31 Mayıs 2016 Salı

DÜŞÜNCE EVRENİNDE 8

Bütün ahlaki değerler ortak yaşam alanının dışına çıkılmamasını ve bu alanın düzenlenmesini amaç edinir. Ortak yaşamın alanı sadece insanlarla sınırlı değildir, canlı cansız bütün varlıkları kapsar. Bunun farkında ve bilincinde olan sadece insandır. Bunun için insanlara doğal hayatı bozmamak gibi büyük bir görev düşüyor. İşte ahlak burada başlıyor. Bu ahlakı atlayıp hayvan severliği ki bu daha çok kedi köpek severlik biçiminde yaygındır, öne almak bir gösteriştir. Gerçekten hayvan sever yok mudur? Elbette vardır; ama onlarda işi abartıyorlar. Bütün türler birbirine görünmez bağlarla bağlıdır. Bunu bilmeye edep diyoruz. Bunu bozmayada edepsizlik denilmelidir. Edep sadece görgü kurallarını bilip uygulamakla olmuyor. Kendi varlık sınırlarını hiçbir canlının varlığının üstüne koymamakla edep edinilir. Çünkü bilinir ki o canlının sahibi tıpkı insanın sahibi gibi yüce yaratıcı, yani Allah’tır.

Bunu unutup farklı davranmaya sebep olan en başta makam ve mevki sahibi olmaktır. Bir güç elde eden o gücün verdiği güvenle gayri ahlaki tutumlar takınabiliyor. Bu yüzden makam ve mevkiler insanların gerçek yüzlerini gösteren en önemli aynalardır. İnsanlık tarihinde pek çok örneği olduğu gibi, uzak veya yakın tarihimizde de kendilerine verilen iktidar ve gücün bir hizmet aracı olduğunu unutarak, iktidar ve gücün kendilerinden hiç gitmeyeceğine inanarak; etik, ahlaki ve insani değerlerden, haktan, hukuktan ve adaletten uzaklaşan, adeta canavarlaşan, liyakatten nasibini almamış yönetici konumunda birçok örnek şahsiyete toplum olarak her zaman tanık olunabiliyor.

Prof. Dr. Bumin N. DÜNDAR bu konuda şunları söylüyor:

Büyük ve değerli insan olmak için etik ve ahlaki değerlere önem vermek zorundayız. Tarihimize iz bırakmış büyük ve değerli insanların yaşamlarını örnek almalıyız. Küçük işlerle uğraşanlar, gereksiz hırs ve kıskançlıklarla hareket edenler, geçici makam ve mevkilerin büyüsüne kapılıp fildişi kulelerinden inemeyenler mutlaka sonunda kaybedenlerdir. Başkalarının bizi takdir etmesini istiyorsak, biz de başkalarını taktir etmeyi öğrenmeliyiz. Eğer kalıcı başarılar istiyorsak etrafımızda sürekli bizi göklere çıkaran ve her yaptığımızı alkışlayanlar değil, bizi uyaran, bize acı da olsa doğruları söyleyen, yeri geldiğinde eleştiren kişilere daha fazla yer vermek zorundayız.
Bu vesile ile daha önce yazdığımız “Büyük insan notu”nu sizlerle bir kez daha paylaşmak istiyorum.

Sözünü ettiği büyük insan notuda şöyle:

