30 Haziran 2015 Salı

BAŞARILI İŞE RAĞMEN BAŞARISIZ SONUÇ OLMAZ

Hatırlarsınız, 21 ocak 2012’de Akdeniz Üniversitesinde dünyada ilk kez bir hastaya çift kol ve tek bacak, bir başka hastaya da yüz nakli yapılmıştı. Hemen ardından 24 şubattada Hacettepe Üniversitesi gene bir hastaya yüz, bir başka hastayada bu sefer çift kol ve çift bacak nakliyle dünyada bir ilki gerçekleştirmişti. “Dünyada ilk” biçiminde tanımlanan sihirli kelime bu nakilleri cazip kılıyordu.

Her işte nihai sonuç beklenmeden, yapılmak istenen işlemin yapılmış olması başarı olarak
kabul edilir. Tıpta bunu anlatan çok güzel bir söz var “ameliyat başarılı geçti fakat hastayı
kaybettik”. Başarı için yapılan her şey istenen sonuç alınmamış olsa bile işin ustasına son derece cazip gelir... Bunun üstüne “dünyada ilk” olmayı eklerseniz o kişinin gerçeklerden uzaklaşmasının olağan olduğunu görürsünüz. Olması gereken bu değildir. Her ülkede ve bizde de olması gerekenleri oldurmak için denetim organları ve kurullar en sonunda da
mahkemeler var. Bütün bunlar kılı kırk yararak, yapılan işlerin en hafif deyimiyle
sulandırılmasını, hatta hatta cinayete varmasını önlemek amacını taşır.

Bu kurulları harekete geçirecek bir çok sebebin olduğunu belirtmek amacıyla yüz ve organ nakli konulu yazımda şu satırları yazmıştım.

“Akdeniz Üniversitesinin başarılı operasyonunun ardından kendilerini çok daha gelişmiş gören Hacetepe Üniversitesi bunu bir yarış haline çevirdi. Sağlık bakanlığının iyi niyetle çıkardığı organ bağışı ve nakli kanunundan yararlanarak, hatta bazı iddialara göre kimi
durumlar gizlenerek bir kişiye 2. yüz naklini, bir başka kişiye iki kol iki bacak naklini
gerçekleştiriyor.”

Bu yazıyı iddialar sözcüğü içinde geçiştirmemek için o yazımıza ek olarak yazıyorum.

Sabah gazetesi o tarihlerde Şevket Çavdar’ın ölümüyle sonuçlanan çift kol ve çift bacak nakliyle ilgili korkunç bir durumu gözler önüne sermişti. Ordan satırlar aktaralım.

“Ameliyatı yapan Hacettepe Üniversitesi ekibinin bir başka hasta için çift kol nakline onay aldığı ve donörden bacakları almaması gerektiği ortaya çıktı. Ancak Türkiye’nin ilk yüz naklini yapan Prof. Ömer Özkan’ın da bakanlığa başvurduğunu öğrenen Doç. Dr. Serdar Nasır; son anda, bakanlığın izni olmadan bacakları da aldı.

Ulusal Organ Nakli Koordinatörlüğü; İzmir’de, hayatını kaybeden Nazım Akan’ın organ ve dokuları bağışlanınca Akdeniz Üniversitesi, Hacettepe Üniversitesi, Gazi Üniversitesi ve Gülhane Askeri Tıp Fakültesi (GATA) Doku Nakil Merkezleri’nden donöre uygun yüz ve uzuv hasta listelerini istedi. Hacettepe Üniversitesi, yüz ile uzuv nakli bekleyen 4 kişiyi bildirdi. Listede Şevket Çavdar da vardı. Akdeniz Üniversitesi ise dirsek altından çift kol ve diz altından çift bacak nakli bekleyen hastalarının ismini gönderdi. Ulusal Doku Nakli Koordinatörlüğü, yaş, boy, cinsiyete göre Gazi ve GATA’nın listelerindeki hastaların donöre uymadığını bildirdi.

Hacettepe’den çift kol nakli için bekleyen hasta ile Akdeniz’den çift kol ve çift bacak nakli bekleyen hastalar donörle uyumluydu. Akdeniz Üniversitesi daha önce nakil yaptığı için Hacettepe Üniversitesi’ne nakil izni verildi. Bakanlık, her olasılığa karşı Akdeniz Üniversitesi’nin de hazır olmasını istedi. Doç. Dr. Nasır’ın da aralarında bulunduğu nakil ekibi, Sağlık Bakanlığı’na ait ambulans uçakla İzmir’e giderken, Prof. Ömer Özkan’ın çift kol ve çift bacak nakli için izin aldığına dair bir duyum aldı. Bunun üzerine Doç. Dr. Nasır, İzmir’e gittiğinde, bakanlığa bildirmeden donörden çift kolun yanı sıra çift bacağı da aldı. Ömer Özkan hemen bakanlığı arayarak, ‘Çift kol için izin verdiğinizi açıklamıştınız, bacaklar neden alındı?’ diye isyan etti. Bakanlık bu arada Hacettepe’ye ulaşmaya çalıştı ancak operasyon başlamıştı. Doç. Dr. Nasır ve ekibinin, Şevket Çavdar isimli hastaya çift kol ve çift bacak nakli yaptığı medyadan duyuruldu.”

Hokkabazlığı görüyorsunuz değil mi? Şöhret uğruna neler oluyor.. şöhret olma mücadelesini sadece sinema yıldızı adayı genç kızların mücadelesi mi sanıyorsunuz? Öyle olmadığını bu olay çok açık biçimde ortaya koyuyor.

O yazıdan alıntılara devam edelim.

