31 Mart 2016 Perşembe

ŞAİRLERİN ŞİİRLERİYLE SÖYLEDİĞİ


Merhaba sevgili okurlar!

Bu hafta sizler için seçtiğim şair Metin Eloğlu 1927 yılında İstanbul’da doğdu. İlk, orta ve lise öğreniminden sonra, 1943 yılında Güzel Sanatlar Akademisi Resim Bölümü’ne girdi. Siyasi nedenlerle 1946 yılında iki ay tutuklu kaldı. Olay üzerine Akademiden atıldı. 1947 yılında gittiği askerliği, disiplinsiz davranışlarından dolayı uzatma cezaları alarak ancak 5 yılda bitirebildi.

Edebiyat hayatına hikâye yazarak başladı. İlk hikâyesi Servetifünun-Uyanış dergisinde 1942 yılında yayınlandı. İzmir’in Kovan adlı dergisinde Mehmet Metin adıyla “Sabah Şarkısı” adlı şiiri 1943 yılında yer aldı. Bu arada ressamlığı hiç bırakmadı. Yaptığı bir çok tabloyla sergiler açtı. 1967 yılında 1. DYO Sergisi ile ve 1976 yılında yapılan Yarımca Sanat Şenliği’nde birincilik ödülleriyle onurlandırıldı. Kaleme aldığı şiir ve hikâyelerinde kendi adının yanı sıra Mehmet Metin, Mehmet Emin, Ali Haziranlı, Etem Olgunil ve Nil Meteoğlu adlarını da kullandı. Ayrıca birçok eleştiri yazısı da yazdı. 1985 yılında doğduğu şehirde; İstanbul’da öldü.

Ödülleri

TDK Şiir Ödülü (Dizin, 1972)
DYO Sergisi (Resim dalında birincilik Ödülü, 1967)
Yarımca Sanat Şenliği (Resim dalında birincilik Ödülü, 1976)

Sıra şairimizin şiirlerinde

...

LOKMAN HEKİMİN SEV DEDİĞİ 
Bu yürek
Seni seveceğini biliyordu herhalde
Bu kafa seni kuracağını seziyordu hanidir
Bire bin veren buğday
Elmadaki mayhoşluk
Hukuki beşer
Çınçınlı hamam
Çizmedeki kedi
Sanki elleriyle koymuşlar gibi
İkimizden bir işmar
Seni sevmemiş olsam, sözlerim yarı yarıya
Gözlerim yarım
Ellerim çolak hüseyin eli
Seni sevmesem, nefes almayı beceremem ki
Bugün günlerden ne ?
Cumartesi
Seni sevdiğim için, Cumartesi elbet
Seni sevdiğim için, bak temmuz ayındayız
Ayşe onbaşı, pir sultan abdal, büsbütün sevdalıyım sana
Bu gemiler nereye gidiyor, seni sevdiğim için
Seni sevdiğimden, suyun akası geliyor
Bacaların tütesi
Nurhayat’ın halleri, seni sevdiğim için güzel
İbrahim’in dilleri
İnsan seni sevince, tutsaklığa kızar tabi
Savaşın adı geçse, cinifrit olur
Ereğli’nin kömürünü düşünür, ne kömür o be
Raman’ı düşünür, Çukurova’yı düşünür
Seni sevdiği için, Haliç’te bir uğultu
Marmara’da bir deniz
Isparta bahçesinde güller
Seni sevdiği için goncalanıyor
Seni sevdiğim için, kilim dokuyor Avşar’da
Yarın sabahlar, seni sevdiğim için icat edildi
Penisilin, halk şiiri, canlı sinema
Mapushaneler, yedi düvel, harbi ispanyol nezlesi
Sultan Hamid, don civani
Ne bilsinler seni sevdiğimi
Başaklanmayan yulafa söylemeli
Cılk yumurtaya
Paslı demire
Kulağını bükmeli kurtlu kirazın
Hoşnut değilllerse bu gidaşattan
Akıl etsinler seni sevdiğimi,
Yeşille turuncunun kafa barıştırması, bu sevdadan ötürü
Tepemizdeki o göçmez tavan
Sulardaki yakamoz, ortancadaki pembe
Ben seni sevdim diye
Bingöl vilayetinde, kamyondan inince
Tığ gibi bir delikanlıya soruyorum
Siz nerenin bulutlarısınız böyle ?
Biz sizin sevdanızın bulutlarıyız
Bir yıldızlı akşamı varsa Ankara’nın
1953 kışları içinde
Karnı tok, sırtı pekse hısım akrabanın
Konu-komşu, dirlik düzenlik içindeyse
Birbirimizi daha çok sevelim diye
İnsan seni sevince iş-güç sahibi oluyor
Şair oluyor mesela
Meyhaneden cayıyor bir akşamüzeri
Caysın be güzel
Caysın be iyi
Tütünü bırakıyor, tütün neyime zarar
Keseme zarar, ciğerime zara, sevdama zarar
Seni sevince adamın papuçları eskimiyor
Beti-benzi yeni çarktan çıkmış gibi
Seni sevince insan bilgili saygılı gönlü gani şen
Saçları zencefilli
Erkencecik evine dönmek istiyor canı
Hep seni düşün
Hep seni yaşat
Hep seni yıka
Seni doyur üç öğün
Seni bir kanım uyut, sonra uyandır
Lokman hekim, seni sev diyor bana
Seni sevmeseydim, ilkbaharı kodunsa bul gayrı
İstanbul diye bir kent yoktu ki yeryüzünde
Umut diye bir şey yoktu ki, seni sevmeseydim
Hak, hukuk, bereket diye
Eşitlik, kardeşlik, hürriyet diye
Yüreğime sağlık ne iyi ettim..!

