31 Mart 2015 Salı

HEDİYE VE HEDİYELEŞME 4

O dönemlere özgü ekonomi anlayışına uygun olarak hediye değiş tokuşu ekonomik ve siyasal amaçlarla biçim kazanır. Burada esas olan akrabalığın sürdürülmesi, insan mal ve eşyanın dışarıya çıkmasını önlemektir, soyun devamını sağlamaktır. Bunun için kendi aralarında hediye kız alış verişlerinde bile bulunabilmektedirler (sözün burasında bazı ilkel kabilelere ve kuzey kutbunda yaşayan eskimo’lara gidildiğinde gelen erkek misafire ev sahibi erkeğin eşini sunmasıda hatırlanmalıdır. İzzet ve ikramın bir çeşidi olan bu türe de hediyeleşmenin başka biçimde ortaya çıkması olarak görülmelidir A.G). 

Mahmut Tezcan’ın yazdıklarından Mauss’un hediyelerin bir istem olmayıp, toplumsal zorunluluklar şebekesinin bir parçası olduğunu belirttiğini öğreniyoruz. Mauss burada “Karşılıklılık” kavramını kullanır. Her türlü alış veriş ve paylaşma karşılıklı olmak zorundadır. Hediye alış verişi gibi kişisel ve duygusal bir konuda bile bilinçaltında bir karşılık bekleme vardır.

KULA

Yabancı gurup ve toplumların birbirleriyle ticaret ortaklığı kurmaları biçiminde oluşan ilkel ticaret biçiminde hediyeleşmenin olduğunu görüyoruz. Prof.Dr. Mahmut Tezcan Batı Okyanusya yerlilerinin ticaret yaptıkları yerlere götürdükleri hediyelere isim olan “Kula” yı şöyle anlatıyor.

“Uzun süreli alış verişler sonucu, yabancı toplumlar arasında ‘Ticaret akrabalıkları’ kurulmuş olmaktadır. Bu tür ticaret ilkel ticaretin örneği ‘Kula’ dır. Bu adalarda yaşayan Argonaut’lar deniz aşırı komşu adalarla sürekli ticaret ilişkisi içinde yaşarlar. Bunlar küçük gemilerle açık denizlere yaptıkları seferlere ‘Kula’ derler. Kulanın amacı kolye ile bilezik değiştirmektir. Her denizcinin her limanda kendisini bekleyen bir ticaret ortağı vardır. Karşılama sırasında önce hediyeler verilmektedir. Ortaklık her alış verişte birbirlerine hediyeler vererek bir tür hak helalleşmesi yapmaktadırlar.

Küçük toplumlarda törensel olarak verilen hediyeler, yüksek değere sahip objelerden oluşur.

Kulanın bazı işleri, özenle hazırlanmış sihir ayinleri ve halkın katıldığı törenlerle beraber yürür. Bilezik ve kolyenin ayinli mübadelesi (Kula) yanında trampa ile adalılar arasında pek çok malın mübadelesi sağlanmış olur ki, buna Gimwali denir. Hediye mübadelesinde cimri davranan iktisadi düşüncelere fazla bağlanan kişileri, ‘Hediye verme işini sanki mal mübadelesiymiş gibi yapıyor.’ Diyerek kınar ve kula kurumundan çıkarırlar. Hediyede denklik, hediyeye karşılık verene ait olup kişilerin itibarı buna bağlıdır.”

Bizde de buna benzer bir takım hediyeleşme yok değildir. Küçük ölçekte de olsa bunları görüyoruz. Sadece denklik kuralı pek uygulanmaz. Özellikle yıl sonu hediyelerinde bunu görürüz. Takvim, anahtarlık v.b gibi hediyelikler günümüzde ekonomik nedenlerle terk edilmiş hediyeleşme geleneği olsa bile bilinen Kulaya benzer ticari hediye ve hediyeleşme biçimidir. 



DEVAM EDECEK



Yayın Tarihi: 11.03.15

HEDİYE VE HEDİYELEŞME 3

Karadeniz Teknik Üniversitesi  Fen ve Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü Yardımcı Doçent Doktoru Kemal Üçüncü “İletişim canlılar arasında bilgi alış verişinin vazgeçilmez unsurudur” der. “Bu çerçevede iletişim unsuru olarak Türk kültür geleneğinde (dünya kültüründe de durum bundan farklı değildir A.G) armağanlar, diplomaside iç ve dış siyasette, hediyelerin biçim ve içeriği, sunuluş biçimiyle, bu bağlamda taraflar arasında bir iletişim biçimi olarak, ilettikleri mesajlar açısından incelenmesi gereken bir fenomendir” diyerek ekler. Prof.Dr. Mahmut Tezcan’da “hediye geleneği bütün kültürlerde görülen evrensel ve işlevsel bir kültür kalıbıdır. İlkel olsun çağdaş olsun her kültür bu geleneği yaygın biçimde sürdürmüştür” der. İlk bölümünü geçtiğimiz hafta tekrar okuduğunuz (bu diziye şubat ayının ilk haftasında başlamış, rahatsızlığım yüzünden ara vermek zorunda kalmıştım) yazı dizimizdeki amacım bu konuyu enine boyuna incelemek.

Hediye ve hediyeleşmek konulu bu yazı dizimizin bu ve devam eden bölümlerinde hediyenin, öz Türkçeyle söylersek armağanın tarihi süreçte geçirdiği evreleri göreceğiz. Hediyeleşme ister dini ister din dışı biçimiyle olsun, toplum içinde bir öneminin olduğunu kabul etmek gerekir. Her toplumda görülen hediyeleşmenin insanlık tarihi kadar eski bir geçmişi olduğu da akıllarda tutulmalı. Modern antropoloji çalışmalarında ilkel topluluklarda karşılık beklemeden hediye vermenin yanı sıra, hediye değişimi ve hediye ile sosyal bağ kurma, sosyal itibar ve onur kazanmayı amaç edinen biçimlerinin de bir hayli yaygın olduğundan söz edilmektedir.

