31 Mayıs 2016 Salı

TALHA CAVGA’M

Salıyı çarşambaya bağlayan gece saat 12.05’te telefonum acı acı çaldı. Arayan şair ve yerel gazetemiz Yenihaber gazetesi köşe yazarı Ömer Alikılıç’ın babası Mustafa beydi. Geç vakit aramaları herhalde herkesi tedirgin eder. Mustafa beyin adını telefonumda görünce bende tedirgin oldum. Yanılmamışım. Şehrimizin biz engelli üç şair ve köşe yazarının en genci Yeni Sakarya köşe yazarı Talha Cavga’mızın vefat haberi için aranmışım.

Ne kadar üzüldüğümü tahmin edemezsiniz. Şubat ayının sonuna doğru rahatsızlanmış, iki hafta İstanbul’da tedavi görmüştü. Bu ara yazılarına ara vermek zorunda kalmıştı. Tedavi sonunda o yazılarına kavuşmutu; bizde ona..

Şu satırlar Talha Cavga’nın 19 mart 2016 tarihli iyileştikten sonraki “BU SEFER DE DEVAM EDİYORUZ…” yazısından:

“Allah (c.c.) izin vermediyse yani kaderimizde yoksa anlık planlar bile tutmayabiliyorsa uzun vadeli planlara cüret etme cesaretini nasıl gösterebiliyoruz? Bu cesaret insanın “aldanır” bir varlık olmasından. Kendisinin hep yaşayacağına inanmasındandır. Bunun adı yaşam sevgisi değil bencilliktir biraz. Ama bu bencillik her insanda mevcuttur.

Üstteki paragrafın sonucu plansız programsız yaşayın değil. Ama uygulamak istediğiniz plandan önce ki hayatında önemini bilin. Popüler ifade ile “anı yaşa” değil anın kıymetini bil… Kıymetini bil ki kaybettiğin zamanları telafi etmeye gerek kalmasın…”

Anın kıymetini bilen bir yazardı Talha kardeşim. Buluşmalarımızda bu kıymet bilmenin verdiği hazzı duyardık.

Eski derneğimizde 2013 yılında düzenlenen Kur’an kursu sırasında samimiyetimiz arttı. Ben kendisi cevap veremeyecek, annesi veya ablasına telaş olacak düşüncesiyle onu telefonla aramaya çekinirdim. Ama o arardı. Özlemini dile getirir buluşmayı dilerdi. Bir şekilde buluşur özlem giderirdik.

Geçtiğimiz yıl 3 aralık engelliler günü için Murat Beyaz, Ömer Alikılıç ve Talha Cavga’mız program hazırlıkları düşüncesindeyken Selim Özen kardeşim beni davet etmelerini söyleyince guruba dahil oldum. Önce gurubumuza Ömer’imizin önerisiyle Bedenini Hiçe Sayan Yürekler ismini koyduk. Bu isim uzun olduğu için her kelimenin ilk hecelerini alıp ismi kısaltarak BEHİSAY yaptım. Talha slogan önerdi. Organik sebzeler gibi yamuk yumuk oluşumuzdan söz etti.  Onu da “Organik Duygu ve Düşünce Grubu” olarak düzenledim. Kendimize bir isim bulmuş ve sloganımızla yolumuzu belirlemiş olduk. Sanat ve düşünceyle hayata kalite katmayı amaç edinecektik.

Talha’mız kalite konusunda bir yazısında şöyle diyor:

“İnsanoğlu kendi aklınca yaşamda kalite belirledi. Bu kaliteyi dünya üzerinde inşa ettiği basamaklara koydu. Ve her basamağa da kontenjan verdi. Bu basamaklarda durmak ve çıkmak için düşmanları düşürmek gerekiyor. Düşürdükçe hem yükseliyor hem de yakınlarımız tarafından hoş karşılanıyoruz…”

“Ve nefis savaşının sonucunda Allah’a çok şükür ki Cennet ve Cehennem’de kontenjan sıkıntısı olmayacak…”

Sevgili Talha’mın kontenjanı olmayan cennetin en müstesna yerinde olmasını Allahtan diliyorum.  

“Şairin kaleminde ki son mısrayım ben.
Yazılacak çok kelime varken,
Üç nokta ile biten…”

O sözlerine şiirindeki gibi üç nokta koydu ve gitti...




Yayın Tarihi: 13.05.2016

DÜŞÜNCE EVRENİNDE 3

Düşünce evreninde gezeceğimizi belirtmiştik. “Mum kokulu geceleriyle Amişler” yazı dizisini yazarken bu yazının ana fikride doğmuştu. Geçen bölümde “Ahlak” konusunu incelemeye başlamıştık. Fakat sakatlar haftası etkinliğimizi duyurmak amacıyla bu yazı dizisine bir gün ara verdim. Bunun için beni bağışlarsınız umarım. Bugünde “Ahlak” konusuna devam edelim.

Şurada kalmıştık.

Ahlak insanların bir arada yaşamasını sağlayan kurallar bütünüdür. Yalnız insan ahlaka ihtiyaç duymayabilir. Ahlaklı olmak için bir başka insana ihtiyaç vardır. Kimsenin olmadığı bir ortamda gürültü çıkarsanız ahlaksız olmazsınız. Bomboş bir ovada görünme ihtimali hiç yokken tuvalete çıksanız ahlaksız olmazsınız. Bir ıssız adada küfürler etseniz ahlaksız olmazsınız. Sahipsiz bir bağın üzümünü yeseniz ahlakınız eksilmez. Ahlaksız olabilmeniz için bulunduğunuz ortamda insanların olması gerekir. Kısaca ahlak insanlar arasında çatışmayı önleyen kanun kadar etkili yazısız kurallardır.

