31 Mayıs 2015 Pazar

KARAKUŞİ KADI

Bu sıralar moda biliyorsunuz, Osmanlıyla ilgili örnekler bolca verilir; sohbetlerde, yazılarda Osmanlıya dair konulardan söz edilir. İtirazım yok, çünkü Osmanlı bizim evvelimizdir. Cumhuriyetin Mustafa Kemal’in önderliğindeki kurucuları; toplumsal değişimi sağlarken içinden çıktığı Osmanlının genel yapıyı değiştirmeden, fakat pek faydalı olmadığı için yıkım sürecini  engelleyemeyen değişimi sağlamaya yönelik her eylemini biliyorlardı. 200 yıllık bu süreçte üst yapı ve askeri yapıda yapılanların güçsüzlüğünü görüyorlardı. Avrupa’da gelişmiş olan burjuvazi Osmanlıda sermaye birikimi olmadığı için tahtı sarsacak biçimde hiç oluşamadı. Osmanlıda küçük el tezgâhları dışında sanayi olarak adlandırılabilecek bir sanayi olmadıysa, bundan olmadı. Sadece yabancı eliyle yapılan bir ticaretten söz edilebilir. Osmanlı devlet olarakta sanayi yatırımları yapmamıştı. Mustafa Kemal Atatürk; İş Bankasını, Sümerbank’ı, Şişe camı, şeker fabrikalarıyla vagon fabrikalarını, demir yollarını devlet eliyle kurdurmuş, yerli özel sermayenin gelişmesine zemin hazırlamıştı. Bunu yaparken de eski toplumun son dönemini, ona ait gelenekleri reddetmişti. Osmanlının o gidişatı bu sonucu doğurmuştur. Yoksa yeni toplum eski kurumlarla kurulamazdı.

Eskiyen ve hantallaşan yapılar hiçbir şey yapmasanız da kendini tasfiye eder. Değişimi zamanında yapmayan tolumlar, sonunda büyük ve güçlü patlamalar yaşarlar. Osmanlı bunu yaşamış ve içinden Türkiye Cumhuriyeti doğmuştu. Şimdi yaşadıklarımıza da başka türlü bakmamak gerekir. Bir yerlerde hatalar yapılmıştı. Kim eliyle ne hatalar yapıldığı tartışması bugün için gereksizdir. Önemli olan ne yapacağımızı bilmemizdir. Biliyor muyuz? Bunda kuşkularım var doğrusu. Biz bilmiyor olsak pek fark etmezde, siyasetçiler ve bilim insanları bilmiyorsa o felaket olur işte. Bilmeyen siyasetçi ve bilim insanı yoktur, ama iç ve dış dinamiklerin rolünü ne kadar etkileyebilirler? Sorun burada düğümlenmektedir.    

Sorunun karmaşık ve çapraşıklığı aklıma bir fıkrayı getirdi. Yazımı o fıkrayla bitireyim.

***

Osmanlı döneminde yolsuzlukları ile ünlü Karakuşi adında bir kadı varmış. Bir gün Karakuşi Kadı, bir fırının önünden geçerken burnuna güzel bir koku gelmiş.Vitrinde güveç içinde nar gibi kızarmış sahibini bekleyen nefis bir ördek var.... Karakuşi Kadı, fırıncıya:

- Ben bunu aldım.
Kadıya itiraz edilir mi? Fırıncı hemen ördeği paket yapıp vermiş. Az sonra ördeğin asıl sahibi gelmiş:

- Hani bizim ördek?
Fırıncı boynunu büküp:
- Uçtu.
Sözlü atışmaya başlamışlar, bir süre sonra iş kavgaya dönüşmüş. Kavga sırasında fırıncı, araya giren bir gayrimüslim müşterinin gözünü çıkarınca korkup kaçmaya başlamış... Gayrimüslim de peşinde kovalamış

Bir duvardan atlarken, bilmeden duvarın öteki tarafındaki hamile bir kadının üstüne düşmüş. Kadın, çocuğunu düşürdüğü için, kadının kocası da fırıncının peşine düşmüş. Can havliyle kaçan fırıncının çarpıp devirdiği Yahudi bir vatandaş da kızıp peşlerine takılmış... Sonunda duruma müdahale eden zaptiyeler hepsini yakalayarak Karakuşi Kadı’nın karşısına çıkarmışlar. Kadı sırayla sormuş...

Ördeğin sahibi,
- Bu adam ördeğimi hiç etti.
Karakuşi Kadı, fırıncıya sormuş:
- Ne yaptın bu adamın ördeğini?
Fırıncı
- Uçtu, demiş.
Kadı, kara kaplı defterini açmış:
- Ördeğin karşısında tayyar yazılı. Tayyar “Uçar” anlamına gelir. O halde ördeğin uçması suç değil, diyerek fırıncının ördek işinden beraatına karar vermiş.
Gözü çıkan gayrimüslim vatandaşa sormuş. Onun şikâyetine de kara kaplı defterden bir madde bulmuş:
- Her kim, gayrimüslimin iki gözünü çıkara, o müslimin tek gözü çıkarıla...
Davacı:
- Benim tek gözüm çıktı. Şimdi ne olacak?
Karakuşi Kadı:
- Şimdi Fırıncı senin öbür gözünü de çıkaracak, biz de onun tek gözünü çıkaracağız.
Bunu duyan gayrimüslim ne yapsın? Mecburen şikâyetinden hemen vazgeçmiş, fırıncı bu davadan da beraat etmiş.
Çocuğunu düşüren kadının kocasına da Karakuşi Kadı:
- Tamam, karını vereceksin, bu adam yerine yeni çocuk koyacak.
Böyle olunca adam da şikâyetini anında geri almış, fırıncı bu davadan da kurtulmuş.

Kadı dönmüş Yahudi’ye:
- Senin şikâyetin nedir bre?
Yahudi bir süre düşündükten sonra ellerini açmış,
- Ne diyeyim kadı efendi, adaletinle bin yaşa sen, e mi!

***

Bugün hepimiz bu durumdayız.



Yayın Tarihi: 11.05.2015

ŞAİRLERİN ŞİİRLERİYLE SÖYLEDİĞİ

Merhaba sevgili okurlar. Geçen Pazar yazımın sonunda sizlerden ayrılırken bu haftada Murathan Mungan’ın şiirlerine yer vermeye devam edeceğimi söylemiştim. Bu sözümü unutmadım ve bu haftada sizi Murathan Mungan’la baş başa bırakıyorum.  

...