“Bakanlık, Çavdar’ın durumu netleşene kadar açıklama yapmama kararı almıştı. Çavdar’ın ölümünden 2 gün sonra Kompozit Doku Nakli Bilim Kurulu, 6 üye ve 10 ayrı branştan uzmanın katılımıyla toplanıldı. Mevzuat dışı uygulama üyelere bildirildi. Kurul, 3 hafta sonra Hacettepe Üniversitesi Nakil Merkezi hakkında kararını verecek.”
Bu kadarla da kalınmadı. Bir dizi kararla yeni kurallar konuldu. Şimdide bunları gene Sabah Gazetesinden görelim.

“Ulusal Organ ve Doku Nakli Koordinatörlüğü’nün belirlediği standartlara göre donör ile alıcı aynı cinsiyetten olmalı. Donörle alıcı arasında maksimum artı-eksi 20 yaş ve artı-eksi yüzde 10 boy farkı bulunmalı. Donörün organların alındığı yerin en yakınındaki nakil merkezine verilmeli. Ancak bu koşul gerçekleşmiyorsa Ulusal listede durumu en uygun hastaya verilmeli. Ulusal listede hastalar arasında eşitlik sağlanırsa nakil merkezi sıralamasına bakılmalı. O zamana kadar hiç nakil yapmamış ya da nakil sırası tekrar gelmiş merkez seçilmeli.”

Bundan sonra aynı anda aynı merkeze hem uzuvların hem de yüzün verilmemesi yönünde karar alındı. Alınan kararlara uygun mevzuat değişiklikleri yapılması durumunda, bir merkezde yüz nakli yapılırken diğer merkezde uzuv nakli yapılabilecek.

Bilimin egemen olduğu; üstelik insan sağlığını, insan hayatını doğrudan ilgilendiren bir alanda kişisel hırslarla böyle çekişmeler yaşanıyorsa, her türlü yalanın, her türlü cambazlığın hakim olduğu siyasette neler olmaz? Geçtiğimiz Pazar günü yapılan seçimler sonrasında yaşanacakları göreceğiz. Ülkemizin, canlı bir varlık olduğu düşüncesiyle, doktor yarışları gibi siyasetçi yarışıyla hayatını kaybeden hasta konumunda olmamasını dileriz.

 Siyasete burada nokta koyalım ve konumuza dönelim.

Doktorluk başarıyla sınırlı olmamalı. Doktorlar hastanın yerine kendini koyabilmeli. Söz konusu olan bir hayattır. Hayat söz konusuysa insan bir mesleğin malzemesi olmaktan çıkar.

Bütün bunlar iki kol ve iki bacağın bir hastaya takılamayacağını bilmelerine rağmen “dünyada ilk olma” gözü dönmüşlüğüyle nakli yapıp hastayı kaybedince gelen kurallar. Bu kurallardan sonra bol keseden nakillerin durduğunu görüyoruz. Bu satırlardan sonra organ nakline karşı olduğum sonucu çıkmasın.

Sadece şunu vurgulamak amacım:
  
Başarılı işler başarılı sonuçları doğurur. Ortada başarılı olmayan sonuçlar varsa sözü edilen “başarı” içi boş bir sözcükten öteye gidemez.



Yayın Tarihi: 12.06.2015

HAKAN ŞÜKÜR’ÜN SADECE ÜNVANI MİLLETVEKİLİYDİ

2011 seçimlerinden sonra millet vekili seçilen Hakan Şükür hakkında 2 mart 2012 de yayınlanan bir yazı yazmıştım. Bana hak vereceğinizi düşündüğüm bu yazıya bir bakalım önce…

***
Son günlerde her gazetede Hakan Şükür hakkında yazılar var. Yazılar, haksız yazılar değil. Hakan Şükür bu türde yazıları hak etmiyor denemez. Okuduğum yazılar içinde Hakan Şükür’ün boş bir milletvekili olduğunu gösteren Yılmaz Özdil’in yazısıydı. Güzel örneklerle bunu okuruna kanıtlıyordu. Yerel basının usta kalemi Hüseyin Cumalı’da Hakan Şükür’ün Sakarya sporda yetişmiş olmasına rağmen, göstermelik ilgilerle Sakarya’ya olan borcunu ödermiş gibi yaptığını aslında hiç keyfini bozmadığını anlatıyordu.

Her iki yazarda çok yerinde tepkiler veriyorlar. Daha önceki yazımda belirtmiştim; Hakan Şükür Sakarya’dan değil İstanbul’dan aday olup seçildi. Bende bunu içime sindirememiştim. Zat-ı alilerinde ne Sakarya sevgisi varmış değil mi? Bir şeyi çok sevdikleri belli. Ama o Sakarya değil. Keşke o sevdikleri şeyi böyle haris biçimde sevmeselerdi. Çünkü bu sevgi ona çok hata yaptırıyor. Galatasaray’da oynarken Uefa kupasını aldıklarında istediği bir şeyi Fatih Terim almadığı için kazandıkları şan, şeref ve şöhreti hiçe sayarak Galatasaray’dan ayrılmış, İtalya’nın Torino takımına transfer olarak ilk hatasını yapmıştı. Ordada başarısız olunca geri gelmişti.

Milletvekilliğinde de aynı hatayı sürdürdüğünü rahatlıkla söyleyebiliriz. Neticede hem milletvekili, hem Digitürk spor yorumcusu.

Yılmaz Özdil’in şu satırları Hakan Şükür’ün milletvekilliği karnesini ortaya koyuyor.