METİN ELOĞLU  

***

AŞKLAMA 
Şaraptı rakıydı şuydu buydu
Kişi esrimeyi bir aşkta tatmalı ilkten
Dedim ya ondan gayrı korkuluğa güvenmem
İçtiğim hep aşktı benim gerisi tortu

Sevişik bir keçi yumukgöz oğlağına
Özüne aşk sızmış o sütü emziriyor
Yumurtasını bir kovuğa koyarken
Aşkı da koyuyor anaç zargana

Aşk mavisi tükendiyse o boşuna denizde
Bil ki diken diken bir çamurla örtülüdür sığlığı
Niye enez bu zambak diye sordular mıydı
Aşksız geçen günlerinde örselenmiş, de

Aşk bürünmeseydi de bak hiç şakır mıydı
Şu bi damlacık isketeyi tâ gagadan kuyruğa
Kişi gönlünü yitirdi mi ne yüzle çıkar sokağa
Yaşamda nesi varsa aşk işte onun adı

Ansıyın aşkla yağdı da sular
Ondan kokulandı ıtır çiçeklendi elma
Doğayla el ele bizi üreten bir sevgi var
Evrende en soylusu sezdim ki bu çoğalma

METİN ELOĞLU  

***

UYAN
Hadi uyan
Gün ışığı çilemeye başladı başucunda
Denizler bir mavilik edindi günden
Seher yeline uyup kuşlar yerinden uçtu
Bu türküyü dinlemeyecek misin?

Hadi uyan
Aydınlığa çık da çil gözlerin ışısın
İlkyazlar sıcağı biriksin yüreğine
Yoksul olsan da uyan
Garip olsan da uyan
Madem ki güzelsin, güzeli yaşatmak için
Madem ki iyisin, iyiyi yaşatmak için
Madem ki umutlusun, umudu yaşatmak için
Hadi uyan
Denizi dinle, yaşamak desin
Toprağı dinle, barışmak desin
Göğü dinle, sevişmek desin

Bir plak konmuş gibi gramofona
İşte aşk, işte özlem, işte savaşmak gücü
Uyan diyor uyansana

Hadi uyan
Sevdiğim uyan
Ne olur uyan !

METİN ELOĞLU  

***

ELOĞLU 
Eloğlu binlik bozdurur
Ben bozduramam

Eloğlu başını yastığa kor komaz uyur
Ben uyuyamam

Eloğlu sofrasında dokuz türlü
Benim aç yattığım olur bazen

Benim evim gecekondu
Eloğlunda apartıman

Eloğlunda ince müzik
Benimkisi aman aman

Benim kuru başım bana yeter
Eloğlunda karı kızan

Ben keçileri kaybettim
Eloğlunda usta çoban

Bu soyadı bana haram

METİN ELOĞLU  

***

ÇİLİNGİR SOFRASI 

Bu zıkkımın yanında
Arnavut ciğeri ister, bir.
Çiroz salatası ister, iki.
Cacık ister, üç.

Adalet, müsavat, hürriyet demeye
Sadece yürek ister.

METİN ELOĞLU  

***

DEĞERLEME 
Bu aşk senden önce hürriyete yöneldi
Gecenin ortasında sen sımsıcak bir kadın
İçinde sen varken geceler dile geldi
Barışa yöneldi umudu darmadağın
Onları özlemek belki senden güzeldi
Çünkü sen ancak onlarda vardın
Hayatın mavişliği onlarla vardı

METİN ELOĞLU


***

PASTIRMA YAZI
Dedim ya benim aşklarımın doğusu bura
Bura benim yarınımdan sakınan tel tel
Bura işte ilkyazından irkilip huylandığım
Dedim ya gün batmadan kunnamaz çakal

Işıtmaz solutmaz bir aşkın doğusu bu
Köpeklenmiş havuzda boğum boğum kediler
Hoşundu be İstanbul hoşundu savsak günler
Çöl dünümle ikizlenen ne yavan olgu

Bu çağandan kalacak bir sünepe bildiri
Öncelenmiş yalanlarla yakapaça gidiyor
Olmaz olaydı bu yaz, demez olaydı şiir
Dedim ya aşkımızın en firavun günleri

Kaskatı bir güz içi daldım yazık hayatıma
Hasan diye birim vardı uzamış perçemleri
Ben, Güzin, yaz da bitti e sonra
Amcasına babasına pay veren çiçekleri

METİN ELOĞLU


***

EŞÇİL 
Aşksa bu, ben buna varım, günlerim sığı;
Gündüze dek kalasın diye sevdim seni geceden
Eşçilim ben, ben buyum, ne güzel huy bu;
Bir hız gelsen, hemen olsan, sonra yazlar;
Bunca yıldan tatmadığım bir tırança balığı;
Belki gözlerimin kıymığı şu denizler!

METİN ELOĞLU

***

ÇILGAR 
Oralar yazın mı hala, güpgüzel
Gayri şarapsadım ben, İstanbulsadım
Kuşladıysa gözlerimi bir sakar tavan
Sensiz günlerimi çarçur etmek içindir
Ama pörsümüş, gül bitine karmış bir sarı
Siner külçelenir ta evimde barkımda
Pelit acısından yavuz bir özlem kiri
Yu canım usulcacık
Sen bunca umudumun çılgarı
Göğü maviltir bir kırlangıç yakamoz
Balıklar debreşir suda

METİN ELOĞLU

***

SOFRA ADABI 
Keşkek şu kazanda kaynar, benim bildiğim;
Şu güveçte helmelenir fasulya.
Kuzu şu kadar ateşte çevrilir;
Tuzlama şu tabağa konur ille..
Yumurta şu sahana kırılır.
Çorba mı? Çorba şu kaşıkla içilir tabii,
Hoşaf bu kaşıkla..
İster uskumru olsun, ister kolyoz,
İster orkinoz, ister hanos;
Balık şu bıçakla kesilir..
Şarap siyahsa şu kadehe konur elbet,
Beyazsa bu kadehe

Yavan ekmeği nasıl yersen ye...

