31 Ağustos 2015 Pazartesi

HAYATIN ANLAMINI BİLEN VEYA BULAN VAR MI 2

Hayatın anlamını sorguladığımız yazımıza bu günde devam ediyoruz.

*

Çöl iklimi gece ve gündüz ısı farkıyla bilinir. Gece gündüz ısı farkına bitki örtüsünün olmayışı sebep olur. Isı, gün içinde emilemediği ve tutulamadığı için güneş ufukta battıktan sonra kısa sürede yok olur. Bu yüzden hem gecesinde hem gündüzünde çölde yaşamak mümkündür değildir. Yağmurda da yağış şiddetine bağlı olarak baştan aşağı ıslanmak vardır. Ben ıslanmayı hiç sevmem. Duş alma konusu hariç biraz kedilik var bende. Elbiselerle ıslanmak bana göre çekilmez şeydir. Kimi yağmurlara yakalanıldığında şemsiye kâr etmez ıslanılır. Şimdi düşünün çöldesiniz, sıcaktan nerdeyse bayılacaksınız soğuk ne anlam ifade eder sizce? Yada sağanak bir yağmur altında şemsiyenizin telleri atmış durumdasınız. Böyle durumlarda sizin için hayatın anlamı çölde üşüyüp yağmurda ıslanmamaktır değil mi?

Öksürmekte hapşırmakta iki doğal reflekstir. Öksürük solunum sisteminin savunma mekanizmalarından biridir. Öksürük sayesinde yabancı maddelerin havayollarına girmesinin önlendiğini ve bunlarla birlikte, nezle, grip gibi solunum yolu rahatsızlıkları sebebiyle içerde oluşan ifrazatın dışarı atıldığını belirtelim. Öksürüğün aynı zamanda birçok hastalığın da belirtisi olduğu eklenmeli. Hapşırmanın böyle rahatsızlık sonucu ortaya çıktığını söylememiz doğru olmaz. Oda solunum yollarıyla ilgilidir fakat seyri başkadır. Hapşırma ani, irade dışı, sesli bir şekilde ağızdan ve burundan nefes vermektir. Uzmanlar hapşırmanın burun kanallarındaki sinirlerin uyarılması sonucu oluşan psikolojik bir tepki olduğunu belirtiyor. Burnumuzdaki toz, nem ve ısı değişimleri ile ani güneşe bakma veya alerjik durumun gerçekleşmesi hapşırma nedenidir. Burnumuzdaki sinirler dış etkilerle öncelikle uyarılır ve sonra bu sinirler beyne ikaz gönderir. Daha sonra ise derin bir nefes aldırılır, ses tellerinin olduğu yer havayla dolar. Dolan hava sesli bir şekilde dışarıya verilir. Böylelikle hapşırma olayı gerçekleşmiş olur. Bu iki refleks pek ender bir arada gelebilir. Öksürürken gelen hapşırık başka duygulara yol açar. Hapşırmanın yeniden doğmak gibi etkisi vardır. Hayat bazen bu iki refleks gibi öksürürken hapşırmaktır. Tıpkı ağlarken gülebilmek gibi..

Şimdi çok küçük yaşlarda bisiklet kullanma öğreniliyor. Eskiden babamızın, ağabeyimizin bisikleti varsa küçük yaşlarda bisiklet kullanmak öğrenilirdi. O da en erken on-oniki yaşları arasında olurdu. Tüketim çağında her şeyin enflasyonu gibi bisikletinde enflasyonu var. İtiraf edelim ki bu enflasyon daha çok üretmekle mümkün oldu. Daha ileri boyuta konuyu taşımak düşüncesinde değilim. Amacım hayatın amacını sorgulamak. Usta bir bisiklet sürücüsü için bisikletle gezmek ne büyük keytiftir.. hele çevremizi genişletmeye ve tanımaya çalıştığımız delikanlılığa geçiş sırasında. Akrobasiyi bile deneriz bisikletimizle. İlk hareketimiz tek elle bisiklet kullanmaktır. Kendine güvenmenin ilk işaretidir bu. Hayatta sonsuz bir güven duygusuyla tek elle bisiklet kullanmak değil midir zaten.

Kedinin avcı farenin av olduğunu biliyorsunuz. Bu özelliğinden dolayı eskiden evlerde kedi beslerlerdi. O da gece gündüz olmuş fark etmez gördüğü farelerin peşinden koşardı. Ev kedilerinin sahiplerince doyurulduğu düşünülürse fare kovalama işinin bir eğlence olmaktan başka bir anlam taşımadığı akla gelebilir.  Sokak kedileri için öylemi ya.. onların karınlarını  doyuracak pek fazla fırsatları yoktur. Yakalayamayıp kaçırırsa kötü, açlık beynine vuracak demektir. Bazende hayat aç bir kedinin kaçan fare arkasından bakışıdır.

Ne oynarsanız oynayın hayatınızın bir anını renklendirmiş olursunuz. İster dans oynayın, ister bir deste iskambil kâğıdıyla pişti, yada halı sahada futbol... bu oyunlar sezgisel, fiziksel ve zeka becerilerini arttırır, toplumsal kaynaşmayı sağlar. Takım yada bireysel oyunlarda arkadaş veya rakiplerle birlikte içilen suyun tadı bir başkadır. Gelgelelim oyun oynarken elektriklerin aniden kesiliverdiğini düşünün, o an bütün oyun iştahınızda kesilir. İşte hayat oyunun en heyecanlı bölümünde kesilen elektriktir.


DEVAM EDECEK

Yayın Tarihi12.08.2015

HAYATIN ANLAMINI BİLEN VEYA BULAN VAR MI? 1

İnsan kendisiyle ne çok çelişir kimi zaman. İşin kötüsü önce olmadığına üzüldüğü şey olunca gene üzülür. Bunun terside mümkündür. İnsan o kadar değişken karakterlidir işte. Kimi zamanda olanı cepte sayıp, olabileceğe göz diker. Bu göz dikmeler en az maliyetle en fazla yarar sağlamak amacını taşır taşımasına.. fakat evdeki hesap çarşıya uymadığı için hayatın içinde hayal kırıklıkları da vardır. Bugün yazımızın konusu, hayatın içindeki hallerimiz. Bir bakıma hayatın anlamı...