İlk önce bu kelimenin içerdiği anlam ne, onu görsek daha uygun olur. Hediye veya armağan kelimesinin sözlüklerde anlamı; insanlar arasında sevgi, saygı ve yakınlığa vesile olan ve birine karşılıksız verilen eşya olarak belirtilmiş. Her ne kadar sözlüklerde karşılık beklemeksizin dense de ülkemizdeki yaygın biçimiyle düğün, nişan, sünnet gibi törenlerde karşılıklılık ilkesi vardır ve bu gözetilmektedir. Aslına bakarsanız bence bu tören hediyelerini hediye kavramından çıkarmak gerekir. Daha çok yardım anlamını taşıdığına inandığım bu adet, bu töreni düzenleyene bir bakıma eşyadan çok para verildiği veya altın takıldığı için, ekonomik katkı sağlamaktan başka bir şey değildir.

Şimdide gelelim hediye ve hediyeleşmenin tarihine.

Önce Prof.Dr. Mahmut Tezcan’nın yazdıklarına bakalım.

İlkel toplumlarda hediye geleneğinin Fransız düşünür Marcel Mauss, (1872-1950) tarafından incelendiğini belirten Prof.Dr. Mahmut Tezcan, bu düşünürün karşılaştırmalı yöntemle Polynesia, Melanesia ve kuzey batı Amerika’daki yerlileri incelediğini söyler. Prof.Dr Tezcan’a göre hediye değiş tokuşu ekonomik antropolojinin temel konusunu oluşturur. Bana kalırsa günümüz ekonomilerini şekillendirenler bu örneklerden faydalanmışlardır. Anneler Günü, Babalar Günü, Sevgililer Günü, Yılbaşı gibi özel günlerin, tüketim toplumunun daha çok tüketmesi için kamçılandığı özel günler olması başka türlü açıklanamaz çünkü. 



DEVAM EDECEK



Yayın Tarihi09.03.15

ŞAİRLERİN ŞİİRLERİYLE SÖYLEDİĞİ

Merhaba sevgili okurlar. Bugün sizlere çok yönlü bir şairimiz Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun şiirlerini sunacağım. Önce şairimizi tanıyalım.

Ressam, şair ve yazar olan Bedri Rahmi Eyüboğlu, 1911 yılında Giresun-Görele’de doğdu. 1975 yılında İstanbul’da öldü. Güzel Sanatlar Akademisi’nde başlayan resim öğrenimini Paris’te sürdüren Eyüboğlu, daha sonra Türkiye'ye döndü ve ölümüne kadar Güzel Sanatlar Akademisi’nde ders verdi. Yerel yaşama ilişkin gözlemlerini, yazma, kilim gibi yerel kültürel değerlerdeki malzemeyle buluşturarak tablolarına yansıttı. Tablolar ve gravürlerin yanı sıra büyük boyutlu duvar resimleri, mozaik, seramik panolar yaptı. Bazı desenleri, ölümünden sonra Binbir Bedros (1977), Karadut (1979) ve Babatomiler (1979) adlı kitaplarda yayımlandı. Halk kaynağından beslenen sanat anlayışı şiirlerinin de temeli oldu. Şiir seven sevmeyen herkesin mutlaka duyduğu şiiri “Karadut” ile  ünlenen şairimiz şiirlerinde, masallardan, söylencelerden, türkülerden yararlanarak, doğa tutkusunu, insan sevgisini, yaşama sevincini, toplumsal sorunları yansıttı. Yazıları, Tezek (1975), Delifişek (1975), Resme Başlarken (1977) adlı kitaplarda toplandı.

...

BAHAR VE BİZ

Yılda bir kere çıldırır ağaçlar sevincinden
Rabbim ne güzel çıldırır.
Yılda bir kere uzatır avuçlarını yaprak;
Sevincinden titreyerek.
Yılda bir kere kendini verir toprak
Yılda bir kere yarılır bahçeler hazdan
Rabbim ne güzel yarılır.
Biz de bir kere sevinebilseydik.
Çiçek açmış ağaçlar gibi çıldırasıya.
Kimbilir belki bir gün sulh olunca
Biz de deliler gibi seviniriz,
Ağaçları ve baharı taklit ederiz
Renkli bez parçalarıyla donatırız şehri
Renkli ampuller asarız pencerelerden
Kimbilir belki bir gün sulh olunca
Biz de çatır çatır çatlarız binbir yerimizden
Ağaçlar gibi.

***

ÇAKIL

Seni düşünürken
Bir çakıl taşı ısınır içimde
Bir kuş gelir yüreğimin ucuna konar
Bir gelincik açılır ansızın
Bir gelincik sinsi sinsi kanar

Seni düşünürken
Bir erik ağacı tepeden tırnağa donanır
Deliler gibi dönmeğe başlar
Döndükçe yumak yumak çözülür
Çözüldükçe ufalır küçülür
Çekirdeği henüz süt bağlamış
Masmavi bir erik kesilir ağzımda
Dokundukça yanar dudaklarım

Seni düşünürken
Bir çakıl taşı ısınır içimde.


***

ÇÜRÜMEK

Her şey çürüyor canım kardeşim bu dünyada
Hatıralar bile
O hatıralar ki kafatasından muhkem bir yerde saklıdırlar
O hatıralar ki tüyden hafif
Gök mavisinden duru
Etten kemikten uzaktırlar
O hatıralar ki
Bambaşka bir zaman içre yaşar dururlar
Gel demeden gelir
Git demeden giderler
Nur topu gibi açıldıkları olur bazan
Sonra sızım sızım sızlarlar
Her şey çözülüp gidiyor bu dünyada
Bir biri içinde
Bir biri peşi sıra
Bir tad dudakta
Bir ses kulakta
Sen toprakta çürürsün canım kardeşim
Ben ayakta

***

DENİZ TÜRKÜSÜ

Deniz dediğin bir tarladır
Gülü gül, dikeni diken, tohumu tohum
Toprak gibi verimli, toprak gibi cömert
Betine bereketine kurban olduğum

Deniz dediğin bir tarladır
Uçsuz bucaksız bir tarla
Göbeği insanlarla kesilmiş
Çilesi insanlarla

Deniz dediğin bir tarladır
Sözü pek, eli ağır
Dost gibi güldürür insanı
Dost gibi ağlatır.

Deniz dediğin bir tarladır
Anadır, babadır, kardeştir
İnsan eline hasret
İnsan eli değer değmez ürperir
Binbir yerinden çatlar sevincinden
Nesi var, nesi yok çıkarır verir,
İnsan eli değmemiş denizlere bir damla alınteri
Bulutlar dolusu rahmetten mübarektir.