METİN ELOĞLU
  
***

Bu haftada bir şairle birlikte olduk. Dünyaya o şairin penceresinden kendi gözümüzle baktık. Tek taraflıda olsa bir etkileşimin kurulduğunu umuyorum. Kurulmuşsa şiirlerden hoşlanmışsınız demektir. Haftaya başka bir şairin penceresinden kendi gözümüzle dünyaya bakmak üzere iyi pazarlar sevgili okurlar.




Yayın Tarihi: 13.03.2016

GERÇEĞİN AYNASINDA HAYALLER ERİR 3



“Bugün yemekler dışarıda yeniyor, «göz hakkı» oluyor, kimse umursamıyor. Çarşı pazardan alınanlar şeffaf poşetlerde eve geliyor; alan var, alamayan var. Göz hakkı, kıskançlık oluyor bu yenenlerde...
Hiç şifâ olur mu yavrum? Bizim Peygamberimiz, «Yemeğinizin kokusu ile komşunuza eza etmeyiniz.» buyuruyor. Bugün kokuyla, gösterişle çevredekilere hep ezâ veriliyor. Tabiî ki yenilenler içinize sıkıntı veriyor. Sonra da «depresyon» diye diye doktorlara gidiliyor.”

(Eskilerin bu adetleri günümüzde çok zor uygulanır. Çok katlı apartmanlarda belki aynı katın komşuları birbirini tanıyordur. Sadece onlar birbirlerine pişirdiklerini ikram ederler. Büyük şehirler o kadar kalabalık ki, göz hakkı gözetilecek bir şey kalmadı. Göz hakkı çok sevdiğim bir adetti aslında. Başkasının canı çekmesin düşüncesiyle yiyeceklerini gizli yemek, “yemeğin kokusunun bile başkasına eziyet sebebi olmamasını” öğütleyen bir dine inananların gözettiği güzel bir davranıştı. Paylaşmak, facebookta fotoğraf paylaşmak değildi o zaman. Gerçeği yaşamak ve yaşatmaktı, paylaşımlar. Lakin göz hakkı kimilerinin hırsızlıklarının gerekçesi de olmuştu. Bir bahçenin önünden geçen, güzel bir gül veya herhangi bir çiçek görse, yada erik, kiraz, elma, armut, üzüm; göz hakkı diyerek sahibine sormadan koparırdı.)

“Evin bir edebi daha vardır ki, en önemlisi de budur herhalde... Evin içinde yaşananlar, aslâ dışarıda anlatılmaz; yenenler, içilenler, muhabbetleşmeler, kavgalar... Bu da evin iffetinden sayılır ve hiç kimseye anlatılmazdı.
Bu yüzden problemler ev içinde kolaylıkla çözülürdü. Zaten Peygamberimiz de özellikle karı-koca arasında olanların etrafa yayılmasının günah olduğunu hep hatırlatmıştır.”

(Hayatı kompartımanlara bölün der eğitimciler. Gerçekten bir sorunu yaşandığı yerde, hatta yaşandığı zamanda bırakmak gerekir. Mekânlarımızı oturma odası, yatak odası, salon, mutfak, banyo gibi kısımlara bölüyorsak hayatımızı da ev, iş, arkadaş, eğitim, eğlence ortamları gibi belli kısımlara bölmeliyiz. Bir kısmın sorunu diğerine yansımamalı. Anlayışla karşılanacak önemli durumlar dışında aynı öfke, kızgınlık başka bir yere taşınmamalıdır. Sevinç ve neşe toplum tarafından iyi karşılanabilir. Hatta neşeli, şakacı adamlar her toplumda aranabilirler. Bunun da bir ayarı tutturulmalıdır. Cenaze evinde şaka yapılmaz. Hasta ziyaretinde bırakın şakayı gürültü bile çıkarılmaz. Düğün evindeyse kimsenin neşesi kaçırılmamalıdır. Acısı olanın düğün evine gideceği varsa acısını kalbine gömmesi yeğlenir. Kısaca hayatımızın önemli zamanlarını geçirdiğimiz mekânlarda yaşanan ne varsa yaşanan mekânda kalmalıdır. İkâmet edilen ev kutsal bellenip dışarıda yaşananlar evin içine, evde yaşananlar dışarıya yansıtılmamalıdır.)

Torunu:
“-Babaanneciğim, şimdi Facebook diye bir şey var; insanlar gittikleri lokantalarda yedikleri şeylerin fotoğrafını çekip binlerce kişiye gösteriyorlar!..”

(Şimdi dışarıda yemek yeme modası var. Çalışan kadınların yemek yapamamasını anlarım, zaman bulamayabilirler. Ama özellikle dışarıya yemeğe gidenlerde çok! Birde yedikleri yemekleri facebookta paylaşmıyorlar mı? Eskiden “yediğin içtiğin senin olsun, gördüklerini anlat” denirdi. O zaman herkes yediklerini paylaştığı için olsa gerek paylaşamadıkları yani gezide gördükleri şeylerin anlatılması istenirdi. Bu gün paylaşılana bakılırsa insanların hiç yemek yemediklerini düşünürsünüz.)
 

 
DEVAM EDECEK



Yayın Tarihi: 11.03.2016

GERÇEĞİN AYNASINDA HAYELLER ERİR 2


Nerede kalmıştık, şurada mı?

“-Biz küçükken annelerimizden önce babalarımızın karşısında edepli oturmayı öğrenirdik. Evde babamız, annemiz varken ayağımız uzatıp oturmaz, büyüklerimiz konuşurken söz hakkı verilmedikçe söze dâhil olmazdık. Büyüklerimiz odaya girdiğinde hemen toparlanır, kalkıp onlara oturmaları için yer verirdik. Aslâ babamız sofraya oturmadan sofraya el uzatmazdık.
Babamız gelir, «Besmele» çeker, «Haydi buyurun.» derdi. Huzurla hepimiz başlardık yemeğe... Sonunda da sofra duâsını kardeşlerimiz aramızda sıra ile okurduk. Hiç âilece yenen yemek kadar lezzetli yemek olur mu? Bu sofranın edebidir, yavrum!..”

