliyor.”

Ne büyük ve ne iştah kabartıcı bir rakam değil mi? Sıkı durun bu satırların sürprizlerle dolu devamı var.

“Piyasanın yüzde 57’lik bölümünü Çin tek başına elinde tutuyor. İkincilik ise menşei (kökeni) bilinmeyen ülkelerde. Asıl çarpıcı olan ise Türkiye’nin yüzde 5 pazar payı ile bu illegal piyasanın üçüncü büyük ülkesi olması. Kaçakçılık ve Organize Suçlarla Mücadele Daire Başkanlığı’nın (KOM) hazırladığı raporlara göre, Türkiye’de sahte ürün pazarı 6 milyar dolara yaklaşıyor. Taklit ve kaçakçılık da buna eklendiğinde pazar 15 milyar dolara kadar çıkıyor.”

Genel toplam içinde gösterilerek ikincilik sırası verilen üretildiği yer yazılı olmayan sahte ürünlerden sonra üçüncülüğü ülkemizin alması bu listeyi hazırlayanların bakış açısından kaynaklanıyor. Aslında Çinden sonra ikinci sıradayız. İkinciliği almayışımız belki dünya pazarına çıkmayan, iç pazarla sınırlı kalan, taklit veya sahte mallarımızın çokluğundan olsa gerek. 

Taklit veya sahte mallarımız gıda sektöründen ve şu başlıklar altında toplanıyor:

1-SİGARA
2-İÇKİ
3-KOZMETİK
4-İLAÇ
5-ZEYTİN
6-PEYNİR
7-SUCUK SOSİS
8-TEKSTİL OYUNCAK
9-ZEYTİNYAĞI
10-BAL

Bunların nasıl üretildiğini gelecek yazımızda görelim. Durum sandığınızdan daha kötüdür. Toplum olarak sınırlarda yaşadığımıza hükmedebilirsiniz. Ticaret toplumu olalım ama bunu sahtekârlığa vardırmadan olalım. Sahtekârlıkta, dürüstlükte bumerang gibidir. Eninde sonunda bize geri döner. Kötülüklerin geri dönmemesi için iyi ve dürüst insan olmayı kendimizden başlatalım. Olamayanları da devlet olarak cezalandırmaktan çekinmeyelim.


DEVAM EDECEK



Yayın Tarihi: 07.01.2015

DANIŞMANI ASLAN OLANIN

“Adı çıkmış dokuza, inmez sekize” diye bir deyimimiz var. Bu deyim; bir insan iyi veya kötü ne ile anılırsa anılsın, bunu kolay kolay değiştiremez anlamında kullanılmaktadır. Benimde adım “hikâyeci başına” çıkacak diye geçenlerde belirtmiştim ya, korkumdan değil, tek düzeli olarak anılmaktan çekindiğim için belirtmiştim. Fakat yapacak bir şey yok. Hikâye anlatmak gerekirse kaçacak değilim tabii. Eh madem öyle bende boşuna uğraşmadan, hatta bu deyimi pekiştirerek gene bir hikâye anlatmak istiyorum sizlere.

Bir Tavşan önüne bir daktilo almış, pata-küte bir şeyler yazıyordu.
Oradan geçen bir Tilki:
- Hey Tavşan, ne yazıyorsun?
- Doktora tezimi yazıyorum.
- Ha öyle mi, çok güzel, ne hakkında?
- Tavşanların Tilkileri nasıl yedikleri hakkında.
- Yok canım, olur mu öyle şey, hiç Tavşanlar Tilki yerler mi?
- Olur canım, gel istersen, sana ispat edeyim.
Beraberce Tavşanın yuvasına girdiler. Biraz sonra Tavşan tek başına çıktı ve
yine daktilosunun başına geçerek, pata-küte, daktiloyla dövüşür gibi bir şeyler yazmaya koyuldu.
Daha sonra oradan geçen bir Kurt, Tavşanı böyle harala gürele daktilosunun başında görünce merakla sordu.
- Hey Tavşan, ne yazıyorsun?
- Doktora tezimi.
- Ne hakkında?
- Tavşanların Kurtları yemesi hakkında.
- Yayınlamayı düşünmüyorsun herhalde, buna kim inanır?
- Gel istersen göstereyim...
Yine beraberce yuvaya girdiler. Tavşan biraz sonra gene tek başına dışarı çıktı. Gene daktilosuyla dövüşür gibi dikkat çekecek şekilde yazı yazmaya koyuldu.