O kurallar şu başlıklarda toplanabilir: 

Adaletlilik, fedakârlık, doğruluk, dürüstlük, bağışlayıcılık, güvenirlilik, sorumluluk, hayır severlik, cesaretlilik, sabırlılık, bilgililik, iyilik etme, mahrum ve zayıf düşenleri savunma, teşekkür etme, eli açıklık, cömertlik, sözünde durma, tevekkül, alçak gönüllülük, yumuşak başlılık ve halka hizmet.

Ahlaklı insan görevler edinebilen insandır. İnsanın insan olabilmesinin birinci şartı faydalı olabilmesidir. İlk önce bunu görev edinir. İlk görev kendimize olan görevlerdir. Sonra şöyle bir sırayı izler.

1. Kendi şahsımıza karşı görevlerimiz.
2. Ailemize karşı görevlerimiz.
3. Vatan ve milletimize karşı görevlerimiz.
4. Bütün insanlara karşı görevlerimiz.

Kendimize karşı görevlerimiz kendimizi tanımakla başlar. Kendimizi tanımak kendimizi bilmektir. Ne tür olaylarda nasıl tepki vereceğimizi önceden bilemezsek istemeden birçok yanlışı yaparız. Bunun için kendimizi tanıyalım diyorum. Öz denetim denilen irade kontrolü ancak böyle mümkündür. İyileştiremediğimiz kötü huylarımızdan en az zararı görmek önce kendimizi tanımakla başlar. Kendimizi tanımak kadar önemli olan beden, akıl ve ruh sağlığımızı korumakta vardır. Bunlardan biri bile eksik olmamalıdır.

Ailemize karşı görevlerimiz bir yuvanın kurulmasıyla başlayıp, onun sürdürülmesini sağlamakla devam eder. Herkesin mutlu olmaya hakkı vardır. Ama çocukların daha fazla mutlu olma hakları vardır. Çünkü onlar kendi hayatlarını kendilerinden akıl ve bedenen daha güçlü olanların yani ailelerinin verdikleriyle sürdürebilirler. Bunun için anne baba özverili (fedakâr) olmak zorundadır. Çocukların şen sesleri ailede herkesin görevlerini yaptığının işaretidir.

Yaşadığımız ev bir sokağa, sokak bir mahalleye, mahalle şehre, şehirde ülkeye ve orda yaşayan millet adını verdiğimiz büyük topluma bağlıdır. Yaşadığımız evdeki en küçük toplum birimi aile kendi içindeki sorumluluk kadar adını andığım sırayla etrafına karşı sorumludur. Bu sorumluluk bireye bir takım görevler yükler. Vergi vermek gibi, askere gitmek gibi. Tarihi mirasa sahip çıkmak gibi.

İnsanın yaşamak en doğal hakkıdır. Sonra sağlık, sonra beslenme, sonra eğitim, sonra çalışmak, sonra seyahat.. dünyanın neresine giderseniz gidin bu haklar değişmez. Bunun üzerine kanunlar yapılır. En temel özgürlükler burada başlar. Bu durum bireye görevler yükler. Başlıca görevse başkasının varlık alanını işgal etmemektir. Yani karşındakinin dini, dili, rengi ne olursa olsun onu yaşatmaktır.

Bu saydıklarımdan biri eksik olursa ahlak çökmüş demektir.


DEVAM EDECEK  


Yayın Tarihi: 11.05.2016

BİR TAŞTA SEN KOY SERGİSİ ve BİZ SAKATLARADA HAYAT GÜZELDİR.

İster çocuk olsun ister yaşlı, ister kadın olsun ister erkek, hayat her yaşta, herkes için yaşanılacak kadar güzeldir. Günlük koşuşturma içinde pek değer vermediğimiz, kaybedince farkettiğimiz, örneğin soğuk algınlığı sonucu gribe yakalandığımızda sağlığın değerini anlarız. Ya birde bedensel eksikliklere yol açan kalıcı rahatsızlıklara ne demeli? İnanın hayat hepimiz için çok güzel. Akıl sahibi biri için sadece nefes alıyor olmak, o nefesin değerini bilmek önemli. Bunu en iyi engelliler bilir.

* Tekerlikli sandalyede oturup, bir topun, bir kelebeğin arkasından koşamazken de hayat güzel.

* Annenizi-babanızı, sevgilinizi, oğlunuzu-kızınızı, eşinizi-dostunuzu göremezken de, karanlığın içinden duyulan sesle yakınlarınızı tanırken de hayat güzel.

* Titreyen bir ele bile sahip olamayıp, birinin eliyle beslenirken de, su içerken de hayat güzel.

* Hiç konuşamaz, derdini anlatamazken de hayat güzel.
  
* İçinden geçen şarkıları söyleyemezken de hayat güzel.

* Bir müziği duyamaz, deniz kıyısında martıların sesini dinleyemezken de hayat güzel.

* Aklı olmayıp yüreğiyle tüm canlıları candan ve çıkarsız severken de hayat güzel.

* Bir engelli annesi-babası kardeşi olup, onun için hayat üreterek ölesiye yorulurken de hayat güzel. Babam derdi; “öküze boynuzu ağır gelmez.” Oysa çok ağırdır, bilirim.


Engelli ve engelli sahibi ailesi olarak, bunun için şükrümüz de çoktur, sabrımızda.

Sakatlar Haftası boyunca; sakatlık sorunu, sakatlığın önlenmesi ve sakatların eğitimi konusu üstünde durulur. Radyo ve televizyonda konu ile ilgili programlar yayınlanır. Okullarda her gün ayrı bir sakatlık konusu işlenir. Sakatları Koruma Millî Koordinasyonu Kurulu haftanın değerlendirilmesi için aşağıdaki programın uygulanmasını önerir.