Büyük insanlar
Her zaman ve her mekanda büyük düşünenlerdir
Büyük hedeflerin vizyonlu ve misyonlu insanlarıdırlar
İleri görüşlü, gelişmeye ve yeniliklere açık
Bağnazlığa, gericiliğe ve taassuba kapalıdırlar
Zorlaştırıcı değil kolaylaştırıcı
Nefret ettirici değil müjdeleyicidirler
Her an ve mekanda önderdirler
Paylaşmak ve fikir almak onlar için önemlidir
Üretenle, çalışanla, işinin ehliyle kavga etmezler
Asla küçük işlerin büyük adamı değildirler
Hayata hep olumlu ve umutla bakarlar
Çözümsüzlük, umutsuzluk ve olumsuzluk onlara uzaktır
En umutsuz anlarda en umutlu onlardır
En çaresiz durumlarda çare onlardadır
Liyakat, ehliyet, doğruluk, dürüstlük önemli kavramlardır onlar için
Kıskançlık, riyakarlık ve kindarlık onlara yabancıdır
Kendi başarısı arkadaşlarının başarısı
Arkadaşlarının başarısı onların gururu ve sevincidir
Kompleksli değillerdir çünkü
Makam, mevki ve ünvanları ne olursa olsun
İşini en iyi yapmaya çalışanlardır
Hep çok çalışkanlardır
Makam ve mevkiler sadece ama sadece hizmet aracıdır onlar için
Kendine değil halka ve ülkeye hizmet
Sevgi ve saygı kendiliğinden oluşur onlara
Mert, dürüst, samimi, güvenli, zeki ve mütevazi
Kısaca adam gibi adam güzel insanlardır onlar
Onların da hataları, zaafları, kusurları ve eksiklikleri olabilir
Ama yaptıkları işler ve bıraktıkları eserler tüm bunların önündedir
Sadece hayattayken değil
Öldükten sonra da aramızda yaşayanlardır
Hayattayken belki değerleri çok iyi bilinmez
Ancak bu dünyada yokken bile
Hep sevgiyle, saygıyla ve de eserleriyle anılıyorsa bazı insanlar
Bilin ki onlar büyük, önemli ve değerli insanlardır


DEVAM EDECEK


Yayın Tarihi: 25.05.2016

DÜŞÜNCE EVRENİNDE 7

Hayatı saran her konunun “Düşünce Evreni”nin konusu olduğunu biliyoruz. Geniş yelpazeye sahip bu konuyu dizileştirdiğimiz yazımızda ahlakla ilgili bölüme devam ediyoruz. Bütün ahlaki değerler ortak yaşam alanının dışına çıkılmamasını ve bu alanın düzenlenmesini amaç edinir. Ortak yaşamın alanı sadece insanlarla sınırlı değildir, canlı cansız bütün varlıkları kapsar. Kendi faydamıza diye düşündüğümüz çok şey bırakın türdeşimiz olan insanı, başka canlının bile zararına oluyorsa ahlaki olmaktan uzaktır. Kentleşme uğruna biz bu ahlaksızlığı bir çok canlının yaşam alanını yok ederek göstermiş durumdayız. Bu konuda kimsenin, gözyaşı dökmesini geçtim, düşündüğünü dahi sanmıyorum. Öz severciliğin (narsisizmin), ki ben buna kendine tapma diyorum, yok ediciliğe (nihilizme-inkarcılıkla tükenişe) yol açacağını görememek insanoğlunun en büyük yanılgısı olacaktır.

Günümüzde topluma durmadan özsevercilik pompalanıyor. Orda hayvansevercilik bir gösteriştir. Oysa insanı sevmeden hayvan sevilemez, hayvanı sevmeden insan sevilemez. Bütün türler birbirine görünmez bağlarla bağlıdır. Bunu bilmeye edep diyoruz. Bunu bozmayada edepsizlik denilmelidir. Edep sadece görgü kurallarını bilip uygulamakla olmuyor. Kendi varlık sınırlarını hiçbir canlının varlığının üstüne koymamakla edep edinilir. Çünkü bilinir ki o canlının sahibi tıpkı insanın sahibi gibi yüce yaratıcı, yani Allah’tır. Tarla temizlemek için ateşe verilen ottan tutunda, toprak açmak için orman yakmaya kadar varan her türlü tasarruf, bir başka canlının hayatına kastetmektir. Savaşlarda türdeşlerle savaşılırken arada diğer türlerde canlarından oluyorlar. Ahlak ölçülerini araştırırken nerelere varıyoruz değil mi?