Sonunda nemi oldu?

Ormanda nerdeyse yürüyen canlı kalmayana kadar bu hikâye sürdü tabi.
 
Biz bu hikâyeyi uzatmayalım, oyun bozanlık ederek Tavşanın yuvasına girelim. Ne gördüğümüzü merak mı ediyorsunuz?

Ne göreceğiz canım; bir köşede Tilkinin kemikleri... bir köşede Kurdun kemikleri...

Bir diğer köşede de Tavşanın doktora danışmanı ASLAN, kürdanla dişlerini temizliyordu. Bunu gördük.

Bu hikâyeden çıkacak ana fikir şu:

Doktora tezi yapmak için, tezin ne olduğunun önemi yok.
Konunun da önemi yok.
Önemli olan, tez danışmanıdır (Aslan benzetmesini ABD ile değiştirin).

Yazımın sonunda aklıma ister istemez şu soruda geliyor: Danışmanı “Aslan” olanın yarasız günü olur mu? 


Yayın Tarihi: 05.01.2015

ŞAİRLERİN ŞİİRLERİYLE SÖYLEDİĞİ

Merhaba sevgili okurlar. Bu Pazar sizlere Tevfik Fikret şiirileri sunacağım. Osmanlı imparatorluğunun son dönem şairi olan Tevfik Fikret ulusçu, hümanist bir şairdir. Düşünceleri dönemin aydınlarını etkilemiştir. İdealist kişiliğiyle etkiledikleri arasında Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’te vardır. Yazdığı şiirler manzum hikâyelerle örülüdür. Bugün okuyacağınız üç şiirle bunu fark edeceksiniz. Üçüncü şiirin konusu güncelliğini bugüne kadar yitirmedi. Bundan sonrada yitireceğini hiç sanmıyorum.

...

BALIKÇILAR
- Bugün açız yine evlatlarım, diyordu peder
Bugün açız yine; lakin yarın, ümid ederim
Sular biraz daha sakinleşir... Ne çare, kader

- Hayır, sular ne kadar coşkun olsa ben giderim
Diyordu oğlu, yarın sen biraz ninemle otur
Zavallıcık yine kaç gündür işte hasta

- Olur
Biraz da sen çalış oğlum, biraz da sen çabala
Ninen baban, iki miskin, biz artık ölmeliyiz
Çocuk düşündü şikâyetli bir nazarla: - Ya biz
Ya ben nasıl yaşarım siz ölürseniz

Hâlâ
Dışarda gürleyerek kükremiş bir ordu gibi
Döğerdi sahili binlerce dalgalar asabi

- Yarın sen ağları gün doğmadan hazırlarsın
Sakın yedek biraz ip, mantar almadan gitme...
Açınca yelkeni hiç bakma, oynasın varsın
Kayık çocuk gibidir: Oynuyor mu kaydetme
Dokunma keyfine; yalnız tetik bulun, zira
Deniz kadın gibidir: Hiç inanmak olmaz ha

Deniz dışarda uzun sayhalarla bir hırçın
Kadın gürültüsü neşreyliyordu ortalığa

- Yarın küçük gidecek yalnız, öyle mi, balığa
- O gitmek istedi; "Sen evde kal!" diyor...
- Ya sakın
O gelmeden ben ölürsem

Kadın bu son sözle
Düşündü kaldı; balıkçıyla oğlu yan gözle
Soluk dudaklarının ihtizaz-ı hasirine
Bakıp sükut ediyorlardı, başlarında uçan
Kazayı anlatıyorlardı böyle birbirine
Dışarıda fırtına gittikçe pür-gazab, cuşan
Bir ihtilac ile etrafa ra’şeler vererek
Uğulduyordu...