Deniz dediğin bir tarladır
Bulutlar, güneşler dibindedir
Gecelere gündüzler dibindedir
Yıldızlar mevsimler dibindedir

Zifiri karanlık güller açılır dibinde
Bağlar, bahçeler kat kat, katmer katmer, deste deste
Bağlar, bahçeler zifir karanlık güller
İnsan eline hasret beklemekte.

Deniz dediğin bir tarladır
Kapılar açılır içinde kapılar
Bitip tükenmeyen bereket kapıları
Balıklar akıp gider bölük bölük tabur tabur
Alı al moru mor sarısı sarı.

...
Deniz dediğin bir tarladır
Üstünde başı boş rüzgâr
Gönlünce at oynatır
Üstünde bir avuç tuzlu köpük
İçinde milyonlarca yürek
Milyonlarca öpücük
Bir insan eli arar konacak
Bir insan eli muhkem, sıcak

Hey benim
Boydan boya cömert denizlerle çevrili
Güzel memleketim
Bu yaz tenha denizlerinde yıkandım
İnsan eli değmemiş ormanlar gibi vahşi
Dağ başında unutulmuş küçük kundaklar gibi yetim.


***

GEL VUR

Bak şu güneş nasıl geliyor.
       Sen de öyle gel be!!!!

Bak şu ışık nasıl vuruyor
       Sen de öyle vur be!!!!


***

İSTİDA

Yarab!. İnsan oğullarından çektiğim yeter
Gökyüzünden benim hisseme düşeni ver
Altına dilediğim gibi ömrümü sereyim
Mendil kadar olsun tarlamı ayır
Beni doyuracak ağacı göster.
Rabbim!.. İnsan oğullarından çektiğim yeter

Yalnız senin ellerin gezinsin ömrümde
Beni yalnız sen mahkûm eyle sen azat
Ve yalnız sen canımı iste benden ki
Nereye saklayacağımı şaşırmadan vereyim


***

Okur okumaz vurulduğum bu şiir daha aktif ve daha çalışkan olmamızı öğütlüyor. Bu yönüyle ne kadar doğru ve gerçekçi bir şiir.

...

ÜÇ DİL

En azından üç dil bileceksin
En azından üç dilde
Ana avrat dümdüz gideceksin
En azından üç dil bileceksin
En azından üç dilde düşünüp rüya göreceksin
En azından üç dil
Birisi ana dilin
Elin ayağın kadar senin
Ana sütü gibi tatlı
Ana sütü gibi bedava
Nenniler, masallar, küfürler de caba
Ötekiler yedi kat yabancı
Her kelime arslan ağzında
Her kelimeyi bir bir dişinle tırnağınla
Kök sökercesine söküp çıkartacaksın
Her kelimede bir tuğla boyu yükselecek
Her kelimede bir kat daha artacaksın

En azından üç dil bileceksin
En azından üç dilde
Canımın içi demesini
Kırmızı gülün alı var demesini
Nerden ince ise ordan kopsun demesini
Atın ölümü arpadan olsun demesini
Keçiyi yardan uçuran bir tutam ottur demesini
İnsanın insanı sömürmesi
Rezilliğin dik alası demesini
Ne demesi be
Gümbür gümbür gümbür demesini becereceksin

En azından üç dil bileceksin
En azından üç dild
Ana avrat dümdüz gideceksin
En azından üç dil
Çünkü sen ne tarih ne coğrafya
Ne şu ne busun
Oğlum Mernus
Sen otobüsü kaçırmış bir milletin çocuğusun.

***
Zülfü Livaneli’nin “Yiğidim Aslanım” adıyla bilinen şarkısının şiiri.

...

ZİNDANI TAŞTAN OYARLAR

Bursa'nın ufak tefek yolları
Ağrıdan sızıdan tutmaz elleri
Tepeden tırnağa şiir gülleri
Yiğidim aslanım aman burda yatıyor.

Bir şubat gecesi tutuldu dilin
Silâha bıçağa varmadı elin
Ne ana ne baba ne kız ne gelin
Yiğidim aslanım aman burda yatıyor.

Ne bir haram yedin ne cana kıydın
Ekmek gibi temiz su gibi aydın
Hiç kimse duymadan hükümler giydin
Döşek diken diken yastık batıyor
Yiğidim aslanım aman burda yatıyor.

Zindanı taştan oyarlar
İçine bir yiğit koyarlar
Sağa döner böğrü taşa gelir
Sola döner çırılçıplak demir
Çeliğin hası da yiğidim aman böyle bilenir
Döşek melul mahzun, yastık batıyor
Yiğidim aslanım aman burda yatıyor.

Bugün efkârlıyım açmasın güller
Yiğidimden kötü haber verirler
Demirden pencere taştan sedirler
Döşek melul mahzun yastık batıyor
Yiğidim şahinim aman burda yatıyor

Mezar arasında harman olur mu?
On üç yıl hapiste derman kalır mı?
Azrail aç susuz canın alır mı?
Döşek melul mahzun yastık batıyor
Yiğidim şahinim aman yerde yatıyor...

Dilinde dilimi bulduğum
Gücüne kurban olduğum
Anam babam gibi övdüğüm
Dayan hey Aslan Ustam
      Abenim
      Yiğidim dayan.
Dayan hey gözünü sevdiğim
Bugün efkârlıyım açmasın güller
Yiğidimden kötü haber verirler.

Sana kökü dışarda diyenlerin kökleri kurusun
Kurusun murdar ilikleri dilleri çürüsün
Şiirin gökyüzü gibi herkesin.
Sen Kızılırmak kadar bizimsin
En büyük ustası dilimizin
Canımız ciğerimizsin.

Bugün burdaysa şiirin, yarın Çin'dedir
Bütün hışmıyla dilimiz
Kökünden sökülmüş bir çınar gibi
Yüreğimiz içindedir.

Bugün burdaysa şiirin, yarın Çin'dedir
Acısıyla sızısıyla alnının kara yazısıyla
Bir yanı nur içinde tertemiz.
Bir yanı sızım sızım sızlayan memleketimiz içindedir.

***

İşte ilk bölümü bestelenen ve Bedri Rahmi Eyüboğlu’nu tüm Türkiye’ye tanıtan şiir. 