Toplumun ahlakından söz edeceksek dürüstlüktende sözetmeliyiz. Giderek yok olan dürüstlükte çok önemli ahlaki değerdir. Edep dürüstlerle elde edilir.

Daha öncede belirtmiştik, ahlaki değerler genellikle yazılı olmayan kuralları içerirler. Bir kısmı dinsel öğeler içermektedir, bir kısmı ise toplum hayatının getirdiği tarihsel tecrübelerden oluşturulmuşlardır. İster dinsel içerikli olsun, ister geleneksel içerikli olsun Hak ve hukuk temelinde, özünde insan ve toplumun mutluluğunu hedef alan evrensel kurallar manzumesini oluştururlar. Her toplum ve mesleki grup için bazı farklılıklar içermekle beraber, genellikle benzerdirler. Kişisel kaprislerle insanları hak etmedikleri muamelelere tabi tutmak, elindeki gücü kişisel menfaatlerine alet etmek, meslektaşlarının başarısızlığı için çalışmak, kendi menfaati için haksız yere meslektaşlarını karalamak, sırf reklam amacıyla mesleği ile ilgili konularda yanlış bilgiler vermek (örneğin tıpta yanlış tedaviler uygulamak), insanları küçük düşürecek davranışlarda bulunmak, insanlar hakkında yanlış bilgiler yaymak, özünün sözünün bir olmaması vb davranışlar dürüst olmayan davranışlardır. Ahlak bu şekilde sahipsiz kalabilir ancak.

Aslında önem verilir ve uygulanırsa bireyleri ve toplumu mutlu edecek ahlaki değerlere insanoğlu nedense sıklıkla uyum göstermez ve bu kurallara karşı aksi yönde davranışlar sergiler.

Peki insanoğlunu buna iten sebepler nelerdir?

Birçok sebep olmakla beraber, en önemlileri olarak aşırı hırs, kıskançlık, bilgisizlik, makam ve mevkilerin insanda hissettirdiği sınırsız güç duygusu sayılabilir.

Balzac, “hırs ve tamahın başladığı noktada saf duygular sona erer” diyor. Aşırı hırs ve kıskançlık bizi saf duygulardan uzaklaştıran, doğruları yapmaktan alıkoyan en önemli etkenler. Örneğin hekimlik mesleğinde son yıllarda karşılaştığımız “Holywood Sendromu” denilen ünlü olma isteği, her zaman ben daha iyiyim duygusunda olma, sürekli meslektaşlarını eleştirme ve beğenmeme durumları hem mesleğimizi rencide ediyor, hem de toplumumuzun hekimlik mesleği hakkındaki düşüncelerini olumsuz yönde etkiliyor ve sağlık konularında yanlış bilgilendirilmesine neden oluyor. Hekimler arasındaki olumlu ilişkileri de zedeliyor.

“Bu dünya Sultan Süleyman’a bile kalmamış” lafını hepimiz biliriz. Ama ne yazık ki geçmişe dair binlerce örnek olmasına rağmen, iyi örnekler olsa da, birçok insanın eline iktidarı ve gücü alınca ahlaki ve etik değerlerden hemen uzaklaştığını görürüz. Pek çok kişide alçak gönüllülük ve mütevaziliğin bir anda kaybolduğuna, insanlara tepeden bakılır bir hale gelindiğine şahit oluruz. 


DEVAM EDECEK 


Yayın Tarihi: 23.05.2016

ŞAİRLERİN ŞİİRLERİYLE SÖYLEDİĞİ

(Namık Kemal 2)

Merhaba sevgili okurlar. Geçen hafta vatan şairi Namık Kemal’i tanıtmaya başlamış, şiirlerine yer vermiştim. Kaldığımız yerden devam ediyorum.