Az önceki hale güzel bir örnek; hayat, geç kalan teyzenin minibüs geldiğinde “beklesem otobüs gelir mi” diye tereddüte düşmesidir. Gelirse ne alâ, ama ya gelmezse ikilemi kafada saniyeler içinde kaç kere dolaşır kim bilir? O arada kaç iktidar devrilir, kaç kişi ruhunu teslim eder acaba? Oysa alt tarafı minübüse binip gitmektir gerçek olan. Gelgelelim kesin kararlı olmak öyle kolay değil. Öylede durumlar vardır ki ister istemez kesin kararlı olunur. Olunmazsa faciaların olması kaçınılmazdır. Hayatın anlamı burada unutulur gider.

Elinizde bir tır olduğunu düşünün. Bir şehrin dışından da geçiyor olsanız trafik ışıkları var ve uymak zorundasınız. Yokuş çıkarken kırmızı ışığa yakalanmak ister misiniz? İşte bunun için; Hayat; 15 tonluk tır kullanan şoförün yokuşta ışıklarda durmak istemeyişidir. Ama yakalandıysanız mecbursunuz, duracaksınız. Durduysanız kaldırın bakalım o yokuşta o kocaman tırı... Hayatın bir anlamıda burada gizli. Yorulmuşsunuz, bitmişsiniz; gitmeye mecbursunuz ama ittire kaktıra gidiyorsunuz. Bir yerde eğleştiniz, bir baktınız ki uykunuzda gelmiş. Yeniden yola koyulabilir misiniz? İşte o mecburiyetlerin içindedir hayatın anlamı.

Peki bir futbol takımının taraftarı için hayat ne anlam taşır? Hele hele fanatikse.. idmanlarını bile kaçırmadığı takımının maçını kaçırır mı? Uyutulduğunu, direnci kırılarak uysal kuzu haline getirilmesinde futbolun araç olarak kullanıldığını ona anlatamazsınız. Renk aşkı, forma aşkına sahip çünkü. Gene maçı kaçırmamış, takımını desteklemeye, kendini ait olduğunu hissettiği takımı desteklemeye tribündeki yerini almıştır. İlk yarı biterken takımı golü yemiş, soyunma odasına mağlup gitmiştir. İkinci yarıdan beklentisi takımını daha baskılı göreceğidir. Öylede olur. Gelgelelim gol bir türlü gelmez. Gol geciktikçe heyecanı ve tepkileri artar. Hakem düdüğü çalar ve maçı bitirir. İşte o anda hayatın anlamı takımı geride olan fanatiğin gol çığlığı beklerken bitiş düdüğünü duymasıdır. Acı bir yıkılıştır o.

İnsan yaşamının her döneminde en önemli şey sevdadır. Sevdadır hayatı yaşanır kılan. O  ruhun yenilenme sebebidir. Gençlikte duygular çıkar hesaplarının önünde yer aldığı için sevdaların gücü daha büyüktür. Kim o yıllarda sevdaya düşmemiştir ki? Kim sevgiliden gelecek ister telefonla gelen kısa mesajla, ister postacının getirdiği mektupla olsun bir iki satır için ömür tüketmemiştir? Kim sevgili ile ilk buluşmaya etekleri zil çalarak gitmemiştir? Duş alınır, özenle giyinilir, kokular sıkılır, saçlar jöle ile biçimlenir ve dışarıya olanca haşmet ile dışarı çıkılır. Havanın nasıl olduğu önemli değildir. İçimiz yeterince aydınlıktır, dışarısının ne önemi vardır ki? Lakin o kadar uğraşmalarımıza da yazık olsun istemeyiz. Yağmur yağmasın yeter. Yağmaz mı? Yağar! Bütün çabamızı boşa çıkaracak kadar hemde. Bir yağmur damlasının özenle hazırlanmış jöleli saça çarpmasının gencin hayatında ne anlam taşıdığını düşünebilir misiniz? Aslında yağmur damlası kurak geçen mevsimlerde yaşamsal değerdedir. Sevdalı bir gence bunu anlatmak mümkün değildir, gereği de yoktur.

Peki kanserli bir çocuğa yarınların daha güzel olacağını nasıl anlatabilirsiniz? Çocuktan önce kendinizi ikna edebilmelisiniz buna, yoksa sesinizdeki en küçük umutsuzluk her şeyi anlatır. Bunun için usta oyuncu olmanız gerekebilir. Çünkü kanserli bir çocuğun yeni güne gözlerini açma umudundan fazla bir şey değildir hayat.


DEVAM EDECEK



Yayın Tarihi: 10.08.2015

ŞAİRLERİN ŞİİRLERİYLE SÖYLEDİĞİ

Merhaba sevgili okurlar. Bugün sizlere sunacağım şiirlerin sahibi Ahmet Kutsi Tecer 1901 yılında Kudüs’te doğdu. 1967 yılında İstanbul’da öldü. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe bölümünden mezun oldu. Bir süre öğretmenlik yaptı. Sivas Milli Eğitim Müdürlüğü, Milli Eğitim Bakanlığı Yüksek Öğrenim Müdürlüğü, Talim ve Terbiye Kurulu üyeliği, Devlet Konservatuarı Müdürlüğü görevlerinde bulundu. 1950’de UNESCO Merkez Yönetim Kurulu üyeliği yaptı. Şairimizin en tanınmış iki şiirini benim kuşağımdan bilmeyen yok gibiydi. Bu şiirlerin günümüz şiir severler gençlerinin de kulağına çalındığını umuyorum. Sözünü ettiğim şiirlerinden biri olan “ORDA BİR KÖY VAR UZAKTA” benim çocukluğumda çocuk şarkısı olarak pek sevilmişti. Diğer en bilinen şiiri ise “NERDESİN” adlı şiiridir. 
...

ANNELER

Dal bir gün dedi ki tomurcuğuna:
- Tenimde bir yara işler gibisin
Titrerim rüzgârlar keder vermesin.

Anneler beşikten der çocuğuna:
- Acını görmesin gözüm alemde
Teselli demeksin bana son demde.

Bütün ümitleri yel alır gider
Tomurcuk açılır, sel alır gider
Anneler büyütür, el alır gider.

AHMET KUTSİ TECER

***

BAŞBAŞA
İşte bir vazoda açmış iki gül,
İşte bir saksıda eşsiz kuşkonmaz.
Gülleri gördükçe gönlüm bir bülbül,
Saksıya baktıkça içimde bir haz.

Dışarda fırtına, uğultu, tipi;
Odada sessizlik tutulur gibi;
İşte o da geldi, evin sahibi,
Oturduk, eskiden konuştuk biraz.

