30 Kasım 2015 Pazartesi

AYAK KABI YANİ AYAKKABI 2

Ayaklarımızın dostu giyeceklerimiz nelerdir hiç düşündünüz mü? İskarpin, potin yada ayakkabı adını verdiğimiz ilk ayakkabılar nelerden yapılmaydı? Kadın olsun, erkek olsun her zaman her kesin en önemli giyeceği ayakkabıdır. Öyle olduğu için kıskançlık uyandırdığından mıdır bilinmez “Dost başa düşman ayağa bakar”dı. Ayakkabıyla ilgili sözleri yazı dizimizin sonuna bırakalım ve gelelim ayakkabının tarihine...

Diyerek yazı dizimize başlamıştık, devam ediyoruz. Kaynaklarda şöyle belirtiliyor:

Bütün binici halklar gibi Asurlular da çizme giymişlerdir. İlk ökçeli ayakkabıları da onlarda görmekteyiz. Üstten bağcıklı ayakkabılar da Asurlular’ ın buluşudur. İranlılar çeşitli kabartmalarda, ayakkabılı olarak tasvir edilmiştir.
M.Ö. 5. yüzyılın sonlarına doğru, Atina’ da zafer tanrıçası Nike’ ın toprağının elden gidişi ve savaş alanından çekilme figürünün simgelenmesi bağı çözülmüş sandaletler ile gösterilmiştir.
Eski Yunan’ da ise bildiğimiz sandaletlerin yanı sıra, bot tipi ayakkabılar da giyilmiştir. Yunan ayakkabıları üç çeşittir: Kayışlarla bağlanmış basit bir tabandan ibaret olan sandal, ayrıca bir tabanı olmayan aba ayakkabı ve kothornos adı verilen devrik konçlu bir çeşit potin. Aynı tip ayakkabıları Romalılar’da kullanmışlardır. Romalılar da ayakkabı modelleri giderek zenginleşip çeşitlenmeye başlamıştır.
Eski Yunan ve Romalılar’da M.Ö. 500’ lerde sahnede boyu uzun göstermek için ökçenin yerini tutan, yüksek mantar tabanlı ve konçlu “kothurnus” modeli ayakkabılar, trajedi aktörlerince giyilmiştir.

Kothurnus
Japonlar’ ın sandaletle tanışıklığı da çok eskilere dayanır. Japon sandaletlerindeki her bir şeklin ayrı bir mevkii veya mesleğe işaret etmesi, ayakkabıya verdikleri önemin bir simgesidir.

Tarih içindeki gelişmelere baktığımızda her alanda olduğu gibi ayakkabıların gelişiminde de askeri gelişmelerin etkili olduğunu görüyoruz. Atlı savaşçıların ata rahatça binmeleri, at üstünde kıvrak hareketler yapabilmeleri giydikleri çizmelerle mümkün olmuştur. Daha sonra sosyal sınıf farkını gösteren, ayrıca meslekleri belirtir çeşitlilik kazanmışlardır. Özellikle bayanlarda yüksek topuklu ayakkabılar her dönemde önemlidir. Yüksek topuklu ayakkabılar hanımları parmak ucunda yürüterek daha uzun boylu ve kuğu gibi görünmelerini sağlar.

Ayakkabılar konusunda ilginç yasaklarda uygulanmıştır. M.S. 270-275 yılları arasında Roma İmparatoru Aurelianus, erkeklerin renkli ayakkabı giymelerini yasaklamış, kadınlara kırmızı, yeşil, sarı ve beyaz ayakkabı kullanma izni vermiştir.
Eski Yunan ve Roma döneminde sandaletin yaygın olarak kullanılmasına karşın, Bizanslılar 4. Yüzyıldan başlayarak kahverengi ve siyah deriden yapılmış terlik ve kapalı ayakkabılar giymeye başlamışlardır.
Bizans ayakkabıları, Pers formlarından ve Orta Asya Türk kavimlerinin ayakkabı formlarından da etkilenmiştir: Mezopotamya uygarlığının son temsilcisi Persler (İranlılar), Hitit çizme ve botlarında kendi kültürlerine uygun değişiklikler yaparak ucu kesik, bilekten üç bağcıkla (siyah ve kırmızı renklerde) bağlanan modeli geliştirmişlerdir. Bu model, Antik Yunan, Roma ve Bizans’ ta da görülmüştür. 1000’ li yılların başlarından itibaren Anadolu’ ya giren Türklerin giydiği siyah, kırmızı, sarı bot ve çizmeler de Bizanslılar tarafından kullanılmıştır.

Poulaine

Ortaçağ’ da, 13. yüzyıl ortalarında özellikle Avrupa saraylarında görülen, “poulaine” isimli ucu sivri ve yukarı kalkık model Hitit formları ile Doğu etkisiyle biçimlenmiştir.

Chopine

16. yüzyılda Avrupa’ nın en ilginç ayakkabıları çıkış noktası Türk takunyaları olan chopinelerdir. “Chopine” yüksek tabanlı, süslü kadın ayakkabısıdır. Chopinelerin tabanları Venedik’ te 75 cm’ e kadar ulaşmıştır. Bu tarzın Venedikli kadınların da Türk kadınları gibi sokağa daha az çıkmaları için uyarlandığı belirtilir.

Diğer ayakkabı türlerini ve Türklerde ayakkabı konusunu gelecek bölümde görelim.


DEVAM EDECEK



Yayın Tarihi: 11.11.2015

AYAK KABI YANİ AYAKKABI 1

Şimdiye kadar ayakkabı konusunda neler düşündünüz? Ayaklarımızın dostu giyeceklerimiz nelerdir? Ne kadar eski tarihe gider? İskarpin, potin yada ayakkabı adını verdiğimiz ilk ayakkabılar nelerden yapılmaydı?

Geçenlerde eskiden elle yemek yendiğini, ele bulaşan yağı ayaklarına sürdüklerini, yalınayak yürüyen toprak insanının ayaklarındaki çatlakların böyle yumuşadığını duyunca bugüne gelen insanlara bu imkânların gökten zembille inmediğini, ayakları taşlara vura vura, keskin kayalarda kese kese, dikenler bata bata, binlerce yılın çekilen çilesiyle gelindiğini düşündüm. Çocukluğumda ülkemizde ayakkabı çok önemli giyecekti. Açlıkla boğuşan kimi Afrika ülkelerinin fotoğraflarında görmüşsünüzdür; iki kola pet şişesini ezip iki yandan geçirilen iple ayaklarına giyerler. Sefalet diz boyudur.

Benim hatırladığım 1960’lı yıllarda herkes ayakkabı alamazdı. Fabrika üretimi ayakkabı devlet fabrikalarında çalışan işçilere yazlık ve kışlık olarak yılda iki kere bedava dağıtılırdı. Bir ayakkabıya kırk pençe atılır, üstten-yandan yırtıklar yamanır, sökükler dikilirdi. Sadece ayakkabı satan mağaza kimi yerlerde çok azdı, kimi yerlerdeyse hiç yoktu. Ismarlama ayakkabı yaptırılırdı. Çok az usta ayak sıkmayan ayakkabı yapmayı başarır, onlarda çevrede isim yaparlardı. İyi bir ayakkabı güzel bir elbiseden daha çok ilgi çekerdi. Gerçi konfeksiyon üretimde yoktu, elbiselerde terzilere diktirilirdi. Orda da ustalık konuşulurdu tabii. Ama kadın olsun, erkek olsun ayakkabı her zaman baş giyecekti. Öyle olduğu için kıskançlık uyandırdığından mıdır bilinmez “Dost başa düşman ayağa bakar”dı. Ayakkabıyla ilgili sözleri yazı dizimizin sonuna bırakalım ve gelelim ayakkabının tarihine...