AY ZEYTİN GECE

Kamçılı karanlıktı geldin üstüme
Bütün masalları dolaştın
Ay zeytin gece
Ay vurmuştu alnına
Perçemlerin Tokat akıtması
Yorgundu atılmış yılan derisi
Değiştirilmiş güvercin gömleği tende
Nereye gidiyorsun, dedim
Zeytinlerin arasından
Siste silinip giderken yollar
Aydı zeytindi geceydi
Korkmadım bağırdım ardından
Aydaki zeytindeki gecedeki delikanlı
Nereye böyle
Aldı rüzgâr sesimi duyurmadı
Vurdu geçti durduğum yeri
Gümüşünü silkeledi yüzüme
Atının kanatları
Ben öldüm, ölüm bulunamadı
Kamçılı bir karanlıktı
Hikâyemin gecesini dürdüm de
Kimse çıkamadı dışarı
Ay kaldı zeytin kaldı gece kaldı
Sis kaldı yollar kaldı
Karanlıktı

MURATHAN MUNGAN

***

AYAKÜSTÜ YAŞANMIŞ AŞK HİKÂYELERİ

1.
bildiğim kendimi bildim bileli aşık olduğum,
bildiğim ancak aşıkken var olduğum...
işte bu yüzden, benim için aşık olmak;
çoktandır hasretine katlandığım yokluğum.
'eğer aşktan söz edildiğini duymamış olsalar
hiçbir zaman sevemeyecek olan insanlar vardır, '
demiş La Rochefoucauld
benimse hep böylelerini severek başladı vurgunum...

2.
her durakta ölümsüz bir aşk edineceğim
bir bakıştan, bir duruştan,
çağrışımın sonsuz hızından
unutulmaz bir sevgili daha bırakacağım ardımda.
belki de yaşanabilecek en güzel serüveni
terk edeceğim
daha otobüsün ilk basamağında.
kim bilebilir ki?
sonrayı, sonrasını kim bilebilir?
gizli gizli veda edeceğim ona; görmeyecek
ve bu duyguyla burkulmuş yüreğim
otobüs camına bağrında bir ok ile
bir aşk levhası çizecek, ah min-el!
bu da ötekiler gibi,
kendisini ölesiye sevdiğimi bilmeden
yaşayıp gidecek..

3.
şimdi hemen kalksam buradan
hemen çıksam uzun sokaklardan birine
kiminle karşılaşabilirim
kime vurulurum ölesiye, eve dönmeden
geceme kuzguni bir cehennem gibi eklenen
bir ölümcül sevda hangi köşe başında
keser yolumu
bir tenhaya ulak olan
o suret avı
bırakır mı yakamı
haracı ödenmeden
bırakır mı yakamı
bir suretten, bir şiirden, bir hüzünden
ak kağıda düşürülmüş
imzasını görmeden

bırakmazlar yakamı, bilirim, ben ölmeden

4.
hangi aşk mümkündür aşığı öldürmeden
her aşk, her şiir
ardından uzun uzun bakılan adı bilinmedik sevgilerden,
küskün omuzlu terk edilmişliklerden,
perspektifinde hep bir sokak taşıyan
o sessiz
o faili meçhul cinayetlerden
resim altı sözcüklerden
aşk mümkün olsa idi ah, aşığı öldürmeden

bırakır mı yakamı kağıdın ölüm beyazı sureti
elle bilenmiş sözcükler,
yüreğime sokulan serüvenin hançer tadı
nabzımın atışına ayak uyduran vezninde
gece adımları şiirlerimin
bırakır mı yakamı yaşadıklarımı
dökmeden imgelerin giysilerine
hayatın maskelenmiş gerçekliğine
upuzun bir mesafeyle yeniden sokulmak için
yeniden ve yeniden.

MURATHAN MUNGAN

***

AYNI LAMBALAR

Kibritle oynarken yangın çıkaran sarsak yıllar
Bir daha hiç geçit vermeyen veda sözleri
Yılların sıradağlarında uzaklaştı bizden
Yüreğimizden kopup giden ayrılık trenleri
Biliyorum aynı lambaların aydınlattığı yalnızlıkta geçti
Aldatılmış duygulardan ayrı ayrı geçerek vardığımız korunaklı siperler
Senin içini ürperten geceleri ben duymadım mı içimde?
Hayat herşeyi alır sanırken
Oyunlarımızı ıslatan yağmurlarda kaldı
Bir bizim icat ettiğimiz saatler
İlk öğrenilen yalnızlık aslında geç keşfedilir
Dalgın resimlerin derinleştirdiği mazi
Gün gelip bütün zamanları ele geçirdiğinde
Anlarsın başkalarına giden bizden çalınmış günler
Ne zamandır buradayım
Gel öp beni
Neredeysen ve nasılsan önemi yok gel öp beni
Suyunu,uykunu,azığını uzun tut gel öp beni
Birbirimizi bağışlayacak,birbirimize yeni sözcükler bulacak,
Ölmeden önce yeniden görüşüp konuşacak yaşa gelmedik mi?
İkinci ufkun saatindeyiz şimdi
Gözlerim trenlerde, gel öp beni.

MURATHAN MUNGAN

***

AZAT

Kanla geçen kalıt
o yabancı tehlike
bir kara büyü bırakır gibi geçmişime bıraktım şiiri
kullanılmayan silah
içimdeki ışıklı parça
bende kaldı yazıda yaşayan ikiz
uykudaki cinayet bıraktı peşimi
kan dondu cin öldü ruhlara karıştı şiir
hiçbir yangın işlemiyor artık içime


benim gördüğüm aynalar görmüyor artık beni
azat ettim suretimi, gölgemi, kendimi
yaşasın diye benim yerimi alan ikiz

MURATHAN MUNGAN

***

BİR BAKIMA

Ateşin gizini bilen tılsımlı kadınlar
gördük orada
denizi yatıştırıyorlardı
azalan kokusunu yeniliyorlardı otların
bir başka zamanla yamıyorlardı
günün eksilen yerlerini
gece büyümesi sözcükler armağan ettik
taktılar gerdanlarına
hem yanı başımızdaydılar
hem fal gibi başka zamanlarda
fısıltılar rengindeydi gözleri
usulca açıyorlardı
göğsümüzdeki yapraklarını esrimenin
ucuna kadar gidilmiş düşlerdi
birlikteydik hem
ve yalnızdık bir bakıma

MURATHAN MUNGAN

***

BİR YILIN SON GÜNLERİ

I.
bir yıl daha bitiyor
İşte bu kadar duru, bu kadar yalın
bu kadar el değmemiş
sıradan bir gerçeği daha
kolları bağlı hayatımızın
bir şiire nasıl dahil edilir bir yılın son günleri
her sonda her başlangıçta ve her defasında
alır gibi bir başkasını karşımıza
perdeler çekip, ışıklar söndürüp
oturup yatağın içine bir başımıza
sorgulamak kendimizi
öğrenmek ikizin anadilini, ikinci belleğimizi
öğrenmek kendimizle hesaplaşmanın buzul ilişkilerini
bu aynaların dehlizlerinde gezinirken görürüz
karanlık günlerimizin kenar süslerini

biterken bir yılın son günleri
biliyoruz takvimler belirlemez değişimin mevsimlerini
gençlik ikindilerini

kargınmış bir çocuktuk büyüdüğümüzden beri

II.
bir yıl daha bitiyor
düşlerim, tasarılarım, yarım kalmış onca şey
her yıl biraz daha kısalıyor öncekinden
bana mı öyle geliyor
yoksa daha mı hızlı ilerliyor zaman
insan yaşlanırken?