*

Kanun teklifi...
Sıfır.
Sözlü soru önergesi...
Sıfır.
Yazılı soru önergesi...
Sıfır.
Araştırma önergesi...
Sıfır.
Görüşme önergesi...
Sıfır.
(Şu ana kadar üç tane siyasi demeci var...
İlki:
“Ben bilmem, büyüklerim bilir”.
Öbürü:
“Beyefendiye sordum, beyefendi onay verdi”.
Sonuncusu:
“Mahkemeye veririm”.)
*
İhsan Özkes.
Müftü milletvekili.
Kanun teklifi...
14 tane.
*
Sözlü soru önergesi...
29 tane.
*
Yazılı soru önergesi...
16 tane.
*
Araştırma önergesi...
73 tane.
*
Futbolcu vekil: 0
Müftü vekil: 132
*
Bunlara bende devamlılığı ekleyeyim.
Toplam oturum sayısı: 35
Girdiği oturum sayısı: 10

Bir kişi neden vekil seçilir? Yan gelip yatsın, vekillik maaşının üstüne ek işle ballı maaş alsın diye mi? Kıyak emeklilik, ömür boyu üst seviyede sınırsız sağlık hizmeti ve gene ömür boyu yeşil pasaport almakta bunlara eklenmeli.

Hakan Şükür hakkında yazdığım ilk yazıda bir küçük hikâye anlatmıştım.
...
Genç bir delikanlı yaşlı bir bilgeye sormuş; “ben nasıl adam olurum.”
Bilge “siz, üç üniversite bitirdiğiniz zaman adam olursunuz” demiş.
Delikanlı 12 yıl sonra 3 üniversite bitirerek bilgenin karşısına çıkmış. “Üç üniversiteyi bitirdim efendim, ben şimdi adam oldum mu?”
Bilge “siz, üç üniversite bitirdiğiniz zaman dediğimde sadece senin üniversite bitirmenden söz etmemiştim. Deden, baban ve sen üniversite bitirdiğinde adam olursun demekti o dediklerim” demiş.
...
Bu hikâyeyle Hakan Şükür’e yerinde öğüt veren büyüklerinin olmadığını, olsa bu fahiş hataları yapmayabileceğini belirtmek istemiştim. Bu fahiş hatalar nedeniyle TBMM Başkanı Sayın Cemil Çiçek, milletvekilliği sırasında tam veya yarım gün, her ne isim altında olursa olsun milletvekillerinin hiçbir iş yapmalarına izin vermeyecek bir yasa çıkaracaklarını söyledi. Bu bile Hakan Şükür’ün milletin vekili olamadığının kanıtıdır. “Beyefendi izin vermiş” olsa bile.

Öyle kurallar vardır ki, kanunen yasak değildir. Gelin görün ki yasak olmayan bir konu, yazılı olmayan kurallar gereği yasakmış gibi uygulanamaz olabiliyor.

Örnek verelim. Kimse -istisnalar hariç- ölen arkadaşının, kardeşinin eşiyle öyle kolay kolay evlenemez. Evlenen yok mu? Var! Fakat onlar istisna.. oysa ne şer-i, ne medeni kanunlar buna engel değildir. Kısacası her şeyin kanun olmasına gerek yok! Hakan’ın vekilliği sırasında yaptığı yorumculukta böyle bir şeydir.

Geçen yazımızın sonunda sormuştuk, gene soruyoruz; Hakan Şükür şimdi milletin vekili mi? Hayır, Hakan Şükür’ün sadece ünvanı milletvekili. Bu haliyle kendisinin vekili olması bile mümkün değil. Yazık, çok yazık!...

*

Hakan Şükür bu seçimlerde gene milletvekili adayıydı, fakat bu kez bağımsız adaydı; seçilemedi. Kerameti kendinden menkul kişiler gibi ceketini koysa seçileceğini zannetti galiba. Milletvekilliği sırasında varlığıyla yokluğu belli olmayan, aydan aya ihtiyacı olmadığını düşündüğüm maaşını almaya gelen, milletin vekili olarak karnesi sıfırlarla dolu bir insan üstelik bağımsız milletvekili olarak seçilebilir miydi? Sormazlar mı adama; “partili milletvekiliyken ‘büyüklerim bilir’ demekten başka ne yaptın? Hangi yüzle üstelik bağımsız aday olarak seçimlere giriyorsun?”


Seçilemedi ama geçen dönem milletvekilliğinden emekliliğe hak kazanmıştı. Hakan Şükür milletvekiliyken boş yatıp geçirdiği zamanın ödülü emekli maaşını alsın diye, halk vergi olarak devlete öder. Bu millet kadirşinastır nede olsa... 


Yayın Tarihi: 10.06.2015

ANA SEVGİSİ: BÖYLE BİR SEVGİYE PAHA BİÇEBİLİR MİSİNİZ?

Bildiğiniz gibi Japonya depremleriylede ünlüdür. Öyle sık ve şiddetli depremlerle karşılaşırlar ki.. bizim gibi ülkeleri bırakın, gelişmiş Avrupa ülkeleri bile böylesi depremlerin ekonomik yükünü kolay kolay kaldıramaz. Japonlar geliştirdikleri deprem teknolojileriyle bunun üstesinden gelmeye çalışıyorlar. Bu konuda bir ölçüde başarı sağlamış durumdalar. En azından can kayıpları binleri hatta yüzleri bile bulmuyor. Geçen yıl yaşanan felâket özünde depremden kaynaklansa bile sadece deprem felâketi değildi. Deprem nedeniyle oluşan dev dalgalar depremin kendisinden daha fazla zarar verdi. Ardından nükleer sızıntı bunların üstüne tüy dikti.

Her felâketten sonra yaşanan acıklı hikâyeler vardır. Dünyadada bizdede bu böyle. Şimdi anlatacağım hikâyedeki kişi talihsiz bir anne.  