...

KARADUT

Karadutum, çatal karam, çingenem
Nar tanem, nur tanem, bir tanem
Ağaç isem dalımsın salkım saçak
Petek isem balımsın ağulum
Günahımsın, vebalimsin.

Dili mercan, dizi mercan, dişi mercan
Yoluna bir can koyduğum
Gökte ararken yerde bulduğum
Karadutum, çatal karam, çingenem
Daha nem olacaktın bir tanem
Gülen ayvam, ağlayan narımsın
Kadınım, kısrağım, karımsın.

II

Sigara paketlerine resmini çizdiğim
Körpe fidanlara adini yazdığım
Karam, karam
Kaşı karam, gözü karam, bahtı karam
Sıla kokar, arzu tüter
Ilgıt ılgıt buram buram.
Ben beyzade, kişizade,
Her türlü dertten topyekün azade
Hani su ekmeği elden suyu gölden.
Durup dururken yorulan
Kibrit çöpü gibi kırılan
Yalnız sanat çıkmazlarında başını kaşıyan
Artik otlar göstermelik atlar gibi bedava yaşayan
Sen benim mihnet içinde yanmış kavrulmuşum

Netmiş, neylemiş, nolmuşum
Cömert ırmaklar gibi gürül gürül
Bahtın karışmış bahtıma çok şükür.
Yunmuş, yıkanmış adam olmuşum

Karam, karam
Kaşı karam, gözü karam, bahtı karam
Sensiz bana canim dünya haram olsun.


*** 

Bu günlükte bu kadar sevgili okurlar. Haftaya buluşmak üzere hoşça kalın.


Yayın Tarihi08.03.15

HEDİYE VE HEDİYELEŞME 2

Konumuz hediye ve hediyeleşme üzerineydi. Yaptığım mini anketle bu konunun pek iyi bilinmediğini fark ettim, çünkü hiç kimseyle ortak bir yargıya varamamıştık. Elimden geldiğince hediyeleşmenin kökenine inerek konuyu mercek altına alacağım. Bir hikâye ile konuya giriş yapmıştık. Yabancı bir hikâyenin kadın kahramanının adını değiştirerek kendimize uyarlamıştım.

Hikâyenin yayınladığım bölümünün özeti şuydu. Dilara doğum gününün sabahı uyanmış, aklına o gün doğum günü olduğu gelmişti. Gözyaşlarına boğularak ağlamaya başlamış yataktan kalkmak istememişti. Çünkü yakın zamanda kanserden eşini kaybetmişti.

Hikâyemize kaldığımız yerden devam edelim.

...

Kapının zili çaldı. Kim olabilir bu sabahın erken saatinde diyerek meraklandı. Kapıya gitti, açmadan önce “kim o?” diye seslendi. “Çiçekçi” diyen genç bir erkek sesi duydu. Kapıyı açtı. Birkaç sokak ilerdeki çiçekçiden bir genç delikanlı, elinde bir adet kart iliştirilmiş kırmızı gül ve bir mektupla karşısında duruyordu. “Kimden” diye sordu, delikanlı “bilmiyorum, patronum bu adresi tarif etti ve bunları size vermemi söyledi” dedi.

Dilara’nın aklından şimşek hızıyla neler neler geçmedi ki..

Almaması gerekiyordu bu mektubu ve bu gülü. Bu jesti kim yapıyorsa yanlış kişiyi seçmişti, öyle düşündü. Ama aldı, delikanlıya teşekkür edip kapıyı kapattı. İçeri girdikten sonra karttaki el yazısı gözüne çarptı. Onun el yazısıydı. Her zamanki gibi kısa ve net:

“Canıma…”


Onun öldüğünü bilmese şaka yaptığına hükmedecekti. Nerdeyse kapıya gidip bakacaktı. Belki bütün olanlar bir şakaydı, o kapının ardındaydı ve ona doğum günü sürprizi yapacaktı, kim bilir. Ah keşke öyle olsaydı. Olamazdı ki. Gerçekle hayal bir süre çarpıştı, gerçek kazandı ve Dilara’nın canı yandı.

Kırmızı gülü eline aldı, uzun uzun baktı, okşadı, öptü.

Sonrada eli mektup zarfına uzandı. Açtı. Mektuptaki el yazısı da ona aitti, özenle okumaya başladı.

“Canıma;
Bu satırları okuduğunda ben ölmüş olacağım. Bundan sonrada sen yaşadığın sürece yanında olamayacağım. Seni yalnız bıraktığım için çok özür dilerim. Bu satırları yazarken öleceğimden daha çok bunu düşündüm. Benim güvercinim yalnız kalamaz. Bensiz sofrada yemek yemeyen, ben üşüdüğümde titreyen, ben sevindiğimde nerdeyse davul zurnayla sevincimi herkese duyuran, üzüldüğümde kolları ana şefkatiyle beni saran, güç zamanlarımda güçlüklere göğüs geren, her güçlükle yırtıcı dişi kaplan gibi kapışan güvercinime bunu ben yapamazdım. Ama kaderin önüne geçilmez. Geçemedik işte. Kanser bizim kaderimizmiş canım.

Birlikte olduğumuz 25 yılın her günü altın değerindeydi benim için. Neylerim serveti? Senin sevgin bütün servetlerden daha değerli. Şunu bil bir tanem, ben mutlu ölüyorum. Bunu düşün ve bir insanı bu dünyada mutlu ettim diye kendinle övün. Sen her övüncü hak ediyorsun çünkü.

Bu mektubu doğum gününde almış olacaksın canım. Hastalığım sırasında bir gün senden, yalnız çıkmak için zorla izin aldığım günü hatırlıyorsun değil mi? İşte bu kırmızı gülü almak ve bu mektubu yazmak için aldım o izni. İznimde çiçekçiye sana her doğum günü bir kırmızı gül getirmesi için siparişte bulundum. Ödeme içinde bankaya gül hesabı açtım. Sen yaşadığın sürece her doğum gününde bu kırmızı gülü alacaksın.

Canından canına..
Sonsuz sevgilerde buluşmak üzere..

...

İşte hediye. Başka tür hediye aranmasına gerek yok bence. Bu kadar vefalı kim olabilir? Hediye vefalılığın bir örneği olmalı. Yani sevgiyi büyüterek sürdürmeli hediye.