III.
kırdım mı incittim mi birilerin
kimleri kazandım, yitirdiklerim kimler?
kendimi yineledim mi yazdıklarımda?
yeniden düşünmeliyim
dostluklarımı, ilişkilerimi
dağınık yatağım, mutsuz yatağım
çoğalttın mı eksiklerimi
gözlerim çocukluk fotoğraflarında mı kaldı
yitirdim mi yoksa masumiyetimi?
borçlarımı ödedim mi?
doğru seçtim mi soruların fiillerini?
tırnaklarım kesilmiş, dişlerim fırçalanmış, saçlarım taranmış,
giysilerim ütülü, odam düzenli mi?
ödünç aldığım kitapları geri verdim mi?
geri verdim mi aldıklarımı:
aşkları, dostlukları, sevgileri, güvenleri, bağları
kitaplara, sayfalara, satırlara borcumu ödedim mi?
yokladım mı duygularımı
hala sevebiliyor muyum insanları?
ovmalı gümüşlerimi, bakırlarımı, cila geçmeli ahşaplarıma
ovmalı umutları
saklı tutumalı gelecek inancını, yarınları, eksik etmemeli ağzımızdan
hançer kıvamındaki karamizah tadını
şimdi oturup uzun bir hasretlik mektubu yazmalıyım Yavuz'a
sonra köşe başından bir demet çiçek alıp öyle başlamalıyım akşama
yeni bir yıla
ama nedense her şeyin tadı dağılıyor ağzımda
bir sap çiçek mi taşısam yoksa ağzımın kıyısında
aydınlık rengi vursun diye gözlerimdeki buluta


MURATHAN MUNGAN

***

Çeşitli inançların beşiği Mardin’den İstanbul’a gelen bir anne babanın oğlu olan Murathan Mungan’ı geldiği inancın ve yaşama biçiminin etkilerini taşıyan şiirleri imgelem zenginliği taşır. Çok çarpıcı anlatımlarını sembollerle süsler. Bu yüzden şiirlerini dikkatlice okumak gerekir. Her şiirini değil belki ama bir çok şiirini sevdiğimi söylemeliyim. Haftaya Murathan Mungan şiirlerine yer vermeyi düşünüyorum.

Bugünlükte burada son noktayı koyuyorum. Hepinize mutlu hafta sonları diliyorum.



Yayın Tarihi: 10.05.2015

TÜRKLERE KISMET OLAN ÖLÜMLER 2

Bu yazının ilk bölümüne başlarken ne demiştik? “Bu dünyada kimse kalıcı değil. Bir süre yaşadıktan sonra süngüyü düşürüp, tası tarağı toplayıp ve sancağı gönderden çekip bu dünyadan gideceğiz elbette. Bu dünyaya kazık kakmaya gelmedik. Bir aile büyüğümüz ‘Allah ölümünde hayırlısını versin’ derdi” demiştik. Ölümler bizim irademizin dışında bir olaydır. Ölüm meleğinin nerde, nasıl kapımızı çalacağı belli değildir. Önemli olan korkutmadan ve acı çektirmeden bizlere “terk-i diyar” eylememizi sağlamasıdır.

Bazı ölüm tiplerini okuyunca ölümün bile kültür düzeyimizle, kültüre bağlı yaşama biçimimizle ilgisi olduğunu göreceksiniz. Bunların neler olduğunu böyle ölenleri ve yakınlarını rencide etmemek için sıralamaya gerek yok! Şu mobese kameraları ile ölüm konusunda son derece kültürsüz olduğumuz ortaya çıkıyor zaten. Ölüm haberleri hoş bir konu değil. Sıkılırsanız okumayın. Okursanız ölümle gülünmez ama haberin şekli sizleri gülümsetebilir. Bu gün bir çoğunu daha önce çeşitli biçimlerde öğrendiğinizi zannettiğim bu haberlerden oluşturduğum yazı dizimizin 2. ve son bölümünü sunuyorum.

Artık nüfus sayımı eskisi gibi yapılmıyor. O yüzden nüfusumuzun sayıldığından haberimiz bile olmuyor. Zaman zaman nüfus sayımızdan söz edilirken verilen sayı ile hiç artmadığımızı sanıyorum. Oysa ne debdebeli nüfus sayışımız vardı eskiden. Beş yılda bir kerede olsa kapısı çalınıp varlığı hatırlanan çok insan bilirim. O memurlarda büyük bir ciddiyetle, büyük bir vekarla işlerini yaparlardı. O yıllardan bir haberde vereyim size. Gebze TEM Otoyolunda nüfus sayımı nedeniyle kendisinden başka kimsenin bulunmadığı yolda sayım görevlisi bariyerlere çarparak ölmüştü. Biz böyle bir milletiz işte.

Trafik kazalarımızda ayrı bir facia. Kaza sonrasında yaralıları kurtarmaya çalışmak başlı başına bir facia. Kurtarmayı bilmiyoruz, yardım yapmayı bilmiyoruz. Çok başı boş bir milletiz. Halktan vazgeçtim, işi bu olanlar bile bilmedikten sonra başka söze gerek kalmaz. Ambulansla gelip sedyeye aldıkları yaralıyı sedyeden düşürenler, ambulansın kapısını kapatmayı unutup sedyeyle birlikte yaralının araçtan fırlamasına sebep olanlar, yada kazadan yaralı olarak kurtarılıp, hastaneye kaldırılırken ambulansın kaza yapması sonucu gelen ölümleri yurdumuzun her yerinde çok duyduk.

