29 Eylül 2015 Salı

ŞAİRLERİN ŞİİRLERİYLE SÖYLEDİĞİ

Merhaba sevgili okurlarım. Bugün sizlere Türk Edebiyat Tarihi’ne “Bayrak Şairi” olarak adını yazdıran Arif Nihat Asya’yı tanıtacak, şiirlerinden seçtiklerimi sunacağım. Şairimiz 7 Şubat 1904’te İstanbul’a bağlı Çatalca’nın İnceğiz Köyü’nde dünyaya geldi. Babası Tokatlı Zîver Efendi, annesi Tırnova’lı Fatma Hanımdır. Bir aylıkken babası vefat etti. Akrabalarının himayesinde büyüyen şairimiz ilk öğrenimine köyünde başladı. Daha sonra İstanbul’a geldi. Önce Haseki Mahalle Mektebi’ne daha sonra Gülşen’i Maarif Rüştiyesi’ne devam etti. Yatılı olarak girdiği Bolu Sultanisi kapatılınca, Kastamonu Sultanisi’ne aktarıldı. Liseyi bitirdikten sonra, İstanbul Yüksek Öğretmen Okulu’nun Edebiyat Bölümü’nden mezun oldu. Milli Mücadele Dönemi’nde Ankara’da bulundu. Bu dönem onun şiire başladığı, Türklük ve vatan aşkı ile şiirler kaleme aldığı tarihlerdir.

Adana, Malatya, Edirne, Tarsus, Ankara ve Kıbrıs’taki liselerde edebiyat öğretmenliği yaptı. 1950-1954 arasında Seyhan (Adana) milletvekili olarak Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde bulundu. Milletvekilliğinden sonra tekrar öğrtemenliğe döndü. Ankara Gazi Lisesi edebiyat öğretmeni iken 1962’de emekliye ayrıldı. İstanbul’a döndü. Yeni İstanbul ve Babıli’de Sabah gazetelerinde yazılar yazdı. 

Şiirlerinde hece, arûz ve serbest vezinleri kullanan Arif Nihat Asya, nazmın her tür ve şekliyle eserler vermiştir. Fikrin ağır bastığı şiirlerinde milliyetçilik konusu büyük bir yer tutar. Çok renkli ve değişik biçimli şiirler yazmış olan Asya, son şiirlerinde biraz da mistisizme yönelmiştir. Şiirinde daima bir yenileşme çabası içinde olan şair, etkilerden uzak kalarak kendine özgü bol renkli şiir dünyasını yaratmıştır.
Şiir Kitapları: Heykeltraş (1924), Yastığımın Rüyası (1930), Ayetler (1936), Bir Bayrak Rüzgar Bekliyor (1946), Rubaiyyat-ı Arif (1956), Enikli Kapı (1964), Kubbe-i Hadrâ (1956), Kökler ve Dallar (1964), Emzikler (1964), Dualar ve Aminler (1967), Aynalarda Kalan (1969), Kanatlar ve Gagalar (1946), Kıbrıs Rubaileri (1964), Avrupa'dan Rubailer (1971), Kova Burcu (1967).

***

AĞIT...

Ağlayın, parmakları nur
Sularından kınalı kızlarım
Ağlasın Meraga göklerinden
Meraga'ya bakıp yıldızlarım

Yollara Kürşadlar uzanmış ölü
Ağlasın Akülke, ağlasın Sütgölü
Yiğitlerim uyur gurbet ellerde
Kimi Semerkant'ta bekler beni
Kimi Caber'de

Caber yok, Tiyanşan yok, Aral yok
Ben nasıl varım?
Ağla ey Tanrı dağlarıdan
İndirilmiş Tanrım

Şu yakın suların
Kolu neden bükülmez
Fırat niçin, Dicle niçin, Aras niçin
Benden doğar, bana dökülmez?

Ben ki ateşle konuşurdum. Selle konuşurdum
İdil’le Tuna’yla Nil’le konuşurdum
“Sangaryos”u “Sakarya” yapan
“İkonyom”u “Konya” yapan
Dille konuşurdum.

ARİF NİHAT ASYA

***

ANNE..

İlk kundağın
Ben oldum, yavrum;
İlk oyuncağın
Ben oldum.

Acı nedir
Tatlı nedir... bilmezdin
Dilin damağın
Ben oldum.
Elinin ermediği
Dilinin dönmediği
Çağlarda, yavrum
Kolun kanadın
Ben oldum
Dilin dudağın
Ben oldum.

Belki kıskanırlar diye
Gördüklerini
Sakladım gözlerden
Gülücüklerini...
Tülün duvağın
Ben oldum!

Artık isterlerse adımı
Söylemesinler bana
‘Onun Annesi’ diyorlar...
Bu yeter sevgilim bu yeter bana!

Bir dediğini iki
Etmiyeyim diye öyle çırpındım ki
Ve seni öyle sevdim sana
O kadar ısındım ki
Usanmadım, yorulmadım, çekinmedim
Gün oldu kırdın...
İncinmedim;
İlk oyuncağın
Ben oldum.. Yavrum
Son oyuncağın
Ben oldum...

Layık değildim
Layık gördüler
Annen oldum yavrum
Annen oldum!

ARİF NİHAT ASYA

***

BAYRAK

Ey, mavi göklerin beyaz ve kızıl süsü,
Kızkardeşimin gelinliği, şehidimin son örtüsü!
Işık ışık, dalga dalga bayrağım,
Senin destanını okudum, senin destanını yazacağım.

Sana benim gözümle bakmayanın
mezarını kazacağım.
Seni selamlamadan uçan kuşun
yuvasını bozacağım.

Dalgalandığın yerde ne korku, ne keder...
Gölgende bana da, bana da yer ver !
Sabah olmasın, günler doğmasın ne çıkar.
Yurda ay yıldızın ışığı yeter.

Savaş bizi karlı dağlara götürdüğü gün.
Kızıllığında ısındık,
Dağlardan çöllere düşürdüğü gün.
Gölgene sığındık.

Ey, şimdi süzgün, rüzgârlarda dalgalan;
Barışın güvercini, savaşın kartalı...
Yüksek yerlerde açan çiçeğim;
Senin altında doğdum,
Senin dibinde öleceğim.

Tarihim, şerefim, şiirim, her şeyim:
Yer yüzünde yer beğen !
Nereye dikilmek istersen,
Söyle, seni oraya dikeyim !

ARİF NİHAT ASYA

***

ÇOCUK VE AĞAÇ

Çocuk, çok sevdi ağacı...
Verirdi ona, her kış
Çiçekleri olaydı!

Ağaç, çok sevdi çocuğu...
Öperdi altın saçlarından
Dudakları olaydı!