Bilinen ilk ayakkabı, milattan öncesine dayanır. Düzeltilmiş ot veya kaba derinin ayağa ilkel iplerle bağlanmasından oluşmaktaydı.
Var olan kaynaklar bize ayakkabıya ait ilk bulguların İspanya, Fransa ve İtalya’daki mağaralarda olduğunu gösteriyor.
“M.Ö. 12000-15000 yıllarında İspanya’nın doğusundaki yazılı tarihten önceye dayanan mağara resimlerinde erkeklerin deri, kadınların kürk çizme giydikleri görülmektedir.”
Bu alandaki en eski kanıtlardan birisi de M.Ö. 8000 yılına tarihlenen Amerika yerlilerine ait sandaletlerdir.

Eski Mısır’ da yalın ayak dolaşmayanlar, iki bantla ayağın üzerinden tutturulan ve çoğu kez süslü sandaletler giymişlerdir. Mısır’lıların kutsal emanetleri arasında papirus yapraklarından yapılmış çeşitli sandaletler mevcuttur. Mısır’ da sandalet imalatının itibarlı bir sanat dalı olarak kabul gördüğü bilinmektedir.

Papirus’tan Yapılmış Sandalet

Ayakkabı konusunda oldukça yaratıcı olan Mısırlılar, M.Ö. 3500 yıllarında ıslatılmış kumda ayaklarının kalıplarını çıkarıp, bu kalıplarda şekillendirdikleri tabanı ham deriye bağlayarak sandaletler yapmışlardır. Bu sandaletler zamanla giyen kişinin statüsünü gösteren birer simge halini almıştır. Kadınlar mücevherlerle süsledikleri ayaklarını sergileyip, erkekler ise deri kayışlarla ender bulunan değerli taşlar taktırmışlardır.
Mısırda yaygın olarak sandalet kullanılırken Anadolu’ da Hititler, bugün kullanılan çarıklara benzer ayakkabılar giymişlerdir.
Kaynaklara göre Mezopotamya’ da M.Ö. 3000 yılından önce Mısır sandaletlerine benzer sandaletler Sümer askerleri tarafından kullanılmıştır. M.Ö 2000’ den sonra ayağa bantlarla bağlanan sandaletler yaygınlaşmıştır. Mezopotamya’ da sandaletin dışında Anadolu etkisiyle çizme ve bot da giyilmiştir.
 

DEVAM EDECEK

Yayın Tarihi: 09.11.2015

8 Kasım 2015 Pazar

ŞAİRLERİN ŞİİRLERİYLE SÖYLEDİĞİ

Merhaba sevgili okurlar. Hayatın kimi evresinde neşeli, kimi evresinde hüzünlü oluruz. Bu denizin gelgitleri gibidir. Kimi zaman deniz kıyıyı kaplar, kimi zaman kıyı genişler. Bu olmasa mevsimler olmazdı. Neşe ve hüzünde olmasa bizim hayatla ilgimiz kalmazdı.

Bu ilgiyi şairler ne güzel dile getiriyor değil mi; içten, derinden, taa yürekten.. Beni şairlerde bu duruma düşürüyor doğrusunu söylemek gerekirse. Bugünde böyle bir şairi sizlere tanıtmak istiyorum. Şairimiz Cezmi Ersöz İstanbul’da 1959 yılında doğdu. Kabataş Erkek Lisesi’ni bitiren Ersöz İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilimler Fakültesi Siyaset ve Kamu Yönetimi Bölümü mezunudur. Edebiyat dünyasına edebiyat dergilerinde yayımlanan şiir ve eleştirileriyle girdi. Reklam yazarlığı ve gazetecilik yaptı. Cumhuriyet, Güneş, Özgür Gündem, Aydınlık gibi günlük gazetelerde yazıları ve röportajları yayımlandı. Ardından haftalık Deli dergisinde yazdı. Son yıllara kadarda Leman dergisinin yazarları arasında da yer almıştır.

Şairimizin şiirleri arasında düz yazı olarak yazılmış olanlar epey yer tutar. O şiirler oldukça uzun olduğu için bugün onlardan örnekler vermeyi düşünmedim. Meraklısına kitaplarını bulup okumasını öneririm.

...

ACIYLA ERİR YÜZÜNE AŞIK ÇOCUK

Ne zaman yüzüne baksam
yalnızlığın o mutlu gerilimi

O öksüz göl hızla derinleşir
biliyorum, acılarım hiç bitmeyecek, bu öyle bir
yeşil

Ne zaman gözlerinin içine baksam, biliyorum
ikimizi de aşar, o kapının ardındaki masal
bense yüreğimin bu hallerinden korkar, kalırım
bir hız trenine bindirilmiş küçük bir çocuk gibi
geçip giden yüzlerine bakar kalırım

Ömrün kısalığı çarpar camlara
ateş hızla yayılır içerilere

Akşam olur, evler dolar boşalır
acıyla erir, yüzüne aşık çocuk

Ne zaman gözlerinin içine baksam, biliyorum
İkimizi de aşar, o kapının ardındaki masal

CEZMİ ERSÖZ

***

ARTIK SOKAĞA ÇIKABİLİRSİN

Evine çağırdın ilkyaz sevinçlerini
çocukluğuna
Yırtıldı gözlerin, içine hayat doldu
o karanlık ışık...
Yükün yok
artık her sabah hoyrat bir özgürlük uyandırıyor seni...

Kalbinde her şey eşitlendi
Haz ve sıkıntı
Boşluk ve güven
Hasret ve ölüm
Gözlerine hastalıklı bir güzellik geldi

Şimdi acı çeken yanınla bile alay ediyorsun...

Kalbine çağırdın herkesi
Kendini bile
Artık sokağa çıkabilirsin
Ömründen düştün kendini

CEZMİ ERSÖZ

***

AŞK OLSA GEREK

Öyle tutkuluydun ki hayata başlarken...
Şimdiyse küçücük bir çiçek teselli ediyor seni...
Aradaki o büyük boşluğun adı,
aşk olsa gerek...

CEZMİ ERSÖZ

***

AŞK VE YURTSUZLUK

Usul usul azalıyordu sevgisi, kalbi
soğuyordu...
Aynı masada, yanyana oturuyorduk, ellerinden tutuyordum... Akıntıya kapılmış bir çiçek gibi bilmediğim, bilmediği uzaklıklara doğru gidiyordu... Öyle acı çekiyordu ki sevgisinin azalmasından... Seni artık özlemiyorum, eskisi gibi içimi acıtmıyorsun, bu benim için ne büyük acı biliyormusun, derken sesi titriyordu.

Dalından kopmuş bir çiçek gibi unutuluş denizinde usul usul sürükleniyordu... Sevgimiz yurtsuz kalmıştı şimdi...
Can çekişen bir hastayı ölümüne hazırlar gibi,
nefesimi tutmuş saçını okşuyordum durmadan...
Sevgisi, yaralanmış çocukluğumuzu ve dünyayı
değiştirmeye yetmemişti.
Hayal kanatları yanmış sevgisini öksüz kalan sevgime kattım. Sevgisi biterken gözlerime son bir kere baktı. İnanmıştı çektiğim ıstıraba...

Son anda sarıldı bana:
Hadi, sen de benimle gel, birlikte karışalım
kayboluşa, dedi.
Yapamam, dedim, istesem de yapamam. Bu
sevginin ömrünü beklemeliyim...
Bu sevginin beni götürdüğü yere kadar
gitmeliyim...
İçimde sırrın, kimseye benzemezliğin
sızısı, yarım kalan yolculuğun aşk yüzlü
çocuğu var...