DEVAM EDECEK

 

Yayın Tarihi06.03.15

HEDİYE VE HEDİYELEŞME 1

Sevgili okurlarım, 6 şubat Cuma 2015’te başladığımız yazı dizimize, hastalığımın tedavisi amacıyla hastaneye yatabileceğimi söylenmesi üzerine 9 şubat 2015’te 2. bölümle ara vermiştim. Bu dizi yazımızın aradan geçen zamanla unutulmuş olabileceği kaygısıyla konuyu en başından alıyor, ilk iki bölümü tekrar veriyorum.                                                

*

Hediye ve hediyeleşme konusunda 3-5 kişiden oluşan mini bir anket yaptım. Amacım yeni yazı dizisine katkı yapacak fikirleri edinmekti. Yaptığım ankete göre hediye ve hediyeleşme konusunu insanlarımız çok farklı biliyor ve değerlendiriyor. Önceden kestiremediğim sonuçlara da varanı gördüm. Bizim büyüklerimiz böyle şaşırtıcı sonuçlar alınabileceğini hatırlatmak maksadıyla “kes parmağını, çık pazara” derlerdi. Pazardaki her kes parmağın neden ve nasıl kesildiği hakkında başka tahminlerde bulunur ve gene herkes başka başka tedavi yöntemleri önerir, ne yapacağınızı şaşırırsınız. Bende bu mini ankette şaşırdım.

Hediye ve hediyeleşme nedir diye sorarak başladım. Karşılık beklemeksizin verilen şeye hediye denilebileceğinde anlaştık. Hediyeleşme neyi sağlar dediğimde ortalık karıştı. Hediyeleşme sevgi toplumu oluşturmayı sağlar diyen yoktu. Herkese hediye verilir mi, her şey hediye olur mu diye sorduğumda bir fikir birliğine varamadık. Sonunda kimilerinin bağış ve yardımı, hediyeden saydığını gördüm. Hediye ile rüşvetin bir bağı var mı diye sordum, şaşırma sırası deneklerime gelmişti. Karşı çıkanlar oldu. “Peki,” dedim “siz hiç annenizi, babanızı, yada herhangi bir büyüğünüzü etkilemeye çalışmadınız mı? Daha büyük bir fayda sağlamak üzere kimseye küçükte olsa bir şey vermediniz mi?” diye sordum. Hiç hediye vermediklerini ve almadıklarını söyleyenler bile böyle bir eylemde bulunduklarını kabul ettiler. Bunun adının hediye değil rüşvet olduğunu belirtince iç içe geçmiş bir konuyu nasıl ayırmak gerektiğini sordular. Hazreti peygamberimizin ölçüsü geldi aklıma; “bu hediyeyi alan, bu makamda değilde evinde otursaydı, aynı kişilerden hediye alabilir miydi?” Bu soru ölçünün ta kendisi! Cevap hayırsa verilen hediye değil rüşvettir, alınanda hediye değil rüşvettir. Rüşvetin sevgiyi sağlamadığı, toplumu bozduğu düşünülürse sakıncası ortaya çıkar. Hediye verirken bu açıdan dikkatli davranmak gerek.

...

Ben hikâye anlatmaya bayılırım. Konumuza uygun oldukça etkileyici bir yabancı bir hikâye okudum. Bu hikâyenin kahramanının adını değiştirerek kendimize uyarladım. Şimdi size bu hikayeyi sunuyorum.
...

Dilara erken uyanmıştı. Eşini kaybettiği henüz bir hafta olmamıştı bile. Bu gün kendisinin doğum günüydü. Böyle kara bir doğum günü sabahına uyanacağını hiç düşünmedim diyordu kendi kendine. Yataktan çıkmak istemiyor, başını yorganın içine, günün ışığından kaçarak karanlıklara gömüyordu. Beraber geçirdikleri yirmi beş yılın her biri tek tek gözlerinin önünden film şeridi gibi geçiyordu. O hiçbir doğum gününü unutmaz, her özel güne ayrı bir hediye verirdi. Doğum günü armağanı yıllardır değişmemişti: Bir adet kırmızı gül!

Dilara bunu hatırlayınca yorganın içinde bir gözyaşı fırtınasına daha tutuldu. Dizlerini karnına çekti, anne karnındaki ceninden farkı kalmamıştı. O kadarda korunmaya muhtaç hissetti ki kendini. Az şey değil, arkasındaki koca dağ yıkılmıştı.

Bir süre öyle ağladı. Artık gözlerinin yaşı kesilince başını gün ışığına uzattı. Ne tatsız tuzsuz bir gün ışığıydı bu gün ışığı. Keşke ben ölseydim diye geçirdi içinden, sonra bu düşüncesinden pişman oldu. İyiki ben ölmemişim, yoksa o nasıl dayanırdı bensizliğe, mahvolurdu. Belki de, hatta belki de değil kesinlikle dayanamaz intihar ederdi, diye düşündü. Derin üzüntüsünün arasında küçük bir teselli değildi bu. Sevdiğine dokunamamanın kıyamamanın bir çeşit dile gelişiydi sadece. O yaşasaydı o acı çekecekti, ama şükür ki bu acıyı o çekmemişti. Şimdi yaşamak bir ıstırap olsa bile, razıydı.

Yatağından kalktı Dilara. Gitti elini yüzünü yıkadı. İstemeye istemeye kendine bir çay yapmaya karar verdi. Buz dolabından peyniri domatesi, iki kandıra biberini çıkardı masaya koydu. Günlerdir doğru dürüst bir şey yememişti. Çok aç olmasına rağmen canı hiçbir şey istemiyordu. Kahvaltı bıçağı ve çatalı tuzu derken kendini kahvaltı ederken buldu. Şaşırdı tabii. “Ne zaman sofrayı kurdum?”

Hiç çocukları olmamıştı. Birbirlerine düşkünlükleri birazda bundan dolayı fazlaydı. Bir gün olsun birbirlerine olan sevgileri azalmamış, yıllar daha çok arttırmıştı hatta. İkiside yalnız bir yere pek gitmezlerdi. Gitseler bile en uzak yerde bir günden fazla kalamaz, mutlaka geri dönerlerdi.

Kendini kahvaltı masasında bulan Dilara bugünün doğum günü olduğunu yine hatırladı.