Ve ona öptürmek için,
Eğilirdi yerlere kadar;
Yanakları olaydı!

Dökerdi önüne hepsini
Gümüşten, altından, sedeften
Oyuncakları olaydı!

Ve çocuk gittikten sonra,
Böyle kalır mıydı ağaç?
Ne olurdu onunda
Bacakları olaydı,
Ayakları olaydı!

ARİF NİHAT ASYA

***

DAĞLAR

Çekmece’den Maltepe’den ileri
Gitmemiş Sâdâbâd çelebileri
Alem tepesine Alemdağ derler...
Böyle bilmiş böyle yazmış eserler.

Dağlar var karanlık, dağlar var beyaz.
Korka korka eteğinden öper yaz;
Ağrıdağ, Babadağ, Gâvurdağ, Ilgaz
Kubbelerdir...dolaşır, aşılmaz.

Tendürük’te, Kop’ta Palandöken’de
Kurtların payı var gelip geçende...
Ki alırlar vermek istemesen de!

Dağlar var, tahtından inmeyen sultan
Dağlar var, yapılmış bundan, buluttan...
Dağlar var ki Bingöl, Binboğa, Süphan,

Medetsiz’ler, Mor’lar, Nur’lar, Yıldız’lar;
Karalar, Kızıllar, Bozlar, yağızlar...
Karla dolar ‘İmdat’ diyen ağızlar;
Yollar kesen, haraç alan dağlar var.

Bolkarda çamların sakızı damlar...
Ve bir yıldız düşer, tutuşur çamlar...
Bir kızıl şehrâyin olur akşamlar...
Tacı olan, tahtı olan dağlar var.

Tüter Sarıçiçek, burcu burcudur,
Akşamlar ya mor, ya turuncudur.
Ve kışın dünyanın öbür ucudur...

Sarkarken Cudinin karları dal dal
Bağdaş kuradursun yollara Karhal!
'Ferman padişahın, dağlar bizimdir;'
Dedi yerde bir kurt, gökte bir kartal.

Dönmez misiniz ey yolda kalanlar;
Yolcular, garipler, garip çobanlar;
Allahüekberde tekbir alanlar?
Ovalar, konaklar, yollar aşırı
Birbirini selamlayan dağlar var.

Dağlar var, batının yangınında kor...
Dağlar var; adları Nemrut, Balahor...
Kayışdağ kim, alemdağ kim oluyor?

Lakin ufukları görünce yoksul
Dağ yerine kubbe yapmış İstanbul;
Kurşun şamdanlarda mumlar fildişi...
Ki pırıltıları sularda pul pul.

ARİF NİHAT ASYA

***

D-III

Yatırırken bu sedef kakmalı şimşir beşiğe
Neyle kundakladılar Hazret-i Mevlânâ’yı?

Perdelerden taşırıp neyleri çığlık çığlık
Neyle kundakladılar Hazret-i Mevlânâ’yı.

Bir, ipekten ve köpükten yaratılmış yumuşak
Tüyle kundakladılar Hazret-i Mevlânâ’yı.

Kıyılardan, ovalardan dererek inciyle,
Çiyle kundakladılar Hazret-i Mevlânâ’yı.

Gece, mehtâbı elekten geçirip kirpikler
Ayla kundakladılar Hazret-i Mevlânâ’yı.

Mesnevî’sinde bir altın lüleden nûr akıtıp
Öyle kundakladılar Hazret-i Mevlânâ’yı.

‘Bu yürek durmayacaktır’ dediler.. esmâdan
‘Hay’la kundakladılar Hazret-i Mevlânâ’yı.

Sakalar doldurarak kırbaların Kevser’den
Meyle kundakladılar Hazret-i Mevlânâ’yı.

Ve açıp ağzını Nîsan Tası’nın Besmele’ler
Suyla kundakladılar Hazret-i Mevlânâ’yı.

Rûhlardan, kokulardan, durulardan duru bir
Şeyle kundakladılar Hazret-i Mevlânâ’yı.

Ulu Tûbâ’ların altında gönüller, eller
Böyle kundakladılar Hazret-i Mevlânâ’yı.

ARİF NİHAT ASYA

***

Bu hafta gene gönül telimizi titreten bir şairle; Arif Nihat Asya’yla birlikte olduk. Türkiye’yi Türkiye yapan sanatçıları, bilim ve düşün insanlarıdır. Ben hiç birini birbirinden ayırmadan hepsini hem seviyor hem okuyorum. Bir görüşün savunucusu olabilirim. Ama esas savunduğum görüş ülkemin bekası ve geleceği üstünedir. Bunun içinde yer alan her düşünceye saygı duyarım. Siyasi yelpazenin her kesiminden şair ve şiirlere yer vermemi bu açıdan değerlendirirseniz beni anlarsınız. Hoşça kalın.
  

Yayın Tarihi: 13.09.2015

YENİ DÜNYA DÜZENİ 2

Yeni Dünya Düzeni diye adlandırılan programı dilendirdiğim yazı dizimizin ilk bölümünü bitirirken;

“İşte yok edilmek istenen bu. Bunun finansmanını da sonradan olma ve aile tahakkümünde esirliklerini göremeyen halka sahip petrol zengini devletlere yaptırıyorlar. Yani milli benliğinden uzak, küçük küçük parçalara bölünmüş, kültürsüz, cahil toplumlar oluşturularak bir medeniyet yok ediliyor. Arap baharı denen oluşumda bunun için yapıldı, bizde süren terörde bunun için sürüyor.”

Demiştim. Kaldığımız yerden sürdürelim.

*

Modern toplumların oluşumunda üretim tarzının önemli rol oynadığını biliyoruz. Kapitalizm ve sosyalizm olarak ortaya çıkan, zamanla kapitalizmin lehine gelişen bu üretim tarzı bu günde sorgulanacak düzeydedir. Gelgelelim konu bu yönüyle ele alınacağına modernizmin yerini almaya çalışan postmodernizmin, yani yeni modernciliğin getireceği açmazlarla karşı karşıya kalıyoruz.

Küreselleşme denen afet kapitalizmin ileri aşaması olan tekelci kapitalizmin dayatmasıdır. Bugün şirket evlilikleriyle yaşanan çeşitlilik bunu önlüyor görünsede aslında oraya varışı gerçekleştiriyor. Konuyu inceleme amacıyla sözü dallandırmadan öze dönelim. Yazarının kim olduğu belirtilmeyen bir yazıdan şu satırlar bize olanları nede güzel anlatıyor bakar mısınız?