- Yarın yavrucak nasıl gidecek

Şafak sökerken o, yalnız, bir eski tekneciğin
Düğümlü, ekli, çürük ipleriyle uğraşarak
İlerliyordu; deniz aynı şiddetiyle şırak -
şırak döğüp eziyor köhne teknenin şişkin
Siyah kaburgasını... Ah açlık, ah ümid
Kenarda, bir taşın üstünde bir hayal-i sefid
Eliyle engini güya işaret eyleyerek
Diyordu: “Haydi nasibin o dalgalarda, yürü!”

Yürür zavallı kırık teknecik, yürür; “Yürümek
Nasibin işte bu! Hâlâ gözün kenarda... Yürü!”
Yürür, fakat suların böyle kahr-ı hiddetine
Nasıl tahammül eder eski, hasta bir tekne?

Deniz ufukta, kadın evde muhtazır... Ölüyor
Kenarda üç gecelik bar-ı intizariyle
Bütün felaketinin darbe-i hasariyle
Tehi, kazazede bir tekne karşısında peder
Uzakta bir yeri yumrukla gösterip gülüyor
Yüzünde giryeli, muzlim, boğuk şikâyetler...
Tevfik Fikret

***

BİR İÇİM SU
Güzel çoban, bir içim, bir yudum su testinden
Bugün sıcak yine pek, sanki ortalık yanıyor

Güzel çocuk senin olsun hayatım istersen
Niçin gözüm sana baktıkça böyle yaşlanıyor?

Güzel çoban, ne kadar tatlı söylüyorsun sen
Yalan da olsa içim doğru söyledin sanıyor

Güzel çocuk, bana bak, aldatır mıyım seni ben?
İçin bu yaşları boş anlıyorsa aldanıyor

Güzel çoban, bir içim, bir yudum su testinden
Bugün sıcak yine pek, sanki her yanım yanıyor

Tevfik Fikret

***

Sırada güncelliğini hiç yitirmeyen şiir var. Şair, doymak bilmez bir iştahla ülkemizi yiyenleri hikâye etmiş. Eski dil olduğu için yeni kuşak anlamakta zorlanabilir. Telaşa gerek yok! Öylede olsa şiirin tamamını anlıyoruz.

...

HAN-I YAĞMA
Bu sofracık, efendiler - ki iltikaama muntazır
Huzurunuzda titriyor - şu milletin hayatıdır
Şu milletin ki mustarip, şu milletin ki muhtazır
Fakat sakın çekinmeyin, yiyin, yutun hapır hapır...

Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı iştiha sizin
Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin

Efendiler pek açsınız, bu çehrenizde bellidir
Yiyin, yemezseniz bugün, yarın kalır mı kim bilir
Şu nadi-i niam, bakın kudumunuzla müftehir
Bu hakkıdır gazanızın, evet, o hak da elde bir...

Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı zi-safa sizin
Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin

Bütün bu nazlı beylerin ne varsa ortalıkta say
Haseb, neseb, şeref, oyun, düğün, konak, saray
Bütün sizin, efendiler, konak, saray, gelin, alay
Bütün sizin, bütün sizin, hazır hazır, kolay kolay...

Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı iştiha sizin
Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin

Büyüklüğün biraz ağır da olsa hazmı yok zarar
Gurur-ı ihtişamı var, sürur-ı intikaamı var
Bu sofra iltifatınızdan işte ab ü tab umar
Sizin bu baş, beyin, ciğer, bütün şu kanlı lokmalar...

Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı can-feza sizin
Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin

Verir zavallı memleket, verir ne varsa, malini
Vücudunu, hayatını, ümidini, hayalini
Bütün ferağ-ı halini, olanca şevk-i balini
Hemen yutun düşünmeyin haramını, helalini...

Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı iştiha sizin
Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin

Bu harmanın gelir sonu, kapıştırın giderayak
Yarın bakarsınız söner bugün çıtırdayan ocak
Bugünkü mideler kavi, bugünkü çorbalar sıcak
Atıştırın, tıkıştırın, kapış kapış, çanak çanak...

Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı pür-neva sizin
Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin

Tevfik Fikret

***

Sırada bana ait şiirler var. Bugün şiirler değil, bir şiir sunacağım. İki hafta önce uzun olduğu için, kısa mesajla gönderilmemiş şiirlerden 81. şiiri öne almış, 80. şiiri bu haftaya bırakmıştım. Bugün okuduğunuz şiirler, biri dışında hepsi uzun olacak. Umarım sabrınızı zorlamış olmam.
...
80
Neden kalbim neden gamlısın
Her sabah güneş doğmuyor mu
Yağmur yağmıyor mu eylülle beraber
Sevdiklerin çok da, sevenin yok mu
Uzattığın ele el verenin yok mu
Sen geçmedin mi gök kuşağının altından hiç
Biliyorum garip kuşsun, yerin yurdun belli değil
Ordan oraya uçup durdun durmadan
Rüzgârlarla sürüklendin ordan oraya
Konacak dalın yok, biliyorum
Sürekli uçamazsın, kanadın yorulur
Şahinler kapar seni havada
Yerde darı arasan yılanlar yutar seni
Bir eli var sevdiğinin sıcak, şefkatli
Git avucundan iç suyunu
Sönmez içindeki ateş yalnızlıkla
Başını koy omuzuna
Bırak dökülsün iki inci tanesi gözlerinden
Tüm ilaçlardan şifalıdır, korkma ağla
Utanma erkeksin diye
Erkeksin diye kaskatı olmak mecbur rol değil
Sinema filminden çalınmış rol değil hayat
Doya doya, duya duya ağla
Bir damla göz yaşı asırların
Kinini ve kirini siler pir-ü pak olursun
Hiçbir şey son, hiçbir şey felaket değil
Ne batık şehirlerin üstüne
Yeni şehirler kuruldu, bilmez misin
Gidenler gitti, geri gelen yok
Sevgiler mi yeşeriyor mezarlarda
Yaslanacak bir omuz arama, o yanında
Sana senden yakın görmüyor musun
Candır, canandır o
Bir sana yanandır o
Lâkin o ketum, sözcük cimrisi biraz
Sevgi sözcükleri durur cebinde, hiç sarf etmez
Neden kalbim neden gamlısın
Bilmiyorsun belki ama çok şanslısın
Biliyorum adını duydukça ürperir titrersin
Gözlerinde nisan gökleri parlar hemen
Her sevgide neşe, ümit ve sevinç, hüzne bulanmıştır
Bu yüzden gözlerini ışıktan kaçırırsın

Aydın Göle
05 eylül 2003

***

Bu haftalıkta bu kadar. Hepinize huzurlu bir hafta sonu diliyorum.


Yayın Tarihi: 04.01.2015

BİLİM UMUTTUR

Yeni takvim yılı 2015’ten her ne beklentiniz varsa gerçekleşmesi dileğiyle bu yılın ilk yazısına giriş yapmış olalım sevgili okurlar. 2015’in içinde neler barındırdığını ancak yüce yaradan bilebilir. Yüce Mevla’m bize 2015’in içeriğindeki iyi şeyleri seçme fırsatı versin, yeter.