Japonyada bir deprem sonrasında kurtarma ekipleri enkaz altında olduğu söylenen genç bir kadının yaşadığını düşünerek hassas çalışırlar. Ne yazık ki büyük uğraşlar sonucu ulaştıklarında kadının artık yaşamadığını görürler. Kadının enkaz altındaki duruşu biraz ilginçtir. Ellerinde bir şey tutarak iş yaparken dizlerinin üstüne çökmüş bu esnada ev üzerine yıkılmıştır sanki. Kurtarma ekibinin lideri yinede canlı olma ümidiyle kadına ulaşmaya çalışır. Fakat kadın çoktan ölmüştür.

Ekip oradan başka bir enkaza hareket etmek üzereyken bir sebepten dolayı ekip lideri açtığı delikten içeri doğru kadının cesedinin altına bakar ve seslenir! “Bir çocuk!... Bir çocuk var!” der. 

Ekip uzun bir çalışmadan sonra çiçekli bir battaniye içinde ölü kadının cesedinin altında 3 aylık bir bebek bulurlar. Kadın son bir hamleyle çocuğunu kurtarmak için bedenini ona siper etmiştir. Ekip çocuğa ulaştığında bebek hala uyumaktadır. Doktor hemen bu masum ve her şeyden habersiz bebeği muayene eder. Battaniyeyi açtığında içinde bir cep telefonu bulur. Ekranda yazılı bir mesaj vardır. Mesajda şu satırlar vardır:

“Eğer kurtarıldıysan, seni sevdiğimi daima hatırla! Annen!..”

Bir annenin çocuğuna olan sevgisini ölüm anında bile ona anlatma çabası hangi gözü yaşartmaz?

Anneler! Yürekleri evlâtları için atan o kutsal insanlar. Onlar için çocukları minikte olsa 70’lik dedede olsa durum değişmez.

Şimdide ülkemizdeki böyle bir anneden söz etmek istiyorum.

23 ekim 2011 Pazar günü Van’da deprem olmuştu. Bir çok bina yıkılmış, ilk etapta hayatlarını kaybetmeyen kimbilir ne çok can enkaz altında kurtarılmayı beklemişti. Van’ın Erciş ilçesinde bir anne henüz 2 haftalık olan bebeğiyle 46 saat enkaz altında kaldıktan sonra kurtarıldılar.

Anne ve bebeğe yapılan doktor kontrolünden sonra anneye bebeği nasıl yaşattığı sorulmuştu. Öyle ya, minicik bebek 2 gün nasıl beslenmişti? Genç anne, bebeğinin ağzının içine tükürdüğünü, böylelikle susuz kalmasını önlediğini söylediğinde dünya şaşkınlığını gizleyememiş, yabancı gazetelerde bu mucizeden söz etmişlerdi.

İşte anne böyle bir şeydir. Eli kolu bağlı olsa bile bir çözüm bulur ve yavrusunu korur. Onun için annenin yeri kolay kolay dolmaz. Ona bunu yaptıran yavrusuna olan sonsuz sevgisidir.

Allah’ın annelere verdiği bu sevgi ve merhamete paha biçebilir misiniz?



Yayın Tarihi: 08.06.2015

ŞAİRLERİN ŞİİRLERİYLE SÖYLEDİĞİ

Merhaba sevgili okurlar, Saraybosna katliamı sırasında Boşnakların, Sırpların tüm çevirme ve kuşatmalarına rağmen giyim kuşamlarından vazgeçmediklerini, böyle bir direniş yöntemiyle dünyanın ilgisini çektiklerini belirtmiş, bunu örnek alıp gündemimizden düşmeyen sorunlaroı yok sayarak Murathan Mungan şiirlerini sunmaya devam etmiştim. Bu pazarda gene Murathan Mungan’ın şiirlerini sürdürecekken aklıma 7.2 şiddetindeki Van depremi geldi. Birden bire hepimizin (Kürt-Türk, Türk-Kürt) kendimizle yüzleşmemize sebep olarak gündemi değiştirmişti o deprem. Kim; omuzunda kimin olduğu bilinmeyen, üstelik o sırada ölmüş birinin eliyle gözlerinde müthiş kaygı, kurtarılmayı bekleyen, kurtarıldıktan sonra hastane yolunda hayatını kaybeden Yunus’u unutabilir. Kurtarılan Azra bebek için göz yaşı dökmeyen var mı o sıralar? İnsan olduğumuzu deprem gibi felaketlerle mi hatırlayacağız? Bizi öyle gerdiler ki, farkında olarak veya olmayarak canavarlaştık. Peki böyle canavarlaşarak bu vatanın tek parça kalmasını nasıl başarırız?  İnsan olduğumuzu unutarak bu mümkün mü?
Bugün kullanacağımız oyun bu açıdan çok büyük önemi var. Hangi görüşten olursanız olun oyunuz kutsaldır. Yurttaşlık hakkı olan oy kullanma hakkımızı kullanalım. İktidara gelecek parti veya partileri sevelim sevmeyelim yasal iktidar olduklarını bilerek sabırlı olalım. Zehir saçmayalım kimseye... onun için gelin şiirin panzehirine sığınalım. Gene Murathan Mungan’la..    

...