“Ancak göz ardı edilemeyecek olan gerçek ise küreselleşme felsefesinde, postmodernizmle modernizmin değerlerinin hedef alınmasıdır. Bu bağlamda küreselleşme ulus, ulus devlet ve ulus devlete dair kurumları reddetmekte, bireyi ulusal kimliğinden koparmayı ve ulusal yapıları parçalamayı hedefleyen uydurma mikro milliyetçilikler yaratılmaktadır.
Ancak özellikle gelişme sürecindeki ülkelerin hala ulus devlet kimliğini muhafaza edilmesini sağlayan bazı temel fonksiyonlardan vazgeçmedikleri görülmektedir. Bu fonksiyonlar; demokratik yönetişim ve hukukun üstünlüğü, dış ilişkilerde bağımsızlık, ekonomik politikalarda bağımsızlık, refah toplumu ve sosyal bütünleşme şeklinde başlıklandırılabilmektedir.”

Yani hukukun üstünlüğü kuralını kimse takmazsa küresel sermayenin istediğinin bu olduğunu kabul etmemiz pek zor olmayacak. Ekonomik bağımsızlıkla demokratik yönetim birbirinin ayrılmaz parçası. Hukukun üstünlüğü kalkarsa önce ekonomik bağımsızlık, ardındanda siyasi bağımsızlık gider. Ardından kültürsüz mikro milliyetçilikle de eşyanın tüketicisi oluruz, efendilerde bizi o ürünlere mahkûm edenler olur.

Devam edelim mi?

“Demokratik yönetişim ve hukukun üstünlüğünden kastettiğimiz, ülkede varolan politik gücün kurumlaşma ve uygulanmasında tek yetkili olmasıdır. Ayrıca aynı politik güce sahip olan ülkenin dış güvenlik ve dış ekonomik ilişkilerde de bağımsız olarak hareket edebilmesidir.
Ancak bu süreç mutlaka ülkenin bağımsız şekilde ekonomik ve finansal politikaları da uygulayabilmesine imkân verecek şekilde oluşturulmalıdır. Bununla birlikte ülke kendi yapısına uygun istihdam, sosyal güvenlik ve gelirin yeniden dağıtımı politikaları uygulayabilmelidir. Son olarakta ülke sınırları içerisinde sosyal bütünleşmeyi sağlayacak şekilde kültürel ve etnik farklılıkları bütünleştirecek politikalar uygulaması gerekmektedir.
Burada söz ettiğimiz sosyal bütünleşmeyi sağlarken toplumların akültürasyona maruz kalmamasına dikkat edilmelidir.”

Bazı yapılan araştırmalarda da ortaya konulduğu gibi küreselleşme ulus devletin sonunu getirmekte veya hiç olmazsa gücünü azaltmaktadır. Araştırma sonuçlarına göre küreselleşme ile beraber öncelikli olarak etkin politik iktidarın alanı farklı güçler tarafından paylaşıldığını ortaya koymaktadır. Ayrıca ulus devlet yönetimlerini kendi insanları için doğru ve uygun olan politikaları uygulayacak tek mercii olmaktan çıkarmaktadır.




DEVAM EDECEK


Yayın Tarihi: 11.09.2015

YENİ DÜNYA DÜZENİ 1

Yeni dünya düzeni söylemini çok duydunuz. Yeni Düzen, Yeni Dünya Düzeni, Küreselleşme adlarıyla kulaklar o kadar çok doldu ki, ister istemez bir alışkanlık oluştu. Bu alışkanlık “Yeni” kelimesinin anlamındaki çekici çağrışımdan da kaynaklanıyor. Her “yeni”liğin ilgi çekmesi gibi..

Bu “yeni” ilgi çekmeli mi? “Yeni”likten ne zarar gelir?

“Yeni”likten zarar gelir mi gelmez mi, şu satırları okuduktan sonra karar verin derim.

“Küresel bir değişimin eşiğindeyiz!
Beklentimiz tam zamanında gelecek bir bunalımdır.
Uluslar Yeni Dünya Düzenini o zaman mecburen kabul edeceklerdir. Bugün dünyada 200 civarında olan devlet sayısı yakın gelecekte bine çıkacaktır. Dünyada ulus devletlerin modası geçmiştir. Gelecekte devletler finans sektörü tarafından idare edildiğinde dünyaya barış ve huzur gelecektir.
David Rockefeller”

Coğrafyamızdaki kavgalar ve çatışmalar işte bunun için yapılıyor. Ülkemizin içinde bulunduğu karışıklık bu yüzden var. Şimdi bu yeniliğe heves duyun isterseniz. Bu parçalanma nedeni bile olabilir. Yukardaki satırlarda okudunuz; “Bugün dünyada 200 civarında olan devlet sayısı yakın gelecekte bine çıkacaktır. Dünyada ulus devletlerin modası geçmiştir.” diyen David Rockefeller.

Kim bu Rockefeller?
Amerikan merkez bankası FED’in sahibi.
Dünya faiz sistemini tek başına belirleyen banka.
Neden bunu demiş?
“Gelecekte devletler finans sektörü tarafından idare edilsin” diye.

1000 devletli “Yeni Dünya” düzeninde kışkırtılan mikro milliyetçiliğe bakarsak Kürtlerle PKK’nın bu oyunun bir parçası olduğunu görürüz. Bu komünist SSCB varken bile planlanmış ağır ağır ilerleyen bir programdır. 1990’da komünist blok çökünce ABD yalnız kaldı. Acil olarak kendine düşman yarattı. Kendi yarattıkları İslami terörizm hazır seçenekti. Ona dört elle sarıldılar. Ülkeleri ucuz bahanelerle işgal ettiler. Afganistan ve Irak böylelikle karmakarışık hale getirildi. Sırada İran ve Suriye vardı. İran 3 bin yıllık devlet geleneğiyle şimdilik bu tehlikeyi durdurmuş görünüyor. Suriye ise masa başında kurulmuş bir devlet olduğu için kendini kurtlar sofrasının içinde buldu. O ağır ağır ilerlediğini söylediğim programın hedefinde sadece Suriye olmakla kalmayacaktır bundan emin olabilirsiniz.

Olan biteni hikâye etmeye gerek görmüyorum. O hikâyeleri bir çok yoldan duyacaksınız. Şu kadarla yetineceğim; olan zavallı halka oluyor. Vatansız, yersiz, yurtsuz, aç bi-ilaç kaldılar. Kim düşünür onu? “Gelecekte devletler finans sektörü tarafından idare edilsin” diye birkaç insan feda edilmiş çok mu diyeceklerdir bir gün.

Bu arada ne yok ediliyor görelim. Ama önce ulus devlet tanımına bakalım.