Sevgisi soğurken son tesellisi, son kıskançlığı, son
umudu bu olmuştu...

CEZMİ ERSÖZ

***

AŞK KARARMAK ÜZEREDİR ODANDA

Eski bir Türkçe kitabında
rastladım sana.
Sırtın pencereye dönüktü,
odan kararmak üzereydi,
usulca öne düşmüştü başın
yorgun bir düşü taşıyordun omuzlarında.

Birini bekliyordun,
kendini bekler gibi...

Ne zaman aşkın adı geçse
sen gelirsin aklıma...
Sırtın pencereye dönük,
başın öne düşmüş,
bir inanç titreşir, yaralı, yorgun omuzlarında

Ne zaman adın geçse
eski bir Türkçe kitabında
aşk kararmak üzeredir odanda...


CEZMİ ERSÖZ

***

AŞKTA YARIN YOKTUR SEVGİLİ

Aşk bu dünyanın ölçüleriyle açıklanamaz sevgili.
O ilkel bir acıdır, yaban bir ağrıdır.
Gelir ve içimizdeki o çok eski bir şeye dokunur.
Sonra bir perde açılır ve yolculuk başlar.
Bu yolculukta artık para, tarifeler, beklentiler, randevular, taksitler, iş,
anneler ve korkular yoktur.
Aşkın kendi gerçekliği vardır sevgili.
İnsan bir başka ışığa teslim olur...
Aşkta yarın yoktur sevgili. Zaman ileri doğru değil,
içeri, yüreklere, derinlere doğru işlemeye başlar, bilgeleşir.
Hiç bilmediği sezgileriyle buluşur. Yükü çok ağırdır, kendiyle buluşmuştur.
Hem dışındadır dünyanın, hem de ortasında.

Hindistan’da Ganj Nehri’nin kıyısında yakılan yoksul adamın
hissettikleri de onunladır, yitirdikleri de...
Newyork’ta, bir sokakta, o kartondan kulübesinde yaşayan kadının
çıplak yalnızlığı da. Her şey onunladır, ona emanettir
sanki, ama o, çıldırtıcı bir yalnızlık içindedir yine de...

Aşkın kültürlü olmakla, bilgili olmakla da ilgisi yoktur sevgili,
kanımıza karışan ilkel acı, o yaban ağrıyla hiçbir kitabın yazmadığı
hakikatlere daha yakınızdır, inan...
Kim demişti hatırlamıyorum, aşk varlığın değil, yokluğun acısıdır diye.
Belki de bu yüzden ilk gençliğimde, o yoğun aşık olduğum yıllarda,
gözüme uyku girmez, dudağımda bir ıslıkla bütün gece şehri,
o karanlık, o hüzünlü sokakları dolaşır, insanları uykularından uyandırmak isterdim.
Uyanıp, içimde derin bir sızıyla uyanan o derin sancının acısına ortak olsunlar diye...

Aşk çok eski bir şeydir sevgili.
Onun içinden o çileli çocukluğumuz geçer.
Sevdiğimiz insanların çocuklukları da...
Oradan üvey anneler, eksik babalar, parasız yatılılar geçer.
Ve sonra aşk bütün bunları alır, daha da eskilere gider,
hep o ilkel acıya, o yaban ağrıya...

İnsan bazen nedensiz yere umutsuzluğa kapılır.
Kimselere veremez sevgisini, kimselere kendini anlatamaz, evlere kapanır...
Bazen denizler, kıyılar çeker insanı.
İnsan bu kapılmayı anlayamaz, oysa çok eski bir yerde
yaşanmasından korkulup vazgeçilmez aşkların sızısıdır bu.
Bu sızı, bu yenilgi mevsimlerle yıllarla devredilir başka insanlara...
Bir insanın yaptığı bir hatanın tüm insanlara yayılması gibi...

İşte şimdi biz de sevgili, ya olmadık zamanlarda
umutsuzluğa kapılıp, soluğu evlerde alacağız, ya da denizler,
kıyılar çekecek bizi. Nasıl biz başkalarının
korkaklığını taşıyorsak, başkaları da bizim korkaklığımızı taşıyacak, yenilgimizi, umutsuzluğumuzu...

Birazdan sabah olacak...
Para, tarifeler, beklentiler, randevular, taksitler, iş,
anneler ve korkular başlayacak...
Bunlar varsa ve bizim için geçerliyse aşk yoktur ve
hiç olmamıştır sevgili. Birbirimizi kandırmayalım...

Hadi güne hazırlan. Yaşadıklarımızı unutmaya çalış.
Aşk bize güvenip verdiği büyüsünü, sırlarını,
cesaretini, bilgeliğini ve o ilkel, o yaban ağrısını geri
alacak. Bunlar olurken içimiz bir an çok üşüyecek, sonra geçecek...

Hadi, oyalanma birazdan yarın olacak...

Aşkta yarın yoktur sevgili...

CEZMİ ERSÖZ

***

AŞKTAN NEFES ALAMADIĞIM O YERDE

Çocukluğumun bahçesiydin sen
bütün bilinen mutluluklardan uzakta,
o sarışın akşam üstlerinde,
ıstırabın eşiğinde...
Nefesim sıkıştığında seni sevmekten
ömrünü okurdum o acı neşede,
boşalırdı ağzımdan o kanlı nefes
sonra çok özlendiği için acımasızca talan edilen
her baharda dönerdim oraya...
O sarışın akşam üstleri
hiç gitmediğim uzaklardan döndüğüm yer olurdu...
Bilinen bütün mutluluklardan uzakta
kalırdım orada,
kalırdım çocukluğumun bahçesinde,
aşktan nefes alamadığım o yerde...

CEZMİ ERSÖZ

***

AYNA..

aynaya bakma sakın
ve saçlarına dokunma.
Rüzgâra sesin
Geceye kokun düşmesin.
Sen bu bahar bir başka düşe gir
daha sığ ırmakların olsun
ve açık mavi denizin
beni unuttuğun anılarına sar
ki başka sızılara bulanayım.

CEZMİ ERSÖZ

***

BENİ HEP BİR BAŞKASI SAVUNUYOR

Onca atılıştan sonra
balkonuma döndüm
Onca bilgi utandığım çocukluğum içindi
Çünkü beni hep bir başkası savunuyor
Sesimden, ellerimden, gülüşümden biliyorum

Hep sakladığım yara izini
balkonumdan odama götürüyorum işte...
odamdan bir kez olsun çıkartmadığım
sesimden, ellerimden, gülüşümden
biliyorum...

CEZMİ ERSÖZ

***

BİR DAHA UYANMAZDIN

Martıların sana doğruyu
söyleyecekti
arzu tramvaylarına binmeseydin
Acıların seni yeni bir şehre
götürecekti
Yürüyüşüne vurulmasaydın...
Tuhaf, ele geçmez, tehlikeli bir
hayvandın
Şehrin yaban adamları sana öyle bakmasaydı
uyur, bir daha uyanmazdın...

CEZMİ ERSÖZ

***

Yeni yeni kışa girerken üzerimizde hala var olan yaz ayları rehavetiyle gerçeğe göz yumanlar bir yana bırakılırsa tatil günlerinin, tüm yorgunluklarımıza bir nefeslik mola olduğunu belirtmek gerekir. Bu molalarda gerçeğe gözlerinizi kapattırmış olmak istemem. Hayat devam ediyor çünkü. Bütün gerçekliğiyle tabii. Şiirlerde yanı sıra. 