Dışarda fırtına, tipi...Yerler kar;
İçerde başbaşa iki bahtiyar.
Onları ısıtan eski bir bahar,
Dışarda yepyeni bir kış, bir aya

AHMET KUTSİ TECER

***

BESBELLİ
Besbelli ölümüm sabahleyindir
İlk ışık korkuyla girerken camdan,
Uzan, başucumda perdeyi indir,
Mum olduğu gibi kalsın akşamdan.

Sonra koş terlikle haber vermeye,
“Kiracım bu sabah can verdi” diye,
Üç beş kişi duysun ve belediye,
Beni kaldırmaya gelsin, odamdan.

Evden çıkar çıkmaz omuzda tabut.
Sen de eller gibi adımı unut.
Kapımı birkaç gün için açık tut,
Eşyam bakakalsın diye arkamdan.

AHMET KUTSİ TECER

***

ÇINGIRAK
Bir gün parmaklığa elin varmadan,
Bir titreyiş gibi çalar çıngırak.
Mevsimler geçtikten sonra aradan,
Bu ses beni bir gün çağırsın, bırak...

Kumluktan serperken dallar başına,
Geç hızla, merdiven gelir karşına,
Eşikten atlarken ayak taşına,
Bu sesler içimde yer etsin, bırak...

İt, işte önünde kapım, aralık,
Oda bıraktığın gün kadar ılık,
Bir ince su sesi gibi lık, lık, lık,
Gönlünden nedamet boşansın, bırak...

AHMET KUTSİ TECER

***

ILGAZ DAĞLARINDAN
Siz, ağaçlar, elbet beni bildiniz,
Ben sizden ayrılmış yürür bir dalım.
Ey çamlar, köknarlar, ey yeşil deniz.
Ben kendi kendini sürür bir dalım.

Kırığım, içimden çıkmaz bu acı,
Gün oldu başıma hasretin tacı,
Düşündüğüm zaman asıl ağacı,
İçimi yalnızlık bürür bir dalım.

Ne sert kış ne gümrah ve gölgeli yaz,
Ne ılık meltemler, ne keskin ayaz.
Mevsimler derdime bir şifa olmaz,
Ben kökünden kopmuş çürük bir dalım.

AHMET KUTSİ TECER

***

İHTİYAR ÂŞIK
Yıllardan beridir ağaran teller,
Bu akşam parıldar şakaklarında.
"Bu gece ömrümün en son demi, der,
Büsbütün  ağarsın varsın yarın da..."

Çırpınır göğsünün içinde kalbi,
Bir yaşlı ağaca sinen kuş gibi.
Nedir bu esrarlı halin sebebi?
Neden parlıyor gözler?...Bir oda:

Yaslanmış, altından ipek bir sedir,
Bir kız ki ay ondan beyaz değildir.
Öptükçe ağaran bir gül denilir.
İhtiyar bülbülün dudaklarında...

AHMET KUTSİ TECER

***

İLK UYKULAR
Yıllar var, o zaman küçüktü göğsün
Boğuşmak bilmezdin bu kuş tüyüyle
Hülyanın ve yazın ve teneffüsün.
Sihriyle uyuyan bir kızdın öyle.

Alsan da koynuna seher yelini
Saçının vermezdin ona telini
Elinin üstüne konan elini
Çekerdin ansızın bir ürpermeyle.

Ey şimdi boğulmuş, yorgun, soluyan
Kumral kız! Şu atlas yastığa dayan
O hafif, hülyalı ilk uykulardan
Ne zaman, ne zaman uyandın söyle?

AHMET KUTSİ TECER

***

KEREM'İN İLHAMİYLE
Ne zaman düşünsem sizi titrerim,
Yaslı dağlar, yüzü gülmeyen dağlar!
Bu dağlar içinde bir yer var derim,
Orada kaybolan bir ses var, ağlar.

Neden hiç çıkmıyor içimden bu ses
Tipi, çığ, fırtına... Donar her nefes,
Yine bu ses ağlar, işitmez herkes,
Beni kıvrandırır, inletir, yakar.

Hey bu dağlar yalçın, karanlık, derin!
Ne bir geçit verir ne sıcak bir in.
Gün battığı zaman sarp tepelerin
Üstünden bir kartal geçer, o kadar...

AHMET KUTSİ TECER

***

KIR UYKUSU
Ne hoştur kırlarda yazın uyumak!
Bulutlar ufukta beyaz bir yumak,
Ağaçlar bir derin hulyaya varmış,
Saçında yepyeni teller ağarmış.
Baş yorgun, yaslanır yeşil otlara,
Göz dalgın, uzanır ta bulutlara.
Öğleyin bu uyku bir aralıktır,
Saf hava bir kanat gibi ılıktır.
O zaman gönülde ne varsa diner,
Yüzlere tülümsü bir buğu iner.
Erirken sıcakta yaz kokuları,
Ne hoştur, ne hoştur kır uykuları!

AHMET KUTSİ TECER

***

KONYA DESTANI
Sabahtan vardım Konya'ya
Baktım cihana uyanık.
Kimi binek, kimi yaya,
Baktım meydana uyanık.

Şehirde herkes ayakta,
Kepenkler kaldırılmakta.
Asker, mektepli sokakta,
Baktım her yana uyanık.

Sabahtan akşama kadar,
Didinir, terler, çabalar.
Uyanık bütün babalar,
Oğul, kız, ana uyanık.

Konuşursan bir kelime,
Kavuşursun bin selama,
Lafında şive var ama,
Fikirde mana uyanık.

Karatay, İnceminare,
Dolaştım hep birer kere.
Her köşeye, her esere,
Bakındım rana uyanık.

Alaiddin tepesi'ne,
Çıkdım tarihin sesine.
Selçukların türbesine,
Baktım, amenna, uyanık.

Baktım tarihe, zamana,
Baktım Alaiddin Han'a,
Baktım o büyük insana,
Kılıç Arslan'a uyanık.

Görünmez bir debdebede,
Gönüllerden bir türbede,
Yeşil üsküflü kubbede,
Uyur Mevlana, uyanık.

Tecerim bu nasıl hülya,
Uyanıkken gördüm rüya,
Eski Konya, Yeni Konya,
Göründü bana uyanık.

AHMET KUTSİ TECER

***

NERDESİN
Geceleyin bir ses böler uykumu,
İçim ürpermeyle dolar:-Nerdesin?
Arıyorum yıllar var ki ben onu,
Âşıkıyım beni çağıran bu sesin.

Gün olur sürüyüp beni derbeder,
Bu ses rüzgârlara karışır gider.
Gün olur peşimden yürür beraber,
Ansızın haykırır bana:-Nerdesin?