“Ulus olgusu, modern toplumun oluşumu sürecinde siyasal yapının önemli bir unsuru olmakla beraber aynı zamanda toplumların tarihsel geçmişleri içinde oluşturdukları kültür birikimlerinin de bir yansıması olarak karşımıza çıkmaktadır.
Ulusu oluşturan en temel öğeler, ortak coğrafi mekan, tarihsel geçmiş ve dil o toplumsal yapının kültür değerlerini de oluşturmaktadır. Çünkü, toplumsal yaşam bu öğeler üzerinde oluşur ve aslında kültür de o toplumun yaşam biçiminin en üst ifadesidir.”

İşte yok edilmek istenen bu. Bunun finansmanını da sonradan olma ve aile tahakkümünde esirliklerini göremeyen halka sahip petrol zengini devletlere yaptırıyorlar. Yani milli benliğinden uzak, küçük küçük parçalara bölünmüş, kültürsüz, cahil toplumlar oluşturularak bir medeniyet yok ediliyor. Arap baharı denen oluşumda bunun için yapıldı, bizde süren terörde bunun için sürüyor.



DEVAM EDECEK


Yayın Tarihi: 09.09.2015

ASYA TİPİ ÜRETİM TARZININ BUGÜKÜ SONUÇLARI YADA 1 MAYIS“LAR”IN ARDINDAN

Osmanlı İmparatorluğu sanayi ve ticarete dayanan bir ekonomik yapıyı ıskaladığı için Müslüman bir sermaye
sınıfının, buna bağlı olarak işçi sınıfının oluşmadığını görüyoruz. Ülkemizde bu yüzden yaşantısı ve kültürüyle bir burjuvazi var olamamıştır.  Küçük ölçekli el tezgâhları dışında ve belki sermaye oluşumu olarak görülecek bir takım girişimci hareketide gayri Müslimlerin elinde kalmıştır. Anadoluda da durum bundan farklı değildi. Dolayısıyla ülkemizde sınıf mücadelesi ütopyadan öteye gitmemiştir. Daha önceki yazılarımda zaman zaman bunun nedenlerine değinmiş, dilim döndüğünce açıklamıştım.

İmparatorluk dönemi doğu toplumlarının genel yapısı bireysel bir zenginleşme ihtimaline yer vermiyor. Çünkü başlıca üretim aracı olan toprağın mülkiyet hakkı, batı toplumlarının aksine kişilere ait değildir. İlahi gücün temsilciliğine sahip kralların, şeyhlerin veya şah ile padişahlarındır. Uzak doğuda da durum aynıdır. Onlar bu toprağı kendilerine bağlılık, yararlılık gösterenlere bağışlarlardı. Rahmetli Adnan Menderes’in dedeside, “devlet-i aliye”ye bağlılık ve yararlılık gösterdiği için menderes ovasına padişahın bağışı sonucu sahip olmuştu. Aynı “ihsan-ı şahane”ye “mazhar” olan Kavala’lı Mehmet Ali Paşa ise Mısır’a vali atanmış, Mısırın toprak gelirlerinin vergilerine sahip olmuştu. Yalnız bu sahiplik iki dudak arasındadır. Padişahlar isterse bütün verdiklerini geri alma hakkına sahiplerdi.

Bu iki örnek bile zenginleşmenin önündeki engeli açıkça göstermeye yeter sanırım. Bu tip bir ekonomi biçimine Karl Marks “Asya Tipi Üretim Tarzı” der. Bugün gelinen noktada (ki sosyalist hareketin gelişmiş sanayi ülkesi İngiltere’de gerçekleşeceği sanılırken tam tersine, bilimsel düşüncenin yerine hurafelerin egemen olduğu, orta doğu despotizminin hüküm sürdüğü Rusya’da, daha sonrada Çin’de gerçekleşmesi sonun başlangıcını beraberinde getirmiş ve sol hareket güdük kalmıştır) Marksizm eski itibarına sahip değildir. Çünkü yaygın eğitim, bilişim teknolojileri ve otomasyon kas gücünü önemsiz hale düşürmüş, farklı ve başka sınıfların doğmasına yol açmıştır. Bu arada olan işsizlikle boğuşan kas gücüne, yani emeğe olmuştur. Bugün çalışan her kesim kendini kas gücüyle çalışanla aynı tutuyor. Bunun için kendilerine emekçi demeyi uygun görüyorlar. Bir emek verdikleri doğru ama harcadıkları emeklerinin sonucunda kas gücü değildir. Emek gücü yalın bir şeydir. Sadece kasa dayanır. Diğerleri başka bir tanıma muhtaçtır. Her ne kadar sermayedarın işliğinde çalışıyor olsa bile durum budur. Üstelik bugün işlik tanımıda değişmiştir. İşlik eviniz, yatak odanız, mutfağınız, tatil beldeniz, kısaca artık her yerdir. Hem zaman kavramıda yoktur. Gecenin bir vakti şirketin verdiği telefonla aranabilirsiniz. Hastayken bile sizden internet yoluyla işle ilgili raporlar isteyebilirler.

Söz konusu ettiğim kas gücüyle çalışan kesim yakın bir gelecekte eski yunanda olduğu gibi yurttaşlığını bile kaybedeceğinden işsiz ve aç bir köle olarak kalacağından korkuyorum. Çünkü giderek yaklaşmakta olan tehlike odur. Sosyal devlet ilkesi bile bu kitlelere cevap vermekte güçlük çekecektir.

Buraya nasıl gelindiğinin, hemen hemen herkesin bildiği bir hikâyesi var. Bu hikâyeyi incelemek başka bir yazının konusu olabilir. Doğu toplumlarındaki sınıf bilincini konu edindiğim bu yazıda ülkemiz insanının sınıflar arası geçişinin kolaylığını vurgulamak isterim.
Bu geçiş kendi sınıfını unutacak kadar kolaydır. Bunun sonucunda kendi kas gücüyle çalışanların kendi sınıfına karşı duyarsız kaldığını görüyoruz.

Yılmaz Özdil “1 Mayıs filan...” isimli yazısında mizahın gücüyle bunu çok güzel vurgulamış.

İşte birkaç alıntı

“Hazindir ama, böyledir. İşçide olmadığı gibi, toplumda da sınıf bilinci olmadığı için, kimsenin derdi kimseyi germez. O nedenle, trenler grev yaptı, ahalimiz makinisti raylarda tekmeledi, yürüsene ulan şerefsiz diye... Doktor eylemine eczacı katılmaz, öğretmen gösterisi velileri ırgalamaz.
Emekliler miting yapsa...
Çocukları bile gelmez.
Çiftçiler güya gövde gösterisi yaptı, anca sürükleye sürükleye getirdikleri inekler vardı.”