10 Mayıs – Sakatlar Haftasının Açılışı
11 Mayıs – Görme Engelliler Günü
12 Mayıs – İşitme ve Konuşma Engellileri Günü
13 Mayıs – Ortopedik Engelliler Günü
14 Mayıs – Zeka ve Ruhsal Özürlüler Günü
15 Mayıs – Güçsüz Yaşlılar ve Korunmaya Muhtaç Çocuklar Günü
16 Mayıs – Sakatlar Haftasına Genel Bakış

Biz Yeni Hayat Spor ve Sanat kulübü Behisay Organik Duygu ve Düşünce gurubu olarak Selim Özen’in başkanlığında halk eğitimi kursları içinde aldığımız mozaik ve metal rölyef kurslarında ürettiklerimizle şikayet eden engelliler değil, üreten engelliler olduğumuzu göstermek üzere  mozaik öğretmenimiz Esma Kızıltaş ve metal rölyef öğretmenimiz Çiğdem Özensel eşliğinde BİR TAŞTA SEN KOY adı altında sergi düzenledik. Kendi ürünlerimizi halkımızın huzuruna çıkarmakla kalmayıp 12.000 taştan oluşan bayrak mozaiğini de halkımızla birlikte yapmak istiyoruz. Saygıdeğer halkımızı 9-13 mayıs arası Şemsiyeli Parktaki sergimize bekliyoruz.   



Yayın Tarihi: 09.05.2016

ŞAİRLERİN ŞİİRLERİYLE SÖYLEDİĞİ

(Yahya Kemal Beyatlı 2)
  
Merhaba sevgili okurlar. Geçen hafta sizlere batı eğitimi almış olmasına rağmen batı şiir tarzına yönelmeyerek Tevfik Fikret, Mehmet Akif Ersoy ve Ahmet Haşim’le birlikte dört aruzculardan ve Türk şiirinin dev şairi Yahya Kemal Beyatlı’nın şiirlerini sunmaya başlamıştım. Bu gün kaldığımız yerden devam etmeden önce kendisini yeni nesilleri de düşünerek tekrar tanıtmak istiyorum.

Asıl adı Ahmed Agâh olan şairimiz 2 Aralık 1884 tarihinde Üsküp’te doğdu. Ünlü divan şairi Leskofçalı Galip’in yeğeni Nakiye Hanımla, dönemin Üsküp Belediye Başkanı İbrahim Naci Bey’in oğludur. İlk öğrenimini Üsküp’te gördü. Ailesinin 1897’de göç etmesiyle yerleştikleri Selanik’ten annesinin veremden ölmesi, bir süre sonra babasının evlenmesi üzerine Üsküp’e döndü. Fakat Üsküp’te kalamadı, kısa sürede Selanik’e döndü. “Esrar” takma adıyla şiirler yazdı. 1902’de orta öğrenimi görmek üzere İstanbul’a gitti. Vefa İdadi’sine (Lisesine) girdi. Hemen ardından Servet-i Fünuncu “İrtika” ve “Malumat” dergilerinde Agâh Kemal takma adıyla şiirlerini yayınladı. İstanbul’da Vefa İdadisi’nden mezun olduktan sonra, Jön Türklere katılmak için 1903’te Paris’e kaçarak gitti. Paris’te Ahmet Rıza, Sami Paşazade Sezai, Mustafa Fazıl Paşa, Prens Sabahattin, Abdullah Cevdet, Abdülhak Şinasi Hisar gibi Jön Türklerle tanıştı. Hiç bilmediği Fransızcayı bu sırada çok kısa sürede öğrendi. Paris’te bulunduğu yıllarda Siyasal Bilgiler Yüksek Okulu’nu bitirdi. 1912’de İstanbul’a döndü. Çalışma hayatına öğretmenlikle başladı. Daha sonraları öğretim görevlisi, milletvekilli, büyükelçi oldu. Yahya Kemal, yurt dışında edindiği yüksek nitelikli beğenisiyle Batı şiirine yönelme yerine, geleneksel divan şiiri içinde kalmayı, aruz vezniyle şiir yazmayı yeğlemiştir. Dilimize biçime çok önem verdiği, dil işçiliğini ustalıkla sergilediği olağanüstü şiirler kazandırmış, bütün bunlara rağmen sağlığında hiç şiir kitabı yayınlamamıştır.
1957’de bir çeşit bağırsak iltihabına yakalandı ve tedavi için Paris’e gitti. Cerrahpaşa Hastanesi’nde 2 Kasım 1958’de öldü. Cenazesi Rumelihisarı Mezarlığı’na defnedildi.

...

SES

Günlerce ne gördüm ne de kimseye sordum,
‘Yarab! hele kalp ağrılarım durdu!’ diyordum.
His var mı bu alemde nekahat gibi tatlı
Gönlüm bu sevincin heyecanıyla kanatlı
Bir taze bahar alemi seyretti felekte,
Mevsim mütehayyil, vakit akşamdı Bebek’te,
Akşam!.. Lekesiz, saf, iyi bir yüz gibi akşam!..
Ta karşı bayırlarda tutuşmuş iki üç cam;
Sakin koyu, şen cepheli kasrıyle Küçüksu,
Ardında vatan semtinin ormanları kuytu;
Bir neşeli hengâmede çepçevre yamaçlar
Hep aynı tehassüsle meyillenmiş ağaçlar
Dalgın duyuyor rüzgârın ahengini dal dal.
Baktım süzülüp geçti açıktan iki sandal.
Bir lahzada bir pancur açılmış gibi yazdan
Bir bestenin engin sesi yükseldi boğazdan
Coşmuş yine bir aşkın uzak hatırasıyla,
Aksetti uyanmış tepelerden sırasıyla,
Dağ dağ o güzel ses bütün etrafı gezindi:
Görmüş ve geçirmiş denizin kalbine sindi.
Ani bir üzüntüyle bu rüyadan uyandım.
Tekrar o alev gömleği giymiş gibi yandım,
Her yerden o, hem aynı bakış, aynı emelde,
Bir kanlı gül ağzında ve mey kâsesi elde;
Her yerden o, hem aynı güzellikte göründü,
Sandım bu biten gün beni ram ettiği gündü.