Bütün sevgileri atıp içimden,
Varlığımı yalnız ona verdim ben.
Elverir ki bir gün bana, derinden,
Ta derinden, bir gün bana "Gel" desin.

AHMET KUTSİ TECER

***

ORDA BİR KÖY VAR UZAKTA
Orda bir köy var, uzakta,
O köy bizim köyümüzdür.
Gezmesek de, tozmasak da
O köy bizim köyümüzdür.

Orda bir ev var, uzakta,
O ev bizim evimizdir.
Yatmasak da, kalkmasak da
O ev bizim evimizdir.

Orda bir ses var, uzakta,
O ses bizim sesimizdir.
Duymasak da, tınmasak da
O ses bizim sesimizdir.

Orda bir dağ var, uzakta,
O dağ bizim dağımızdır.
İnmesek de, çıkmasak da
O dağ bizim dağımızdır.

Orda bir yol var, uzakta,
O yol bizim yolumuzdur.
Dönmesek de, varmasak da
O yol bizim yolumuzdur.

AHMET KUTSİ TECER

***

TABİAT ODAM
Severim kırlarda ben yaşamayı,
        On iki ayı.
Severim kırların yeşil göğsünü,
        Bütün süsünü.

İstemem başımın üzerinde dam,
        Tabiat odam.
İstemem topraktan başka bir yatak,
        Kehkeşanlar tak.

Kuşlardan savrulan bir incecik tüy,
        Üstümde örtü.
Ve aydan kırpılan bütün yıldızlar,
        Rüyamda kızlar.

Her sabah neşeyle uyanan bir eş,
        Koynumda güneş.
Dallarda ötüşen kuşlar kabilem,
        Bilmezler elem.

Ağlarsak bizimle beraber olur,
        Hemşirem yağmur.
Sızlarsak bizimle beraber sızlar,
        Kardeşim rüzgâr.

İsteyen toplasın binlerce arşın,
        Karlardan kışın.
Mutlaka öptürür bağlarda temmuz,
        Çıplak bir omuz.

Severim kırlarda ben yaşamayı,
        On iki ayı.
Severim kırların yeşil göğsünü,
        Bütün süsünü.

Ölürsem istemem ne yas, ne kefen,
        Ne başka bir fen.
Üstümden kalkmasın çimen, çiy, yosun,
        Ruhum uyusun.
       
AHMET KUTSİ TECER

***

Cennette değiliz ama dünyayı cennete benzetmeye çalışıyoruz. Oysa cennet sonsuzluktur, dünya ise sonu olan mekân.. Sonu olan mekânda her şey sona erer; bu yazı da. Gelecek Pazar bir başka şairimizle karşınızda olacağım. Her ne kusur işlediysem af ola. Soğuk bir içecek serin bir köşe arayışı içinde geçecek hafta sonu bile olsa dinlenmeye engel değil ya. Bu hafta sonu tatilide varsın dinlenerek geçsin. Hoşça kalın.



Yayın Tarihi09.08.2015

ÇOCUKLAR GENERAL ANNE BABALAR EMİRERİ 2

* Cep telefonu yoktu ve hiç kimse nerelerde gezdiğimizi bilmiyordu. İnanılmaz... şimdi kim olursanız olun nerde olduğunuza, kimle olduğunuza, ne yaptığınıza kadar her şey biliniyor. Bu artık kul ile Allah arasında olmaktan çıktı. 
* Okul öğlen bitiyordu... Ve öğlen yemeği için evimize geliyorduk.

* Bir sürü yaramız, kırılmış kemiğimiz ve kırılmış dişimiz vardı, fakat hiçbir zaman birileri bu yüzden mahkemeye verilmiyordu. Kendimizden başka kimse sorumlu değildi. Çocuktur bu, hayatı düşe kalka öğrenecektir. Sonra çocuklar orda kavga eder, orda barışırlar. Onlar için boşuna kavga edilipte başlar belaya sokulmazdı.
* Bolca tatlılar ve tereyağlı ekmekler yiyorduk, ve gerçek şekerli içecekler içiyorduk ve hiç kilo sorunumuz olmazdı - çünkü hep dışarıda oynardık, aktif olarak... yorgunluktan gücümüz biterdi ne olduğunu anlayamazdık. Oyunlarımız ancak o zaman biter, evin yolunu tutardık.
* Dört çocuk bir limonatayı paylaşabiliyorduk... aynı bardaktan içebiliyorduk, ve kimse bu yüzden ölmüyordu. Bağışıklık sistemimiz müthiş çalışıyordu. Her mikrop vücudumuza giremez, her şey bizi öyle kolay hasta edemezdi.
* Playstation, Nintendo 64, X boxes, Vídeo oyunlarımız, 99 kablolu kanalımız , Dolby surround, Cep telefonumuz, Bilgisayarımız, Internet de Chat odalarımız YOKTU.
onun yerine ARKADAŞLARIMIZ vardı bolca! Mevsimlik oyunlar oynardık. Çember çevirir, topaç (dandelik) yuvarlar, yakartopla taşları düşürür, uçurtma uçurmak için koşar, saklambaç oyununda bulunmamak için en akla gelmez yere saklanırdık. Tabii daha sağlıklı büyür ve obez olmazdık.

* Yürüyerek veya bisiklet ile uzakta oturan arkadaşlarımızı ziyaret edebiliyorduk, kapılarını çalıp hatta çalmıyarak içeri girip onları oyun oynamaya çağırabiliyorduk! Anne ve babalarımızın ulağı olarak haber götürüp haber getirirdik. Bir koşu bakkala gider ekmek gazete alır gelirdik. Komşuya gidip, müsaitseniz annemler size oturmaya gelecekler dememiz istenirdi bizden, bizde komşu gezmelerinin randevu düzenekliğini gönüllü yapardık. Çünkü orda ev yapımı mevsimlik içecek ve yiyecekler olurdu. İkindi üzeri nede güzel giderdi.

* Evet dışarda, o acımasız korkunç dünyada! Korumamız olmadan! nasıl mümkün oluyordu bu? Annelerimiz bizim yetişmemiz gerektiği gibi yetiştirirlerdi. Bize uygun olmayan rollere sokup beklentiler içine olmazlardı.Erkeksek erkek gibi kızsak kız gibi olmamız istenirdi. Tek kale üzerine maç yapardık ve birisi takıma alınmadığında psikolojik travma oluşmuyordu ya da dünyanın sonu gelmiyordu. En fazla arkadaşlımıza küser, maç sonunda barışırdık.
* Bazı öğrenciler diğer öğrenciler gibi başarılı değildi ve sınıfta kalabiliyordu. Fakat bu yüzden kimse Psikoloğa ya da Pedagoğa gönderilmiyordu. Kimsede Dislexia, konsantrasyon sorunu veya hiperaktivite yoktu, basitçe o okul yılını tekrarlıyordu.
* Özgürlüğümüz, üzüntülerimiz, başarılarımız, görevlerimiz vardı...ve bunlar ile yaşamayı öğreniyorduk.