Torunu: 

(Torunun sorusuna gelmeden gene araya gireceğim. Tarım toplumlarının bu alışkanlıkları bizim gibi işçiliğin arttığı ülkelerdeki tarım kesiminde bile kalmadı. Köylüde işçileşti, şehirlide. Herkesin parası cebinde. Kimse istediğini yapmak için kimseden izin ve para almak zorunda değil. Artık bunun için el etek öpülmüyor. Okula giden veya yüksek öğrenimde okuyanların dışında babasından para bekleyen yok! Eskiden toprağın sahibi olan baba aynı zamanda işverendi, patrondu. İşçilikle parçalanan büyük aile çekirdek aileye döndü. Çekirdek aile büyük aileyle aynı evde yaşayamaz oldu. Şehirlerin yolu tutuldu, işyerleri şehirdeydi, çaresiz oraya gidilecekti. Zamanla şehirli hayat ihtiyaçları arttırınca ve tek kişinin geliri barınmaya, ısınmaya, yeme içmeye, çocukların eğitimine yetmez olunca, dolayısıyla kadın da çalışmaya başlayınca ailede patron sayısı artarken bir değişiklik daha oldu. Çoğu ailede çocuklar teknolojik üstünlüğü ele geçirdiler. Birde bireyleşme zirveye vardı. Çocuğun kişilik kazanması amacıyla hiyerarşi ortadan kalktı.)

Torun ne sormuş görelim.

“-Bu kadar baskı karşısında depresyona girmez miydiniz babaanneciğim!” dedi.
“-Hayır, yavrum bizim zamanımızda saygı olduğu için sevgi hep bâkî kalırdı. Sevgi var oldukça da hiç depresyona giren olmazdı. Yemekler lezzetli, uykular dinlendiriciydi. Biliyor musun? Ben depresyon kelimesini ilk defa burada duydum, hattâ köyümüzde bir tane akıldan mahrum birisi vardı, «Deli İbram» derlerdi.
Vallahi, o bile o kadar mutluydu ki, anlatamam. Akşama kadar sokakta çocuklarla oynar, acıkınca bir kapıyı tıklatır; «Aba acıktım, aba su ver!» derdi. Hangi kapıyı çalsa, boş çevrilmezdi. Berber saçları uzadıkça tıraş eder, hamamcı arada yıkardı.
Cumaları esnaf elinden tutar, namaza bile götürürlerdi. Yani hiç kimse onu dışlamazdı..

(Hikâyemizdeki babaannemizin toplum ve devlet anlayışıyla günümüz anlayışı farklı. Artık  engelliler, yaşlılar ve çocuklar -Çetin Altan’ın deyimiyle söylersek “kabuk devletten;” yani vatandaştan asker ve vergi alan, aldığı vergiyle memur besleyen devletten, “teknik devlete;” yani kurum ve kuruluşlarıyla kendiliğinden tıkır tıkır işleyen devlete geçildikçe- modern devletin gereği kurumlar eliyle korunduğu için kişilerin vicdanına bırakılmıyorlar.)

Şimdi hiçbir şeye saygı kalmadı. Bak evlere bile saygı yok bu şehirde! Herkes akşam olduğu hâlde perdelerini örtmemiş, bütün evlerin içi görünüyor, ama kimse utanmıyor. Biz daha hava kararmaya başlamadan kalın perdelerimizi çeker, ondan sonra evin ışıklarını yakardık. Hattâ perde kapalıyken üzerimizi değiştirmeye edep eder; ışığı söndürür, yere çömelir öyle üzerimizi değiştirirdik. Gölgemizin bile dışarıdan görünebileceğini düşününce yüzümüz kızarırdı.”

(17 ağustosu yaşamasaydık, bu gün 10-12 katlı binaları şehrimizde de görecektik. O tarihte 7 kata izin çıkmıştı zaten. Deprem her şeyi değiştirmişti. Şehrimiz gene bir büyümenin eşiğinde. Toki’nin kentsel dönüşüm çerçevesinde yaptığı binalar 5 kat. Ülkemizin büyük şehirlerinde özellikle İstanbul’da kuleler bile var. 30 -50 katlara ulaşıldı. Onlarda pencere bile yok! Kim görecek orda oturanı? Perde kapalı olsa ne olur, açık olsa ne olur? Uydu kentlerde, Sitelerde villa edinenler hariç, ortak yaşam alanları denen açık alanlar dışında kimse kimseyi göremez.) 

Bu sırada gelini, oturduğu yerden kalktı, mahcup bir edâ ile salonun perdelerini çekti.
“-«Evin edebi, önce perdesinin çekilip çekilmediğinden belli olur.» derdi büyüklerimiz...
Evler, kocaman duvarlarla çevrilmiş avluların içinde olduğu hâlde hiç kimse iç çamaşırlarını ulu orta asmazdı, ev ahâlisinden bile edep ederlerdi. Ben daha küçükken giydiğim şalvarı en ön ipe asmışım, hemen anam gelip; «Kız, baban bugün avluya çıktı, senin şalvarın asılı idi, utancımdan yerin dibine girdim. Bir daha öyle ortaya asma, çamaşırların en arkasındaki ipe as!.. Üstüne uzun bir tülbent ört, sonra mandalla...
Altında ne olduğu görünmesin!.. İffetimiz, edebimiz bir giderse, ortada îmanımız kalmaz!..» dedi. Tabiî ben 12 yaşlarındaydım, annem bunları bana söylerken ben yerin dibine girdim. Şimdi öyle mi? Geçende bir nefes alayım diye balkona çıktım, karşı komşu, bütün çamaşırları asmış uluorta, ben utancımdan hemen içeri girdim.”

(Bugün çamaşır makinelerinin çamaşır kurutanı bile var. Ama çamaşır asma işinde hala bir edebe sahip olduğumuzu söyleyebiliriz. Şehrimizde kimse atlet hariç erkek iç çamaşırlarını bile aleni asmaz. Bu gün şalvar gibi dış giyecekten sayılacak giyecekler kadın erkek farkı gözetmeksizin asılır. Terası olan binaların dışında büyük şehirlerde görüntü kirliliğini önlemek amacıyla balkonlarda çamaşır asılması yasaktır. Kimsenin bahçesi yok, yıkanmış çamaşırlar mecburen balkon içine cam seviyesinden aşağıda açılan çamaşır kurutucularında kurutuluyor.)