YAHYA KEMAL BEYATLI

***

SESSİZ GEMİ

Artık demir almak günü gelmişse zamandan,
Meçhule giden bir gemi kalkar bu limandan.

Hiç yolcusu yokmuş gibi sessizce alır yol;
Sallanmaz o kalkışta ne mendil ne de bir kol.

Rıhtımda kalanlar bu seyahatten elemli,
Günlerce siyah ufka bakar gözleri nemli.

Biçare gönüller. Ne giden son gemidir bu.
Hicranlı hayatın ne de son matemidir bu.

Dünyada sevilmiş ve seven nafile bekler;
Bilmez ki, giden sevgililer dönmeyecekler.

Bir çok gidenin her biri memnun ki yerinden.
Bir çok seneler geçti; dönen yok seferinden

YAHYA KEMAL BEYATLI

***

SİSTE SÖYLENİŞ

Birden kapandı birbiri ardınca perdeler...
Kandilli, Göksu, Kanlıca, İstinye nerdeler?

Som zümrüt ortasında, muzaffer, akıp giden
Firuze nehri nerde? Bugün saklıdır, neden?

Benzetmek olmasın sana dünyada bir yeri;
Eylül sonunda böyledir İsviçre gölleri.

Bir devri lanetiyle boğan şairin Sis'i.
Vicdan ve ruh elemlerinin en zehirlisi.

Hülyama bir eza gibi aksetti bir daha;
-Örtün! Muebbeden uyu! Ey şehr! -O beddua...

Hayır bu hal uzun süremez, sen yakındasın;
Hala dağılmayan bu sisin arkasındasın.

Sıyrıl, beyaz karanlık içinden, parıl parıl
Berraklığında bilme nedir hafta, ay ve yıl.

Hüznün, ferahlığın bizim olsun kışın, yazın,
Hiç bir zaman kader bizi senden ayırmasın.

YAHYA KEMAL BEYATLI

***

SÜLEYMANİYEDE BAYRAM SABAHI

Artarak gönlümün aydınlığı her saniyede
Bir mehabetli sabah oldu Süleymaniye'de
Kendi gök kubbemiz altında bu bayram saati,
Dokuz asrında bütün halkı, bütün memleketi
Yer yer aksettiriyor mavileşen manzaradan,
Kalkıyor tozlu zaman perdesi her an aradan.
Gecenin bitmeğe yüz tuttuğu andan beridir,
Duyulan gökte kanad, yerde ayak sesleridir.
Bir geliş var!.. Ne mübarek, ne garib alem bu!..
Hava boydan boya binlerce hayaletle dolu...
Her ufuktan bu geliş eski seferlerdendir;
O seferlerle açılmış nice yerlerdendir.
Bu sukünette karıştıkca karanlıkla ışık
Yürüyor, durmadan, insan ve hayalet karışık;
Kimi gökten, kimi yerden üşüşüp her kapıya,
Giriyor, birbiri ardınca, ilahi yapıya.
Tanrının mabedi her bir tarafından doluyor,
Bu saatlerde Süleymaniye tarih oluyor.
Ordu-milletlerin en çok döğüşen, en sarpı
Adamış sevdiği Allah'ına bir böyle yapı.
En güzel mabedi olsun diye en son dinin
Budur öz şekli hayal ettiği mimarının.
Görebilsin diye sonsuzluğu her yerden iyi,
Seçmiş İstanbul'un ufkunda bu kudsi tepeyi;
Taşımış harcını gazileri, serdarıyle,
Taşı yenmiş nice bin işcisi, mimarıyle.
Hür ve engin vatanın hem gece, hem gündüzüne,
Uhrevi bir kapı açmış buradan gökyüzüne,
Taa ki geçsin ezeli rahmete ruh orduları..
Bir neferdir bu zafer mabedinin mimari.
Ulu mabed! Seni ancak bu sabah anlıyorum;
Ben de bir varisin olmakla bügün mağrurum;
Bir zaman hendeseden abide zannettimdi;
Kubben altında bu cumhura bakarken şimdi,
Senelerden beri ru'yada görüp özlediğim
Cedlerin mağfiret iklimine girmiş gibiyim.
Dili bir, gönlü bir, imanı bir insan yığını
Görüyor varlığının bir yere toplandığını;
Büyük Allah'ı anarken bir ağızdan herkes
Nice bin dalgalı Tekbir oluyor tek bir ses;
Yükselen bir nakaratın büyüyen velvelesi,
Nice tuğlarla karışmış nice bin at yelesi!
Gördüm ön safta oturmuş nefer esvaplı biri
Dinliyor vecd ile tekrar alınan Tekbir'i
Ne kadar saf idi siması bu mu'min neferin!
Kimdi? Banisi mi, mimarı mı ulvi eserin?
Taa Malazgirt ovasından yürüyen Türkoğlu
Bu nefer miydi? Derin gözleri yaşlarla dolu,
Yüzü dünyada yiğit yüzlerinin en güzeli,
Çok büyük bir iş görmekle yorulmuş belli;
Hem büyük yurdu kuran hem koruyan kudretimiz
Her zaman varlığımız, hem kanımız hem etimiz;
Vatanın hem yaşıyan varisi hem sahibi o,
Görünür halka bu günlerde teselli gibi o,
Hem bu toprakta bugün, bizde kalan her yerde,
Hem de çoktan beri kaybettiğimiz yerlerde.
Karşı dağlarda tutuşmuş gibi gül bahçeleri,
Koyu bir kırmızılık gökten ayırmakta yeri.
Gökte top sesleri var, belli, derinden derine;
Belki yüzlerce şehir sesleniyor birbirine.
Çok yakından mı bu sesler, çok uzaklardan mı?
Üsküdar'dan mı? Hisar'dan mı? Kavaklar'dan mı?
Bursa'dan, Konya'dan, İzmir'den, uzaktan uzağa,
Çarpıyor birbiri ardınca o dağdan bu dağa;
Şimdi her merhaleden, taa Beyazıd'dan, Van'dan,
Aynı top sesleri birbir geliyor her yandan.
Ne kadar duygulu, engin ve mübarek bu seher!
Kadın erkek ve çocuk, gönlü dolanlar, yer yer,
Dinliyor hepsi büyük hatıralar rüzgârını,
Çaldıran topları ardınca Mohaç toplarını.
Gökte top sesleri, bir bir, nerelerden geliyor?
Mutlaka her biri bir başka zaferden geliyor:
Kosva'dan, Niğbolu'dan, Varna'dan, İstanbul'dan..
Anıyor her biri bir vak'ayı heybetle bu an;
Belgrad'dan mı? Budin, Eğri ve Uyvar'dan mı?
Son hudutlarda yücelmiş sıra-dağlardan mı?
Deniz ufkunda bu top sesleri nerden geliyor?
Barbaros, belki, donanmayla seferden geliyor!..
Adalar'dan mı? Tunus'dan mı, Cezayir'den mi?
Hür ufuklarda donanmış iki yüz pare gemi
Yeni doğmuş aya baktıkları yerden geliyor;
O mübarek gemiler hangi seherden geliyor?
Ulu mabedde karıştım vatanın birliğine.
Çok sükür Tanrıya, gördüm, bu saatlerde yine
Yaşıyanlarla beraber bulunan ervahı.
Doludur gönlüm ışıklarla bu bayram sabahı.