Soru: nasıl oldu da bütün bunlara rağmen hayatta kalmayı başardık?
Ve daha da önemlisi kendi kişiliğimizi bu şartlar altında nasıl oldu da geliştirebildik? Dirençliydik, azimliydik. Öyle kolay kolay yıkılmazdıkta ondan. İdeallerimiz, ülkülerimiz vardı bizim.

Şimdiki çocuklar büyük bir ihtimalle bizim yaşama biçimimizi sıkıcı bulacaklar. Ama onlar bilmiyorlar bizler çok güzel ve mutlu yaşadık!

Bakmayın çocukların mutsuzluğuna. Mutlu olmayı bilmiyorlar ki... nasıl bilsinler? Ne istedilerse verildi. Yok kelimesini, hayır kelimesini duymadılar. Sadece telefon şirketlerinin kazancını arttıran 10.000 sms ve facebook’la uzaktan uzağa konuştukları arkadaşlıklar, sanal dünyalar edindiler. Dünyanın oyun ve eğlenceden ibaret olduğu duygusunu kazandılar ne yazık ki.. Çocuklar general, anne-babalar emir eri oldular. Onları bu hale teknolojiyle birlikte anne baba olarak biz getirdik.



BİTTİ


Yayın Tarihi07.08.2015

ÇOCUKLAR GENERAL ANNE BABALAR EMİRERİ 1

Geçen zamanlara bakıp geçirdiğimiz değişimden korkar oldum. Teknolojik gelişmeye karşı değilim elbette, ama (biz yapmadığımız halde) ödediğimiz bedel çok büyük. İnsanlığımızdan, onurumuzdan, özgürlüğümüzden ödüyoruz ve bunun farkında değiliz. İstiklal savaşı yapmış, yerin altında kefensiz yatan kahramanların biz torunlarına kaçış yok, kıskıvrak yakalandık. Bu konuda modernliğe uyumluluk adına herkes yaptıklarından sorumlu ve suçludur. Bir moda halinde esen rüzgâra önce aç gözlü anneler, ardından modern erkek görünümlü babalar kapıldılar. Modernlik adı altında ailelerde ast üst ilişkisi kalmadı. Çocuklar general, anne-babalar emir eri oldular. Oysa (Amerikalı sinema yönetmeni ve oyucusu, son döneminde karakteristik sesiyle söylediği parçayla tekrar gündeme oturan) Orson Welles’in şu şarkısı sizce önemsiz midir? “I know what it is to be young.”

İngilizcesi şöyle:
I know what it is to be young / But you don't know what it is to be old / Someday you'll be saying the same thing.
* 
Anlamıda şöyle:
Ben genç olmanın ne olduğunu biliyorum / Fakat sen yaşlılığın ne olduğunu bilmezsin / Bir gün, sende aynı şeyleri söylüyor olacaksın.
*
Evet bir gün herkes aynı şeyleri söyler oluyor ama iş işten geçtikten sonra.. şimdide iş işten geçiyor nerdeyse, hatta büyük şehirlerde geçti bile.
Nerden bunu anlıyoruz; gençlerin tavırlarından, büyükleri makaraya sarmalarından.

İşte örnek: 
50 - 60 - 70 - 80' li yıllarda mı büyüdün? Nasıl oldu da hayatta kalmayı başardın?

O zamanlar belki veremden ölüyorduk, ama kanser bu kadar yaygın değildi, tarım ürünleri hormonla tanışmamış, genetikleri değiştirilmemişti. Sanayi atıkları havaya, suya, toprağa karışmamıştı. Yediklerimizin, içtiklerimizin kendine özgü koku ve tatları vardı.

* Arabaların emniyet kemeri, kafalıkları ve kesinlikle hava yastıkları yoktu. Ama yollarda bu kadar kalabalık değildi. Nüfusa bağlı olarak araba sayısı artmıyordu. Her meslek gibi şoförlüğünde bir saygınlığı vardı, en azından ayağa düşürülmemişti.

* Arka koltuk tehlikeli değil de eğlenceliydi. Evin salonunda seyahat ediyorduk sanki. Kardeş çekişmeleri ile neşe dolardı içerisi. Şimdiki gibi her kulakta bir kulaklık, uyku getiren bir sessizlik kaplamazdı ortalığı.

* Bebek yatakları ve oyuncaklar renkliydi. Ya da en azından kurşunlu, muhtelif zehirli maddeler ile boyanmıştı. Ama bebekler anneye bakarlar, ay gibi yüzleriyle gülümserlerdi o arabalarda. Anneler çocuklarını vapura binerken denize, kaldırıma biner veya kaldırımdan inerken yola düşürmezlerdi. 40

* Prizlerin, araba kapılarının, ilaç şişelerin ve kimyasal ev temizleyicilerinin üzerinde çocuk kilitleri yoktu... belki bu yüzden kolay ölüyorduk. Ama Çin yapımı ucuz işçilik ürünleri piyasaya girmemiş, bu yüzden yapay kumaşlardan ve kanserojen boyalarla boyanmış elbiseler henüz giymiyorduk.

* Kasksız bisiklete biniliyordu. En fazla bir ağaca çarpılırdı. Yollarda caddelerde arabadan çok ağaçlar vardı.

* Steril su şişelerinden değil de bahçe hortumundan yada muhtelif başka kaynaklardan su içiliyordu... tek şartı terli olmamaktı. Suyu kimden isteseniz bedava verirdi.

* Oyun oynamaya çıkmanın tek şartı hava kararmadan önce eve dönmekti. Eve dönüp akşam yemeğini yedikten sonra (kimi zaman yemeği bekleyemeden) yorgunluktan uyur, şimdiki gibi sabahlara kadar faltaşı gözlerle geceyi bitirmez, gün ışıyanca yatağa girmezdik.

* Cep telefonu yoktu ve hiç kimse nerelerde gezdiğimizi bilmiyordu. İnanılmaz... şimdi kim olursanız olun nerde olduğunuza, kimle olduğunuza, ne yaptığınıza kadar her şey biliniyor. Bu artık kul ile Allah arasında olmaktan çıktı.