Biz Adapazar’lılar ülke genelinde pek iyi anılmayız. Bir yazısında yazısında Sedat Balta üstadımızda gelişmiş şehirlerin dibinde olupta yeterince gelişemeyen şehrimizden söz ederken pekte haksız değildi. Çok boş, hayta boş vermiş bir insan yapımız var. İçki, kumar ve hovardalık bir çok insanımızın vazgeçilmez tutkusu. Adapazarı Hendek arasında TEM otoyolunda seyreden bir araçtaki Alkollü beş kişinin; süper fm’de çalmaya başlayan oynak bir şarkı sonrası aracı sağa çekmesi ve otoyolda göbek atmaya başlaması üzerine 5 kişiden 3’ünün ayrı ayrı araçların çarpması sonucu ölmesi dünyanın neresinde görülebilir? Bırakın dünyayı ülkemizin başka kentinde bile böyle bir olaya rastlanmaz herhalde.

Keyfimiz için neleri göze almayız ki? Dünyanın bir ucunda bile olsa keyfimiz için gereken neyse alır geliriz. Yaşamak tutku değildir bizim için, tutku keyifimizdir. Keyfimiz tam olsun gerisi hiç önemli değil. Ölümlü dünya nede olsa. Karabük Demir Çelik Fabrikalarında bir işçinin 600 tonluk pres makinesinin arasında emeklemek suretiyle 2450 santigratlık fırında sigarasını yakmaya çalısması bunun içindir işte.

Vazifelerimizi yapmayız ama Üzerimize vazife olmayanları yapmadan duramayız. Her konuda ahkâm kesmeye bayılmamız bunun göstergesidir bence. Kocaeli Dilovasi İskelesinde Denizcilik işletmesinde çalışan geminin 3. mühendisi kimseye haber vermeden buhar kazanına girmiş. Buhar kazanının kapağını açık gören işgüzarın biri kapağı kapatmış. Ardından gemi denize  açılmış.

Erkek bir milletiz vesselam. Her haltı yeriz ama konu erkeklik gururu oldu mu ona toz kondurmayız, konduramayız.Ya buna ne dersiniz? İstanbul, Ayazağa Sanayi Sitesinde bir marangozhanede çalışan işçiler iş çıkışı üzerlerindeki talaşları kompresör ile temizlemektedirler. Bu arada arkadaşına yardımcı olan isçi Ali, şaka olsun diye, Burhan’ın neticesine doğru hava tutar. Buna içerleyen Burhan, ‘Öyle şaka olmaz böyle olur’ diyerek hava tabancasını alır ve arkadaşı Ali’nin makatına sokar. Bağırsakları patlayan Ali hastane yolunda Hakkın rahmetine kavuşur.

Konya’nın Meram Mahallesinde olması mümkün olamayan bir olay olmuş, hayretten küçük dilimi yuttum. Aynı iş yerinde ayrı ayrı gece ve gündüz vardiyasında çalışan baba oğuldan biri motorsiklet ile işe giderken diğeri bir başka motorsikletle ile eve dönüyormuş. Yol  üzerindeki sert bir virajda karşılaşmışlar. Birbirlerine selam vermek isterken çarpışıp beraberce ölmüşler.

Bu haber İzmir Göztepe’demi yoksa İstanbul Göztepe’de mi olmuş bilmiyorum. Sonuçta bir Göztepe’de olmuş, önemli olan o. Şimdilerde Göztepe Parkı’nın olduğu yerde 1971 yılında Göztepe Lunaparkı varmış. Olay işte bu Lunaparkta olmuş. Parkın 2 kafadar gece bekçisi uçan sandelyeyi çalıştırıp bir güzel kurulmuşlar. Uçan sandalye yavaş yavaş hareket etmeye başlarken binmiş olmalılar. Hızlanınca durduran olmadığı için inememişler ve iki bekçide bütün gece kusarak hakkın rahmetine kavuşmuşlar.

Nerden kalmıştır bilmiyorum ama parmak çıtlatmak gibi kafasını sertçe sağa sola oynatarak boynunu çıtlatanlar var. Çok tehlikeli bir harekettir. Boyun damarlarının kopmasına yol açabilir. Bu hareketin sonunda en azından felç olma ihtimali vardır. Berberler müşterilerine bunu bir hizmet olarak sunar. Erzurum’da bir berber Traş ettiği müşterisinin rahatlatır diye  aniden sağa sola çevirdiği boynunu kırması nedeniyle o müşteri koltukta rahmetlik olmuştu.

  
BİTTİ


Yayın Tarihi: 08.05.2015

TÜRKLERE KISMET OLAN ÖLÜMLER 1

Bu dünyada kimse kalıcı değil. Bir süre yaşadıktan sonra süngüyü düşürüp, tası tarağı toplayıp ve sancağı gönderden çekip bu dünyadan gideceğiz elbette. Bu dünyaya kazık kakmaya gelmedik. Bir aile büyüğümüz “Allah ölümünde hayırlısını versin” derdi. O iki dünya savaşını da görmüş, çok ölüm, çok zulüm yaşamış ve çok zorluk çekmişti. Bütün göçmenler gibi..

Bir gün nasılsa öleceğiz diye ölümün kucağına atlamakta olmaz. O intihara girer ki, dinimiz çok zorda kalsak bile, hayattan vazgeçip kendimizi öldürmeyi yasaklamış ve en büyük günahlardan saymıştır. Gelgelelim bilebile veya bilmeyerek canından olanlar az değil. Her gün gazetelerde, televizyonlarda böyle haberlerle karşılaşıyoruz. Şu mobese kameraları ile ölüm konusunda da son derece kültürsüz olduğumuz ortaya çıkıyor. O kadar kaba, o kadar düşüncesiz sonumuzu hazırlıyoruz ki.. hiç şaşırmamak gerekirken bu haberleri duyduğumuz veya gördüğümüz zaman gene de şaşırıyoruz. Bu gün, bir çoğunu daha önce çeşitli biçimlerde öğrendiğinizi zannettiğim bu haberlerden, sadece biz Türklere kısmet olan ölüm haberlerini sunacağım. Ölüm haberleri hoş bir konu değil. Sıkılırsanız okumayın. Okursanız ölümle gülünmez ama haberin şekli sizleri gülümsetebilir.

İlk olay İstanbul Sultanbeyli’de yaşanmış. Ağzı açık bir vatandaşımızın ağzına sinek kaçmış. Oradan nasıl olduysa midesine inen sinekten çok korkan bu vatandaşımız, ağzına bolca sheltox sıkmış. Sonrasını tahmin edersiniz.

Gene İstanbul’dan bir haber. Bu defaki olay Molla Gürani Viyadüğünde olmuş. Bizde istihap haddi diye bir şey yoktur. Her şeyi kuralına göre değil gönlümüze göre yaptığımız için yurdumuzun her yerinde bu sebeple ne çok kazalar olur. Bir vatandaşımız otomobiline 11 kişi bindirerek direksiyon hakimiyetini kaybedince o viyadükten uçmuş. Sonucu merak ediyor musunuz? Hepsi ölmüş tabii. Başka ne olabilirdi ki?