Bu haftalıkta bu kadar. Güzel bir hafta sonu geçirmenizi diliyorum.


Yayın Tarihi: 08.11.2015

6 Kasım 2015 Cuma

ŞEVVAL SAM’LA YAPILAN SÖYLEŞİ ÜSTÜNE EKLENENLER 3

Üç bölümlük yazı dizimizde sanatçımız Şevval Sam’la daha önce çıkan “II TEK” adlı 2 CD’lik albümü üzerine yapılan bir söyleşiyi okuduktan sonra o albümü dinleyip, içerdiği kimi klasik parçalar nedeniyle zaten Klasik Türk Müziğine duyduğum ilgi ve sevgi üstüne gelen bu söyleşi ve albümü konu alarak kimi konularda görüşlerimi aktarmak istemiştim. Burada sevgiden klasik müziğimize, değişik alanlara dair değinmelerim olacak. Kimilerinde yakınmalarımı bile bulacaksınız. Her türlü durumda da önemli olan gerçeği yansıtmak değil mi? Yapmak istediğimde bu.

Geçen bölümde Klasik Türk Musikisinin okunmasının birtakım şifrelere bağlı olduğu söylenince bu şifreler sorulmuş onun cevaplarını bu yazıya bırakmıştık. İşte soru ve cevabı..

“■ Şifreleri nasıl çözdünüz?
Her şarkının çıktığı dönemdeki masumiyet beni ilgilendiriyor. Onu keşfetmeye çalıştım. Şarkıların ticarete dönüşmüş ve fazla akademikleşmiş halleriyle çok ilgilenmiyorum. İlk halleri, özleri beni ilgilendiriyor.”
*
İşte meyhane müziği olmaktan kurtulmanın yolu bu. Ticarete dönüşmeden ve soylu kalabilmiş ilk hali. Tabiî ki eğitimli müzisyenlerin bestecilerin eliyle. Fakat onlarında kulaklarının ses kirliliğinden kurtulması için önce klasik tavırla yıkanmaları gerek. Çünkü sazendelerimizde, hanendelerimizde (çalgıcı ve şarkıcılarımızda ) çok fazla arabesk ve Arap tavırlar egemen oldu. Özgün tavır nerdeyse yok. Oysa klasik müzik türleri içinde dünyada 3 klasik müzik türünden biri olan (diğer ikisi Klasik Batı Müziği ve Hint Müziği) Klasik Türk Musîkisi, bir zamanlar komşu ve diğer ülke müziklerini derinden etkilemişti.

TRT klasik türk müziği konusunda öncüydü, okuldu. Oradan da sanatçılar kovuldu. Dikkat edin onlarda canlı konserlerde piyasaya uydular.
*
KALBİN MÜHRÜ AÇILMALI...

“■ Şarkılarınızın direkt öze dokunmasının, söyleyiş tarzınızın duruluğunun sırrı buymuş demek!

Böyle düşünmenize çok sevindim. Ben şuna inanıyorum; insanın içi kirliyse yaptığı iş her ne olursa olsun onu da kirletir ama temizse yaptığı şeyin kirlenme ihtimali yoktur. Bu yüzden ne yaparsak yapalım önce kendi içimizi temizlemeliyiz. Bunun pratiği zor çünkü insanlar tutundukları acıları, intikam duygusunu, egolarını bırakmak istemiyorlar. Müthiş bir farkındalık, uyanıklık gerekiyor bunu pratiğe dökebilmek için. Bu konuda hâlâ çalışıyorum. Ömrümün sonuna kadar da çalışacağım.”

*
Nerde o bilgelik.. acısına taparcasına bağlanan, egosuyla herkesi küçük gören, intikam duygusuyla dünyayı yakan o kadar çok insan var ki. Bu kavgaların başka türlü açıklaması nasıl yapılır? İktidar kavgalarından tutun ülkeler arasındaki savaşlara kadar her şeyin altında bu var. Ortaya çıkan eserlerde ona göre oluyor tabii. 
*
“■ Bu her tarafı kirlenmiş hayatın içinde temiz kalma mücadelesi vermek kendi adıma çok yıpratıcı. Sizi de yıprattığı olmuyor mu?

Olmaz mı! Albümüm çıktığı için bir yanım çok mutlu ama bir yandan da neşeli bir şarkı söylerken memleketin hali, yaşanan savaşlar, oynanan oyunlar aklıma geliyor ve mutluluğumdan suçluluk duyuyorum. Bunları hiç takmayabilirdim ama biraz hassassanız takmamak mümkün değil! Bu hassasiyet bazen en büyük ceza gibi! İki şarkı söylediğimde o kaosun içinde nefes alıyorum. Ben buna hizmet ediyorum bu hayatta. Kimseye bir şey öğretme, mesaj verme, insanları değiştirme gibi bir iddiam yok! Kalbin mührü açılmadığı
sürece kimse kimseye bir şey öğretemez. Herkes kendi hikâyesinde, kendi tecrübesiyle öğreniyor hayatı.”

*
Evet, -her söylenen söz karşındakinin anladığı kadardır- demişler. Kimse anlamaya uygun olmadan hiçbir bilgiyi alıp öğrenemez. Anlamanın da öncesi ve sonrası vardır. Öncesinde alt bilince yapılan yüklemeler ve bunu işleme koyma isteği olmadan sonrasına geçilemiyor. Sonrası uygulamadır.
*
“■ Kalbinin mührünü açmayan, açamayan o kadar çok insan var ki...

İnsanoğlunun içindeki iyi kurt ve kötü kurt hep savaş halindeydi. Bütün savaşlarda insanlar komşuyken ayrı düştü. Tarih boyunca insanın kendini farklı ve üstün görme arzusu ayrımcılıklara sebep oldu. Çağ değiştikçe bunların isimleri değişti ama tetikleyicileri aynı: İnsanın içindeki üstün olma arzusu. Bu, insanın kendi içinde halletmesi gereken en büyük zaaf. Bunu halletmediğiniz sürece dünyanın değişmesi imkânsız!”

*
Çocuk oyunlarında bile izlerseniz bu duygunun olduğunu görürsünüz. Çocuklar bunu bir adım öteye taşıyarak kavgaya tutuşurlar. Taki bir büyük olaya müdahele edene kadar. Yarışmacılık insana bu kötü huyu kazandırdı. Hep ben ve hep benim sözcükleriyle özetlenebilecek bu durumdan kurtulmayı öneren çok. Gelin görün ki uygulayan (eskiden de azdı) günümüzde nerdeyse hiç yok. Herkes en bilen, en akıllı.
*

“Aşkla aranız nasıl? Anneniz "Aşk bize küstü" demişti röportajımızda...

■ Sözleri “Eğer bir masal perisi girerse rüyalarına, öldü dersin gül güzeli, tılsımını kaybetti” diye akan ‘Gül Güzeli’ adlı şarkınızı çok severim. Masallara inanıyor musunuz?

Evet. Hayatı da masala çevirme eğilimim var. Çocuksu masumiyetin kaybedilmesine katlanamıyorum. Masallardaki, aşklardaki, şarkılardaki masumiyet beni hâlâ ilgilendiriyor ve kendine çekiyor.”