DEVAM EDECEK 

Yayın Tarihi: 09.03.2016

GERÇEĞİN AYNASINDA HAYELLER ERİR 1


Dün çocukluk arkadaşım bir hikâye yolladı. O hikâyeyi okuduktan sonra toplumsal süreçlerin toplumu getirdiği noktadan geriye dönüş olabilir mi diye düşünmeden edemedim. Geçmiş deyin, yada mazi; bir çoğumuzun burun direğini sızlatır. Boşuna “Kör ölür badem gözlü olur” dememişler. Oysa o geçmiş dönemde yaşarken kim bilir ne sıkıntılar yaşanmıştır? Gençlik  gücümüzle aştığımız o güçlüklerin bir çoğu unutulmuştur. O kadar ki neyi unuttuğumuzu bile unuturuz. Bundandır geçmişi hatırlayınca çoğunlukla aklımıza güzelliklerin gelmesi. İnsanın güzel bir yaşantı arayışının gerçekleşme oranına bağlı olarak geçmiş şekillenir. Birde hayal dünyasında gündelik hayat kaygısından çok özlemler öne çıkınca geçmişin en kötü halleri bile masalsı bir görünüm kazanır. İşin içine romantizmi de eklerseniz gerçeklikten uzaklaşırsınız. Buna günü değil, dünü yaşamak denir. Romantizmin iki sevgilinin elele kırlarda parklarda, çiçek böceklerle birlikte kuş cıvıltılarını dinleyerek dolaşmak, yada sevgilinin ayrılığıyla iki damla göz yaşı dökmek olduğu sanılmasın. Ekonomik her gerçeklikten, garantici her tutumdan uzak davranış romantizmdir.

Her yenilik, eskiye ait şeyleri bozar. Bozamazsa kendine benzeterek değiştirir. Yada tamamen yok eder. Onun için her yenilik güzel olmayabilir. Eski veya yeninin bize güzel görünmesine sebep bizim eskiye olan alışkanlığımız, yeniye dair umudumuzdur. Gerçekçilikten uzak kalıp, alışkanlık ve umuttan ayrı düşünürsek eski ve yeniyle aramız hiçbir zaman hoş olmaz. Yaşadığımız topluma, ortama sürekli yabancılık çekeriz. Kuşaklar arası çekişme denilen şey bundan başka bir şey olmasa gerek. Onun için “Gerçeğin Aynasında Hayaller Erir” diyoruz.

Bunu hikâyemizle anlatsak daha anlaşılır olur herhalde.

*

Yaşlı kadın, usulca odasından çıktı. Salondan torunu ile gelinin sesleri geliyordu:
“-Oğlum, sofra hazır, çorbanı koydum; haydi gel de soğutmadan ye!..”
Salonun en kuytu yerine geçti, yerde kendine ait köyden getirdiği minderin üzerine oturdu. Çocuk, babaannesini görünce:
“-Babaanneciğim, gel beraber yiyelim!..” dedi.
Yaşlı kadın mânidâr bir şekilde iç çektikten sonra:
“-Evin erkeği gelmeden akşam sofrasına oturulmaz. Hele babanız gelsin, beraberce yeriz inşaâllah!” dedi.
Evin gelini:
“-Aman anneciğim, eskidenmiş onlar!.. Şimdi acıkan yemek sofrasına oturur, o da gelince yer.” dedi. Yaşlı kadın:

(Yaşlı kadının cevabından önce burada araya girmeme izin istiyorum. “Günümüzde her birey çalışmalı,” anlayışına sahibiz. Çünkü ülkemizde artık işçilikle kimse geçinemez. Bir kişinin çalışıp beş kişinin geçindiği aile yapısı kırılalı en az 25 - 30 yıl oluyor. 1980 darbesiyle sendikalar budanarak, iş kanunlarında yapılan değişikliklerle bunun yasal zemini sağlandı, rahmetli Özal döneminde başlayan ve daha sonra devam eden özelleştirmelerle iş gücü ucuzlatıldı. Buna karşılık çalışanlar kredi kartı tuzağıyla günü tüketmek şöyle dursun, gelecek 5-10 yılı tüketmeye başladılar. Birde ikâmet ettiği yerle çalıştığı yer arasında birkaç durak olanların ömrü yollarda geçiyor. Vardiya sistemi cabası.. Herkes memur değil ki. Şimdi köylü ve memurdan oluşan tek düze toplum düzeninde olduğu gibi aynı saatte ve birlikte yemek yemek çok zor. Çocukların okullarını saymıyorum bile.)


“-Kızım, nasıl insanların bir edebi, hayâsı, iffeti varsa, evlerin de iffeti ve edebi vardır.”
Torunu dayanamayarak alaycı bir tavırla söze karıştı:
“-Yaa babaanne, neymiş bu evlerin iffeti... Anlat bakalım, merak ettim!..” dedi.
Yaşlı kadın söze başladı:
“-Biz küçükken annelerimizden önce babalarımızın karşısında edepli oturmayı öğrenirdik. Evde babamız, annemiz varken ayağımız uzatıp oturmaz, büyüklerimiz konuşurken söz hakkı verilmedikçe söze dâhil olmazdık. Büyüklerimiz odaya girdiğinde hemen toparlanır, kalkıp onlara oturmaları için yer verirdik. Aslâ babamız sofraya oturmadan sofraya el uzatmazdık.
Babamız gelir, «Besmele» çeker, «Haydi buyurun.» derdi. Huzurla hepimiz başlardık yemeğe... Sonunda da sofra duâsını kardeşlerimiz aramızda sıra ile okurduk. Hiç âilece yenen yemek kadar lezzetli yemek olur mu? Bu sofranın edebidir, yavrum!..”