Düğünlerimizde bir alemdir. Sevincin ölçüsü kaçar bazen. Her sevincimizde birkaç mermi yakmasak olmaz. Bu yüzden maçlarda düğünlerde az insan vurulmamıştır. Ya bir balkona doluşmaya ne dersiniz? Alın size bir istihap haddi daha. Sadece ordamı, tabiî ki hayır. Asansörlerde de istihap haddi aşılır. Bu yüzden bir felaket olmasa bile en azından asansörler bozulup çalışmaz. Olan yaşlılara ve engellilere olur tabii. Gel de anlat.  Neyse.. Konumuza dönelim. Gene İstanbul Dudullu’nun bir köyünde bir nişan töreninde balkona 50 kişi çıkınca balkon çökmüş, sonuçta toplu ölüm olayıyla karşılaşılmış.

Mantar yemeğini ve kızartmasını çok severim. Annem mantar kültürüne sahip değildir. Fakat bildiği bir şey var kültür mantarı alır. O korunmamızı sağlıyor. Ben çocukluğumdan beri duymaktan bıktım (ki bu belki Türklerin mantarı keşfinden beri oluyordur), millet zehirlenmekten bıkmadı. Datça’dan gelen bir habere göre bir aile ,ormanda zehirli mantarları ailece yiyerek, “anaa ne guzel!” deyip akşama evde ölü bulunmuşlar.

Bodrum’un Yalıkavak Köyündeki bir vatandaşımız yatağındaki tahtakurusu veya başka bir çok haşaratı öldürmek için yatağı ilaçladıktan biraz sonra uykuya dalarak vefat etmiş.

Alın size fıkra gibi bir haber. Okuduğunuzda inanmayacaksınız, ne yazık ki bu haberde gerçek. Rize’nin Ardeşen Kasabasının Tunca Köyü’nde Elektrik direğine yaslanıp ayakkabısına kaçan taşı ayağını silkeleyerek çıkarmaya çalışan kişi, elektrik çarptığını sanan yardımsever bir komşusu tarafından kafasına kürek, kalas vb. vurularak ölmüş.

Hava güzel, kuşlar cıvıldıyor, içinizden şarkı söylemek gelir. Çocuk değilsinizki yolda şarkı söyleyesiniz. Eh! der ve bir ıslık tutturursunuz. Böyle mutlu mutlu yürürken bulaşık suyu yada, evin hanımının temizlediği camın kirli suyu camdan aşağı atılır ve siz baştan aşağı bir güzel duş almış olurdunuz eskiden. Gerçi şimdide böyle yapanlar var. Şimdi daha beterleri oluyor. Gene İstanbul Dudullu’da yolda mutlu mutlu yürüyen bir vatandaşımızın kafasına balkon düşmüş.

Paraya ihtiyacınız var. Hep vardır ya.. aslında kimin yok ki? Belki de emeklisiniz ve maaş zamanı geldi. Bankamatikten para çekmeyi de biliyorsunuz. Modern zamanların gözü çıksın. Ne kolaylık. Beklemek yok. Gece gündüz fark etmez. Ziraat Bankası, Bozcaada Şubesinden  Para çekmek amacıyla giren bir vatandaşımız bankamatik gişesinde elektrik çarpması sonucu öleceğini hiç tahmin eder miydi. Etmemiş ve ne yazık ki ölmüş.

İddiaya tutuşanlar ve bunu meslek edinenler vardır. Ben iddiayı seven bol tikli bir kişiyle tanışmıştım. Hatta iddialaşmak bile onun tiki olmuştu. Bir özelliği daha vardı; siz ne yaparsanız o da onu yapıyordu. Buz yalayın buzu, tuz yalayın tuzu yalardı. Hatta işi o abartır, durması için siz yalvarırdınız. İşte böyle bir karateci İstanbul Esenler’de arkadaşlarıyla iddiaya tutuşup kafasıyla mermer bloğu kırmaya kalkışmış. Ünlü karateci kafasını kırarak beyin travması sonucu ölmüştü biliyor musunuz?


 DEVAM EDECEK



Yayın Tarihi: 06.05.2015

HAYATLA HAYAL ARASINDA “T” VE “L FARKI VARDIR


Doğumdan ölüme kadar geçen ve çeşitli süreçler içeren toplam zamana hayat diyoruz. Türkçemizde bir diğer adıda ömürdür. Hayat yaşanan süreçlerde var olma hali. İnsanoğlunun  bu süreci bir çok canlıya göre hayli uzun sayılabilirken, başka bir çok canlıya görede oldukça kısa olduğu söylenebilir. Evrenin varlığıyla kıyaslanırsa tek tek bireyin hayat süresinin adı geçmez bile. Canlılar içinde bunu bilen sadece insanoğludur. Hem hayat süresini uzatmak, hem hayatın ulaşılabilir güzelliğini arttırmak bu yüzden tek çabasıdır. Bugün 50 senesine öncesine göre hem süre, hem kalite yönünden hayatı geliştirici oldukça mesafe alınmıştır.

Gıda üretimindeki çeşitlilik ve miktar artışı ile, sağlık konusunda atılan dev adımların etkisi reddedilemez. Üstüne devletlerin sosyal politikalarını da eklemek gerek.

Öyle yada böyle bir hayat var elimizde. Buna hangi yönden kimin katkısı olduğu, gelişimine hangi olayların yol açtığı konusu sosyal bilimcilerle tarihçileri ilgilendirir. Bizim yapacağımız, yaşadığımız süreçlerde hayatı nasıl algıladığımızdır?

Hayat deyipte geçmeyin. Kelimenin içerdiği anlamlar bile onun büyüklüğünü göstermeye yeter.

1. anlamı: Yaşam, dirim.
2. anlamı: Başlarken dediğimiz gibi, “Doğumdan ölüme kadar geçen süre, ömür.” 
3. anlamı: Hayat biçimi, içinde yaşanılan şartların bütünü, yaşantı 
4. anlamı: Meslek ve durum 
5. anlamı: Geçim şartlarının bütünü 
6. anlamı: Canlılığı gösteren hareket, kaynaşma 
7. anlamı: Yazgı, kader 
8. anlamı: Canlı varlık; yaşamayı sağlayan şartların bütünü 
9. anlamı: Bir kimsenin tarihî biyografisi, hayat öyküsü, hayat hikâyesi

Bütün bunlar ayrı ayrı anlamlar taşısa da, düğüm noktası herkesi içine almasıdır. Bu 9 maddenin 9 tanesine sahip olmayan yoktur. Nasıl olsun ki?