Ülkelerin iç ve dünya siyasetleriyle ekonomilerin kötü gidişatı herkesin moralini bozduğu bir gerçektir. Günlük yaşama direk etkide bulunan her durum insanları şaşkına döndürmeye görsün, moral olarak geri dönüşü oldukça zordur. Gelgelelim toplum sağlığı için bireyin moral değerlerinin canlı tutulması veya işlerliği kalmayan değerlerin yerine yenilerinin konması gerekmektedir. Bunu sağlayan da bilimsel gelişmeler, bilimsel yeniliklerdir.

Bugün bu düşüncelerle sizlere iki bilimsel araştırmadan söz edeceğim.

İlki petrol kalmaması durumunda bugün kullandığımız araçlar gibi gelecekte kullanabileceğimiz araçların üretilmesiyle ilgili haberdir.

İkincisiyse laboratuar ortamında beyin hücre üretimiyle ilgili haber...

İlkiyle başlayalım.

***

B Plus ve Orhan Holding’le birlikte yüzde 85’ini aldıkları Fransız Synergethic’in 3 tekerlekli elektrikli Tilter modelinin yeni versiyonunu Cenevre Fuarı’nda sergileyen Brightwell Holding’in patronu Alphan Manas, şimdi de Softcar’ı üretmek üzere harekete geçti. Manas, “4 tekerlekli elektrikli Softcar’ı Türkiye’de üreteceğiz” dedi. Öte yandan Manas, Tilter’ı da Türkiye’de üretip 8 bin euroya satabileceklerini belirtti.
BRIGHTWELL Holding’in patronu Alphan Manas, B Plas ve Orhan Holding’le birlikte 20 milyon Euro’ya yüzde 85’ini aldığı Fransız Synergethic’in 3 tekerlekli elektrikli modeli Tilter’in ünlü İtalyan tasarım stüdyosu Bertone imzalı yepyeni versiyonunu ilk kez Cenevre Fuarı’nda dünyaya tanıttı. Dünyanın en ucuz elektrikli otosu olacak Tilter’i 2012 yılında Gemlik’te üretmeye başlayacaklarını açıklayan Manas, “Biz 3 tekerlekli araçla yetinmeyeceğiz. İsviçreli saat devi Swatch’un tasarımcısı Jean-Luc Thuliez’in geliştirip Cenevre’de sergilediği ‘Softcar’ isimli elektrikli otomobili de satın alıp Türkiye’de üreteceğiz” dedi.

(Sözün burasında araya gireceğim. Satın alınan B Plus’ın yüzde 85’inin yüzde kaçı Orhan Holding’e aittir? Bu yatırımın dolayısıyla ne kadarı bizim olacaktır? Gerçi konumuz değil ama sormadan edemedim. Önemli olan petrole olan bağımlılığımızı büyük oranda azaltacak bir buluşun olması.. üstelik bugün 2015 yılının ilk günü. 2012’de başlanacağı söylenen üretimden benim hiç haberim yok. Bu konuda bilgisi olan var mı acaba?)

ALPHAN Manas, geçtiğimiz yıl Türk tasarımcı Murat Günak ile birlikte satın almak için uğraştığı ve devreye Almanların girmesiyle başarısız olduğu Fransız Heuilez’in Türkiye distribütörü oldu. Fransız markanın elektrikli modeli Mia’yı baştan yaratan Günak, aracın seri üretim versiyonlarını Cenevre fuarında sergiledi. Hem binek hem ticari hem de aile versiyonlarına sahip aracın Avrupa’da 15 bin 900 Euro fiyatla satılacağını kaydeden Günak, “Türkiye’de de elektrikli oto ÖTV’sinin yüzde 3’e inmesi bize büyük avantaj getirecek” dedi. Alphan Manas ise haziranda Mia’yı Türkiye’de satışa sunacaklarını belirtti.