DEVAM EDECEK 

Yayın Tarihi: 07.03.2016

ŞAİRLERİN ŞİİRLERİYLE SÖYLEDİĞİ


Merhaba sevgili okurlar. Ortadoğu haritaları büyük devletler tarafından yeniden düzenlenirken, devletimiz terörle mücadele ediyor. Çoğumuz farkında değil belki ama bu varoluş mücadelesidir. Ortadoğuda yapılmak istenen değişikliklerin içinde adımız geçiyor. Üstelik emellerini gizlemeyen ülkeler müttefiklerimiz. 17 ağustos depreminde de ordan oraya savrulurken sıradan günleri özlediğimi söylüyordum. Şimdide aynı düşüncedeyim. Bu kadar hareketlilik herkesin başta ruh ve akıl, sonrada beden sağlığını bozar. Vatanımızın varlığı söz konusu olunca canımız feda..

Bugün her hafta sonu olduğu gibi şiirlerle huzurunuzdayım. Bu günü müzisyen besteci Erhan Güleryüz ve şiirlerine ayırdım. Önce kendisini kısaca tanıyalım.  

13 Ocak 1966’da, Büyükçekmece’de doğan Erhan Güleryüz İlkokul ve liseyi Büyükçekmece’de okuduktan sonra Dokuz Eylül Üniversitesi İşletme Fakültesi’ni bitirdi. İlk albümü solo bir albüm olan “Güller Açtı”yı Ayna gurubunu kurmadan önce 1992 yılında çıkardı. Albüm başarısız olunca 1996 yılına kadar başka hiçbir albümle dinleyici karşısına çıkmadı. 1996’da Cemil Özeren, Can Güney, Alper Çakır, Ayhan Öztoplu ve Murathan Araz ile Grup Ayna’yı kurdu. Ayna grubunu kurduğunda da yeni bir albüm yapabilmek için finansal destek sağlaması düşüncesiyle bir gecede  Meçhul Şarkıcı albümünü yaptı. Erhan Güleryüz bu albümün geliriyle Ayna grubunun stüdyo masraflarını karşıladı.

Ayna grubunun Bari Sen Unutma Beni şarkısı Erhan Güleryüz’e Kral Tv MÜZİK Ödülleri töreninde 1999 yılında en iyi söz ödülünü getirdi. Rüzgâr Yapım adında bir yapım şirketi olan Erhan Güleryüz’ün basılmış şiir kitaplarıda vardır. Bir takım şiirlerini bestelemiştir.

Gelelim şiirlere...

...

ACINDIRMA ŞİİRİ
Sağda, solda izlerin var.
Zor oluyor bazen uyanmak.
‘Zaman en iyi ilaç’ derdi babam.
Toparlanmaya çalışıyorum.
Kendime yeni uğraşlar buldum;
şiir,
resim,
tiyatro,
sinema.
Seni yazıp,
seni boyuyorum.
Seni oynayıp,
seninle uyuyorum.

ERHAN GÜLERYÜZ

*

ADI KONMUŞ AYRILIĞIN
Ben o eski ben değilim, çok değiştim elde değil
Ben o eski ben değilim, yüzüm gülse içim zehir

Ayrılığın sürükleyip kıyılara vurdu beni
Kaybedenler kumsalında her gün ağlıyorum
Akan yıllar sürükleyip kıyılara vurdu beni
Kaybedenler kumsalında seni bekliyorum

Esti rüzgârlar
Bir şiir oldun dudaklarımda
Tarih olmuş şarkılarda
Hep seni söylüyorum

Adı konmuş ayrılığın çok iyi biliyorum
Seni hala seviyorum
Günü geçmiş bir sevdayız çok iyi biliyorum
Seni hala seviyorum.

ERHAN GÜLERYÜZ

*

AH BİR ÇOCUK KALSAM
Biz hep çocuk kalmalıydık aslında.
Üç taş, üç cam olmalıydı hayat.
En büyük kavgamız gazoz kapağından çıkmalıydı
ve en büyük acımız
öğretmenimizin başka şehre tayini olmalıydı.
Biz hep çocuk kalmalıydık aslında.
Büyümeğe özenmeliydik büyümeden...
İnsan dediğin,
yürükçe yorulan, yoruldukça ağlayan bir taş değil mi?
Çözmesi zor değil.
Sen ansın, yaşanan zaman...

ERHAN GÜLERYÜZ

*

AH BU GÖNÜL
ne hataların acısı
ne ayrılığın sancısı
bu sabah mutlu uyandım
bitti artık kendimle aşkın kavgası

bedeli ödenmiş sevdamın
acısı yamanmış dünyanın
yinede gelince aklıma
yağmurlarda bakışların

ah bu gönül
seni deli sevdi güzelim
seni hep sevdi
yağmurlarda solan yüzüne
tutuşur bulutlu gözlerine

ERHAN GÜLERYÜZ

*

AKDENİZ..
Cebimde ucu ucuna yetecek bir para
Ve içimde bir umutla
Bir çanta ve anılar koyuldum yola
Akdeniz MERHABA...!

Tarlada patikada dağlarda
Başka bir tad var yollarda
Çok yorulmuş bir haldeydim
Kendimi buldum aşkında.

Bekler sahilde meltem içimde fırtına
Yeniden de, sevebiliriz............AKDENİZ.

ERHAN GÜLERYÜZ

*

AVUCUMDA SEVDA VAR
Rüzgâr dudaklarıma
iki damla yağmur vurdu.
Bir çocuk aşkı ki,
koca insanlar böyle sevmemiştir.
Akşamüstü Arnavutköy’deydim.

”Sevda” diyorum,
“Sevda” dedin mi gizli olacak
ve çulsuz olacaksın ki
değerini bileceksin,
hissedeceksin.
O zaman acısına da saygın olur.

İki damla yağmur,
ardını bilmediğim karanlıktan
dudaklarıma
rüzgârın hediyesi.
Cebimde yumruk elim.
Yanıyor avucumda,
yanıyor
verdiğin mektup.
Bütün bulutları seviyorum.
Bütün insanları seviyorum.
Yaşamayı seviyorum.