“Neye yarar doğum günüm olsa, o elinde kırmızı gülle gelip dudaklarıma şefkat dolu kutlama öpücüğünü kondurmadıktan sonra.”

Onunla birlikte yaşadığı 25 kendisinin, 25’te onun 50 doğum gününü hayalinde canlandırdı. Burnunun direği sızladı, yeniden gözleri yaşardı.



Yayın Tarihi04.03.15

23 EKİMDEN 24 ŞUBATA, KANSERDEN MANTARA

Merhaba dostlar!
Sizlerle tekrar buluşmanın sevinciyle bu satırları yazıyorum. 20 gün yazılarıma ara vermek zorunda kaldım. 23 ekim 2014, 24 şubat 2015 arası kız kardeşimin benim için verdiği yoğun uğraşlarıyla sağlık sorunumu aşmaya çalışarak geçen 4 ay yaşadık. İşte o zamanın facebooktan aktardığım hikâyesi.                                           

*

19 KASIM 2014
23 Ekim perşembe günü sabahı sıradan bir öksürükle uyandım. İkinci kez öksürünce ağzıma garip bir tat geldi. Avucuma tükürdüğümde yeryer pıhtılaşmış kan gördüm. Ogün iki kez daha bu oldu. Hastaneden randevu aldık, salı gününe verdiler. Ertesi gün yani 24 ekim akşamı her öksürüğüm böyle olunca acile çıktım. Acilde çekilen filim ve kan testi sonrasında göğüs hastalıklarına gitmem önerildi. Göğüs hastalıkları uzmanı Canatan bey tomografi önerdi. Çıkan sonuç: AKCİĞER KANSERİ. Emin olmaları için yarın bir kez daha ama bu kez ilaçlı ve ayrıntılı tomografi çekilecek. DOKTORLAR YANILMIYORLARSA SÜRESİZ BİR KOŞUŞTURMACA BAŞLIYOR DOSTLAR.

*

10 ARALIK 2014
Dün Bronoskopi yapılarak akciğerimden parça alınacaktı. Yarı yatay konumdaki koltuğa oturdum. Her şey güzel başladı. Tansiyonum büyüğü 13.8, küçüğü 6.8'di. Sağ elimden ilaç ve serum için girdiler. Hazırlık aşamasında hemşireyle sohbete başladım.
İlk fısfıs boğazımı yaktı ama yeterince uyuşturmadı galiba. Bu arada ağzı maskeli hemşireyle sohbeti sürdürüyorum. İkinci fısfısı sıktı bu kez öksürdüm. Öksürünce sen öksürememeye ve yutamamaya kadar bu fısfısı sıkmak zorundayım dedi. Bizde peki dedik. Bir yandanda yapılacak işlem için İMZA atmam amacıyla bir form uzattı, "ölmeden öncemi imzalamam gerek" diyerek takıldım. Yatar durumda olduğum için imza atamadım.
"Oturun o zaman" dedi. Bir elden damara girilmiş, Diğer elim tansiyon aletinde olduğu için tutunup doğrulamıyorum; "oturamıyorum" dedim. Bunun üzerine kardeşim sırtımdan destekle oturmama yardımcı oldu. O ise hiç oturamadığımı zannetmiş. "Neyse, ölmeden önce imzamı atayımda sizi sorumluluktan kurtarayım" diyerek imzamı attım.
Baştan beri yaptığı gibi gene fısfıs atmak için dilimi uzatmamı istedi. Beni aldı bir gülme.. ağzımı açsam kahkaha atacağım. Dil tutma bana komik geldi o an. Neyse, kendime hakim oldum ve dilimi uzattım, o da dahada dışarı çıkarmak için çektide çekti. Bu arada fısfısıda sıktı. Beni uyuşturmak mı, yoksa kafayı buldurmak mı istiyor anlamadım. Başım fırdolayı dönmeye başladı. Yahu boğazım şişti, öksürükten boğuluyorum, ama birde nerdeyse yarı sarhoşum.
"Başım dönüyor" deyince tansiyona baktı. Büyük 19, küçük 11. Uzman Doktor Canatan beyin odası yanda. Ona durumu bildirince biraz bekleyelim demiş. Burun yoluyla ciğerime girebilmesi için burnumada fısfıs sıkılacakmış, giremezse boğaz yoluna girmek için hazırlanıyormuşum meğer. Yapılacak işlem sırasında tansiyonumun dahada artma ihtimalinin olduğunu söyleyince kardeşim "biz bu işten vaz geçtik, bu işlemin uyutularak gerçekleştirilmesi için İzmit Araştırmaya sevkimizi istiyoruz" dedi. Doktorda kabul etti.
Hemşire hanıma yüzündeki maskeyi çıkarmasını kendisini tanımak istediğimi söyledim, çıkardı. Sonrada Cerrah paşada 1988 yılı ocağında ameliyat olmadan önce beni uyutma hazırlıkları yaparlarken "annem yaşlarında ama Allah günaha yazmasın, son derce çirkin bir bayan benimle uğraşıyordu. Kendilerine gazeteci olduğumu (ki o sıralar gazeteci değilim, sadece beni bilgilendirip oyalaması için) söyledim. Bir yandanda Allahım bu kadının elinden ölümüm olmasın diyerek dua ediyorum. Narkozu vermeye son derece güzel bir başka hanım geldi. O zaman Allahım şimdi ölsemde gam yemem dediğimi hemşireye anlattım." Maskesini çıkartmamla ilgi kurdumu bilmiyorum.
Ayrılırken "hem sakat hem geveze birisiyle uğraştınız. Sizden özür diliyorum" deyince, "sizin kadar hayat dolu bir adama rastlamadım, buraya gelenler kasılmış bir vaziyette bu koltuğa oturur ve ekşi bir suratla kalkar giderler" dedi.
Oysa o bir taktikti. Ben olaylar BENİ YENMESİN, BEN OLAYLARI YENEYİM diye düşündüğüm için öyle davrandım. Ama TANSİYON OLAYI BENİ YENDİ.
Şimdi haftaya çarşamba günü İzmit Araştırmada parça alınacak. İşin özeti böyle.