“Namık Kemal, Sadrazam Ali Paşa’nın ölümünden sonra 1872’de “İbret Gazetesi”ni çıkararak yeniden muhalefete başladı. Doğal olarak sürgünlerde.. Önce mutasarrıf olarak Gelibolu’ya atandı. Aynı yılın sonunda açığa alınıp İstanbul’a dönünce sıkı takibe alındı, çıkardığı gazeteler kapatıldı. Bunun üstüne tiyatroyla ilgilenmeye başladı. Yazdığı tiyatro oyunu “Vatan Yahut Silistre”  Güllü Agop’un Gedikpaşa tiyatrosunda oynandığında halk coşup olaylar çıkınca yargılanmadan Magosa’ya sürgüne gönderildi. Namık Kemal birkaç eserinin dışında bütün eserlerini bu sürgünlük yıllarında Kıbrıs’ta yazdı.

Bu son sürgünü olmadı tabii. II. Abdülhamit’e muhalefetten önce Girit’e sonra kendi isteğiyle Midilli’ye gönderildi. 2.5 yıl sonra mecburi ikâmete tutulduğu Midilli’de mutasarrıf olarak görevlendirildi. Mutasarrıflığı sırasında Midilli’ye Türk Okulları açarak, refah seviyesini yükselterek ihya ederken devlet-i aliyyenin hazine gelirlerini arttırdı. Midilli’de gösterdiği yararlılık üstüne 1882’de Nişan-i Osman-i madalyasi ile ödüllendirildi. Artık Osmanlıyla barışmış ve ardı ardına düşünceleri ve eserleri nedeniyle ödüller almaya başlamıştı. Magosa’da yazmaya başladığı Celaleddin Herzemşah adlı eserini bu dönemde tamamladı. Bu eser, okunmak için yazılmış 15 perdelik tarihi bir oyundur. Harzemşahlar Devleti’nin son hükümdarı Celaleddin Harzemşah etrafında gelişen oyunda İslam birliği düşüncesini işledi. Sultan Abdülhamit, bu eserinden ötürü onu bâlâ rütbesi ile ödüllendirdi.

1884’te Rodos mutasarrıfı oldu. Rodos adasındaki çalışmaları da padişahın imtiyaz madalyası ile ödüllendirildi. İngiliz ve Yunanlıların şikayeti üzerine 1887’de Rodos’taki görevi sona erdi. Sakız Adası mutasarrıfı oldu.

Sakız Adası’nın kuru havası nedeniyle rahatsızlanan Namık Kemal, 2 Aralık 1888 günü 48 yaşında hayatını kaybetti. Adada bir caminin haziresine defnedildi. Arkadaşı Ebüziyya Tevfik, şairin Bolayır’da gömülme arzusunu padişah II. Abdülhamit’e iletince naaşı Gelibolu’ya nakledildi. Bolayır’da Orhan Gazi’nin oğlu Şehzade Gazi Süleyman Paşa’nın türbesinin yanına gömüldü. Birkaç yıl sonra Sultan Abdülhamit bir türbe yaptırdı. Türbenin planını Tevfik Fikret çizdi. 1912 Mürefte-Şarköy depreminde sütunlar zedelendiği için halen mermer kaplı bir kabirde bulunmaktadır.
Namık Kemal’in ölümünden sonra II. Abdülhamit, şairin oğlu Ali Ekrem’i sarayda görevlendirdi, babası Mustafa Asım’ı ise saraya müneccimbaşı tayin etti.