KUPON
ucuz bir efsane alın
gündelik yaşamınızdan
bir İmge biçin kendinize
pazarın ürettiği görünmez kumaşlardan
ya da değişik tarihli parçalardan
yüzünüzü ısmarlayın
yukarıdan aşağıya üç
soldan sağa beş
üç beş kişi
sığdırın kendinize
yedeğinizde bulunsun
malum, bu durumlar belli olmaz
her çekiliş için farklı
kuponlar
bu durak olmazsa önümüzdeki durak
ilerleyelim beyler
öldürdükçe içimizi önde boş yer var

MURATHAN MUNGAN

***

KUZEYDEKİ PENCERE
kokladığın gülün kokusu kalmış sende
baktığın denizin tuzu
geçtiğin iklimlerin masalı sinmiş üstüne
kuzeydeki pencere açık
göçebe bin bir gece

sözcükler sökülmüş bir anıyı
ne kadar tamamlayabilirse
bir andır eski defterlerin
güneşinden vurur yüzüne
yazsam olmaz dersin
kimi zaman sırf bunun için
yazmaya değerse de
kuzeydeki pencereyi açarken
yere düşen defterden görünür:
eksik kule, yırtık nehir
sımsıkı kapatmış olsak da
bizi ürperten anıları hayatımızın
eski defter ya da kuzeydeki pencere

MURATHAN MUNGAN

***

LAVANTA
Ordadır
yazın eskittiği otlar arasında
uzakta bir nehrin gürültüsünü kazar
masmavi usturalar abanoz ağacına

Ordadır
uyuyan bir namlunun sessizliğiyle
günün sabahlığında
dudaklarının arasında bir ot, bir ıslık
iz bırakmaz sisler gibi geçer ağaçların arasından
varır kendini derinleştiren uçurumlara

Ordadır, bir devin tavşan uykusunda
aklında kımıldanan otlar, ağaçlar
düşünü düşürdüğü sular
yüzünü bıraktığı sular
almamış zaman kalmış kireç altında
çelimsiz bir kabuk başlamış yürek yarası
ki ne zaman çarşılara çıksa silahsız
onu vururlar
göğsünde siyah bir yıldızla
kalbinde kuruyan bataklık
kırlara yakın durur, yanık kokulara

serin çiy vakti çimenlerle konuşur
ne zamandır çıkmıyor sokaklar açık artırıma
ıssız bir kil ile gövdesini kateden bir ateştopu
Kendini sakladığı sular altında
ve son bir kez:
ışık ve çamurda kaldı lavanta

MURATHAN MUNGAN

***

Bu şiiri bilmeyen var mıdır? Bilmeyen ve dinlemeyen var mıdır yeni türkü gurubunun bu şarkısını?

...

MASKELİ BALO
Yaredir sinede eski sevgili
Eski sevgili eski günler
Hayata baksana takmıyor kimseyi
Hiçbir şey diriltmez artık geçmişi
Yaredir yine de

Yaktın gemilerimi
Dönüş yok artık geri
Tak etti canıma bu maskeli balo
Bu maskeli balo
Ve onun sahte yüzleri

Yaredir sinede eski sevgili
Ne yapsan kolay unutulmaz
Ağlama geçmişe yaşadık bitti
Anılar bizi yalnız bırakmaz
Yalnızız yine de

MURATHAN MUNGAN

***

METAL
pencerede kedi yalnızlığı
metal bir ay fener gibi
böyle gecelerde yağmurun sesi
kağıt hışırtısına benzer
ışık yıllarının karanlık hızında
yedi askı daha asili yıldızlara
takıyorum kulaklarımı
dalmaya ve uçmaya hazır
iki kişi olarak
bölündüğüm yerde
hard’n’heavy slowları
yer değiştiriyor içimde bütün kişilikler
tek başıma oynadığım cin ruleti
bir jeton, bir zıpkın
aynı anda işliyor
katil ile maktul arasında en kısa yol
kalkış takımları infilak ediyor
dans bittiğinde birimiz ölecek
büyük plato bildiriyor koşulları:
tek kişilik düello bir metal tango!

MURATHAN MUNGAN

***

MIRILDANDIKLARIM
Kırdın mı incittin mi birilerini
Kimleri kazandım, yitirdiklerim kimler.
Kendimi yeniledim mi yazdıklarımda?
Yeniden düşünmeliyim
Dostluklarımı, ilişkilerimi
Gözlerim çocukluk fotoğraflarında mı kaldı
Yitirdim mi yoksa masumiyetimi?
Borçlarımı ödedim mi?
Doğru seçtim mi soruların fiillerini?
Tırnaklarım kesilmiş, dişlerim fırçalanmış, saçlarım taranmış,
giysilerim ütülü, odam düzenli mi?
Geri verdim mi aldıklarımı:
Aşkları, dostlukları, sevgileri, güvenleri, bağları,
Kitaplara, sayfalara, satırlara borcumu ödedim mi?
Yokladım mı duygularımı
Hala sevebiliyor muyum insanları?
Ovmalı gümüşleri, bakırlarımı; cila geçmeli ahşaplarıma
ovmalı umutları
Saklı tutmalı gelecek inancını, yarınları eksik etmemeli ağzımızdan
Ey uzak akrabalarım, üvey aşklarım
Mevsim sonu dostlarım, işporta malı ayrılıklar
Arkadaş ölümleri, dost hançerleri, talan ettiğimiz zulalar
Gece telefonları, ıssız konuşmalar
Mağrur incelikler, vurgun yemiş ilişkiler
Uçurum duygusuyla yaşadığımız hayat ey
O kadar çok anlattım ki
Kendime kaldım anlatmaktan...
Bunaldım kendisiyle boğuşmasını
Başkalarında çözmeye çalışan insanlardan
Usandım sözcük oynamalarından, tılsımlı sıfatlardan,
Ofset duyarlılıklardan
Kaç zamandır duru, yalın, çalışkan, iyi insanlar özlüyorum
‘içtenliğin’ yada ‘dünya görüşünün’ kirletmediği
Kendime bir yeni yıl kartı yazarak bunları diliyorum
Aranıp duruyorum adresini yitirdiğim insanları
vitrin camlarına yansıyan yüzlerde
Bilmiyorum kalmış mıdır adresini yüzlerinde taşıyan insanlar
Hala bir umut var mıdır
Çıkmaz bir sokağa benzeyen bu avare avunması vitrinlerde
Ne çıkmaz sokaktayım nede mutsuz
Sadece rüzgarlardan daha güçlü olmak istiyorum o kadar
Açık denizlerde nice yolculuklara yelken açarken
Kış güneşinin mutlu ettiği bir kedi gibi mutlu, emin, tasasız
Sere serpe ve keyifli olmak tek isteğim ve dileğim
senin ve benim, yani bizim için...