*
Müzik sadece sesle, nağmeyle masalsı niteliğe sahiptir. Sözlü müzik müziği gerçek hayata bağlarda diyemem ona bakarsanız. Kurmaca her şey kim ne derse desin bir yanıyla masaldır, çünkü zamanı durdurmuş ve zaman üstü olmuştur. Sadece bu yanı bile müziği masallaştırır. Tekrarlanabilir olduğuna bakmayın. Onun için müzik dinlerken müzikle özdeşleşip içine girdiğimizde masalın içine girmiş oluruz. En masum halimiz ordaki halimizdir. O halimizde masal çağındaki bir çocuk kadar bütün hareketlerimiz, bütün davranışlarımız açık net ve içtenliklidir. 
*
“■ Peki tılsımınızı kaybettiğinizi düşündüğünüz oldu mu hiç?

Hayatımın ilk yarısında çok zorlandığım dönemler oldu ama tılsımımı kaybetmedim. Ne kadar zorlandıysam o kadar kendimi aramak, bulmak, özüme yaklaşmak derdine düştüm. Her hadiseden dersimi aldım. İnsan önce yanar sonra küllerinden doğar.

“■ Aşkla aranız nasıl? Anneniz “Aşk bize küstü” demişti röportajımızda...
Aşk küsmez, insanlar aşka küsmüş olabilir. Korkuları yüzünden insanlar kapılarını aşka açmıyor. Oysa aşk en iyi öğretmendir. Buda felsefesindeki ‘Aşk mutlu olmak içindir’ sözünü okuduğumdan beri, beni çok hırpalayan şeyleri aşk diye tanımlamıyorum.”

*
Aşk kimseye küsmez. Biz aşık olmayı ucuzlaştırdık o kadar. Oysa o en yüksektedir. Hayatımıza derinlik katan aşktır. Aşk insana muktedir olma gücünü verir. Vermiyorsa onun adı aşk olmaz. Aşk aynı zamanda hiçliktir. Hiç olamıyorsanız da onun adına aşk demeyin. Muktedir olmakla hiç olmak arasındadır aşk. İşte o arada yanar erir ve pişersiniz. Müzisyenseniz sese, şairseniz söze hükmedersiniz o zaman. Bilgeyseniz hallere... işte müziğin masal olma nedenlerinden biride budur.   
*


BİTTİ



Yayın Tarihi: 04.11.2015

ŞEVVAL SAM’LA YAPILAN SÖYLEŞİ ÜSTÜNE EKLENENLER 2

Üç bölümlük yazı dizimizde sanatçımız Şevval Sam’la daha önce çıkan “II TEK” adlı 2 CD’lik albümünü üzerine yapılan bir söyleşiyi okuduktan sonra o albümü dinleyip söyleşi ve albümü konu alarak kimi konularda görüşlerimi aktarmak istiyorum. Burada sevgiden klasik müziğimize, değişik alanlara dair değinmelerim olacak. Kimilerinde yakınmalarımı bile bulacaksınız. Her türlü durumda da önemli olan gerçeği yansıtmak değil mi? Yapmak istediğimde bu.

“■ Tiyatro okuyormuş Tarık Emir. Sanatçı genleriniz ona da işlemiş...

Sanatla, edebiyatla iç içe olsun, kendini keşfedebilsin diye tiyatroyu seçtik. İleride ne istiyorsa onu yapsın. Tek beklentim hümanist, barışçı, huzurlu bir insan olması.”

Sanat dallarının böyle bir vasfı vardır. Kendinize yolculuk yapmak isterseniz bir sanat dalıyla ilgilenin derim. Bu kişilik çatışmalarını da önler bence. Kendinize yaptığınız yolculukta kendinizde kalmayıp hemen kendinizi terk ederseniz her şeyi daha kolay seversiniz. Bu huzuru getirir, inanın ki..

“■ Tıpkı sizin olduğunuz gibi...

Teşekkür ederim. Ben hedefime şöhreti ve parayı değil, özümü koydum. Gören göz, işiten kulak olmaya niyet ettim. Bu sayede dayatılan kuralların dışında kaldım. Hayatta durduğum bir yer var. Tek derdim hep orada durmak, özümle çelişmemek.”

*
Burada söyleşinin bir bölümünü keseceğim. Çünkü Şevval Sam’ın piyasaya sürülen yeni albümüne söyleşiyi yapan Ece Saruhan’ın övgüleri var. Amacım  söyleşiden çıkardığım anlamı sizlere iletmek. Albümle ilgili fikrimi başta belirtmiştim zaten. O bölümü verseydim tüccarlığa da değil, albümün tellallığına soyunmuş olurdum.
*

İKİNCİ ALATURKA SÜRPRİZİ

“■ Tango albümünüzü beklerken alaturkayla bize sürpriz yaptınız...

Alaturka hep bir sürprize denk geldi hayatımda. İnsanlar Karadeniz albümü beklerken ‘Sek’i çıkarmıştım, tango beklerlerken de ‘II Tek’ geldi. Tango albümü oldu bittiye getirilecek bir proje değil, repertuar aşaması çok meşakkatli. Bu süreçte yeni bir alaturka albümü yapmam için çok talep geldi. Alaturka benim müzikal zeminim. Genç kızlığında herkes pop dinler ama ben alaturkayı keşfettim.”

*
Araya girme ihtiyacımı hoş görün; müzik tabanımızla ilgili bir iki sözüm olacak. Bende çocukluk ve ilk gençliğimde önce Türküler dinledim. Sevdiğim Türk Sanat Müziği parçaları çok azdı. O zamanki adıyla aranjman, bugünkü adıyla Türk Pop müziği bugün artık yaşamayan yada çok azı hayatta olan anıt isimlerin eliyle doğuyordu. Arabesk’in henüz ‘A’sı bile yoktu. En çok satanlara baktığınızda Türk Sanat Müziği, zaman zamanda Türk Halk Müziği sanatçılarını listelerde görürdünüz. Radyolarda en çok ilgiyi halkın büyük kesimi köylü olduğu için Türküler görse bile, büyük kentlilerin nerdeyse tamamı Türk Sanat Müziğine ilgi gösterirlerdi. Küçük bir azınlık olan elit kesim Klasik Batı Müziği veya Caz müziği dinlerdi. Bu müzikleri zamanla keşfettim. Müzik türlerini ayır deseniz ayıramam. Her tür müziğin içinde güzelide var çirkinide. Tarihi sanat geçmişimizi temsil eden sadece Türk Sanat Müziğidir. Avrupa soylularının, daha sonra kent soylularının dinlediği Mozart’ların Beethoven’lerin yerini bizde Itri, Dede Efendi, Sadullah ağa, Hacı Arif Beyler alır. 1950 -1960’tan sonra bu tür müzik halk bunu istiyor denile denile müzik yapımcıları - para koyucuları (yani prodüktörler, plak şiketi sahipleri) gazino patronları tarafından yozlaştırıldı. Türk Sanat Müziği meyhanelerin meze müziği oldu. Bunun için erkek sanatçı kalmadı, bunun için rahmetli Zeki Müren’in edebini ve saygısını koruyarak açtığı yoldan kadınsı sanatçılar türedi. Meğer biz gizli eşcinsel toplummuşuz. Öyle olmasak böyle sanatçılar ilgi görmezdi.

Aklı başında gençlik bu müzikten hızla kaçtı. Ortalama genç dinleyici için yavaş ritimde ve tek sesli oluşu, sözlerin dar bir çerçevede kalışı kaçışı hızlandıran müzikal nedenlerdendir. Aslında çok geniş bir kültürün ürünü olduğu tartışmasız olan kendi öz klasik müziğimizin, içerdiği türleri bırakın, isimlerini bile bilen kalmadı. Şu isimleri meraklısı dışında kaç kişi hatırlar: Gazel, Peşrev, Medhal, Saz semâîsi, Kâr, Beste, Şarkı. Biz her sözlü müziğe şarkı der dururuz. Oysaki bugün yanlış kullandığımız “şarkı” sözcüğü Türk Müziğinde bir türdür.