YAHYA KEMAL BEYATLI

***

ŞARKI

Ah eden kimdir bu saat kuytuda
Sustu bülbüller,hıyaban uykuda
Şimdi ay bir serv-i simindir suda
Esme ey bad, esme canan uykuda

Başka aşıklardan almışsan nefes
Başka yerden, başka vadilerden es
Doğmasın ruhunda ani bir heves
Esme gülşenden ki canan uykuda

YAHYA KEMAL BEYATLI

***

ŞARKI

Kalbim yine üzgün seni andım da derinden;
Geçtim yine dün eski hazan bahçelerinden!
Üzgün ve kırılmış gibi en ince yerinden,
Geçtim yine dün eski hazan bahçelerinden!

Senden boşalan bağrıma gözyaşları dolmuş!
Gördüm ki yazın bastığımız otlar solmuş.
Son demde bu mevsim gibi benzimde kül olmuş.
Geçtim yine dün eski hazan bahçelerinden!

YAHYA KEMAL BEYATLI

***

TERCİH

Dünyada ne ikbal ne servet dileriz
Hattâ ne de ukbâda saadet dileriz
Aşkın gül açan bülbül öten vaktinde
Yaranla tarab yâr ile vuslat dileriz.

YAHYA KEMAL BEYATLI

***

VUSLAT

Bir uykuyu cananla beraber uyuyanlar,
Ömrün bütün ikbalini vuslatta duyanlar,
Bir hazzı tükenmez gece sanmakla zamanı,
Görmezler ufuklarda, şafak söktüğü anı...

Gördükleri ru'ya ezeli bahçedir aşka;
Her mevsimi bir yaz ve esen ruzgarı başka.
Bülbülden o eğlencede feryad işitilmez;
Gül solmayı; mehtab, azalıp gitmeyi bilmez...

Gök kubbesi her lahza, bütün gözlere mavi...
Zenginler o cennette fakirlerle müsavi;
Sevdaları hülyalı havuzlarda serinler,
Sonsuz gibi, bir fiskiye ahengini dinler.

Bir ruh, o derin bahçede bir defa yaşarsa
Boynunda O'nun kolları, koynunda O varsa,
Dalmışsa O'nun saçlarının rayihasiyle,
Sevmekteki efsunu duyar her nefesiyle.

Yıldızları, boydan boya doğmuş gibi, varlık
Bir mucize halinde o gözlerdendir artık.
Kanmaz, en uzun buseye, öptükçe susuzdur
Zira, susatan zevk, o dudaklardakı tuzdur.

İnsan ne yaratmışsa yaratmıştır o tuzdan...
Bir sır gibidir azçok ilah olduğumuzdan.
Onlar ki bu güller tutuşan bahçededirler.
Bir gün nereden hangi tesadüfle gelirler?

Aşk, onları sevkettiği günlerde, kaderden
Rüzgâr gibi bir sevk alır, oldukları yerden.
Geldikleri yol, ömrün ışıktan yoludur o!
Alemde bir akşam ne semavi koşudur o!

Dört atlı o gerdune, gelirken dolu dizgin,
Sevmiş iki ruh ufku görürler daha engin,
Simaları her lahza parıldar bu zeferle;
Gök, her tarafından, donanır meş'alerle!

Bir uykuyu cananla beraber uyuyanlar,
Varlıkta bütün zevki o cennette duyanlar
Dünyayı unutmuş bulunurken o sularda,
-Zalim saat ihmal edilen vakti çalar da-

Bir an uyanırlarsa leziz uykulardan,
Baştanbaşa, her yer kesilir kapkara, zindan...
Bir faciadır böyle bir âlemde uyanmak...
Günden güne, hicranla bunalmış gibi, yanmak...

Ey tali! Ölümden ne beterdir bu karanlık!
Ey aşk! O gönüller sana maloldular artık!
Ey vuslat! O aşıkları efsuna ramet!
Ey tatlı ve ulvi gece! Yıllarca devam et!

YAHYA KEMAL BEYATLI

***

Yahya Kemal Beyatlı’ya ayırdığım şiir köşemizin de bu ikinci ve son bölümününde sonuna geldik. Hepinize iyi bir hafta sonu diliyorum. Haftaya görüşmek umuduyla..