MURATHAN MUNGAN

***

MİKA
Gökyüzünde yapıştırma bir yıldız
Şimşekler ormanında
Bir tek yıldırım
Selofan yağmurlardan sonra
Yine patinaj
Çekimine girdiğimiz
Manyetik alan
Dağılıyor elyaf ve aşk
Sezon değişiyor
Parabolik aynalarda
Başka bir set kuruluyor
Yepyeni bir dizayn
Işıl ışıl göz alıyor megastar mikalar
Klip hızında karton film derinliğinde
Bir marka gibi yaşanıyor aşklar
Merkezi sistem yönetiyor ayrılıkları, açıklamaları
Acı yok. Can yakmıyor tuzla buz olsa da
Dağılmış mika parçaları

Kesin çözüm
Acele servis
Buyrun, siz ne arzu etmiştiniz?

MURATHAN MUNGAN

***

Bu haftalıkta bu kadar sevgili okurlar. Hepinize, ülkemiz için iyilik ve güzellikler getireceğini umduğumuz seçimin olacağı mutlu bir hafta sonu dilerim.




Yayın Tarihi: 07.06.2015

KUŞKUCU AKILLILAR, KENDİNDEN EMİN CAHİLLER

Bizim toplumumuzda bilmemeye cahilliğe övgü çok yapılmıştır. Cahilin ve cahilliğin baş tacı edildiğini sıklıkla görürüz. Bilmek ve bildiğini sunmak pek hoş karşılanmaz. Bilgi edinmek uğraş isteyen bir iştir, kimse yorulmak istemez. İnsanlar hep kolayına kaçar. Sohbetlerle bilgi edinirler, sohbet bilgileriyle geliştiklerini sanırlar. Oysa sohbetler gelip geçici olduğu için baş vurulacak kaynak değildir. Sohbet, bir çok yolla (kitap, cd, sinema, tiyatro v.b) bilgi edinmeyi kışkırtırsa yararlı olur, yoksa unutulmaya mahkûmdur. Geçenlerde ülkemiz nüfusunun yüzde 75’inin hiç kitap okumadığını, kalan yüzde 25’in yüzde 65’inin, düzenli gazete bile okumadığını okuyunca şaşırmadım. Kısacası ülkemiz kültürüne katkısı olanların sayısı kültür alanla orantılı olduğu için ortaya dikkat çekici bir eser çıkmamaktadır. Kitap okuma oranı Azerbaycan’da nüfusun yüzde 85’i olduğu düşünülürse Türk dünyası içinde bizim perişanlığımız ortaya çıkar.

Cahil, bilenden daha cesurdur. Çamlar devirir fakat kendinden emin tavırla bunu umursamaz bile. Bu durumu açıklayan iki doktorun adıyla anılan “Dunning-Kruger sendromu” adında bir tanım var.

Bir televizyon programında çok şaşırarak izlediğiniz konuşmacı görmüşsünüzdür. Sığlığı o derecededir ki, hazır bilgiden başka türlü bilgi kullanamaz, bilgiyi derinlemesine işleyemez. Fakat duruşları cesaret abidesi gibi vakur, çok bilgiliymiş gibi kendinden emindir. Bir iş yerinde etkili görevlerde bulunan muhteris yetersizler kadar tehlikelisi yoktur. Onlarda genellikle cahil cesaretlilerin arasından çıkar. Fakat ‘cahillik ve haddini bilmeme’ durumu mesleki bakımdan bir itici güç oluşturur.
‘Eksiler’ kariyer açısından ‘artıya’ dönüşür.
Sonuçta, ‘yetersiz muhterisler’ her zaman ve her yerde daha hızlı yükselirler...
 
Justin Kruger ve David Dunning adlı ABD’li iki psikiyatri uzmanı, 10 yıl kadar önce bir teori ortaya attı:
“Cehalet, gerçek bilginin aksine, bireyin kendine olan güvenini artırır.”
Bunun üstüne araştırmalar yapıldı. Fizyolojik ve zihinsel alanda yapılan çeşitli uygulamaların sonucunda şu bulgulara ulaşıldı:

“Niteliksiz insanlar ne ölçüde niteliksiz olduklarını fark edemezler.”
“Niteliksiz insanlar, niteliklerini abartma eğilimindedir.”
“Niteliksiz insanlar, gerçekten nitelikli insanların niteliklerini görüp anlamaktan da acizdirler.”
“Eğer nitelikleri, belli bir eğitimle artırılırsa, aynı niteliksiz insanlar, niteliksizliklerinin farkına varmaya başlarlar.”

Cornell Üniversitesinde yapılan test sonrasında, testin “Nasıl geçti?” sorusuna öğrencilerden cevap istenmiş. Soruların yüzde 10’una bile yanıt veremeyenlerin “kendilerine güvenleri” müthiş. Onların “testin yüzde 60’ına doğru yanıt verdiklerini” düşündükleri; hatta “iyi günlerinde olmaları halinde yüzde 70 başarıya bile ulaşabileceklerine inandıkları” ortaya çıktı

Soruların yüzde 90’ından fazlasını doğru yanıtlayanlar ise “en alçakgönüllü” deneklerdi; soruların yüzde 70’ine doğru yanıt verdiklerini düşünüyorlardı.