İşte biz bu temeli kaybettik. Çağ hız çağı kabul ama müziği hızlandırarak basitleştirerek fakirleştirirsiniz. Oysa ortada büyük bir zenginlik var ve keşfedilmeyi bekliyor. 

Şevval Sam’ın söylediklerine bıraktığımız yerden devam edelim.
*

“O zamanlar eski kayıtlara ulaşmak çok mümkün değildi. 80’lerden sonra icra edilmiş alaturka eserleri dinlemekte güçlük çekiyorum. Hamiyet Yüceses’in ve Müzeyyen Senar’ın kasetlerini bulup yutmuştum. Alaturka albümlerimde o şarkıların çoğunu seslendirdim. Bu albümleri çıkarmamı radyo programı yaptığım dönemde Kalan Müzik’le tanışmam sağladı. Henüz piyasaya arşiv serileri çıkmamışken Hasan Saltık bana iki torba dolusu radyo ve taşplak kaydı vermişti. Benim eğitim sürecim o iki senelik radyo programı oldu. Şarkıları dinlerken, çalarken bir yandan da dönemin şifrelerini çözme derdine düştüm. Sonradan o şarkıları ben icra ederken o dönemin şifrelerini kullandım. O yüzden ilk alaturka albümüm ‘Sek’ için, ‘Taşplak kaydı gibi’ yorumunu yaptılar.”

■ Şifreleri nasıl çözdünüz?

Şifreleri gelecek bölümde göreceğiz.



DEVAM EDECEK

Yayın Tarihi: 02.11.2015

3 Kasım 2015 Salı

ŞEVVAL SAM’LA YAPILAN SÖYLEŞİ ÜSTÜNE EKLENENLER 1

Biliyorsunuz Şevval Sam ünlü şarkıcı Leman Sam’ın kızıdır. Ben onu Taraftarı olduğum Beşiktaş takımının bir zamanlar “sarı fırtına” adıyla anılan futbolcusu Metin Tekin’le yaptığı evlikle tanıdım. O zaman saçları sarıydı ve kendisini çok beğenmiştim. Fakat bu evlilik kısa sürdü. O sıralarda Şevval Sam’ın kendisinde bir yetenek var zannedip oyuncu ve şarkıcı olmak istediğini bu yüzden anlaşamadıklarını düşünüyordum. Yanılmışım, iyi ki yanılmışım. Yoksa ülkemiz böyle güzel ve yetenekli bir sanatçıdan yoksun kalacaktı.

Üç bölümlük yazı dizimizde sanatçımızla daha önce yapılan bir söyleşiyi konu alarak kimi konularda görüşlerimi aktarmak istiyorum. Burada sevgiden klasik müziğimize, değişik alanlara dair değinmelerim olacak. Kimilerinde yakınmalarımı bile bulacaksınız. Her türlü durumda da önemli olan gerçeği yansıtmak değil mi? Yapmak istediğimde bu.

Şevval Sam’ı 1993-2002 yılları arasında bir çok televizyon dizisinde oynamasına rağmen Kanal D’de yayınlanan Karadenizli iki düşman ailenin torunları Gülbeyaz ile Kadir’in birbirine aşık olmasının ardından kavuşma mücadelelerini anlatan Gülbeyaz (2002-2003) adlı dizide arada geçen 9 yıldan sonra ilk kez gördüm. Bu kez saçları sarı değildi. Hem diziyi beğenmiş hem kendisine bir kez daha hayran olmuştum. Dizi filmde gerçekten çok sevilmiş, çok ilgi görmüştü.

Daha sonra şarkıcı olarak karşımıza çıktı. Sesi de, söyleyişi de tam not almaya yeterdi. Yıllar bu yönünü de hafızalarımıza işledi. Peş peşe “Sek” (2006), Istanbul’s Secret (2007), Karadeniz (2008), Aile İçi Şiddete Son Kampanyası için 2009’da çıkan ve “Kibritçi Kız” adlı şarkıyı seslendirdiği “Güldünya Şarkıları”, Sinema Filmi için 2010’da çıkan “Bu Gece Lazım”, “Yalnız Kullar” Şarkılarını Seslendirdiği “7 Kocalı Hürmüz”,  “Has Arabesk” (2010),  “II Tek” (2012), “Tango” (2013) albümlerini yaptı. 2014’tede Dinçer’le birlikte tek şarkılık “Ayrılık Neyimize” adlı CD çıkardı. 2012 yılında beklenenin tersine “II TEK” adlı Türk Sanat Müziği albümüyle karşımıza çıktı. Sanatçımızın 2 CD olarak Kalan Müzik’ten çıkan albümündeki şarkılarının bazıları Klasik Türk Musîkisi bestecilerinin besteleri, bazıları daha son dönem bilinen Türk Sanat Müziği şarkıları. Söyleşi bu albüm üzerine. 

Klasik Türk Musîkisi’ni çok severim. Onlardan da örnekler verilmesi beni mutlu etti. Albümün tamamını dinleyin, inanın çok beğeneceksiniz. Çocuklarınıza da dinletin. Şanlı geçmişimiz diyerek övünmek kolay. Geçmişimizde var olan ve günümüzde de uygulanabilir olanlarını seçerek uygulamalıyız. Mutfak ve müzik bizim başlıca kültür alanlarımızdır, bunlar asla terk edilmemelidir. Çağ değişiyor deme kolaycılığına kapılırsak yabancılaşmaya söyleyecek sözümüz kalmaz.
   
Nerden nereye geldik. Biz söyleşiye dönelim.

Ece Saruhan güzel bir noktadan soru sorarak söyleşiye başlıyor. Soru kadar cevapta güzel.


“■ Pek çoklarının aksine güzelliğinizi basamak olarak kullanmıyorsunuz. Güzelliğiniz, işinizin ve hayattaki duruşunuzun önüne geçemiyor. Bu, çok takdir ettiğim bir özelliğiniz... 

İnsanlarla ve tabiatla kurduğum ilişkide kullanmayı en son düşüneceğim şey fiziksel özelliklerdir. Çok basit ve sıradan bir şey o; tenezzül etmiyorum. Allah bana sağlıklı bir beden verdiği için şükrediyorum o kadar. Hiçbir şeyin yoksa güzelliğini kullanabilirsin ya da yaptığın iş bunu gerektiriyorsa mesela fotomodellikse. Müzik gibi yüksek bir yaratıcılık var ortada. Onunla temasa geçmek, o akışa dahil olmak varken, bunu niye maddede kısıtlayayım ki? Ruhum bedenimden çok daha geniş. Bedenlerimiz birer hapishane. Hapishanemize bakım yapabiliriz ama asıl güçlü olan ruhtur. Belki de insanlar kendi içlerindeki mekanizmayı keşfedemedikleri için güzellik ve fiziksel özellikler onlar için bu kadar önemli. İletişimde sadece ilk 10 dakika etkilidir dış güzellik. Yaydığı enerjidir insanı güzelleştiren..”

“Bana ‘Seni seviyorum’ demeyi oğlum öğretti”

“Seni seviyorum” kelimeleri dudaklarımızdan çok zor dökülür. Bu iki kelimeden korkuyor muyuz, yoksa utanıyor muyuz? Eskiden olsa daha çok; “utanıyoruz” derdim. Çünkü aşklar gizli yaşanırdı. Öyle şimdiki gibi el ele kol kola gezen aşıklar ancak büyük kentlerde görülürdü. Birde babalar çocuklarına, dedeler torunlarına “seni seviyorum” demez, diyemezdi. Sevgi sözcüklerini kullanma konusunda erkekler daha katı görünürdü. Çocukların yetişmesinde sevgi sözcüklerinin olumsuz etkide bulunacağı düşünülürdü. Haksız da değillerdi. Eski zamanların kalabalık aile ortamında sevgi sözcüğü çocukların şımarmasına neden olurdu gerçekten de. İnanır mısınız, bugünün gençleri büyüklere sevgi sözcüklerini bu gerekçelerle kullanmıyorlarmış. Dünya tersine döndü.