ALPHAN Manas, dünyanın en ucuz elektrikli otosu yapmayı planladığı Bertone imzalı yeni Tilter’i, Türk hükümetinin elektrikli otoda ÖTV’yi yüzde 3’e indirmesiyle Türkiye’de 8 bin Euro’ya satabileceğini söyledi. Manas, “ÖTV’nin yüzde 3’e inmesi Türkiye’nin elektrikli otoda önemli bir üretim merkezi olmasını sağlayacak. Tilter’in üretimini Türkiye’ye getirip, 2012 yılında satışa sunmaya planlıyoruz” diye konuştu. Yeni Tilter, şehir içi kullanım düşünülerek tasarlanmış ve iki kişilik oturma kapasitesine sahip. 110 kilometre hız yapabilen elektrikli aracın menzili ise 120 kilometre. Önümüzdeki yıl satışa sunulması planlanan aracın vergiler dahil Türkiye fiyatının 8 bin Euro civarında olması hedefleniyor. Manas, “Pil bu fiyatın dışında. Biz pili aylık olarak cüzi bir fiyata kiralayacağız” dedi.

***

Burada da sürekli gelir elde edilecek bir konu bulunmuş. Baksanıza aracın pili kiralık..

Elektrikli otomobil dünyasına 2  genç Türk girişimci ve tasarımcıda damgasını vuracak gibi. Murat Günak’ın üretime hazır Mia’sı, genç Emre Hüsmen’in Scorpion’u Türklerin imza attığı modellerin başında geliyor.

İkinci konumuza yani, beyin hücre üretimi konusuna gelelim.

***

Yeni teknolojinin, Alzheimer hastalığının tedavisinde kullanılacak yeni ilaçlar denenmesi için kullanıma hazır hücreler elde edilmesini sağlayacağı ve hatta hafıza kaybı görülen kişilere nakledilerek bu kişilerin yeniden hafızalarına kavuşmalarına yardımcı olabileceği belirtildi.

Çoğunlukla genetik değişime uğratılmış fareler üzerinde yapılan Alzheimer hastalığı araştırmaları, yeni bulunan hücre elde etme tekniği sayesinde artık insan hücreleri üzerinde yapılabilecek ve araştırmacılara hastalığın insan hücresi üzerindeki etkisini araştırma imkânı verecek.

ABD’nin Chicago kentindeki “Northwestern University Feinberg School of Medicine” adlı tıp okulundan Dr. Jack Kessler ile Kessler’in laboratuvarındaki eski bir doktora öğrencisi olan Christopher Bissonnette tarafından yapılan bilimsel araştırma “Stem Cell” adlı dergide yayımlandı.

Kessler, dergide, yeni ürettikleri nöronları farelere naklettiklerinde bu hücrelerin normal şekilde fonksiyon gösterdiklerini gözlemlediklerini belirtti. Kessler, nöronların nakledildiği farelerde, sinir uyarmalarını sinir hücresinden ileriye uzatmaya yarayan, en önemli ve uzun sinir hücresi uzantısı olan akson ile asetilkolin adı verilen, beynin diğer kesimlerindeki hatıraları geri çağırmaya yarayan kimyasal bir ileticiyi ürettiğini belirlediklerini kaydetti.

***

Her yazımda olumsuzluklardan söz edecek değiliz ya.. dünyada güzel şeylerde olmuyor değil. Beyin hücre üretimi de böyle güzel bir haber. Bunun kanserli hücrelerin yenilenmesine kadar uzanmasını diliyorum. Hatta ameliyat edilen beyinlerin hücre yenilemesi olmadığı için bıçak değmiş yerlerdeki görev bozukluklarının önüne geçilir.

İşte böylesi bilimsel buluşlar ve bilimsel gelişmeler ümitsizliğimizi alır götürür. Yarınlara güvenle bakmamızı sağlar. Bazı konularda umulan ve beklenen iyi şeyler olmasa bile içimizi karartmayalım. Aydınlık bir iç yapımızın olması için sebebimiz var çok şükür. Her buluş sonunda insanlık için atılmış bir adımdır. Kısacası “bilim umuttur.”


Yayın Tarihi: 02.01.2015