“Buna mukabil...
İsmi lazım değil, bi holdingin siyo’sunu tanıyorum, sol koluna Che Guevara dövmesi yaptırdı. Ve, hiç unutmam, türkü bara gitmiştim, yoldaş ayağına yatan şarkıcı, Nâzım Hikmet’ten, Cem Karaca’dan okuyor, karlı kayın ormanı, kardeşlerrr emekçilerrr filan, hemen arka masamdakiler bağıra bağıra eşlik ediyor, döndüm baktım...
Sanayi odası başkanı!”

“Velhasılıkelam...
Tam yazıyı bağlıyordum ki, kendilerine “Antikapitalist Müslüman Gençler”
adını veren çarşaflı grup, devrimin şanlı yolunda gıyabi cenaze namazı kıldıktan sonra“İnşallah sosyalizm gelecek” pankartıyla yürümeye başladı.

TOBB da Marks&Spencer sponsorluğunda Marx’a mevlüt
okuttu muydu, tamamdır bu iş.”

Son söz olarak söylemek gerekirse dünün “Asya Tipi Üretim Tarzı”nın sonuçları bugün toplanıyor.



Yayın Tarihi: 07.09.2015

ŞAİRLERİN ŞİİRLERİYLE SÖYLEDİĞİ

Merhaba sevgili okurlarım. Bugünkü şairimizi tanıtmadan önce bağlı olduğu şiir tarzını vurgulamak istiyorum. Bildiğiniz gibi Cumhuriyetle birlikte edebiyatımızda buna bağlı olarak şiirimizde değişim göstermişti. O güne kadar aruz ve hece vezniyle yazılan şiirler kafiyeyide atarak serbest vezinle yazılmaya başlandı. 1940’larda 1. yeni, yada “Garip” adıyla adlandırılan bu şiir tarzı ortaya çıktı.
“Şiirde her türlü kurala ve belirli kalıplara karşı çıkmışlardır. Şiirde ölçü, kafiye ve dörtlüğe karşı kaldırmışlardır. Şiirde şairaneliği, mecazlı söyleyiş ve sanatları kabul etmediler. Süslü, sanatlı dile karşı çıkıp sade bir dil kullandılar. Şiirde o güne kadar işlenmedik konuları ele aldılar. Konuşma dili ile günlük sıradan konuları işlediler. İşledikleri konular günlük hayattan sıradan insanların problemleri, yaşama sevinci ve hayattaki bazı garipliklerdir.
Halk deyişlerinden yararlanmışlar, toplumsal yergiye yer vermişlerdir.”
İkinci Yeni, Garipçilere tepki olarak doğmuştur. Şiirde hayal gücüne ve duyguya ağırlık verdiler, insanın kalabalıklar içinde yalnızlığı, sıkıntıları, çevresiyle uyumsuzluğu gibi konuları işlediler.         
Semboller ve kapalılık ön plandadır. Zor anlaşılmayı ve anlamca kapalılığı benimseyen sanatçılar, sürrealizmi temel almışlardır. Oldukça karışık cümle yapısı, çok farklı kaynaklardan gelen sözcükler bu akımın dikkat çekici yönleridir.
Şiirde ahenk ölçü ve uyakla değil, musiki ve anlatım zenginliğiyle sağlanmalıdır.
Şiirde şiiri öyküleştirecek anlatımlardan kaçınılmalıdır.
Şiirin, konuşma dilinden uzak, özgün bir anlatımı olmalıdır.
“Ahlaki değerler, erdem, gerçek” gibi kavramlar şiirin amacı olmamalıdır... Bu ilkeler doğrultusunda soyutlaşan bir şiir anlayışı edebiyatımızda uzun süre etkisini göstermiştir. Günümüzde de bu anlayışta şairler vardır.

İkinci cepheyi açmak, akıl dışında da bir anlam olduğunu savunmak, şiirin kuralları konusunda yıkıcı davranmak, anlamsızlığın anlamına doğru gitmek. Bu gerçekleri dil kurallarıyla sınırlayamadığımız için dili aşmak, kelimeleri anlamından kurtarmak, yeni özün sonucu olan yeni biçimi, yeni biçimin de zorunlu sonucu olan yeni özü getirmek.

Şimdi gelelim kendi tarzını 3. yenici olarak adlandıran şairimize:

Bir dönem hava kuvvetleri komutanlığınıda yapan Muhsin Batur’un oğlu olan bugünkü şairimiz 28 Haziran 1952’de Eskişehir’de doğdu. Çocukluğu Eskişehir ve Napoli’de, ilk gençlik yılları İstanbul ve Ankara’da geçti. 1973’de gittiği Paris’te dört yılı aşkın bir süre yaşadıktan sonra Ankara’ya döndü. Askerliğini Çankırı’da yaptı. 1983’de İstanbul’a yerleşti.
Batur, Çağdaş Kent dergisini 1982’de çıkardı, ilk sayısıyla birlikte dergi sıkıyönetim tarafından yasaklandı. 1983’de Avrupa Ülkeler Ansiklopedisi’ni, 1984’de İslâm Ülkeleri’ni yayına hazırladı, İstanbul’dan Göreme’ye Kültür Mirasımız eklerini Milliyet için yönetti. 1987-88 arası Şehir dergisini çıkaran ekibin başında yer aldı. 1990 sonrası şehir monografilerine yöneldi: İstanbul için Şehrengiz ile başlayan dizide Ankara, Ankara ile Üç İzmir’in çatılarını oluşturdu. Tarih Vakfı’nın İstanbul Ansiklopedisi’ne ve İstanbul dergisine katkıda bulundu. Yeryüzü Sûretleri, Bir Beyoğlu Fotoromanı, Demir Yol sergilerinin sunumlarını üstlendi. İstanbul ile ilgili metinleri, Fransa’da Omnibus’un İstanbul kolektifinde yer aldı, Ara Güler’le birlikte Fata Morgana’da İstanbul des Djinns’i imzaladı. Paristanbul, Türk Edebiyatında Paris, çiftdil yayımlanan Okyanusa Bakan Bir Odada Üç Türk Yazar seyyah-yazar deneyimlerini aktardığı öteki kolektif yayınlardan birkaçı. Bunlara, 2001-2002 döneminde hazırladığı, çift dil yayımlanan iki oylumlu antolojisini eklemek gerekir: Avrupa Güneşinin Doğduğu Yere Yolculuk ve Beş Kıtada Türk Seyyahları.
İlk yazısı 1970’de, ilk kitapları 1973’te yayımlandı.