Yayın Tarihi: 08.05.2016

DÜŞÜNCE EVRENİNDE 2

Düşünce evreninde gezeceğimizi belirtmiştik. “Mum kokulu geceleriyle Amişler” yazı dizisini yazarken bu yazının ana fikride doğmuştu. Geçen bölümde “Saçma-Absürd” konusunu incelemiştik. Bugün yerimiz nereye kadar yeterse o kadar, yani bir veya iki başlıktaki konuyu inceleyeceğiz.

İlk konumuz “Bilinmezcilik.”

“Bilinmezcilik” insanın, kendi deneyimleriyle elde ettiği olguların ötesinde hiçbir şeyin varlığını bilemeyeceğini ileri süren öğreti. Bilinmezcilik hem bir terim, hem de düşünce evreninin kavramı olarak ortaya atıldı. Bilinmezcilik sözcüğünü hem geleneksel Yahudi-Hıristiyan tanrıcılığını, hem de tanrıtanımazlık öğretisini reddederek Tanrının varlığı sorununu ortada bırakan düşünürler için kullandı. Terim daha sonra geriye götürülerek bütün bilinemezci öğretileri kapsamıştır. Bilinmezcilik tarihsel olarak bilimin denetiminden yoksun insan düşüncesinin düştüğü büyük yanılgılara bir tepki olarak ortaya çıkmıştır. İlk tepkiyi Antikçağ bilgicileri vermiştir. Onlara göre bilgi duyuların sonucudur ve duyular dışında bilgi edinilemez ve herkes için geçerli bilgi olamaz.

Bilinmezciliğe göre bilgiye duyularımızdan edindiklerimizle varırız. Duymadığımızı, yani işitmediğimizi, görmediğimizi, tutmadığımızı, koklamadığımızı bilmemiz imkânsızdır. Bilginin ortaya çıkması sadece o kadarla sınırlı mıdır? O bilgi ham bilgidir, ilk bilgi ve ilkel bilgidir. Bilgi anlama, kavrama ve işlenmeye de muhtaçtır. Görebildiğimiz en küçük dalga boylu ışınımı mor olarak algıladığımızdan, bundan daha küçük dalgaboyuna sahip olan ışınıma “morötesi ışınım” denen Ultraviole ışınları ile birlikte başka dalga boyutunda olan kızılötesi İnfrared ışınları görmüyoruz diye yok değildi. Gördük diye var olmadı. Onlar orda zaten hep vardı. Bizim algı boyutumuzun dışındaydılar sadece. Gün gelip onları görecek aygıtlar yapmayı başarınca görür olduk. Sesler içinde aynı şeyleri söyleyebiliriz. Mimaride akustik alanı diye bir bölüm var. Burada seslerin toplanması ve dağıtılması incelenir. Konuyla ilgili bilgim hiç yok, çam devirmekten korkarım; bunun için işin mimari boyutuna sadece değinmiş olalım. Ses teknolojileri konusundan gidecek olursak duymadığımız sesleri duyar hale gelmemizi sağlayacak birçok gelişmiş aygıta sahibiz. Şimdi bilinmezciliği aşan bilgiye sahibiz ve o bilgiyi duyularımızla sınırlı tutmuyoruz. Elbette bilgi arttıkça bilinmeyende artıyor. Ama bilginin artması anlama, kavrama ve bilginin işlenme konusunu kolaylaştırdı. En azından bugün çöldeki şaşkın bedevi değiliz.

Bugünkü ikinci konumuz “Ahlak.”

İnsanların toplum içindeki davranışlarını ve birbirleriyle ilişkilerini düzenlemek amacıyla başvurulan kurallar dizgesi, başka insanların davranışlarını olumlu ya da olumsuz biçimde yargılamakta kullanılan ölçütler bütünü. Tarih boyunca her insan topluluğunda ahlak dizgesi var olmuştur. Bu dizge toplumdan topluma ve aynı toplum içinde çağdan çağa değişiklik gösterir. Nesnel ya da toplumsal ahlak, insanın toplumun öteki bireylerine karşı ödevini içerir. Bu kurallar yazılı olmadığı için biçimsel bakımdan hukuktan farklı olmakla birlikte, gene de ahlak ile hukukun örtüştüğü, hatta özdeşleştiği durumları vardır. Toplumsal yaşama egemen olan hukuk kurallarıyla nesnel ahlak arasında sıkı bir bağ vardır. Toplumun genel ahlak görüşlerine ve toplumsal vicdana uygun düşmeyen hukuk düzenlemeleri, kendilerinden beklenen toplumsal işlevi yerine getiremeyeceğinden uzun ömürlü olmaz.

Ahlak insanların bir arada yaşamasını sağlayan kurallar bütünüdür. Yalnız insan ahlaka ihtiyaç duymayabilir. Ahlaklı olmak için bir başka insana ihtiyaç vardır. Kimsenin olmadığı bir ortamda gürültü çıkarsanız ahlaksız olmazsınız. Bomboş bir ovada görünme ihtimali hiç yokken tuvalete çıksanız ahlaksız olmazsınız. Bir ıssız adada küfürler etseniz ahlaksız olmazsınız. Sahipsiz bir bağın üzümünü yeseniz ahlakınız eksilmez.

Bu konu biraz daha açılmayı gerektiriyor. Değinilen her bölüm katlanarak açılıyor. Onun için gelecek bölümlerde ahlak konusunu sürdürülebildiği kadar sürdürelim.