*

27 ARALIK 2014
SAĞLIĞIMLA İLGİLİ GÜZEL HABERİM VAR!
Benim; güzel ve mesleğinin ustası radyoloji uzmanı sevgili yeğenim MELİKE GÜLE'm (aynı soydanız, nasıl olduysa aramızda bir harf farkı oluşmuş) Kocaeli Üniversitesi Umuttepe Araştırma Hastanesinde yaptıkları biopsi sonucuna göre bende "Akciğer Kanseri" olmadığını, Akciğerimde mantar bulgusuna varıldığını bildirdi.
Burada (yani şehrimiz merkezi Adapazarı'nda) çekilen tomografi ve petsiti ardından Akciğerimde kanser olduğu belirlenmişti.
Dost, kardeş, arkadaş, akraba ve yeğenlerim; sizleri bir süre üzmüş oldum. BUNUN İÇİN BU HABERLE BENİ BAĞIŞLAMANIZI UMUYORUM.
Bu arada üzüntülerini bildiren ve kanser olmadığımı haykıran bütün beni sevenlere ÇOK TEŞEKKÜR EDERİM.
*

24 ŞUBAT 2015
SAĞLIĞIMLA İLGİLİ HABER BEKLEYEN
Kardeşlerim, arkadaşlarım, dost ve akrabalarım MERHABA!....
23 EKİMDEN buyana süren ve ilk bulgularıyla akciğer kanseri tanısı konan hastalığımın yapılan biyopsi sonunda "Aspergillus (Glactomannan)Antijen" yani mantar türevi bir hastalık olduğu ortaya çıkmıştı.
Bunun üzerine yeni taramalar yapıldı. Uygun tedaviler için yeni kan tahlilleri alındı. Kanımda mantarın ve enfeksiyonun izine rastlanmadı. Tek böbrekli, ayrıca felçli oluşum nedeniyle direncimin az olduğu görüşü ileri sürülerek mantar tedavisinde kullanılan ilaçların beni dialize kadar götürebileceği, bu yüzden akciğerimdeki mantarı belirli aralıklarla tomografilerle izlemenin dışında tıbbi müdahalenin gerekli olmadığı ve doğal yolla bağışıklık sistemimi güçlendirmem gerektiği belirtildi.

Kısaca dostlar bugün itibariyle kanser ve sonrasındaki mantar hastalığım nedeniyle bir cumhuriyet bayramı, bir sonbahar, iki kar ve bir kış geçirdiğim süreç sona erdi.

ALLAHA ŞÜKÜRLER OLSUN!


Yayın Tarihi02.03.15 

ŞAİRLERİN ŞİİRLERİYLE SÖYLEDİĞİ

Sevgili okurlar; 9 şubatta yazımın sonuna koyduğum şu notla sizden bir süreliğine ayrıldım.

“Bir süre önce rahatsızlanmıştım. Yapılan araştırmalarda akciğerimde mantar olduğu ortaya çıktı. Bugün akciğerimdeki mantarın tedavisi için SEAH’ın intaniye servisine yatacak ve tedavi sürecinde yazılarıma ara vereceğim. Tekrar buluşmak ümidiyle...”

Sizlerden ayrı kaldığım süreçte yapılan tahlillerle ilaçlı tedavinin böbreğime zarar verebileceği, tek böbrekli oluşum nedeniyle bu ihtimalin çok yüksek olduğu, diyalize bağımlı olmamam amacıyla mantarın bağışıklık sistemimin beslenme yoluyla güçlendirilerek yok edilmesi gerektiği söylendi. Şimdi o uğraşının içindeyim. Ama en azından yazılarıma tekrar dönebilmenin, sizlere tekrar ulaşmanın sevinci içindeyim. Hepinize bir bahar başlangıcı tazeliğinde MERHABA!...

Bugün sizler için seçtiğim şair Celal Sılay. Kendisi hakkında derlediğim bilgiler şunlar:

“1914 yılında Bursa’da doğdu. 1974’te İstanbul’da yaşamını yitirdi. Liseye kadar öğrenimini Bursa’da gördükten sonra İstanbul’a yerleşti. Çeşitli gazetelerde sekreterlik, yazı işleri müdürlüğü yapan Celal Sılay, Yeni İnsan dergisini çıkardı. “Necip Fazıl” ve “Fazıl Hüsnü Dağlarca” çizgisinde olmasına rağmen kendine özgülüğü oluşturabilmiş bir şair. Eşyanın ilginç ayrıntılarını gözlemleyişiyle maddeci diye nitelenebilecek şiiri, genel havasıyla mistik, felsefi özellikler taşıyor.”

Bugüne göre epey eski bir şair olsa da çağdaş şiirimizle adı anılan önemli ve ilginç bir şairdir. Şimdi sizleri şairimizin şiirleriyle baş başa bırakıyorum.
...

NERDE

Küçük bir kız gördümdü çok eskiden
Annesinin dizi dibinde,
Bir de incir diktiydim hasta iken,
Üç yapraklı mı, dört yapraklı mı ne.

Küçük kız da büyüdü o incir de,
Ama yüreğimin erinci nerde?

Romeo’yu onca kaygılandıran
O kuş seslerini düşünürüm de
Sabaha karşı bir korudan
Tarla kuşu muydu, bülbül mü diye,

Tarla kuşunu da dinledim, bülbülü de,
Ama yüreğimin erinci nerde?

Geç kaldığımda oldu belki
Laternaları dinlerkene,
Periler yeryüzüne indirmiş geceyi,
Çerağlar içinde yanmış gökkubbe.

Gökkubbeyi de bilirim perileri de,
Ama yüreğimin erinci nerde?

Celal Sılay

***

GİTTİ

İşitmek istediğini bir sağırın
Sezdi havamızdan geçen şarkı
Duyuramadı sesini, bu sağıra
Eridi, gitti!

Yürümek hasretini bir kötürümün
Hissetti koltuk değnekleri,
Kaldıramadı yatağından hastasını
Çürüdü, gitti!

Körün görmek arzusunu duydu
Bahçenin kenarında bir çiçek
Gösteremedi yapraklarının rengini
Dağıldı gitti!

Ve duydu bir açın yemek ihtiyacını
Buğday tarlasındaki başak
Utandı büyümesindeki şehvetten
Kurudu, gitti!