Tanzimat döneminin en önemli düşünce, sanat ve siyaset adamlarından birisidir. ”Toplum için sanat” anlayışını benimsemiştir. Sanatı, toplumun Batılılaşması için bir araç olarak kullanmıştır. Eserlerini halkın anlayabileceği sade bir dille yazmayı amaçlamıştır. Divan edebiyatının süslü-sanatlı düz yazısı yerine, belli bir düşünceyi iletmeyi amaçlayan yeni bir düzyazıyı kullanmıştır. Eserlerinde noktalama işaretlerini kullanmıştır. Gençliğinde Divan Edebiyatı tarzında şiirler yazmış, Avrupa’ya gittikten sonra yeni edebiyatı benimsemiş ve o yolda yapıtlar vermiştir. Namık Kemal, Fransız edebiyatını örnek almış, romantizmin etkisinde kalmıştır. Şiirleri biçim bakımından eski, konu bakımından yenidir. Yurt, ulus, özgürlük gibi konuları işlemiştir. Ayrıca şiirlerinde mücadeleci tipte bir insan yaratmıştır. Tiyatroyu ‘eğlencelerin en faydalısı’ olarak nitelemiş, halkın eğitilmesinde okul gibi görmüş, sahne dili ve tekniği yönünden başarılı yapıtlar vermiştir.”

Şairimizi tanıtmak amacıyla özetleyerek yaptığım alıntılardan sonra sıra şiirlere geldi.

...

KIT’ALAR

I

Eylemem ölsem de kızbi ihtiyar,
Doğruyu söyler gezer bir şairim.
Bir güzel mazmun bulunca, Eşrafa,
Kendimi hicveylemezsem kafirim!

II

Kabrimi kimse ziyaret etmesin Allah için,
Gelmesin reddeylerim billahi öz kardeşimi.
Gözlerim ebna-yi ademden o rütbe yıldı kim,
İstemem ben fatiha, tek çalmasınlar taşımı

III

Vakt-i, istibdatta söz söylemek memnu idi;
Ağlatırdı ağzını açsan hükümet ananı!
Devr-i hürriyetdeyiz şimdi, değişti kaide.
Söyletirler evvela, sonra ........  .....!

IV

Çekdiğim çevr ü cefanın sebebinden sorma
Deme kim: -Badıhave menkabe dellalı budur!
Habs ile, nefy ile, işkence ile ömür geçer,
İşte Türkiyye’de şair olanın hali budur!

V

Vükela kabrine heykel dikelim şöyle yazıp
Ki: ‘Bunun hal_i hayatına yeri münhal idi
Sanmayın yavm_i vefatında bilindi kadri
Sağlığında yine bu böylece bir heykel idi’

VI
Padişahım, bir dirahta döndü kim guya vatan,
Daima bir baltadan bir şahıhali kalmıyor:
Gam değil amma bu mülkün böyle elden gitmesi,
Gitgide zulmetmeğe elde ahali kalmıyor

Namık Kemal

***

VATAN TÜRKÜSÜ

İşte adû, karşıda hâzır-silah,
Arş yiğitler vatan imdâdına.
Arş ileri, arş bizimdir felah,
Arş yiğitler, vatan imdâdına!

Cümlemizin vâlidemizdir vatan,
Herkesi lûtfuyla odur besleyen;
Bastı adû göğsüne biz sağ iken,
Arş yiğitler, vatan imdâdına!

Şân-ı vatan, hıfz-ı bilâd û ibâd,
Etmededir süngünüze istinâd;
Milleti eyler misiniz nâ-murad,
Arş yiğitler, vatan imdâdına!

Rehberimiz gayret-i merdânedir,
Her taşımız bir nice bin cânedir;
Câne değil meyi bugün, şânedir,
Arş yiğitler, vatan imdâdına!

Yare nişandır tenine erlerin,
Mevt ise son rütbesidir askerin;
Altı da bir, üstü de birdir yerin
Arş yiğitler, vatan imdâdına.