DEVAM EDECEK



Yayın Tarihi: 06.05.2016

DÜŞÜNCE EVRENİNDE 1

“Mum kokulu geceleriyle Amişler” yazı dizisine başlarken bu yazının ana fikride doğmuş oldu. Bugün yabancısı olduğumuz o kırsal hayatı geçmişte bizim atalarımızda yaşamıştı. O hayattan uzak olmamız, bize kadar uzanan zincirin her halkasının değişimi bilerek veya bilmeyerek kabul etmesine bağlıdır. İnsan olumluya veya olumsuza doğru değişirken ilgisi ve araştırıcı ruhu nedeniyle her yolun, her durağın oluşum nedenlerini incelemiş sorularına cevaplar aramış, o sorulara cevabı gene kendisi vermiştir. Bu, bir düşünce sisteminin gelişmesine, bilimsel buluşların yapılmasına yol açmıştır. Yazı dizimizde konumuz düşünce sistemleri olacak.

Siz bu sistemleri gördüğünüzde bunları oluşturan disiplinin o çok bilinen adını da koyacaksınız zaten. Ama ben o adı izin verirseniz koymayayım. Çünkü o adı koyduğumda kendimi de bu yazıyı da sınırlamış olurum.

İlk konumuz baştan beri saçmaladığım düşüncesini sizlere belki de  düşündürten, bu kadar sözcük sarf etmeme neden olan saçma kelimesi olsun. “Saçma,” yada düşünce sistemi yolcularının yaygın deyişiyle “Absürd”ün tanımı şöyle yapılmış.

Anlamsal öğeleri birbiriyle bağdaşmayan... Mantık açısından mantık kurallarına aykırı olanı dile getirir. Saçma bir düşünce, öğeleri birbirini tutmayan, birbiriyle bağdaşmayan düşüncedir. Saçma bir yargı kendi içinde tutarsızlığı olan ya da tutarsızlığı içeren bir yargıdır.
Anlamsız ile saçma aynı anlamda değildirler. Saçmanın bir anlamı vardır fakat yanlıştır anlamsızın ise hiçbir anlamı yoktur. Saçma, düşünce sisteminde akla aykırılığı dile getirir. Yani akla aykırı olan her şey saçmadır. Saçma doğru ile yanlış arasında yer alan üçüncü bir kavramdır. Yanlış ile karıştırılmamalıdır. Her yanlış saçma olmayabilir.

Saçmayı anlatacak çok şey bulunur. Aklınıza birbiriyle ilgisiz ne gelirse bir yere yazın. İsim olabilir, kavram olabilir, şehir olabilir, nesne olabilir, mekân olabilir, bir sanat dalı olabilir, spor olabilir. Bunlar tek tek söylendiğinde belki de komik sonuçlar çıkacaktır. Ama her biri farklı guruplardan seçilmiş kelimeleri bir bütün içinde hikâye edilerek söylenebilmesi durumunda zorlamada olsa bir anlam çıktığı görülür. Reklamcılar bunu çok kullanırlar. Ben onlar için sözün karikatüristleri diyorum. Onlar bir ‘saçma’dan bir hikâye üreterek ürünü dolaylı yada dolaysız tanıtmış olurlar. Tabii her saçma böyle değildir. Ama akla uygun olmadığı, bir düzene girmediği de kesindir.

Ters tavırla saçma denebilecek ispatlama yöntemi de vardır. Günlük hayatta geçmişte kullanıldığı gibi bugünde kullanırız bu yöntemi.

Bu konuya ilişkin olarak saçma mantığıyla ortaya çıkan şu sözleri gösterebiliriz

1. Taşlar ağırdır, öyle olmasaydı havalanırlardı
2. En küçük rasyonel sayı diye bir şey yoktur. Olsaydı ikiye bölünüp daha küçüğü elde edilirdi.
3. Dünya düzdür. Peki neden kenarından düşmüyoruz da başladığımız yere dönüyoruz? diye sormak ve küresel olduğunu kanıtlamak,
4. Bir arkadaşımız evimizde kalıp kalmayacağını sorduğunda ona: gece bizi öldürmeyecekse kalabileceğini söylemek de saçmaya indirgeme yöntemidir.

Görüldüğü gibi saçmanın anlatım gücüne etkisi de vardır.

Saçma sadece bu kadarla sınırlı değildir. Birde tamamı kavrayan bir düşünce var. O da hayatın bizzat kendisidir. O düşünceye göre hayatın kendisi saçmadır zaten. Ona anlam yüklememiz başka bir saçmadır. Bakın nasıl diyorlar:

İnsanın anlam arayışı hüsranla sonuçlanır. Çünkü bilmediğimiz o kadar çok şey vardır ki, kesinlik olanaksızdır. Bilinmeyen bir evrende yaşayan bizler, bütün hayatın anlamını aramakla saçma bir iş yapmaktayız. Ancak anlamı olmayan hayatın kendisi de saçmadır. Yine de bazı saçmacılar hayatta yapacak başka bir şey olmadığı için anlam arayışını sürdürmek niyetindedir. Saçmayı kabullenmek ve sahte anlamlı duruş yerine bununla yaşamak görüşündedirler.”

Bu görüşlere göre saçmalayarak saçmayı fark ederiz. Anlam arayışını yapmasak saçmaya dolayısıyla bu sonuca erişmemiz mümkün değildi. Kısaca söylersek “saçma” bir yöntemdir.
Bu yöntem yanılsama (illüzyon) sanatlarıyla birlikte düşünce sistemlerinin abartılmış veya çarpıtılmış ürünüdür.