ERHAN GÜLERYÜZ

*

BAHÇENİN ÜRÜNLERİ
O bahçede büyüyenlerden...
Ne olurdu ki...
Akasyayı belediye kesti,
incir zaten uğursuzdu
kurudu gitti.
Atilla, çocuk felcinden,
Gülseren veremden öldü.
Şarkılarını söylemek bize kaldı.

ERHAN GÜLERYÜZ

*

BANA NE?
Ben burada büyümeseydim,
bu gölde tutmasaydım ilk kaya balığını
ve bu denizde yüzmeseydim ilk defa.
İlk aşkımı burada yaşamasaydım ilkokul üçte...
Soğuk kış günlerinde üşümeseydim kumsalında.
İlk yumruğu vurmasaydım
okul önünde
ve yokluğu öğrenmeseydim
yazlıkçılar gidince.
Kürdü, Lazı, Çingeneyi, Göçmeni
burada tanımasaydım.
İlk darbukayı çalmasaydım
o sünnet düğününde.
İlk sigara, ilk bira, ilk sevda, ilk, ilk, ilk, ilk...
İlk burada ağlamasaydım
bana neydi Çekmece’den.

ERHAN GÜLERYÜZ

*

BEKÇİ
Sen doğrularını alıp gittiğinde
bir sönük soba gibi sırıttı hayatım.
Sorgularını alıp gittiğinde
cevaplar yarım kaldı.
Bende isterdim alıp başımı gitmek.
İlk kaçan kurtuldu bu savaş yerinden.
Şimdi saatlere bakamayan bir bekçiyim.
Hiçbir şeyi beklerken...
Belki de
gerçek bir kahkaha için
sinirlerim bozulmalı artık.
Hiçbir deli, delirmekten korkmaz.
Öyle değil mi?

ERHAN GÜLERYÜZ

*

BEN SEVGİLİYDİM
Oda leş gibiydi.
Yerde bir minder.
Kesik alkol kokuyordu
yattığımız yer.

Kolunu boynuma sarmış,
bebek gibiydin.
Çekindim uyandırmaktan.
Ben sevgiliydim.
Yüzünü seyrederken
bir melek geldi.
Ölümü anlattı bana
belli deliydi.
Onbeş yılın korkusu
o sabah bitti.
Nefesini kokladım,
büyü gibiydi.

Ben o sabahtan sonra
ölümden hiç korkmadım.
Sen yanımda uyurken
irkilip uyanmadım.

ERHAN GÜLERYÜZ

*

BEŞ PARASIZ
Beş parasız okul yılları
Toy bir sıcak gurbet sokakları
Otogarda çaresiz gururlu bir sefalet
Baştan kaybedilmiş fakülte aşkları
Gözümde bir çocuk, ruhum bin yaşında
Yıl sonunda okuldan kovulma telaşları

Yıllar yılları kovaladı
Dostlar kalbimi yaraladı
Ya gittiklerinden ya vakitsizlikten
Bir çarem olmadı sevdiklerimden
Ayrılmış yollarda hayattan geçerken
Bir çarem olmadı sevdiklerimden

Buldum bulmasına parayı
Ne yazık ki kapatamadım ben bu arayı
Ne çocuk ne yaşlıyım ama
Gençliğimde olmadı

Ah nerdeler
Çok acaip günlerdi
Öyle esip geçtiler

Ah nerdeler
Gitti gelmez diyorlar ama
Beni terketmediler.

ERHAN GÜLERYÜZ

*

BİRÇOK ŞEY TÜKENDİ
Yasladım sırtımı
Gürpınar çayırına.
Yükledim hayalleri
yıldızlara.

Bir çok şey tükendi
zamanın elinde.
Sana ne kaldı anlat şimdi?
Bana ne kaldı sorma.

Akan yılların pınarında
hüzünlü gözlerim.
Çocukluğumdan kalma
bir güzel gün özlemim.

ERHAN GÜLERYÜZ

*

BUZDAN SAATLER
Buzdan saatler,
Takvimlerde göremediğin
zamanlarda saklıdır.
Hiç yaşanmamış gibi,
sadece ruhum üşür.
Buzdan saatlerde,
söyleyecek kelimesi yoktur
dilin.

Acı bir kabulleniş
bu benim için.
Vaktin geldiğini
hisseder beklerim.
Buzdan saatlerde
gitarım sarhoş
Ben
yine deli,
ben
yine aşık.
Bir martı
dağlarda başıboş.

Gitarım sarhoş
Kapkara bir fırtına bu
acısı bir hoş.

ERHAN GÜLERYÜZ

*

Haftaya tekrar buluşmak dileğiyle hoşça kalın.



Yayın Tarihi: 06.03.2016

YEMİN VE NİYET



Bugün size bir hikâyem var. Erkek kişiliğine değinilen bir hikâye..
Konu erkek olsa da, yerine göre kadın erkek ayırmadan aynı şekilde davrandıklarını söylesek yanlış olmaz. Bu davranış çoğu zaman işi kıvırma, kurtarma, bir tehlikeyi savuşturma, bir niyeti gizleme çabasının ürünü olabiliyor. 

İşte hikâyemiz..