Namık Kemal

***

VATAN ŞARKISI

Amalimiz afkarımız ikbal-i vatandır
Ser-haddimize kal`e bizim hâk-i bedendir
Osmanlılarız ziynetimiz kanlı kefendir
Gavgaada şehadetle bütün kâm alırız biz
Osmanlılarız can veririz nâm alırız biz

Kan ile kılıçtır görünen bayrağımızda
Can kokusu geçmez ovamızda dağımızda
Her gûşede bir şîr yatar toprağımızda
Gavgaada şehadetle bütün kâm alırız biz
Osmanlılarız can veririz nâm alırız biz

Osmanlı adı her duyana lerze-resândır
Ecdâdımızın heybeti ma`rûf-i cihandır
Fıtrat değişir sanma bu kan yine o kandır
Gavgaada şehadetle bütün kâm alırız biz
Osmanlılarız can veririz nâm alırız biz

Top patlasın ateşleri etrafa saçılsın
Cennet kapısı can veren ihvâna açılsın
Dünyada ne bulduk ki ölümden de kaçılsın
Gavgaada şehadetle bütün kâm alırız biz
Osmanlılarız can veririz nâm alırız biz.

Namık Kemal

***

YOKTUR

Gül ruhluların misali yoktur.
Hurşidin o rengi âli yoktur.
Ağyar ile ülfet etmek ister
Ben ölmeden ihtimali yoktur.
Cevretme değil fedayı aşka,
Öldürse dahi vebali yoktur.
Allah’adır istinadım ancak
Nevi beşerin kemali yoktur.

Namık Kemal

***

VATAN MERSİYESİ

Ah yaktık şu mübarek vatanın her yerini
Saçtık eflake kadar dudunu ateşlerini
Kapadı gözde olanlar çıkacak gözlerini
Vatanın bağrına düşman dayadı hançerini
Yoğimiş kurtaracak bahtı kara maderini

Kendimizden niçün olduk bu kadar biz me’yus
Gidelim dadına Allah içün ehl-i namus
Sönüyor şem-i emel işte kırıldı fanus
Vatanın bağrına düşman dayadı hançerini
Yoğimiş kurtaracak bahtı kara maderini

Serilip hak-i hakarette vatan can veriyor
Yetişin son nefesimdir gelin imdada diyor
Sevgili validemiz akıbet elden gidiyor
Vatanın bağrına düşman dayadı hançerini
Yoğimiş kurtaracak bahtı kara maderini

Bu vatandır dağıtan âleme ilm ü edebi
Bundandır Beyit-i Harem Mescid-i Aksa’yı Nebi
Ne bela çektik ise hep bu vatandır sebebi
Vatanın bağrına düşman dayadı hançerini
Yoğimiş kurtaracak bahtı kara maderini

Vatanı çiğnedi geçti vatanın ağyarı
Merhamet kaldı sana iki cihan hünkârı
Gidiyor sevgili Kuran’ı hıfz et bari
Vatanın bağrına düşman dayadı hançerini
Yoğimiş kurtaracak bahtı kara maderini

Namık Kemal

***

Bugün yazımızı bitirirken aşağıdaki alıntıyı ekliyor ve iyi pazarlar diliyorum.

“Namık Kemal ile Deli Hikmet’in birlikte söylediği bu şiiri Anadolu’muzun kurtuluş günlerinde, 1.Millet Meclisinde Başkumandan Mustafa Kemal Paşa kürsüden okumuş ve sonunu şu tarzla bağlamıştır:

-Vatanın bağrına düşman dayasın hançerini
-Bulunur kurtaracak bahtı kara maderini.”
(Kabaklı,1978: 587)



Yayın Tarihi: 22.05.2016

DÜŞÜNCE EVRENİNDE 6

 “Düşünce Evreninde”ki gezimiz devam ediyor. Ne kadar süreceğini bilemediğim bir serüven bu. Çünkü konumuz çok geniş bir yelpazeye sahip. Günün önemine uygun yazılara da yer vererek bu dizimize zaman zaman ara verebilirim. Geçen hafta engelliler haftası ve yitirdiğimiz engelli kardeşimiz için yazdığım 2 yazı ile bunu uyguladım. Bu hafta başında konumuza geri döndüm. Bugüne kadar beş yazıyla hayatı saran her konunun “Düşünce Evreni”nin konusu olduğunu göstermek istemiş, son üç yazımızı da ahlaki değerlere ayırmıştım. Önceki bölümde “Özde bütün ahlaki değerler ortak yaşam alanının dışına çıkılmamasını ve bu alanın düzenlenmesini amaç edinir” demiş ve ortak yaşamın şartlarının “Sevgi, iyilik, cömertlik ve dürüstlük” olduğunu belirtmiştim.