Şiirleriyle Cemal Süreya, Altın Portakal, Sibilla Aleramo ödüllerini,  denemeleriyle TDK ödülünü kazandı. 
...

AMAZON 

Gecemden uykuyu söküp aldılar,
yüzümden gamzeyi: Aynalara
durdum günden güne,
boy aynalarına serdim poşumu,
vitrinden vitrine bir cinnet,
gezdim: Mevsim sonu gelirken
mankenler bile çıplak, tamamdı.

Geceme uyku verdiler sonra,
göğsümden söküp aldılar kem
yengeci: Gidip geliyordum ki
eksik
sisli aynaların içinde, duydum
Yengeç'in kırbaçsı sesini:
“Neslihan bir Amazon şimdi”

Enis Batur 

***

ARS POETİCA 

Hiçbir şeye benzemediği söylendi şiirlerimin,
Wallace Stevens’a benzediğim, hiç kimseye
benzemediğim, olsa olsa “II. Yeni'nin devamı”,
“III. Yeni’nin ta kendisi” sayılabileceğim
“delisaçması bir söz ve işaret yumağı” denildi.
Bütün bunlar bensem, bütün bunlar bendim.
Yaktığım kağıtlar, fırladığım kürsüler
ve çekilip dinlediğim kör mağarada
söyleştiğim gölge, örümcek, alter:
Kendimden çekilsem de, gelsem de
kendime farkedilmedi: Ateşin içine
söktüğüm el, gözümü ayırmadığım saat,
insanlarla çarpıştığım seyrek günler
ses ile kelimenin birbiriyle
dikleştikleri yere kilitledi beni.

Gençtim, çok genç şiiri düzen sanmıştım:
Çileydi gözümde, arınma ve yurttu,
terkedilmiş yüzüm için her an yanımda
yürüyen aynaydı, gecenin kaynağında
gövdemi dalgalayan simsiyah su, sanmıştım.

Yıllar başka bir yol çiziyor tortuya.
Şüphesiz şimdi de sanıyorum: Sehere
duyduğum inanç arkamdaki koyu, hem
delifişek uykudan geliyor belli ki.
Düzen değil şiir, kargaşa değil. İki üç
arası zamanı çelen uçarı bir odak belki.
Belki zaman ender seslerin eşiğinde tuzak,
kıvrılıp yatmış çıngıraklı bir soru,
öd noktasında, hançerede, yerimden
her oynayışımda kuytudan çıkagelen
koşnul bir yumak belki. Bir düzen değil
ama - bekleyiş, zemberek, inatçı, köz,
kaknüs hep.

Kömürden elmasa varmak için
çıktığım yolda elmastan yola çıktığımı
unutmadım: Yangınsa sonunda yazılan,
orada yazacağım an gelmeli de. Birer
kıvılcım olsun harflerim, her kelimemi
yalım dili taşısın - öyle bir ateş ki
içinde içimde tutuşmuş bir karanlıktan
kana kanaya içsin herkes, istedim.

Enis Batur 

***

AZTEK YILI BİTERKEN 

Bırak, gelsin: ışık, ses, temas:
Sen sis nedir bilir misin?
Avlandığım ıssız akşamlar,
kıpırtısız binlerce yaprak
ve erketede bekleyen rüzgar
hatırlıyorum herşeyi bir
bir unutuyorum herşeyi:
Bu gam, bu dövme, Ave Maria
ve kuşların toparlanma çağı:
Güneş batarken başını kaldırıp
kısık gözleriyle gökyüzünü delen
kadından kalmış bir bakış
hızla akıyor içimden.

Karanlığın sonuna gittim ben.
Orada pencereler dilsiz
kapılar sürgülüyken bağırdım:
Yankı dönüp geldi ve vurdu
yüzüme: Çöktüysem, tortu, dibime
kimse sallanmasın artık.

Enis Batur 

***

ÇİFT 

Pus, sis, alaca
bir tesbih saatler,
çeviriyorum.
Bir düğme açıyorum yakamda,
bir başka düğme kapanıyor,
çıkıp yürüyorum
nisandan nisana doğru.

Düşüyor işte dilimdeki tetik
ve havaya çiziyorum
sesleri, sessiz harfleri
bomboş bir çiviyle.
Bir düğme açıyorum yakamdan,
bir düğme daha açıyorum:
Tutup kökünden söndürdüğüm
geceye fırlıyor
apansız
bir kuş sürüsü.

Kedimin gözleri
gecemi aydınlatıyor.

Enis Batur 

***

DÜŞÜK NİNNİ 

Beli bağlanmış anneler babalar
için de bir ninni düzmeli;

Abélard'dan Heloise'den sözetmeden
yumuşak, umutsuz bir nota bulmalı
Doğuma muska kurup karayazı kırmadan
çocuğun olması mı ölmesi mi diye sormalı;

Ey tohum tanrısı! Temsili bir çocuk
için de düş yatağında uykusuz kadınlar mı
olmalı ?

Enis Batur

***

FAL 

Eşiğine dayanıp seyirdiğim
cansız doğa: Bir çingene geldi
gece, ellerimi açtı ve uzun,
dingin bir yağmur düştü yüzüne:
“Her şey geçer, sen geçmezsin.”
Güldüm, katıldım: Bilmem mi
kuytudan beslenen yorgun tekliğimi:
Ben amansız çatlak, sudan ve çıradan
çıkma yangın lehçesi: Her şey geçer
ben kalırım.

Enis Batur

***

FUGUE IV 

Ben daha yokum

“Sizi kendi şehirlerime götürmeliydim”
demişti adam. “Kendi sokaklarıma,
çıkmazlarıma, durmadan taşındığım,
hiçbirini unutmadığım evlere”.
Donmuş gibi dinlemişti. Saydığı şehirlerin
hepsini su ikiye bölüyordu. Andığı sokaklar
hiçbir rehberde kayıtlı olamazdı.  Evlere
gelince: Onları belki unutmamıştı, ama
bir daha uğramadığı nasıl da belliydi.
“Ben yokum” demek istemişti birden, “ben
daha yokum”. “Bu ev, bu sokak, bu şehir
bu şehri ikiye bölen su daha yok.”