* Okul öğlen bitiyordu... Ve öğlen yemeği için evimize geliyorduk. Sınıflar kalabalıktı gene, öğrenciler gene haytaydı, ama dostluk arkadaşlık çok değerliydi. Hiç kimse, eviyle okulu arasındaki 100 metreyi servis aracıyla katetmiyordu.


DEVAM EDECEK


Yayın Tarihi05.08.2015

ENGELLİNİN YALNIZLIĞI PAYLAŞILMAZ (MI?)

Üç yıl önce yazdığım bir yazıyı bugün tekrar veriyorum. Sonunda yazıyı konu edinerek söyleyeceklerim var.
*
Büyüklerimizden duymuştum; “evlere şenlik” derler ve bir ölüm haberi verirlerdi. Bu çelişkili cümleye önceleri anlam veremezdim. Yıllar sonra ölüm haberleri dinleyen kişiye iyi dilek dileyerek verildiğini öğrendim. Evet “evlere şenlik” dün bir arkadaşımın babası öldü. Arkadaşım bir engelli. Annesini yedi yıl önce kaybetmişti. Şimdi işte arkadaşım yapayalnız kaldı. Biri kız biri erkek iki kardeşi var; iki düşman. Onu daha çok üzeceklerinden korkuyorum.

Otuz yedi yaşındaki arkadaşımı ondört yaşındayken erkek kardeşi silahla yanlışlıkla vurmuş. Ben tanıdığımda tedavi süreci bitmiş, hayata yeni durumuyla tutunmaya çalışıyordu. Çok mazbut, çok terbiyeli, eli yüzü düzgün, kibar ve birazda mahcuptu. Öyle her lafa atılmaz, sormadan pek konuşmazdı. Göreni mutlaka etkileyen bir yapısı vardı. Derneğin hepimiz kadar onunda gelişmiş birey olmasında katkısı oldu.

Annesi rahmetli üzerine titrerdi. Her türlü etkinlikte onu yalnız bırakmazdı. Allah için arkadaşım da pek mahirdi. Resim yapma yeteneği vardı. Daha sonra bunu gravüre çevirerek gravür sanatçısı olmuştu. Ama sanat yeterince kazanç sağlamıyordu. Annesinin ölümünün ardından bir sürü iş baş vurusunda bulunmuştu. Başvurular arasında Şeker Fabrikasıda vardı, sonunda ona girmeyi başardı.

Babası bir kere pazaryeri buluşmamızda oğlunun kendi parasını kazanmasına çok sevindiğini söylemişti. “O genç, parasıyla ne isterse yapsın”.. demişti.  Bir iki hafta sonrada babasının düşüp boynunu kırdığını öğrendim. Yatalak olmuştu.. babasına bir bakıcı kadın tutmak için az uğraşmadı. Devlet bu iki sakata yardım edeceğine köstek oluyordu. Bir hakimle kurduğu temasta hakim  bey “senin sorunun beni ilgilendirmez ne halin varsa gör” demişti. Gördü: bir bakıcı bulup babasına hizmet verilmesini sağlamıştı. Devlete sırtını dayamadan kendi imkânlarıyla bakıcı ücretini ödedi.  Oysa devlet engellisine, malülüne, yaşlısına kim sorarsa sahip çıkıyordu.

Yaşamdan yılmıştı. Onun için yaşamak bir mecburiyetti. Oysa kendine özgü düşüncelerle yaşam onun içinde güzel şeydi. Sonradan engelli olmak kolay şey değildir. Gezer koşarken birden bire durmak insan psikolojisinde büyük yıkımlara yol açar. Kendine güveniyle bunu aşmıştı.

Babası sakatlanıp yatağa düşmeden önce okçuluk sporuna başladı. Milli olacak düzeye kadar geldi. Ülke içinde çeşitli dereceleri var. Otomobil sürme merakını eskiden beri bilirim. Bir yarışmada geçirdiği kazayla ölen Brezilyalı ünlü yarışçı Anton Senna’yı çok beğenirdi. Tek hayali karada 250 km üstünde sürat yaptığını görmek. İsterse ölüm bu süratin ucunda olsun, fark etmezdi. Almanya’dan engellilere otomobil getirerek ticaret yapan dernek aracılığıyla tanıdığımız birinden wolksvagen passat 2 kapılı getirtip satın aldı. Daha önce ehliyet almıştı, yol tecrübesi yoktu sadece. Onu 3 günde aştı. Yurt içindeki okçuluk yarışmalarına otomobiliyle gidip gelmeye başladı. Tekerlekli sandalyesinin tekerlekleri portatif. Arabasına binerken onları çıkarıyor, tekerlek ve arabasının gövdesini katlayarak arka koltuğa koyuyor, ineceği zaman bunları teker teker çıkarıp tekerlekli sandalyeyi kuruyor öyle iniyor. Kol kasları epey güçlü. Ben onun yaptıklarını yapamam. Allah bana ayakta durma şansı vermiş, ona kol gücü.

Herkesin engelliliği farklı farklı. Hiç kimseninki aynı değil. Hatta aynı tıbbi tanımla tanınan engelliler bile birbirinden derece olarak mutlaka farklıdır. Buda halkın ilgisini çekiyor tabii. Ondan sonra gelsin sorular..

Biz engelliler çok densiz sorulara muhatap oluyoruz. Mesela bana gusül abdesti bilip bilmediğimi soranda çıkmıştı, cinsel yönümü soranda.. bir keresinde trafik kazasıyla ayağını kaybetmiş, proteziyle yürürken görseniz engelli diyemeyeceğiniz birisi yazıya konu olan arkadaşıma tuvalet durumunu sordu, sondayla idrar sorununu aştığını öğrenince işi azıttı büyük abdestide sordu. Sorarken bende ordaydım. Kulaklarıma inanamadım ve çileden çıktım. Bir insanın özeli kimi ne kadar ilgilendirmeli? “Ben şikâyet etmedikçe benim çektiklerimden size ne? Bu arkadaşımızı bu kadar rencide etmeye kimin hakkı olabilir?” dedim. Pişkince “öğrenelim yahu, günün birinde belki lazım olur” dedi. Sanki hayatlar başka hayatlara eklenebilirmiş gibi. Oysa az önce dediğim gibi “herkesin engelliliği farklı” . Aynı engelli türlerinde bile bir durum bir diğerine uymaz.