Sevgiyi işledikten sonra bu bölüme de “iyilik ve cömertlik”i bırakmıştım. Ordan devam edelim.

İhtiyaç doğdukça mutluluk satın alınabilseydi fena olmazdı değil mi? Ne yazık ki böyle bir şey mümkün değil. Ama iyilik ve yardım bunu insana kazandırır. İnsanın kendinden başkasını sevmesi, bir başkasına bir şey alması, vermesi büyük erdemdir. Erdemle davranabilen için mutluluk o kadar da gerçektir.  Dünyanın neresinde olunursa olunsun düşünen herkes bu konuya kafa yormuştur. Özet olarak insanlık “Vermek, almaktan daha çok mutlu eder” sonucuna varmıştır. Gerçektende hayatın güzelliği, başkasına içtenlikle yardım etmeye çalıştıkça ortaya çıkar. Bir süre sonra iyilik ve yardımlaşmacı bir çevre oluşturan yardımsever biri aslında kendine yardım  etmiş olur.  Üstelik yaptığı iyilik ve yardımlardan dolayı duyduğu mutluluğa paha biçilemez.

Dürüstlük sevgi kadar, hatta daha önemli bir konudur. Bir kişiyi sevmeyebiliriz ama onu sevmiyoruz diye ona karşı dürüstlüğümüzden ayrılamayız. Çünkü dürüstlük bir toplumun modern toplum olmasını sağlar. Dürüst olmayan insanlardan oluşan bir toplumda korku, güvensizlik oluşur ve bu durumda sosyal çöküşe neden olur.

Bir toplumda sevgi, iyilik, cömertlik, yardımseverlik ve dürüstlük ne kadar yaygın ve ne kadar gelişmişse o toplumun ahlakı o kadar sağlam demektir. Ahlaki ilkeler her çağda değişsede genel ilkeler hep aynı kalır. O ilkelerde alfabetik olarak şunlardır.

Amaç ve göreve bağlılık bilinci
Ayrımcılılık yapmamak bilinci
Çıkar çatışmasından kaçınma bilinci
Doğruluk bilinci
Dürüstlük ve tarafsızlık bilinci
Eşitlikçilik bilinci
Halka hizmet bilinci
Hesap verme ve sorumluluk bilinci
Hizmet standardı bilinci
İmtiyazsız kamu görevi bilinci
Kamu mallarını koruma bilinci
Nezaket ve saygı bilinci
Öncelik sağlayıcı hediye almamak bilinci
Saygınlık (itibar) ve güven bilinci
Şeffaflık ve katılımcılık bilinci
Tutumluluk (savurganlıktan kaçınma) bilinci

Bunlardan ayrı ama bunlarla koşut ilkelerde vardır. O ilkelerde ahlakı yükselten ilkelerdir.

Akraba sevmek
Komşu sevmek
Kimsenin kötülüğüne çalışmamak
Kimseden şikâyetçi olmamak
Mala, mülke, paraya tamah etmemek
Kendisine istemediği davranışı başkasına yapmamak


DEVAM EDECEK

Yayın Tarihi: 20.05.2016

DÜŞÜNCE EVRENİNDE 5

“Düşünce Evreninde” gezmeye devam ediyoruz. Bugüne kadar dört yazıyla hayatı saran her konunun “Düşünce Evreni”nin konusu olduğunu göstermek istemiş, son iki yazımızıda ahlaki değerlere ayırmıştık. Düşünce evreninin önemli bir konusu bu. Çünkü insanlık uzun süreden beri çıktığı hayat denen maceranın sürdürülebilmesini buna bağlamıştır. Dinler bunu yaymaya çalışmış, devlette bunu ana ilke edinmiştir. Bugünde bu konuyu sürdürelim.