Söyleşiye dönelim.

“■ Anneniz Leman Sam, kendisiyle yaptığım röportajda, -Kızlarıma ‘Seni seviyorum’ demeyi yeni yeni öğreniyorum. Sevgimi hareketlerimle belli ederim- demişti. Siz oğlunuza ‘Seni seviyorum’ diyebiliyor musunuz?

Her yeni jenarasyon bir öncekini olgunlaştırıyor. Annem hiç söyleyemedi, ben zor söyledim ama oğlum çatır çatır söylüyor. Bana ‘Seni seviyorum’ demeyi oğlum öğretti. Eskiden arkadaşlarıma ‘Seni seviyorum’ diyemezdim, dediğimde ‘İyi misin sen?’ diye paniğe kapılırlardı. Oğlum sayesinde artık arkadaşlarıma da rahatça bu cümleyi kurabiliyorum.”

Şevval Sam’ın sözlerine katılıyorum. Bende öyle kolay kolay sevdiğimi kimseye söyleyemezdim. Galiba gençlikte birine sevdiğini söylemek kişilik kaybı olarak görünüyor. Yaş ilerledikçe bu konuda eski düşüncelerimin yok olduklarını görüyorum. Ölçüyü kaçırmamak şart tabii. Sevgi sözcükleri vıcık vıcık yağ kokmadan söylenmeli. 


DEVAM EDECEK



Yayın Tarihi: 02.10.2015

ŞAİRLERİN ŞİİRLERİYLE SÖYLEDİĞİ

Merhaba sevgili okurlarım. Bu pazarda sizlerle birlikte olmanın o güzel duygusunu yaşıyorum. Gene bir şair ve o şairin şiirleriyle karşınızdayım.

Bugün zor bir şair seçtim. Geleneksel şiiri reddeden ilk yenicilerin ardından ikinci yeniciler adıyla gelen bir akımın temsilcisi olan Ece Ayhan bugünkü şairimiz. Kendisini tanıtan bir yazıyı olduğu gibi aktarıyorum.

1931 yılında Muğla Datça’da doğdu. Asıl adi Ece Ayhan Çağlar. İlk ve orta öğrenimini
İstanbul’da gördü. 1959’da Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesi’ni bitirdikten sonra Gürün, Alaca, Çardak ilçelerinde bir süre kaymakamlık yaptı. 1966’da memurluktan ayrıldı İstanbul’a gelerek Sinematek’te, Meydan Larousse’da, e Yayınları’nda çalıştı. Üç yıl süre ile İsviçre’de tedavi gördü. Dönünce bir süre İstanbul’da ve Bodrum-Gümüşlük’te yaşamını sürdürdü. Çanakkale’ye yerleşti. İlk şiiri 1954’te “Türk Dili”nde yayımlandı. Türk Dili, Varlık, Yenilik dergilerinde çıkan (1954-55) birkaç şiirinden sonra Seçilmiş Hikâyeler, Pazar Postası, Yeditepe dergilerinde yazdı. Kendine özgü çağrışımlar ve göndermelerle örülü şiirleriyle hem Türk şiirinde hem de İkinci Yeni’nin içinde kendine farklı bir kanal açtı. 1965’te yayımladığı Bakışsız Bir Kedi Kara ve 1968’de yayımlanan Ortodoksluklarla neredeyse bütünüyle “özel bir dil” halini alan bu şiir, 1973’te yayımladığı ve daha geniş bir okur kitlesince alımlanan Devlet ve Tabiat’ıyla birlikte bu kez de “Sokağın diliyle” okurunu (ve izleyicilerini) oluşturdu. 1977’de yayımlanan ve kitapla aynı adı taşıyan ünlü şiirini ve ilk dört kitabını içeren Yort Savul ise şiirinin kendisinden sonraki kuşaklar üzerindeki gücünün belki de topluca belgelenişi idi. 1981’de Zambaklı Padişah, 1982’de de “tarihin düzünden okunduğu” Çok Eski Adıyladır’ yayımladı. Ece Ayhan’ın şiiri üzerinde Enis Batur, Tahta Troya’yi (1981), Ender Erenel Ece Ayhan Sözlüğü’nü, Kemal Yangın-Orhan Alkaya ikilisi ise Çok Eski Adıyladır Sözlüğü’nü yayımladı. 12 temmuz 2002 de hayata veda etti.

...

MEÇHUL ÖĞRENCİ ANITI - 

Buraya bakın, burada, bu kara mermerin altında
Bir teneffüs daha yaşasaydı,
Tabiattan tahtaya kalkacak bir çocuk gömülüdür
Devlet dersinde öldürülmüştür.

Devletin ve tabiatın ortak ve yanlış sorusu şuydu:
- Maveraünnehir nereye dökülür?
En arka sırada bir parmağın tek ve doğru karşılığı:
- Solgun bir halk çocukları ayaklanmasının kalbine!dir.

Bu ölümü de bastırmak için boynuna mekik oyalı mor
Bir yazma bağlayan eski eskici babası yazmıştır:
Yani ki onu oyuncakları olduğuna inandırmıştım

O günden böyle asker kaputu giyip gizli bir geyik
Yavrusunu emziren gece çamaşırcısı anası yazmıştır:
Ah ki oğlumun emeğini eline verdiler

Arkadaşları zakkumlarla örmüşlerdir şu şiiri:
Aldırma 128! İntiharın parasız yatılı küçük zabit okullarında
Her çocuğun kalbinde kendinden büyük bir çocuk vardır
Bütün sınıf sana çocuk bayramlarında zarfsız kuşlar gönderecek

ECE AYHAN

***

AÇIK ATLAS

Hayattan ders veriyor diye öğretmenleri kızdıran
Tuzu bir bulmuş çocukları saklamadan güldüren dünyaya
Su kaçırmaz bir eşeğin sesine açıktır penceresi
Bir sınıfın, batı son dersinde, kuşluk vakti

Meşeler yapraklanınca bir tuhaf olurlar işte
Koparılmış kürt çiçekleri, hatırlayarak amcalarını
Azınlıkta oldukları bir okulda bile, sorarlar soru
Neden feriklerin ve eşeklerin memeleri vardır?

En arka sırada çift dikişliler, sınavda en öne
İntihara ve denizde nasıl boğulmaya çalışırlar
Yalnız Orta Doğu’da el altında satılan bir atlas
Kim demiş on sekiz yaşından küçükler okuyamaz

Bakıldı ki kum saati, ters çevrilmiş, çıt, usul isa asi olmuş
İkinci karnede babası yarısını silahıyla dışarıda bırakıp
Öyle öğretildiği için saygılı, sınıfa giren parmak çocuğun
Boş yerine, girilmeyen bir dersin denizi, gelip oturmuş

Açık kalmış atlası, deniz taşmıştır, darılmasın Fırat ama

Hayatın orta öğretmeni sustu, dondu gülmeleri çocukların
Bir cenaze töreninde daha ölümü karşılamaya götürüleceğiz

Efendiler! Eşekler susabilirler
Ne yani çocuklar hiç gülmeyecekler mi?