Celal Sılay

***

HİÇ YOLUNUZ ORMANA DÜŞTÜMÜ?

hiç yolunuz ormana düştü mü
göz göre göre küçük bir adam
büyük bir ağaçla döğüştü mü
ağaç büyüktü ama tek
adam küçüktü ama çok

dedelerinin dedeleriyle gelmiş utanmadan
elinde balta sırtında nacak
dedelerinin dedeleriyle gelmiş arlanmadan
kolunda bıçkı belinde ip
dedelerinin dedeleriyle gelmiş sıkılmadan
dengisiz bir boy ölçüşmeydi bu

ağaç büyüktü ama tek
adam küçüktü ama çok

Celal Sılay

***

MAVİ RANDEVU

Mavi bir elbiseyle gelmiştin, gökyüzü maviydi..
Getirdiğin rüzgârla ev kokuyordun..
Kolun koluma değiyordu, omzun omzuma..
Mendilin maviydi, gökyüzü maviydi..

Bin dokuz yüz kırk iki baharıydı
Bahçeli pencereler önünde geziyorduk,
Gözlerimiz buluşuyordu, ürperiyordum
Gökyüzü maviydi, mendilin maviydi

Sıcak nefesin yüzüme değiyordu
“Evlenebilir miyiz” diye sormuştum,
Yürüyüşün değişmiş, yüzün pembeleşmişti;
Mavi elbiseler içindeydin, gökyüzü maviydi.

Elini elime verdin, ayrılıyorduk,
Gözlerin gözlerimde, dudakların ıslak,
“Sık sık konuşalım” demiştin; gittin..
Mendilin maviydi, gökyüzü maviydi..

Celal Sılay

***

HAZİRAN ŞİİRİ


Haziran üstümüzde dal dal
moda çevremizde renk renk
İstanbul bin dokuz yüz elli beşinde
çimenler altımızda sık sık
bulutlar üstümüzde seyrek

eteklerin moda yelkenlerinde
elin omzumda sıcak
belin kolumda ince
gözün gözümde ürkek

ışık gölge bir oyun
çiçek yaprak allı morlu
haziran üstümüzde dal dal
saçların yüzümde tek tek

bir kuş bir kanat tenimizde
bir rüzgâr bir serinlik içimizde
bir gök bir deniz mavi mavi
şarkı bahçe düğün dernek

İstanbul bin dokuz yüz elli beşinde
etek yelken bir cümbüş
yanak yanağa sürtünüş
elin omzumda sıcak
belin kolumda ince
sesin kulağımda titrek.

Celal Sılay

***

YOLUM


Bir ben beni bilirim, bir de beni yaratan,
Bir ben bana lazımım bir de benimle yatan,
Varlığımı ortaya varlık olarak atan,
Bir tesadüf tanırım bir de ne olduğumu.

Bu denizler, bu gökler ve bütün bir kainat,
Bu şarkılar, bu hisler ve bu kısacık hayat,
Şuurumda renklerin sırıtışıdır heyhat!
Ben bir neş’e tanırım, bir de onun yolunu

Celal Sılay

***

BANA GELİRSİN


Yıldızlar görse bendeki güzelliğini
birer birer düşerler içimdeki denize
aydınlanırım o kadar aydınlanırım ki
bana gelirsin.

Bahar anlarsa duyduğum üzüntüyü
bütün dallarını uzatır kalbime doğru
çiçeklenirim o kadar çiçeklenirim ki
bana gelirsin.

Din duyarsa ettiğim ibadetleri
bütün mihraplarıyla çevrilir bana
büyürüm o kadar büyürüm ki
bana gelirsin.

İçimde bir kere görsen güzelliğini
garkolursun nurdan bir aleme
bulmak için kendini bulmak için
bana gelirsin

Celal Sılay

***

Bu sıralar kendi şiirlerimi sizlere sunmaya fırsat bulamadım sevgili dostlar. Elimdeki şiirlerimi yazdığım ikinci Ajandanında sonuna gelmek üzereyim. Hemen itiraf etmeliyim, 2005 yılından sonra arada yazdığım üç beş şiir hariç pek şiir yazamadım. İçime şiir eskisi gibi yağmıyor. Oysa şiir yazmak insanın güzel ve olumlu düşünmesini, içini boşaltmasını sağlar. Hüzünlenmeler bile şiirle güzelleşir. Bakalım şiir perisi yarim olmaya ve yarim kalmaya devam edecek mi? İşte o şiirlerimden biri. Bu şiirde kısa mesajla gönderdiğim bir şiir. Kime gönderdim bilmiyorum. Bir not yazmamışım.

263
Arzuhalciye yazdırdım maruzatımı
O istedi yağız atımı
Nasıl vereyim? Her gün batımı
Ufuklara toz koparıyorum dörtnala
Versem alır mı saatimi

Aydın Göle
28 eylül 2003

***
Bu şiir kimseye gönderilmemişti. Adımın 1. ve 3. sessiz harflerini bu şiire isim yaptım.

2YN
Akşam indi yumuşacık kollarıyla saran sevgili gibi
Ah sende olsaydın akşamın içinde
Ilık nefesin okşasa dudaklarımı dudaklarınla
Yıldızlar odama dolardı canım
Ve soyunsak gece diye elbiselerimizi
Birbirimize bakmasak, utansak
Sonra şiirler dökülse dudaklarımızdan
Yeni günü doğurmak için sevişsek
Rengarenk çiçekler gibi sevgi koksak
Sonra sevişmekten sevmekten korksak
Ama acımasak birbirimize
Dişlerimizde tuzlu erik ekşisi
Güller açsa kıpkırmızı, tenlerimizde
Yorgunluktan bitik sarsak birbirimizi
İçimizden deli bir nehir aksa hayata doğru
Sonra utanmayı unutsak
İçtenliğin sıcaklığıyla şerbetler ezsek sözcüklerin içine
Sonra gözlerimizle anlatsak meramımızı
Hep sevişsek
Çünkü sevişmek canım sevginin dilidir
Sevgide kalbin dili
Öyleyse dilimiz sussun
Tek cümle yeter “SENİ SEVİYORUM!”
Dokun bana
Sokul bana
Sevgi sözde kalmasın

Aydın Göle
01 ekim 2003

***

Bu haftada bu kadar sevgili okurlar. Haftaya görüşmek umut ve dileğiyle hepinize mutlu pazarlar..



Yayın Tarihi: 01.03.2015