Herkes bir takım süreçlerden geçerken bedensel varlığıyla (yer yüzü bir boşlukta gezdiğine ve o boşluğa uzay dediğimize göre) uzayda yer kapladığından dolayı
* Kelimenin 1. anlamındaki gibi diri olarak hayatın içindedir.
* Kelimenin 2. anlamında belirtildiği gibi “Doğduğu andan itibaren başlayan bu süreç ölümüyle son bulacaktır (Ölüm sonrası hayat bu yazının konusu değildir. Onun için sınırlı süreçlerden söz ediyoruz.).
* Kelimenin 3. anlamına göre herkes hayatın bir biçimiyle karşı karşıyadır. O biçimi veren bulunduğu sosyal çevredir. Köyde yada kentte olmak, gece hayatına tutkun olmak gibi..
* Kelimenin 4. anlamı günlük ihtiyaçları kazanmak için edinilen bir mesleğin kendine özgü bir hayat biçimini anlatıyor. Belki nüfusun tamamı değil ama çok büyük kısmı hayatın bu biçimiyle iç içedir.   
* Kelimenin 5. anlamındaki seçilen meslekle, yapılan işle geçinebilme veya geçinememeye bağlı olarak gelişen hayat biçiminden etkilenilmediğini düşünebilir misiniz? Ortaya çıkan toplumsal çelişkiler ve kavgalar tamamen buna bağlıdır.
* Kelimenin 6. anlamının verdiği mesaj, varlığın sürdürülebilmesi, sürdürülürken ortaya çıkan ışık ve enerjidir. Öyle yerler vardır ki toplumsal coşkuyu duyarsınız, öyle yerler vardır ki, sessiz ve sakindir.
* Kelimenin 7. anlamı yazgı dediğimiz kaderi anlatır. Örnek verecek olursak hayat kimilerini kavuşturmaz. Kimilerine istediği şeyleri verir. Kimileri çok şanslı olabilir. Bunlardan biriyle olsun kaderini yaşamayan yoktur.
* Kelimenin 8. anlamı canlı varlık olduğunu belirten yaşamayı sağlayan şartların (oksijen, su, toprak v.s) hepsini anlatır.
Ve “hayat” kelimesinin son anlamına geldik.
 * Kelimenin 9. anlamı bitmiş bir hayatın hikâyesidir ki, bu ömrü tamamlanmış herkesin bir hikâyesinin olduğunu gösterir.

Yukarıda dediğim gibi değişik dokuz anlamıyla bu dokuz maddeye herkes sahiptir. Hayatı güzelleştiren ve onu çekici kılan bu maddelerin herkese farklı miktarda ve farklı düzeyde gelmesidir.

Hayatla yan yana, yada hayatla iç içe  giden bütün bunlardan üreyen  bazen geçmişe götüren bazen da geleceği kurgulayan hayaldir. Zihinde tasarlanır, canlandırılır ve gerçekleşmesi özlenir. Yerine göre düş, kimi zaman imge, bazanda hülya adlarıyla dilimizde yer bulan hayal içte çiçekler açan umutla kardeştir.

Kimin geçmişe ait bir hayali gözlerinde canlanmaz ki? Kim geçmişin hayaliyle derinden bir ah etmez? Kim gelecekte olmasını istediği şeyleri tasarlamaz ve bunu gözlerinde canlandırmaz? Gözlerde canlanan hayalin gerçekleşmesini herkes umar, yani umut eder. Hayalin umutla birleştiği yerde hayatın tadı katmerlenir.

Fakaat!...  

“Hayat”la “hayal” arasında iki harflik fark vardır “T” ve “L”. Yani TL. Bu ikisi size ne anlatıyor?


Yayın Tarihi: 04.05.2015 


ŞAİRLERİN ŞİİRLERİYLE SÖYLEDİĞİ

Merhaba sevgili okurlar. Gene bir Pazar günü ve gene sevgilerimle bu köşeden, çok güzel şiirleri olan bir güzel şairimizle yüreğinize sesleneceğim. Şairimiz Murathan Mungan. 21 Nisan 1955 tarihinde İstanbul’da doğdu. Ortaöğrenimini Mardin’de yaptıktan sonra Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Tiyatro Bölümü’nü bitirdi. Devlet Tiyatrolarında ve Şehir Tiyatrosu’nda dramaturg olarak çalıştı. Çeşitli dergi ve gazetelerde şiirleri, hikâyeleri ve tiyatro üzerine yazıları yayınlandı. İstanbul’da yaşıyor. Oyunları, hikâyeleri ve şiirlerini yazmayı sürdürüyor. 

...

ALACANIM

ah, nerde benim altından avaze sesim!
yankısı bir duvara gömülmüş testide kaldı
avaze sesim!

şimdi başkalarının kalplerinde yankılanan
bir zamanlar içinden geçtiğim aşklardı
feryattan kimseler ölmez, denirken
duvarlardan geçtim
artık kimseyi sevemez aşktan ölmüş yürek, derlerdi
şimdi kulağını dayadığın duvarda inleyen testi
bir zamanlar feryatlarda unuttuğum avaze sesim!

alacânım,
mil yeşili gözlerin
dindirdi gözlerimi
kaç körü birden öldürdün bende
mahsur kaldım, eksik oldum, kapına düştüm
ben yandıkça
ezber ettin ayazın demirini
alacânım,
indi mi göğsüne heves?
hangi duvarın halısında
gördün, bildin, vurdun beni
kaç ormandan geçti
içinde kaybolduğumuz o büyük takip
içimizde bunca gurbet dururken
yol ettik uzaktaki sılayı
şimdi burdayız
kanlar içinde
alacânım
indi mi göğsüne heves?

etimdeki eksik yangın, sindi yüreğim
seyreldi tenim sahtiyan tarih
mahsur kaldım, meçhul oldum, şehit düştüm,
alacânım,
indi mi göğsüne heves?

alacânım,
rahat et ben gölgene ilişeyim
her belanı ben göreyim
yüreğimi ihbar et,
bana bir uçurum ver, gideyim
alacânım,
indi mi göğsüne heves?
biliyorsun adımın kıblesini
bir meşhur hâfızla, meşhur bir şehvet
alacânım,
şuramda sinsi bir sızı
gel öldüğümü farz et
senden gelen her habere
canımdan uçurduğum şahin
pençesinde kaldı bileğim, yazım, harflerim
bir yanım onla uçtu, sende kaldı, ben bittim
alacânım,
indi mi göğsüne heves?

alacânım,
yakılmış bir köyün adıydı adın
görmedi kimse
içinde ben de yandım
o gün bugün kalbimin doğusunda tüten duman
nerede olursan ol göğündeyim kanlı tarih her zaman
Mardin’im, Midyat’ım
ah benim altından avaze sesim
kardeşlerimdi ölen de, öldüren de
aranızdaki duvarda
gömülü kaldım

etimden uçurduğum uçurum
meşhurdum, meçhuldüm, mahsurdum
bir hâfızken eskiden
mecnun kaldım şimdi
aşktan, senden, kendimden
n’olur sevmeden öldürme beni
alacânım,
söyle, indi mi göğsüne heves?