*

Bir gün ormancının biri, dalları nehrin üzerine sarkan ağacın dallarını keserken baltasını suya düşürür.
- “Aman tanrım” diye bağırdığında bir peri belirir ve “Ne diye bağırıyorsun?” der.
Ormancı baltasını suya düşürdüğünü ve yaşamını sürdürebilmek için o baltaya ihtiyacı olduğunu söyler.
Peri suya dalar ve elinde bir altın balta ile tekrar belirir.
“Baltan bu muydu ?” diye sorar.
Ormancı “hayır” diye cevaplar.
Peri suya tekrar dalar ve bu sefer elinde gümüş bir balta ile tekrar belirir ve yine sorar. “Baltan bu muydu?”
Ormancı yine “hayır” diye cevaplar.
Peri suya tekrar dalar ve bu sefer elinde demir bir balta ile tekrar belirir ve yine sorar. “Baltan bu muydu?”
Ormancı “evet” der.
Ormancının dürüstlüğü perinin çok hoşuna gider ve baltaların üçünü de kendisine verir.
Ormancı mutlu bir şekilde evine döner.
Bir zaman sonra ormancı eşiyle birlikte nehir boyunca yürürken karısı suya düşer.
Ormancı “aman tanrım” diye bağırır.
Peri yine belirir ve sorar: “Ne diye bağırıyorsun ?”
Ormancı “karım suya düştü” der.
Peri suya dalar ve Jennifer Lopez ile birlikte geri döner.
“Senin karın bu mu?” diye sorar.
Ormancı “evet” der.
Peri sinirlenmiştir, “Yalan söylüyorsun, gerçek bu değil” der.
Ormancı “özür dilerim peri, ortada bir yanlış anlaşılma söz konusu. Eğer Jennifer Lopez için hayır deseydim, bu sefer CatherineZeta-Jones ile geri dönecektin, ona da hayır deseydim karımla dönecek ve her üçünü de bana verecektin.
Oysa ben fakir bir adamım ve üç karımın sorumluluğunu taşıyabilecek durumda değilim. Jennifer Lopez’e evet dememin sebebi budur..”

*

Hikâyemizin kahramanı bir erkekti. Başta dediğim gibi kadın erkek fark etmez. Yerine göre kadın, yerine göre erkek durumu kurtarma çabası gösterir. Kıvrak zekâ işi olan mazeretle, işi kıvırmaya çalışmak arasında elbette fark vardır ama her ikisinin yaydığı koku aynıdır. Bu kokunun adı “Yalan”dır. Yalan ne kadar ustaca gizlenirse gizlensin kendini belli eder. Ne kadar haklı ve ne kadar geçerli bir söylenme nedeni olursa olsun mutlaka asıl amaç gizlenmiştir. Zaten yalanda bunun için yalandır. Gerçeği saptırma, gerçeği çarpıtma ve gerçeği gizleme olmak üzere söylenen söz ve yapılan davranışların hepsine dikkat ederseniz alttan alta asıl niyeti fark edersiniz. Her ne kadar allanıp pullansa, her ne kadar başkalarının yararı gözetilse bile güven sarsıcıdır. Günümüzde, hele ülkemizde böyle davranan insan o kadar çoktur ki, birbirini aldatmayana şaşırılır herhalde. Hepsinin mazereti de aynıdır yemini de. Hepsi “namerdim ki” der, az gelirse “ekmek çarpsın” yetmezse “kuran çarpsın.” İşi azıtan en alt kültür insanları “anam avradım olsun” sakızını çiğnerler. İki gözünün önüne akmasını isteyenler mi dersiniz, belasını isteyenler mi?  

İstenildiği kadar yemin edilsin, niyet önemlidir. Yemin ve niyet birbiriyle örtüşmek zorundadır. 



Yayın Tarihi: 04.03.2016

GEREKLİ OLAN GÖZLEM GÜCÜ, PARA DEĞİL

Her şey para mı?

Her şey paraymış gibi davranıyoruz. Onu kazanmak için ömür tüketiyoruz, ömür. Bir gün göçüp gideceğiz bu dünyadan. Kim bilir, belki de hayattan hiç tat almadan. Hiç anlamadan hayatı şalterler inecek, “inşaat bitti; yapı paydos” denecek bir gün.

İşte o zaman eyvah!

Gerçi her ölen pişman ölür. Yapmak isteyip yapamadıkları için değil. Yapmaması gerekenleri yaptığı için.. bunun en başında para kazanmak geliyor. Tabiat, Allahın inayetiyle bize cömert davranıyor olmasına rağmen onun üretim ve sevkiyatını elinde tutanlar bu cömertlikten uzak. Hele ülkemiz gibi küçük sermaye sahibi bol olan ülkelerde çok nadir cömert işletmeciye rastlarsınız. Buna devletide ekleyin.

İşi azdırmakta üstlerine yok!

Kıt kanat geçinmeye çalışanların halleri hiç umurlarında değildir. İşin ekonomik ve siyasi yönünü anlatmayacağım bugün.

Amacım başka!

Para ekonomisine sıkıştırılıp kalmak kötü. Bu karşılıklılık ilkesi insanı çıkarcı yapıyor. İnsan alınır satılır bir metadır, farkında değil.

Edepsizlik burada başlıyor işte.

Tembelliğe, aylaklığa övgü yapacağımı sanıyorsanız yanılırsınız. Bir filme konu olan Mandıra filozofluğuda yapmıyorum inanın.

Derdim, inasın insan olma özelliklerinin kaybolmasıdır.

İnsanın insan olma özelliklerini kazanması para ekonomisine dayanmıyor. Karşılıklılık ilkesi geçersizdir burada.

Peki nedir geçeli olan?

Hemen cevaplayalım. Allahın yalınkat yarattığı biçimiyle tabiat varlığı İNSAN OLMAK!

Onun için paraya gerek yoktur, kredi kartına hiç yoktur. Onlarla geçici, tüketilen, yok edilen şeyler alabilirsiniz. Ardınızda çöp dağları bırakırsınız.

Oysa parasız alınan ve nesilden nesile kalan şeylerde vardır.

İnsan olmak için en başta “Edep” almamız gerekir. Buna dünyanın hiçbir yerinde bir ödeme yapılmıyor.

“Gönül” almanında bir fiyatı yok!

Bu konular için gerekli olan “Öğüt”lerdir.

Siz isteyin yeterki, hevesli çok insan önünüze çıkar.

Birde yaşadıklarınızdan ve başkalarının yaşadıklarından “Örnek” ve “Ders” almanız gerekir.

Size gerekli olan gözlem gücüdür, para değil.


Yayın Tarihi: 02.03.2016