ECE AYHAN

***

ÇAPALI KARŞI


Kollarında eski balık dövmeleri
teodor kasap perhiz ahali içmez
ay türkçe rakı çıkmıştır kapalı
ve geniş muhlis sabahattin’den
ayşe opereti ne güzel bir hiç

Üç yıllar var ki minyatürlere mahkûm
Teodor’un o eski balık dövmeleri
ay osmanlılaşmış abi tüfekçi olmuş
ve korkunç taş gülmekler muhlis’te
gibi merdivenli bir sokaklar uzatmış
çiçek bahçelerine kaçabilsin ayşe
atlı tramvaylarla ne güzel bir hiç

İşte o biçim gecelerde kucaklamış
getirir enflasyon arkadaşlarını
kova abdülhamit akşam gazeteleri
dağlar gibi yalnızlık ne güzel bir hiç.

ECE AYHAN

***

FAYTON
                              Erol Gülercan’a

O sahibinin sesi gramofonlarda çalınan şey
incecik melankolisiymiş yalnızlığının
intihar karası bir faytona binmiş geçerken ablam
caddelerinden ölümler aşkı pera’nın

Esrikmiş herhal bahçe bahçe çiçekleri olan ablam
çiçeksiz bir çiçekçi dükkanının önünde durmuş
tüllere sarılmış mor bir karadağ tabancasıyla
zakkum fotoğrafları varmış cezayir menekşeleri camekânda

Ben ki son üç gecedir intihar etmedim hiç, bilemem
intihar karası bir faytonun ağışı göğe atlarıyla birlikte
cezayir menekşelerini seçip satın alışından olabilir mi ablamın.

ECE AYHAN

***

KILIÇ

M.Ç. için

Ey  serseriliğin denizleri! Ey ahtapotları atılmışlar kıyıya mutsuzluğun! Bir
kraliçedir oğlum kanatlarını açmış. Örtünür canfes. Unutur gitgide yıkılmış babası
büyücü. Selanik’te geçirir kışı.

Gelmiş bir kadınla konuşur. Mısrâyım’den. Yorgunluğu kusursuz bir at mor.
Uyuya kalmış kayalıklarda. Yükselir niçin bilinmez deniz. Ey batık gemiler! Ey sürgün
karaltıları! Ağlıyan bir melez ben.

Anlatılmaz bir kılıçtır kuşanmış taşırım belimde karaduygululuk.

ECE AYHAN

***

KINAR HANIMIN DENİZLERİ


Bir çakıl taşları gülümseyişi ağlarmış karafaki rakısıyla
şimdi dipsiz kuyulara su olan kınar hanım’dan
düz saçlarıyla ne yapsın şehzadebaşı tiyatrolarında şapkalarını
        tüketemezmiş hiç

İşte kel hasan bu kel hasan karanlığı süpürürmüş
ters yakılmış güldürmemek için serkldoryan sigaralarıyla
işte masallara da girermiş bir polis o zamanlardan beri sürme
        kirpiklerini aralayarak insanları çocukların

Ve içinde birikmiş ut çalan kadın elleri olurmuş hep
gibi bir üzünç sökün edermiş akşamları ağlarken kuyulara kınar
        hanım’ın denizlerinden.

ECE AYHAN

***

ORTA İKİDEN AYRILAN ÇOCUKLAR İÇİN ŞİİR


Sivil ölümden konuşuyoruz dağılan neftilikler
arkadaşlar Makedonyalı kalın usta marangozlar.
Kapaklanır bir adam daha kaçıncı, aktığımızı görünce
ters çevrilmiş kente karşı işte onun denizlerine
delikanlı kostaklarımızı çıkarmış ve ırmaktır.

Erkek ölümden konuşuyoruz yeni ormanlardan
dahi “dikeni seven gülüne katlanır bir kadın”dan.
Haramiler ki kırkın üstünde artık sayıları
bir küçük tabut tabakada gezdirirler ölüleri fakfon
burunları çekmek üzre, ince çağrışımlıdır.

Ey orta ikiden ölerek ayrılan çocuklar! aslında başlayan
askerler tabiatta hâlâ tramvaydan Sirkeci’de mi inerler?
süsüne kaçılmamış bir cenaze törenine gitmek için.

ECE AYHAN

***

SENTEZ

Şu taşbasması
İşkence Usülleri kitabı
Nerede basma iş
Babil’de
Babil’de bir çocuk demek
Bizi kullanıp kullanıp duruyormuş
Ama biz bu değiliz ki
Daha ilk sayfalarda
Karşımıza çıkıveriyor
Başkasının gözleri
Başkasının ağızları dudakları
Babil’de basılmış
Birer birer açılan
Hayatımıza.

ECE AYHAN

***

USTA İŞİ


1.Fakir kuş hiç unutmaz, kitapların yakıldığı yıldı

Kırk kapıdan birden devletle girdiğini gördük
Başsız bir at ve içindeki solgun süslü binicisinin

Dervişlere göre parçalanmış ölüm doğudan dönüyordur

Onun için ki acı bir suyla üçe bölünmüştür bir kent

2.Fakir kuş hiç unutmaz, ustaları ölmüş oğlan çocukları
Denizden çıkınca birbirlerinin saçlarını tararlardı

Ah karpuzun içindeki kesmece delikanlım İstanbul
Yüreğini utanarak saklıyor ve çürümüş çiçek kokuyorsun

Okuma parçası bir kentin üstünde kara güvercinler uçuşuyor.

3.Fakir kuş hiç unutmaz şu altın eytişimsel yasayı da
Tarihte nice ve nite şehzade bilmeden atını taşımıştır

İşte onların sandukalarında usta işi gazeller oyuludur

ECE AYHAN

***

YALINAYAK ŞİİRDİR


1.Biz tüzüklerle çarpışarak büyüdük kardeşim

Emrazı Zühreviye Hastanesi’ne kapatıldı anamız
Adıyla çalışan ermiş Sirkeci kadınlarındandır

Şeker atar hâlâ mazgallardan Cankurtaran’da
Acı Bacı’nın acı bilmez uçurtma çocuklarına

Yıl sonu müsamerelerine kimler çıkarılmaz?

2.Velhasıl onlar vurdu biz büyüdük kardeşim

Babamız dövüldü güllabici odunlarla tımarhanede
Acaba halk nedir diye düşünür arada işittiği

Dudullu’dan tâ Salacak’a koşarak alkışlayalım
Fazla babalarıyla dondurma yiyen çocukları

Hangi çocukların neye imrenmesi yalınayak şiirdir?

ECE AYHAN

***

GÖKYÜZÜNDE BİR CENAZE TÖRENİ


Düşmemiş Hazerfan Efendi’yle karşılaşır mı acaba?

Bir bakmışım baloncusu uçmuş kan mavisi balonlar
Kuşların vurulduğu mevsim Üsküdar iskele alanında

Bir bakmışım gökyüzünde gömülmez bir cenaze töreni
Ve aşağıda, yıkanmış balonlar demetinin başında

Kurşun ayaklı bir parmak çocuk, kırılır ağlamaz
Ölümü ustaca oyalayan babam öldürülmüş ben satarım

Kopmuş bir kocakarının da eteklerinde azat kuşları
Oğlum öldürülmüş ben satarım Üsküdar iskele alanında

ECE AYHAN

***

İkinci yeni akımının temsilcisi Ece Ayhan’a ayırdığım bu haftaki yazıyı bitirirken hepinize mutlu pazarlar diliyorum sevgili okurlar! Şiir ve müziklerle iç içe hoşça kalın.


Yayın Tarihi: 01.11.2015