Her insan gibi engellide aşık olur. Bu arkadaşımda oldu. Hemde hiç özrü olmayan birine. Görünüşte hanımefendi kızımızda arkadaşıma aşıktı. Ben inanmadım. Ne kadar yakışıklı olursa olsun gelecek sunma ümidi olmayan biriyle yaşamak kolay iş değildir. Heyecanlar geçip duygular azaldığında gerçek ortaya çıkar. Yanılmamışım; hanımefendi küçük bir çevreden büyüyen bir kente kaçış aracı olarak arkadaşımı kullanacaktı. Bir başkası ise olayın cinsel boyutunu merak etti. Göğsünden aşağısı duymayan arkadaşıma çok lazımmış gibi ereksiyon halini sormuş. Bunu duyduğumda kan beynime çıktı. Ortalık yerde o da duysun diye yüksek sesle “şu gönüllü kurtarıcılardan kurtulsak kesin kurtuluruz da, bu kurtarıcıları nasıl kurtarmalı” dedim. O da pişkin çıktı. Toplum dayanışması diye bir şeyler geveledi durdu.

İşte bu evrelerden geçen arkadaşım şimdi yapayalnız kaldı. Bir keresinde kendisinin iş saatlerinin 8 saat görünmesine rağmen “sabah kalkıp akşam yatana kadar geçen sürede en az 15 saat oturmak zorunda kalıyorum” demişti. “Artık kalça kemiklerim şekil değiştirdi. Kalçamda çıkan yaralar zor iyileşiyor. Pazar bende, market bende. Fatura ödemeler bende. Akşama eve girdiğimde babam beni bekliyor oluyor. Evelden bana yardım eden adam gözlerimin içine bakarak gözleriyle yardım istiyor. Bir iki söz edelim diyorum bakmışsın uyku saatini geçmişsin. Hiç yardımcım yok! Bütün yükü tek başıma kaldırmaktan çok yoruldum” diye eklemişti.

Bugün (yazıyı bir gün önce yazdım, bu satırları siz okurken dün toprağa verilmiş olacak.) babasını toprağa vereceğiz. Hayat o zaman arkadaşım için dahada zor olacak. Yalnızlık zor şey çünkü. Paylaşılmaz.

*
O engelli arkadaşım geçen üç yılda kardeşleriyle barıştı. En azından kapısını açacak birileri var artık. Ama hayatın yükü tek başına omuzlarında. Çalışmaya gücü daha fazla yetmedi. Sürekli oturmaktan omuriliğe binen yükün artması, ayrıca kalçalardaki açılan yaraların geçmemesi nedeniyle işten çıktı. Babasından bağlanan SSK maaşıyla hayata tutunmaya çalışıyor. Yalnızlık derdi sürüyor tabii. Engellinin bence en büyük sorunu yalnızlıktır. Ne kadar mahir olursanız olun, ne yemekler yapmayı bilirseniz bilin, değil yemek yemek, içtiğiniz bir bardak çayın bile yalnız başına içildiğinde tadı yok. Sofralar kalabalıkla güzel.
Devlet ve toplum ne verirse versin, yalnızlık giderilmedikten sonra hayatın tadı olmaz. Yalnızlık konusu engellilerin şanssızlığıdır. Ayrıca sözü edilmesi gereken bir konudur. Yaşlılıkta binince bu normal insanla kıyaslanmayacak kadar ağır sorunlar getirir işin doğrusu.
          


Yayın Tarihi03.08.2015

ŞAİRLERİN ŞİİRLERİYLE SÖYLEDİĞİ

Dört mevsim yaşardık eskiden, şimdi iki. Geçiş süreleri neredeyse yok! Mevsimler doğrudan doğruya ya yaz oluyor, yada kış. Mevsim dönemlerinde havalar eskisinden fazla ısınıyor veya soğuyor. İyi güzelde biz soğutucu klimaları niye icat ettik? Eski reklamlarda “göğü ısıtamazsınız” sloganı vardı üstelik, çok şükür henüz aklımızda, unutmadık! Öyleyse göğü klimalarla soğutamazsınız reklam filmi de çekilebilir. Çekilmez mi? Oturduğumuz yeri soğutamayız ya. Hem bizim doğamıza aykırı. Ne göğü ısıtabiliyor, nede soğutabiliyoruz madem, renklendirelim o zaman. Bu pazarı renklendirmek için Küçük İskender adlı bir şairimizi sizlere seçtim.

Her zaman ilginç yazar ve şairleri, ilginç besteci ve müzisyenlere karşı bir ilgi duymuşumdur. Sanatın her dalında “yaratıcı”, “farklı” zihniyetlere önem vermişimdir. Küçük İskender, Murathan Mungan gibi şairler benim için bu tanımlamalara uygun şairlerdir.

Bugünkü şairimizin bir çok şiirini buraya koyamıyorum. Öyle netameli şiirleri varki.. hepsini beğenmek zorunda değiliz elbette. Beğenmemekte onun şairliğine gölge düşürmez.

Neyse, şiirlerine geçmeden önce kendisini bir tanıyalım. Onun hakkındaki kısa tanıtım yazısını sunuyorum.
  
28 Mayıs 1964’te İstanbul’da doğdu. Kabataş Erkek Lisesi’ni bitirdi. Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’nde beş yıl okuduktan sonra ayrıldı. Bir süre de İstanbul Üniversitesi Sosyoloji Bölümü’nde öğrenim gördü. 1985 yılından itibaren çeşitli edebiyat dergilerinde şiir ve yazıları yayımlanmaya başladı. İlk ve uzun şiirleri Adam Sanat Dergisi'nin hemen her sayısında yer aldı. Temalarında alışılagelmişin kimi kez tam karşısında yer alan, polemikçi, başkaldırıcı şiiriyle sadece 1980'li yılların değil tüm Türk şiirinin en gözüpek şairi. Fazlaca karışık ve yer yer fazlaca uzun ve çoğaltımcı şiiri özgün çarpıcı başarı düzeylerine de ulaşabiliyor. Geleneksel yöntemler kullanarak yazdığı divan tarzı şiirleri, gazelleriyle de dikkat çekiyor. 

...

ARTIK KALBİM YOK

artık kalbim yok ağladığımda sana
düşündüğümde seni artık kalbim yok
seni anlatırken birilerine, atmıyor kalbim
atmıyor kalbim seni gördüğümde rüyalarımda
istediğin gibi yaptım; artık kalbim yok !
küçük bir velede verdim onu, oyuncak niyetine
fırlattım attım doyursun karnını diye bir sokak
köpeğine
suda sektirdim bir kiremit parçası gibi
ve bekledim batmasını
bekledim batmasını yanan bir gemi
nasıl ağlayarak denize dökülürse

istediğin gibi yaptım; artık kalbim yok!
artık kalbim yok baktığımda eski resimlere
özlediğimde seni
arta kalmış bir kalbim yok!
YOK!