DEVAM EDECEK



Yayın Tarihi: 04.05.2016

MUM KOKULU GECELERİYLE AMİŞLER 4

Amişler, Amerika gibi dünyanın en gelişmiş ülkesinde 17. yy gelenekleriyle en az 300 yıl öncesinin hayatını seçmiş ve hiç değişmemiş bir halktır. Bu halk köy meydanında bulunan bir telefon dışında kesinlikle bu çağa ait başka tek bir araç kullanmıyorlar. 21. yy insanına oldukça garip gelebilecek yaşam tarzıyla daima ilgi odağı olmuşlardır. Onlara yaşam tarzlarının nedenini sorarsanız, “gelişmenin masumiyeti öldürmemesi için” diyeceklerdir. Haksızlar mı? Bence haksız sayılmazlar. Her şeyin paraya dönüştüğü yeni liberalizmin kanatlarındaki kapitalizmle satılmayan neyimiz kaldı? İnançlar, hizmetler, ürünler, ne varsa hepsi alınıp satılıyor. Ülkeler bile alınıp satılıyor artık. Amişleri konu edindiğimiz yazı dizimizin önceki bölümünü Amiş kadınlarını anlatarak bitirmiştik. Bugünkü son bölüme Amiş erkeklerini anlatarak başlayalım.

*
Amiş erkekleri

Amiş erkekleri son derece çalışkan ve ailesine bağlı insanlardır. Tarım ve marangozluk işlerinde oldukça iyi çalışırlar ve ailelerinin geçiminden sorumludurlar.

Tıpkı kadınları gibi son derece sade yaşayan Amiş erkekleri, genelde koyu renkli uzun ve gösterişsiz pardösüye benzer giysiler giyerler. Pardösü benzeri kıyafetlerinin içine giydikleri gömlekleri daima yakasızdır. Dört mevsim fötr şapka takarlar. Yaz aylarında hasır şapka kullanan Amiş erkekleri, Kış aylarında koyu ve düz renk şapkalar kullanırlar. Kesinlikle bıyık bırakmazlar. Ancak evlendiklerinde bıyıksız sakal bırakarak evli olduklarını belirtirler.

Amişlerde evlilik ve aile oldukça önemlidir. 18-20 yaşlarına gelen erkekler evlenme çağına gelmiş kabul edilir ve beğendikleri kızlarla gizlice görüşerek eşlerini seçerler. Evlilik için birinci şart bir Amiş kızını seçmektir. İkinci şartsa her iki ailenin de onayını almaktır. Uygun görülen bir evlilik söz konusu olduğunda hasat mevsimi olması sebebiyle Kasım ayı beklenir ve son derece sade bir törenle gençler evlendirilir. Çiftler, ilk evlendikleri yıllarda aileleriyle yaşarlar. Sahip oldukları çocukların sayısı artınca imc usulü toplanan paralarla kendileri için inşa edilen yeni evlerine geçerler. Amişlerde birçok iş cemaatten toplanan paralarla ve elbirliğiyle yapılır.

*
Gelişmiş devlet anlayışının olmadığı toplumların tipik davranışları Amişlerde de görülüyor. Buraya kadar anlattıklarımız bunun göstergesi. Yardımlaşma, toplu hareket etme, sadelik, doğal hayata uyum bu toplumların vazgeçilmez öğeleridir. Bunun tersi bir davranış bir halkın yok olma sürecini açar. Hayatı sürdürebilmek, yeni nesilleri geleceğe hazırlamak için başka bir yol yoktur. Bugün özlemini çektiğimiz sıkı insan ilişkileri böyle toplumlarda bir zorunluluktur.

Sırada Amiş çocukları var.

*
Amiş çocukları

Çocuklar neslin ve inanışın devamı için son derece önemlidir. İyi birer Amiş olarak yetiştirilmeleri için her türlü imkân sağlanmaya çalışılır. Amiş köylerinden birine yaklaştığımda benim için en güzel manzara, yanlarında sopa ve benzer malzemelerle kendi oyunlarını kurarak bir arada oynayan çocuklardı. Ellerinde son teknoloji oyun makineleriyle tüm günlerini geçiren yaşıtlarının yanında onlar, doğanın ortasında tozun toprağın içinde gerçekten çocuktular.

Amişler’i modern toplumlardan ayıran en önemli özellikleri ise eğitim konusundaki kati tutumları. Lise eğitimi almanın dünyevi zevk ve hırslara sürükleyeceğine inanan Amişler, sadece 8 yıllık bir eğitimin yeterli olduğuna inanıyorlar. Bu 8 yılı da kendi kiliseleri tarafından işletilen okuma-yazmanın yanında İncil derslerinin ağırlıklı olarak verildiği okullarda alıyorlar. ABD kanunlarına aykırı olan bu durum, 1972 yılında Amiş çocuklarının 8 yıllık eğitimin ardından okulu bırakmamaları ve eğitimlerine devam etmeleri için bir dava açılmasına sebep olmuş. Mahkeme dini özgürlüğe aykırı olacağını düşündüğünden kararı Amişler lehine vermiş ve 8 yıldan fazla okumak istemeyenlerin eğitimini sonlandırmalarına izin verilmiş. Buna rağmen bazı modernist Amişler, çocuklarının okumalarından yana oldukları için ait oldukları topluluktan herhangi bir baskı görmeden çocuklarını okula göndermeye devam etmişler.

Kendi aralarında ve ibadetleri esnasında Almancanın bir lehçesini konuşan Amişler, bu dili çocuklarına da muhakkak öğretiyorlar. Örf ve adetlerine son derece bağlı yetişen bu çocuklar izole yaşamları içinde son derece mutlu görünüyor ve nesillerinin devamını garantiliyorlar.


Bu yazıyı fazla uzatmamak için pek araya girmedim. Çocukluktan eğitime, ordan inanç ve üretime kadar uzanan yolda bütün bu davranışlardan geçmiş bir birey olarak modernitenin getirdiği birçok kolaylık ve rahatlığın yanı sıra götürdüğü birçok değerin olduğunu söyleyebilirim. Zaman zaman bunu hatırladığımızda da geçmişe özlem demek olan Fransızca kelimeyle nostalji yapmış oluyoruz. En yaygın nostaljimiz ise mum ışığında sevgiliyle baş başa yenen bir akşam yemeğidir. Oysa Amişler mum kokulu gecelere hala sahipler.
  

SON



Yayın Tarihi: 02.05.2016