Çoktan susmuşlardı oysa

Enis Batur

***

FUGUE V 

Bu çocuğu hemen aldırtmazsam

“İşaretleri bunca sevdiğine göre
ona yorulmadan işaret vermeliyim”.
Nasıl yorulmazdı: Kapısına götürüp
bağladığı beyaz at, aynı gün içinde
postaya attığı binbir mektup, beklenmedik
gecede beklenen bir güneş olmak -
verdiği her işaret hayatında birikmiş
büyük bir imgeyi söküp atıyordu ondan.
Kadın doymuştu oysa bu duygulara.
Beklediği işaretler değil işaretlerin
işaret ettiği yere çağrılmaktı.
Olmayınca o da yorulmadan işaret
verdi. Nasıl yorulsundu ki: Adamın
çakmağı bitince onu değiştirdi,
gömleğine sinmiş kokuyu benimsedi,
istedi ve isteklerini onun istediği
kadar göstermeyi öğrendi, kabul etti.
Yalnız kaldığında düşünüyordu: “Bu
çocuğu hemen aldırtmazsam, onunla
ölebilirim.” Zaman geçiyor ve çocuk
büyümüyordu oysa. Neden sonra içinde
kaskatı bir ur olduğunu farketti
ve onu sevdi.

Enis Batur 

***

FUGUE XIII 

Zaman da değil

Gidilebilse, ne çok iz kalıyor geride.
"Belki zaman", diye düşünüyor adam:
"Zaman eksiltebilir birikeni". Oysa ne
zaman, ne de ona benzer şeyler - ona
benzer şeyler? - silebiliyor mekana
sinenleri.  Eşyalar değiştirilse de, yeni
badana yaptırılsa da degişmiyor ağrının
kurduğu sıra: Değişmiyor çünkü sokak
adları, değişmiyor şehirler ve insanlar,
dünden bugüne inatla yürüyen inatçı
mantık: Her mevsim, her dolunay,
yağmurlar, bahar aldatmacaları,
her kuyu, her kule, her balkon,
kadehler, mumlar, köpükler,
her kırmızı, her siyah, her gri,
her uyku, her düş, her uyanış
- yer etmişse - aynı çiviyi isteyen
bir delikte tıpatıp zonkluyor.
"Zaman da değil", diyor adam,
kimse yokken, yüksek sesle.
Yeni bir iz kalıyor orada, o an.

Enis Batur 

***

İLENÇLİ NİNNİ 

Borges’in hülyalı masalını
anımsadım, Ege’de bir sabah:
Ben de Paracelsus gibi gülü küle
dönüştüren ateşe yakarıp külü güle
getirmek için arı, dayanılmaz
bir çileye yatabilirdim: Dönesin
diye ey kırılgan tay, kırıp belleğimde
demir atan görüntüyü: Bir çift
umarsız bacak silinsin gitsin
gözümün dibinden, silinsin kömür
gibi yüzün ve babanın deli gözleri,
boğulsun seni alan acımasız deniz.

Enis Batur 

***

KIRKİKİNDİLER 

“Bu sarı, tok tütünü senin için
ayırdım; senin için soydum
domatesin kabuğunu, senin için
dildim, tuzladım”.

“Senin için perdaha çektim içimdeki
hayvanı; gövdemi yaya, burguya
aldım senin için. Bu koku, bu kor,
bu gemsiz istek senin açlığın için”.

“Toprak suya doydu bu yıl, ben sana
daha doyamadım”, diye sürdürüyor
kadın, içinden. “Yüzündeki gururlu
umutsuzlukla içimdeki doludizgin
kısrağa katıl”.

Enis Batur

***

İyi bir hafta sonu geçirmeniz dileğiyle, hoşça kalın mutlu kalın. Dilinizde dua gibi şiirde olsun. Şiirli dil kötü konuşmaz, kötü iş yapmaz.



Yayın Tarihi: 06.09.2015

YURT, YURTTAŞLIK VE GEREKLERİ 2

Yazı dizimize yurt ve yurttaşlıkla ilgili düşüncelerimizi belirterek başlamış, yurttaşlığın başlıca ödev ve görevinin vergi vermek olduğunu belirtmiş, ülkemizde uygulanan vergi çeşitlerine yer vermiştim. Elimdeki kaynaklardan aktarmaya kaldığımız yerden devam ediyorum.

Veraset ve İntikal Vergisi

Veraset ve İntikal Vergisi, ivazsız (karşılıksız kazanım) olarak el değiştiren servet
üzerinden alınan bir vergidir. Bir servetin ivazsız el değiştirmesinden vergi alınmasının
gerekçesi, kişinin herhangi bir fedakârlığa katlanmadan servetinde artış meydana
gelmesindendir.
Veraset ve intikal vergisi genel olarak veraset (bir kişinin ölümü ile mal varlığının
mirasçılarına geçmesi) yoluyla ve sağlar (diriler, yani yaşayanlar) arası ivazsız mal intikallerini vergilendirmektedir.

Emlak Vergisi

Emlak, binalı veya binasız tüm gayrimenkullerden oluşan servettir. Emlak vergisi
tahsilâtı belediyeler tarafından gerçekleştirilen bir servet vergisidir. Emlak vergisi, bina
vergisi ve arazi vergisi olmak üzere iki vergiden oluşmaktadır.
Bina vergisi yurt içinde bulunan binalar üzerinden alınır. Bina hem karada hem de su
üzerindeki yere her ne şekilde bağlanmış, hangi inşaat türü ve sınıfı olursa olsun sabit
karakterli inşaatın hepsini kapsar.

Katma Değer Vergisi (KDV)

Katma Değer Vergisi ödeme güçlerinden harcamaları esas alan bir vergidir. Bu vergi
dolaylı bir vergidir. KDV tüketiciyi vergilendirmeyi esas alan ve bu nedenle tüketici
üzerinde kalan bir vergidir. Bu verginin esas ödeyeni mal veya hizmeti kullananlardır.
Verginin mükellefi vergi konusuna giren işlemleri yapan herkestir. Vergilendirme,
üretici tüketici zinciri içinde yer alan aracıların her birinin kendisinden sonraki aşamada yer
alan kişilerden aldığı vergiyi belirli esaslar içinde vergi dairesine yatırılmasını içeren
sorumluluk esasına dayanır. Bu koşullarda KDV’nin mükellefi vergiyi kendisinden sonra
gelenden tahsil edip vergi dairesine yatırmasından sorumlu olacaktır.

Damga Vergisi

Sunulan hizmet veya düzenlenen belgenin özel hukuk ilişkilerine göre düzenlenmesi
nedeniyle alınan vergidir.
Damga vergisinin konusuna Kanun’a ekli (I) sayılı tabloda yer alan kâğıtlar girer.
Buradaki kâğıt, yazılıp imzalanmak veya imza yerine geçen bir işaret konmak suretiyle
düzenlenen ve herhangi bir hususu ispat veya belli etmek için ibraz edilebilecek olan
belgeler ile elektronik imza kullanılmak suretiyle manyetik ortamda ve elektronik veri
şeklinde oluşturulan belgeleri ifade eder.