MURATHAN MUNGAN

***

ANAKİN

kimse öç alamaz benim masumiyetimden
dizelerdeki zehirle
kaç hafıza gezer
dilimin altında bilinen yılan
dağları iğne deliğinden geçirir
kimsenin zamanına uğramadan

tenha kin uzak gölge hileli
köklerde demlenen
içimizde dinmeyen kuytu mevsim
vaktini bekleyen düğümlü sarmaşıklar gibi
kalbim öldürür herkesi

ah kimseden sorulmaz ki
hiçbir şey yapmamanın zehri

gövdeye indirilmiş sözlük
kullanırken azalan
vahşiliğin likit beklentisi
içimizde çakallanan şimdi,
burada ve hiçbir zaman

taze hikâyelerle yamanır yaralı bellek
tuzak yeni tehlikelerle gövdelenir
hiç kullanılmadıkları boşluklarda
sanrısını tetikleyen kelimeler
tanıdık bir yabancılık kazanır
başkalarına anlatıldıkça
çınlayan eşyanın
teslim aldığı
hayatların bilgisi
sızamaz esrarımıza
her iklim kendi mutlağını ararken
kilitli hayallerin yer değiştirdiği aynalardan
aynalara yepyeni bir boşluk kalır

damarlarımda sahipsiz akan
kuraklık
gürültüsü vahşi kan
çöl kanunları geçiyor
göçümün unutulmuş ormanlarından
kin bekliyor kınında
borçlandığı zamanları
geri göndermek için
kullandığı günahlara
yemin ve rehin
ne kadar ikizse kalbimize
ölüm aşkta seğirir
kimseye aldırmadan
geçen mevsimler gibi
biz kendimizi tanıdık sanırken
yıllar bizi kendiyle değiştirir

ancak şiirle söyleyebiliriz:
kendimize bunca yabancılık
bizi tanıdık kılan

kırmızı netice, kızıl kin
kandan alınmış rengin verimi
ömrün birçok çaprazı gibi
uzaklık kazanır görüldükçe
aşkla öldürür, ölümle aşık eder
ruhun duvarlarına köpürmüş
kara is karanlık iklim uçsuz gerçeklik
kendini yaşar sahibinin görünmezinde
ne kadar yolculuk etsende dibe
içinden çıkamadığın
içindeki ölü çocuk
her şey ne çok belli derken
ne çok belirsizlik
anaya babaya yar a aşk kadar derin
aşk kadar büyük kin
yıllara eşlik eden sinsi nabız
saydam zırhlarla korunmuş büyük şemsiyesi gündeliğin
balık gözlerinin bile göremediği derinliklerde
bizden sonrakilere devrettiğimiz
bize teğet kuşanmış gizlerin
bazen yanılıp aşk deriz buna
zaten yanılmadan diyemediği hiç kimsenin
dipte derin damar
aşk, en köklü kin
ana baba yar
bir gün hepsi kaybolur
birbirinin yarasının içinde

derin, çok derin

toprağın bilinen sırlarıyla
kendimden yapılmış mezarımı örter gibi
bağışlıyorum suçlarımı bilmediğim bir karanlığa
ne kadar ödeşsen de ömrün yetmez
bizi biz yapan içimizin saklı sularında
bizden habersiz yaşayanlara

aştım sandığın bir eşiğin ayakları altında
bir gün bir damar uğultusu vurur dünyaya
ölerek bile kaçamazsın aramızdan
ehlileştirilmiş tekrarlarla yaşanan sayıklama
yeniden döneceksin buraya
imkânsızdır aşk insan imkânsızlaştıkça
dünya başka bir yer olana kadar: anakin

MURATHAN MUNGAN

***

AŞK YENİDEN

Aşk yeniden
Akdenizin tuzu gibi
Aşk yeniden
Rüzgârlı bir akşam vakti
Aşk yeniden
Karanlıkta bir gül açarken

Aşk yeniden
Ürperen sahiller gibi
Aşk yeniden
Kumsalların deliliği
Aşk yeniden
Bir masal gibi gülümserken

Gözlerim doluyor
Aşkımın şiddetinden
Ağlamak istiyorum
Yıldızlar tutuşurken
Gecelerin şehvetinden
Kendimden taşıyorum

Aşk yeniden
Bitti artık bu son derken
Aşk yeniden
Aynı sularda yüzerken
Aşk yeniden
Rüya gibi bir yaz geçerken

Aşk yeniden
Unutulmuş yemin gibi
Aşk yeniden
Hem tanıdık, hem yepyeni
Aşk yeniden
Kendini yarattı kendinden


MURATHAN MUNGAN

(Bu şiiri bir yerden tanıyor musunuz? Yanılmadınız sevgili okurlar; bu şiir “Yeni Türkü”nün aynı isimli şarkısının şarkı sözüdür.)

***

AVARA

anımsıyor musun?
bir çetemiz vardı: Vahşi Siyah Atlar
ısmarlama serserilikler yaşardık
kimseden bir şey demeden kaçıp gitmeler gibi
sokaklarda sabahlamak, parklarda yatmak
yabancıları mahalleye sokmamak gibi
Ve bir gün gideceğimiz bir Amerika vardı
herkesin bir Amerika'sı vardı o zamanlar
herkes gece istasyonlarında
kendi Amerika'sını aradı

kısık ışıklı arkadaş odaları
plağın bir yüzünü kaplayan uzun parçalar eşliğinde
kendi rüyalarımıza dalar, dağılırdık
okyanuslar, gemi yolculukları, kanayan ıslıklar
ve dünyanın bütün limanları
önümüzdeki sessizce uzardı

BİTERDİ PLAK, DİSK BOŞA DÖNERDİ.
DÜŞLERİMİZ ÇARPIP GERİ DÖNEN SULARDI ŞİMDİ
BÖYLE ZAMANLARDA İLK SÖZÜ SÖYLEMEKTEN
KAÇINIRDI HERKES
SONRA BİR USULCA KALKAR, HERKESE ÇAY KOYARDI
ANIMSIYOR MUSUN?