Küçük İskender

***

AY

Yürek kemiğiyle lades tutuşuyor iki çocuk!
misafir oyuncu bir terkediş biçimi
ile ellerim vücudunun prömiyeri!

Aynı ahır adına koşan acılarımız var bizim!
amatör balıkçının leğeninde iki istavritiz seninle
ölüme beş kala ölümle canlı telefon bağlantısı kuran!

dibi senin aşkında gizlenen kırılgan bir aysberg bu tufan !

Küçük İskender

***

BİR GECE ŞAH’ESER İMPARATORU FUZULİ
BİR DELİKANLILIK YAPTI İSE BEN BUNU YAZDIM

beni bir pazar gecesi siyanürle vurun!
gölgemi bir vapurun saadetine vermişken,
zeki müren'den hicaz makamı şarkılar dinlediniz
ama dönüp arkama bakabilmeliyim kaç kişisiniz
nerden gelmişsiniz neler giymişsiniz
elimde bir demet letafet çiçeği de,

tavanı kırmızı, duvarları beyaz badanalı
bir odada bir arada bir ara olmalıyız, hatırladınız
bıçak sapı gibi gülümsememe de izin vermelisiniz
- babam bana küstü, döv onu babaanne
çıngıraklı yılanlar almıştın hani bana yaşgünümde -
gerdanımda genç kızların çılgın tortusu ve soğuk su,
oramda buramda buram buram ilkaşk kokusu,
işte ben trenleri biraz da bu yüzden severim
ne çok severim bilemezsiniz

beni bir pazar gecesi siyanürle vurun!
palyaço makyajı yapmış olayım, gülün önce
amuda da kalkayım, telde de yürüyeyim filan
size nadide karanfil kolleksiyonumu göstereyim
kayısı gülü çocuklarımı, arılarımı da,
tenezzüllerimi, biliyorum:
zeki müren'den hiç şarkı dinlemediniz
radyoda jean-sebastian bach çalıyor, bakınız
cam pervazındaki baykuşun
yok bir ayağı da

Küçük İskender

***

BUNDESLADE

bir atlıkarınca yangını sonrası
isli, sıcak kemikleri çocukların.
-- çok tanrılı yalızlıkların
son akşam yemeği sofrası -- Toy siyah!

evcil kinler evcil hırslar besle bedeninde
ve körpe dakikalarda zor cinayetlerinin
ağzını kanla sil ağzını mor yakamozla yıka!

gözlerinde ve özlemlerinde bir yabacılaşma,
(oyuncak dudaklarımız plastik anılarımız var bizim
öyle hatırlıyorum)
kör paslı testereyle budadığım yüzün
dökülüyor avuçlarıma prizmatik
dökülüyor lunaparklarıyla senden. Neden
billur bir cinayetin her yerinde seksek oynardık?
yıldırım intiharlara paratoner ayyaşlıklarımız
kiremit dil parçaları kaydırırdık tükürüklerde
ve neden ipek tülbentlere örtülürdük sebepsizce?
kimdi o karakalem resmini yapan belleklerimizin
bastırılmış kağıttan yelkenlilere?

Küçük İskender

***

DE GÜLÜM

de gülüm! De ki: ela bir günde geleceğim
istanbul darmadağın olacak, saçlarım
darmadağın. Hepsi, darmadağın!
üzülme gülüm! Toparlanacağız, birlikte,
ayağa da kalkacağız, yürüyeceğiz de gülüm
hem de çelikten toprağını dele dele hayatın!

de gülüm! De ki: bitmiştir umut, bitmiştir
sevgi, bitmiştir güven!
güven bana gülüm!
sana bitmemişliği öğretecek, tattıracaktır
hasretten-hakikaten-ten değiştiren yüzüm!

göreceksin gülüm! Bekle!
hırslarımız, acılarımız gitgide ihanetlere
hainlere, ezilmelere alışacak..
göreceksin-sevinçten ağlayacaksın gülüm-ki
işte o vakit bana-doğrudur!-
şair olmak, seni sevmek pek çok yakışacak!

bak! şiirler var, mektuplar var, çocuklar var,
sokaklar var, kediler!
inan bana gülüm, ölüm yok bir tek! ölüm yok bize!
ölüm inananlar için sessizce
kara kapli kitaplardan çıkartılacak..
göreceksin gülüm! Bekle! Göreceksin!
artık hiçbir insan, hiçbir kavga ve hiçbirimiz
bu dünyada, yapayalnız, umarsız kalmayacak!

Küçük İskender

***

GAZEL

Bir sencileyin dil-ber-i ra'nâ bulunur mu
Bir bencileyin âşık-ı şeydâ bulunur mu

Uşşâk-ı belâ-keşlere âyîne ne hâcet
Sînen gibi mir'ât-ı mücellâ bulunur mu

Bir ben gibi tâ haşre kadar âşık-ı sâdık
Sultânıma ben söylemem ammâ bulunur mu

Bir iki üç ahbâb olup âh olmasa ağyâr
Âyâ o perî bir gece tenhâ bulunur mu

Bilmezsen eger kendini Leylâ'ya su'âl et
Bir sencileyin dil-ber-i ra'nâ bulunur mu

Küçük İskender

***

GECE KUKLALARI

çelişkili kuvvete dönen yapışkan bir ölü var
korkulan otobanın ortasında viraj yaratan.
bir dedektif hissiyle yaklaşırken dünyaya ay
toprak tutarken elini cetvelle çizilmiş suyun
gözlerini düşürmüş bir genç kız gibi mağrur
ve diken diken; arabanın bagajında bir ölü
var
direksiyondaki cesetle hayatı tartışan.

Küçük İskender

***

MOLEKÜL BUKETİ

el kararı bir
ruhla öperken seni
nesnenin tanrıyla atıştığı
uzun gözlere ait urlarda, bilemem
rolümüzdü bilgi;
el kararı bir
ruhla öperken seni
cismin hacimle seviştiği
ani panikatak şovlarında, bilemem
neredeydi yüzümüzdeki bitkinin kökü.

öğrendim, ki veda
ve kıymettir
ergeç birbiriyle vuruşacak olan, bilirim
renkler arasında adı onun da anılsın diye.
üstünkörü!

Küçük İskender

***

Bu pazarda sizlere seçtiğim şiirler bu kadar. Umarım benim ilginç bulduğum kadar sizde ilginç bulursunuz. Bir dahaki haftaya kadar hoşça kalın.



Yayın Tarihi02.08.2015