“İşinde çok iyi olduğuna” yürekten inanan ‘yetersiz’ kişi, kendini ve yaptıklarını övmekten, her işte öne çıkmaktan ve aslında yapamayacağı işlere talip olmaktan hiçbir rahatsızlık duymaz! Aksine her şeyin hakkı olduğunu düşünür!

Bu sonuçlar elde edildiğinde “Dunning-Kruger Sendromu” tıp literatürüne girmiş oldu.

Bu arada, gerçekten bilgili ve yetenekli insanlar çalışma hayatında ‘fazla alçakgönüllü’ davranarak öne çıkmaz, yüksek görevlere kendiliklerinden talip olmaz, değerlerinin farkına varılmasını beklerler...bekledikleri değeri görme konusunda zaman uzadıkça kırılır, küserek kendi içlerine çekilirler. Muhtemelen üstleri tarafından da ‘ihtiras eksikliği’ ile suçlanırlar...”

Ünlü İngiliz düşünürü Bertrand Russel’in bu konudaki sözüyle bitiriyorum:

“Dünyanın sorunu, akıllılar hep kuşku içindeyken aptalların küstahça kendilerinden emin olmalarıdır.”



Yayın Tarihi: 05.06.2015

KOLAYCILIĞI SATANLARA ESİR OLMAK

Bizlere yıllarca bireysel gelişmişlik örneği olarak ne gösterildi hatırlıyor musunuz? Hele hele çocuk gelişiminin en önemli göstergesi neydi, biliyor musunuz? 1990’lardan beri dünyada egemen olan, artık hayatımızın her alanına ve dolayısıyla ceplerimize kadar giren bilgisayardı bu sorunun cevabı, herhalde tahmin etmişsinizdir. Bilgisayar bunu internete borçlu elbette. Artık bilgisayar ve internet iki ayrı parça değil, iki ayrı bölümden oluşan, birbirinden ayrı tutulamayan, bir birini tamamlayan ve 20.yy’dan 21.yy’a aktarılan insanlık tarihinin en önemli üründür. İnsanlığın gelişme tarihi içinde bu kadar kısa sürede, bu kadar etkide bulunan ikinci şey herhalde tekerleğin icadıydı. Bilgisayar ve internet insanlığa o kadar etkili olmuştur işte. Bilginin her yana yayılmasına, bilginin depolanmasına, bilgiye hızla ulaşılmansa başka hiçbir şey bu kadar sebep olmamıştır.

Her şeyin iyi olduğu kadar kötü tarafıda vardır elbette. Bilgisayar ve internetin en kötü tarafı; kişisel beceri ve yeteneğe gerek bırakmaması, her şeyi sıradanlaştırması sonucu, beynin bilgiyi hatırlama ve işleme merkezlerinde yarattığı tembellikle oluşan tahribattır. Binlerce yıldan beri süregelen insanlık tarihi, onlarca yılla özetlenecek bir zamanda kendi icadıyla yok olmanın eşiğine gelmiştir. Artık insan kendi icadı olan bilgisayar ve internet yüzünden hatırlama, işleme, düşünme ve ilgi kurma engellisi olma yolunda hızla ilerlemektedir.  

Uzun süredir zihnimi meşgul eden bu konuda geçtiğimiz günlerde bir habere rastladım. O haberi sizlerle paylaşmak istiyorum 

*
(...) dünyanın ultra zengin adamlarının ve E-Bay, Google, Apple, Yahoo ve Hewlett-Packard gibi teknoloji devlerinin çocuklarını okuttuğu "Waldorf School Of The Peninsula" okulu.
Okulu ilginç kılan ve zenginlerin rağbet etmesine sebep olan tek bir özelliği var o da, "eski usul eğitim"... Yani bu okulda bilgisayar, laptop, ya da tablet gibi hiçbir teknolojik alet bulunmuyor; akıllı tahtalar yerine eski kara tahtalar, tebeşirler, kağıt kalem gibi tamamen çocuğun tüm becerilerini ortaya koyacak eski malzemeler kullanılıyor.
Ayrıca örgü ve dikiş iğneleri ve bazen de çamurla aktivitelerin yapıldığı ve tamamen çocuğun el becerilerini geliştiren birçok ders var. Bunun dışında bolca oyun odaklı öğrenme ve hikâye anlatma var.
Kısacası bu okuldaki bir çocuk yemek yapmaktan tutun, dikiş dikmek, bahçede çalışmak, heykel yapamaya kadar bir çok konuda eğitiliyor...
Bu eski usul eğitim çocuğun el becerisinden zekâ gelişimine kadar her şekilde katkı sağlıyor...
Dünyanın en akıllı telefonlarını bilgisayarlarını üreten adamların, kendi çocuklarını teknolojiden uzak tutmalarının sebebini sanırım kolayca anlayabiliriz...
Teknolojik her cihaz, -başta çocukları- zeka tembelliğine yol açıyor. Teknolojiyle haşir neşir olan çocukların radyasyona maruz kalmalarının yanı sıra, obeziteye yatkın olmaları ve daha saldırgan bir ruh hali içinde olmaları, birçok defa çocuklar üzerinde yapılan araştırmalarda dile getirilmişti... (bütün bu sayılan ve her biri ayrı bir yazı konusu olabilecek etmenler konumuzun içinde anılmamakla birlikte çok önemlidir. A.G)
Buna rağmen bir çok aile, çocuklarına daha iyi bir eğitim sağlamak için akıllı tahtalardan tutun her türlü teknolojik aletlerin olduğu okulları tercih etmeleri akıl işi değil. Üstelik çoğu aile bununla övünüyor...
Ailelerin bilinçsizliği çocuklarının geleceğini risk altına sokuyor maalesef...
Unutmayın ; çocuklarınız klavyeyi iyi kullanması ya da mouse iyi hareket ettirmesi, onun zihnini harekete geçirecek, el becerilerini ortaya koyacak her türlü etkinlikten alıkoyarak, gün geçtikçe beden ve beyin tembeli olan biri haline getirecek sadece...