vahşi siyah atlardık
kentin ışıklı çöllerinde kendi izini arayan
deri ceketlerimize sığdıramadığımız düşlerimiz kadar
asık ve düşmandık
dünya acıtırdı bizi. her şey kanatır, her şey yaralardı
sevişmek çekip çıkarmazdı bizi derinliğimizden
öfkemizi dindirmezdi hiçbir şey
geceleri uyuyamayan çocuklardık,
otobüs garlarında uzun maceralara umar
apansız yolculuklara çıkardık

uykulu kentlere girerdik gece yarıları
ıssız ağaçlar olurdu yol kenarlarında
gökyüzünde parlak yıldızlar, her yere aynı uzaklıkta
sarhoş bindiğimiz otobüsün penceresinden
sanki bambaşka bir dünyaya bakardık
sonra saklayarak yüzümüzü birbirimizden
yumruklarımızı sıkar sessizce ağlardık
ışığı açık kalmış pencerelere, kepenği örtülü dükkanlara,
yaz bahçelerinden taşan çiçeklere,
adını bile bilmediğimiz bu kente
neye olduğunu bile bilmediğimiz bir hasretle
uzun uzun bakardık
anımsıyor musun?

ahh o gece yolculukları
bir başka kentte, bir başka insan olmanın umutları
kaç yol arkadaşı kaldı şimdi geriye
gençliğin ilk acılarını birlikte keşfettiğimiz
kaç yol arkadaşı?
sürüyerek götürdüğümüz dargın beraberlikleri saymazsak
ne kalıyor elimizde?
ölenler,
terk edenler,
bir de telefonları, adresleri, kendileri değişenler

vahşi, siyah atlardık; yılkıya bırakıldık
içimizden kimse gidemedi Amerika'ya
kendi Amerika'sı da olmadı hiçbirimizin
yağmur aldı
rüzgar aldı
zaman aldı
o vahşi siyah atları
herşey o eski rüya da kaldı

çarpıp geri dönen düşlerimizin üstünde
çürümüş cesetleri yüzüyor şimdi vahşi siyah atların
öldükleri sahilleri kendileri de bilmiyorlar
peki sen anımsıyor musun?


MURATHAN MUNGAN

***

Bu haftalıkta bu kadar sevgili okurlar. Haftaya Murathan Mungan’la kaldığımız yerden karşınızda olacağım. Hepinize iyi pazarlar.



Yayın Tarihi: 03.05.2015

MUTLULUĞUN RESMİNİ YÜZÜMÜZE ÇİZERDİK 2

Bu gün alışveriş merkezlerinin restoranlarında, bir gürültü ve havasızlık restoranlarında hamburger keyfine zırlayan çocuklar ve gençler için demode bir insanım.
Dışarıda kar...
İçeride yetinme duygusu...
İçeride huzur vardı eskiden.
Televizyonu ilk kez delikanlılık çağımızda gördük. Hafta sonları gazete alırdı babamız. O gün bizim için bayram gibiydi. Gazetelerin bol yapraklı eklerinde ne çok şey bulurduk. Oradan resimler keser, duvar aralarında arşivlerdim. Her evde ve her zaman gazete olmazdı. Cahilliğimizi çok sever, her olayı duymadığımız için bugünkü gibi keyfimiz hiç bozulmazdı!
Portakal kabuklarını babamız sobanın üzerine dizer, odanın içi ferah bir kokuyla dolardı.
Kestane her köşe başında gidene gelene mutlaka çelme çakar, almayana darılırdı. Oysa kestaneci evlerde kestanenin közlendiğini, bir gecenin akılları uçuran mutluluğu olduğunu bilirdi.

Sonra muhakkak masallar, hikâyeler.. sohbetlerde büyüklerin anlattığı hatıralar.
Şimdinin aileleri dağıtan yıkan ve herkesi ruh hastası yapan, sözüm ona özgürlükçü, gerçekte öykünmeci (taklitçi) senarist ve yönetmenlerin  dizi ve filmlerinin yaptığı yıkımlar yerine, dilin güzel kullanılmasını sağlayan ve hayali kışkırtan masal ve sohbet dünyası...
bildiğimiz tatlarla birlikte, bize has kokularıda kaybettik. O güzelim kokulara hasret kalacağımızı söyleselerdi inanır mıydınız?
Ekmeklerimizi poşetli eller değil, çıplak eller yapar pişirirdi. Şimdi el değmiyor ama daha çok katkı maddesiyle daha sağlıksız. Gene lezzetli ve mis gibi kokuyor gene ama fabrikasyon imalat insan sıcaklığını bitirdi.
Eskiden çayın da kokusu vardı, domatesin de.
Küçücük  bir bakkal dükkânı koca bir mahalleye yeterdi. Sadece bakkal değildi onlar, sırdaştılar, borç para alınan bir dost, ay başına kadar bizi idare eden bir akraba, her yardımımıza koşan bir vekilharç..
Dışarıda kar...
İçeride huzur vardı eskiden...
Her şeye zam gelir kuşkusu, doğal gazın kesilme korkusu, yolda kalma telaşı, rejim tehlikesi...
Kimin umurunda... Cahilliğimizle mutluyduk. Bizi öyle kolay kolay kimse yıkamazdı. Biz mutluyduk.

Ve mutluluğun resmini çiziyorduk. Ne duvarlara, nede tuvallere. Yüzümüze kocaman çiziyorduk, yüzümüze..

Yazımızı Abidin’in Nazım’a yazdığı cevap şiiriyle bitirelim
...

MUTLULUĞUN RESMİ

Kokusu buram buram tüten
Limanda simit satan çocuklar
Martıların telaşı bambaşka
işçiler gözler yolunu.
inebilseydin o vapurdan
Ayağında Varnanın tozu
Yüreğinde ince bir sızı.
Mavi gözlerinde yanıp tutuşan
hasretle kucaklayabilseydim
seninle, bir daha.
Davullar çalsa, zurnalar söyleseydi
Bağrımıza bassaydık seni Nazım,
Yapardım mutluluğun resmini
Başında delikanlı şapkan,
kolların sıvalı, kavgaya hazır
Bahriyeli adımlarla düşüp yola
Gidebilseydik Meserret Kahvesine,
ilk karşılaştığımız yere
Ve bir acı kahvemi içseydin.
Anlatsaydık
o günlerden, geçmişten, gelecekten,
Ne günler biterdi,
Ne geceler...
Dinerdi tüm acılar seninle
Bir düş olurdu ayrılığımız,
anılarda kalan.
Ve dolaşsaydık Türkiyeyi
bir baştan bir başa.
Yattığımız yerler müze olmuş,
Sürgün şehirler cennet.

işte o zaman Nazım,
Yapardım mutluluğun resmini
Buna da ne tual yeterdi;
ne boya...
...

Abidin Dino


BİTTİ



Yayın Tarihi: 01.05.2015