İşin ikinci boyutuda buydu; yani vergiler, vergilendirmelerdi. Bu vergileri devlet hem yaşamak, hemde yaşatmak için alıyor. Yurdun dört başı mamur hale gelmesi başka türlü olamaz. Hele KİT’leri elinden çıkarmış ve hala çıkarmakta olan devlet için başka yol yok!

Ama dikkat ettiniz mi, ne çok vergi kalemimiz var! Bu kadar çok vergi türünden, hele toplamda yıllık kazancın yüzde 60’ını alması nedeniyle devlet vergileri toplayamıyor bile.. bu yüzden tek kalem kalıyor, o da dolaylı vergiler.

Öteden beri vergisini ödemeyen o kadar çok vergi mükellefi varki.. geçmişte olsun günümüzde olsun iktidara yamanan, yada iktidar partisi kim ise o zaman türeyen zenginler bu konuda ilk sırayı alıyorlar.

Her dönemde hükümete muhalif bir basın kurumu çıkar. Doğaldır da bu. O basın kuruluşlarından “Devlet ihalelerinde varlar, vergi listelerinde yoklar.” Manşetlerini çok görmüş ve “iktidar zenginleri vergide nerde?” diye sormuşuzdur.

Öyle ama. Bunlar yurttaş değil mi? Bu yurtta, yani vatanda iş yapmıyorlar mı?  Eğleştikleri, konakladıkları başka yer mi var? Bir yurttaş olarak ben soruyorum. Görevim bu. Kentimizde kaç kişi ne kadar vergi ödedi? Bunların içinde yeni zengin kaç iktidar yanlısı var? Ülke genelinde ilk yüze giremeyen iktidar yanlısı türedi zenginler kentimizde ilk sıraları alıyorlar mı? Yoksa suçladıkları diğerleri gibi onlarda vergi kaçırmakla mı meşguller? Başka türlü zengin olunmuyor mu yoksa? Erdem onlar içinde sadece isimden ibaret mi? Ama unutulmasın ki, yurt; erdemli yurttaşlardan kurulu olursa yurt olur.


BİTTİ



Yayın Tarihi: 04.09.2015

YURT, YURTTAŞLIK VE GEREKLERİ 1

Yazılarımda çok sık yurt ve yurttaşlıktan söz ederim. Çünkü bilinçli birey olmak ancak bir yurtta yurttaş olmakla mümkündür. Diğer türlüsü ya teba’dır, ya kul. Her ikisinde sorgu sual yoktur. Sadece biat edilir. Uysal, söz dinler, emre itaat eder, istenilen her şeyi sorgusuz yerine getirir kişiler olunur. Ama yurttaş olan bundan rahatsız olur. Çünkü yurttaş olan her şeyi sorgular. Yanlış giden bir şeyleri önlemeye ve durdurmaya çalışır.

Yurttaş olmak için önce bir yurdun, yani vatanın olması lazım. Türkçede yurtluk denilen konma, konaklama, bir yerde eğleşme ancak vatanla, yani yurtla mümkün. Yani yurttaşın bir yurdu olması şart! Çünkü her yer yurt değil!  Bir toprak parçasının dirilikte üstünde oturacak kadar, ölünce içine gömülecek kadar kişiye ait olması yurttaşlık bilincinin oluşmasını sağlar. Bu süreçte üzerinde yaşadığı yerde kültürünü oluşturur ve böylelikle halk dediğimiz kitleler doğar.  Kendisine ait olanla yurttaş aşağıdan yukarıya doğru bir aidiyet olgusunu duymaya ve onu örselemeye kalkan durumu incelemeye ve ona karşı çıkmaya başlar. İşte bu memleket bilinci ve sağlıklı yurttaşlıktır.

İşin bir tarafı böyle. Gelelim diğer yönüne. Yurttaş yurdunu yaşanır kılmak için bir takım yükümlülükler yüklenir. Eğitilmek, yurdu korumak, yurda gelir kazandırmak gibi. Yurda gelir kazandırmak vergi vermekle mümkün olur. Vergilerse dolaylı ve dolaysız olarak ikiye ayrılır. Dolaysız vergilerin en büyük kalemi kazançların belli oranda verilenidir. Başka bazı önemli kalemler olsada hiç biri gelirden alınan vergi kadar yer tutmaz. Fakat yurdun örgütlü yönetimi demek olan devlet, vergileri olması gerektiği kadar toplayamadığı için dolaylı vergilere yönelir. Dolaylı vergiler eşitlikçi değil, adaletsiz bir sistemdir. Trilyonları olanın ödediği dolaylı vergiyle, bir ayı zor geçiren dar gelirlinin aynı ürüne ödediği dolaylı vergi aynıdır. Böyle olunca ortada adaletin varlığı zedelenir.

Ülkemizde uygulanan vergi biçimlerine bakalım mı, ne dersiniz?

Gelir Vergisi

Vergi gerçek kişilerin elde ettikleri kazançlar üzerinden alındığı için gelir vergisi adı ile anılmaktadır. Gelir Vergisinin Özellikleri. Bu vergiler bir yıl boyunca gerçek ve tüzel kişilerin
kazançları üzerinden alınan vergilerdir. Vergiler alınırken şunlara dikkat edilir.

Elimdeki kaynaklara göre aynen aktarıyorum, vergi;

Gerçek kişiye ait olmalıdır. Gerçek kişi ise medeni kanun hükümlerine göre hak
sahibi olabilme ve borç altına girme bakımından ehil olan kişidir.
Gelir bir takvim yılı içinde elde edilen gelir olmalıdır. Gelir vergisinde
vergilendirme dönemi geçmiş olan bir takvim yılıdır.
Gelir her türlü kazanç ve iratların toplamıdır. Yani direkt olarak ele geçmese bile
hak edilmiş olan o yıla ait her türlü kazanç, alacaklar ve elde edilmiş gelirlerin
toplamı gelir vergisinin konusuna girer.

Kurumlar Vergisi

Kurum kazançları üzerinden alınan vergilerdir. Diğer bir ifade ile tüzel kişilerin bir takvim yılı içerisinde elde ettikleri safi kazançları üzerinden alınan vergilerdir.

Motorlu Taşıtlar Vergisi

Verginin konusu motorlu taşıtlardır. Motorlu olmayan taşıtlar verginin konusuna girmez. Verginin konusunu Motorlu Taşıtlar Vergisi Kanunu’nun 1. maddesinde belirtilen tarifelerde yer alan karada, havada, denizde, göl ve nehirlerde insan, hayvan ve eşya taşımaya yarayan ve makine gücüyle hareket eden taşıtlar oluşturur.


DEVAM EDECEK



Yayın Tarihi: 02.09.2015