*
Haberi okudunuz, şimdi gelişen teknoloji ile bilgisayar ve internet hakkında ne düşünüyorsunuz? Aklımızı bir robota, bir makineye vererek teslim etmemeliyiz. Elbette çağın nimetlerinden yararlanacağız ama ona teslim olmayacağız. Çünkü teslimiyet esaret getirir. Unutulmasın ki biz bütün canlılar gibi doğa canlılarıyız, laboratuar yaratıkları değil. Kolaycılığı satanlara esir olmak insanlığın en acıklı hikâyesi olmasın. 


Yayın Tarihi: 03.06.2015

ASLA BİLMEYENLERLE YARIŞMA VE TARTIŞMA

Ben yarışmayı hiç sevmem. Benimle yarışmak isteyen kim olursa olsun yarışmam. Yarışmalar belki seviye belirlemeye yarar. Bu açıdan bir yararıda olabilir. Ama uzun vadede yarışmanın amacı bu olmaktan çıkar, sadece yarışmak için yarışmak olur. Bunun sağlıklı sonuca ulaştırmayacağını düşünürüm hep. Bilim adamlarına bakın, hiç yarışıyorlar mı? Sanatçılara bakın, düşünürlere... Shakespeare, Michelangelo, Lokman Hekim, Yunus Emre, Mevlana, örnekler çoğaltılabilir hangisine bakarsanız aynı sonucu görürsünüz, hiç biri yarışla ünlenmemişlerdir. Onları geçen zaman büyütmüş, hepsi zamanlar üstü olmayı başarmışlardır.
Onların amacı, bildikleri, düşündükleri, ortaya koydukları eserleri gibi yaşamak, özgürlüğün sınırlarını genişletmek, varlığın sırrına bir katkıda bulunmaktı.

Yarışlarda eserler hakkında değerlendirme yapan kişilerin düzeyi yarışanların düzeyiyle aynı olsa bile anlayış ve kavrayış farkından dolayı gerçek ortaya çıkmaz. Her ne kadar en üst dereceye varılsa bile, yarışan eser, eserin sahibi ile özdeştir. Eseri ortaya koyanın anlattığı ile onu değerlendirmeye tabii tutanların anladıkları aynı olmayabilir. Hatta değerlendirmede bulunan kişi sayısınca değişik anlayış ve algı vardır. Ortak fikir genellikle bu farklılıktan dolayı öyle kolay ortaya çıkmadığı gibi, iş bazen bir eseri veya eser sahibini kayırmaya varabiliyor. Bütün bunlar olmasa bile eser sahibi değerlendirme yapan kişilerin algısına kurban edilmesi ressamı, müzisyeni, bilim adamını uğraştığı konudan soğutabilir.
Yarışmaların çoğu ticari amaç taşır. Ticari düşüncelerle üretilen eserlerse daha çok satması amacıyla yenilikçi olmaktan uzak, giderek sığlaşan, ortalamanın altında bir zekânın anlamasına yöneleceği için soysuzlaşmaktan kurtulamaz.

Bir başka şeyde değerlendirme yapan kişi lehte veya aleyhte eleştiri yapmıştır. Eleştirmekse  yapmaktan daha kolaydır. Gerçi eleştiri bilgiye dayalıdır. Bilgisi olmayan sağlıklı bir değerlendirmede bulunamaz. Fakat ne kadar bilgiye dayalı olursa olsun dedik ya, eleştirmek yapmaktan kolaydır.    

Şimdi size eser sahibine öğüt veren bir hikâye anlatarak konumuzu özetleyelim.

*

Usta bir ressamın öğrencisi eğitimini tamamlamış. Büyük usta, öğrencisini uğurlamış. Çırağına “Yaptığın son resmi, şehrin en kalabalık meydanına koyar mısın?” demiş.
“Resmin yanına bir de kırmızı kalem bırak. İnsanlara, resmin beğenmedikleri yerlerine bir çarpı koymalarını rica eden bir yazı iliştirmeyi de unutma” diye ilave etmiş.
Öğrenci, birkaç gün sonra resme bakmaya gitmiş. Resmin çarpılar içinde olduğunu görmüş. Üzüntüyle ustasının yanına dönmüş. Usta ressam, üzülmeden yeniden resme devam etmesini tavsiye etmiş.
Öğrenci resmi yeniden yapmış.Usta, yine resmi şehrin en kalabalık meydanına bırakmasını istemiş.
Fakat bu kez yanına bir palet dolusu çeşitli renklerde boya ile birkaç fırça koymasını söylemiş.
Yanına da, insanlardan beğenmedikleri yerleri düzeltmesini rica eden bir yazı bırakmasını önermiş. Öğrenci denileni yapmış. Birkaç gün sonra bakmış ki, resmine hiç dokunulmamış. Sevinçle ustasına koşmuş.
Usta ressam şöyle demiş:
“İlkinde, insanlara fırsat verildiğinde ne kadar acımasız bir eleştiri sağanağı ile karşılaşılabileceğini gördün. Hayatında resim yapmamış insanlar dahi gelip senin resmini karaladı.
İkincisinde, onlardan müspet, yapıcı, olumlu olmalarını istedin. Yapıcı olmak eğitim gerektirir. Hiç kimse bilmediği bir konuyu düzeltmeye cesaret edemedi.”
- Emeğinin karşılığını, ne yaptığını bilmeyen insanlardan alamazsın.
- Değer bilmeyenlere sakın emeğini sunma.
- Asla bilmeyenle tartışma.


Yayın Tarihi: 01.06.2015