Demiştik hatırlarsınız;

“Hiçbir anayasa ahlaksız öğe barındırmaz. Bugün için kimi yerlere göre ahlaksızlık olarak nitelendirilebilecek bazı yasalar, içinde bulunduğu toplumun özgürlük ihtiyaç ve anlayışını ortaya koymak ve gidermek amacını taşır. Şunu unutmamak gerekir ki ahlaki değerler evrensel değildir. Çağdan çağa ve ülkeden ülkeye değişir. Biz bunu birde yer küremiz kadar bir alanla sınırlıyoruz. Oysa evrende daha gelişmiş akla, iradeye ve düşünceye bağlı insan veya insana benzer canlılar varsa onların doğallıkla ilkeleri de olacaktır. İşte bunun içinde hiçbir ahlaki değeri evrensellik ölçüsüne yükseltemeyiz.

Özde bütün ahlaki değerler ortak yaşam alanının dışına çıkılmamasını ve bu alanın düzenlenmesini amaç edinir. Gelgelelim ahlaki değerleri, gelenekleri toplumun ileri gelenleri tarafından topluma giydirilmiş dar gelen gömlek olarak görenlerde var. Haksızlar mı?  Tamamen haksız oldukları söylenemez. Gene de ortak yaşam alanı oluşturmanın yazısız kurallara ihtiyacı var. Her ne kadar itaatsizlik, umursamazlık genç nesiller arasında son derece yaygın olsa da.

Ortak yaşamın şartları Sevgi göstermek, iyilik yapmak, cömert ve dürüst davranmaktır.

Ahlakın bu öğelerinden sevgi için mutluluk anahtarı diyebiliriz. Kimileri buna fedakârlık tuzağı olarak bakıyor olsa bile gerçekten “Sevmeyi bilen mutluluğu getirecek birinci ahlaki öğeye sahip demektir. “Sevgi toplumun birlik bağıdır çünkü.”

Ahlaki öğelerden olan sevgi ilkelere bağlı bir sevgidir. Tanımadığımız birine karşılık beklemeden yardım ederken bizi harekete geçiren bu sevgidir. Bizim insan olma vasfımız böylesi durumlarla ortaya çıkar. İlkelere bağlı sevgi cinselliğe veya bireysel duygulara bağlı değildir.

Seven tahammüllü olur ve herkese iyilik yapmak ister. Sanıldığının aksine kıskanç değildir. Kıskançlığın kendine duyulan güvensizlik eseri olduğunu bilir, övünmez, kibirlenmez, çirkin davranışlarda bulunmaz, kendi çıkarını düşünmez, kolayca kızmaz. Yapılan kötülüğün hesabını tutmaz. Haksızlığa sevinmez. Her şeye katlanır.

Sevgi böyle bir güce sahip işte.

Sevginin gizli düşmanı vardır. O da maddiyatçılıktır. Maddiyata önem veren insan kazanmaya değil, insanların üzerine basarak para kazanmaya bakar. Böyleleri maddi refaha ve zevklere değer verir. Bununla birlikte araştırmalar, insanların düşünülenden çok daha az parayla mutlu olabileceğini, bundan daha fazla paranın daha fazla mutluluk getirmediğini tekrar tekrar gösteriyor. Aslında maddi değerlere önem veren insanların mutsuzluğa yatırım yaptıkları söylenebilir.


Gelecek bölümde de iyilik ve cömertlik üstünde duralım.


DEVAM EDECEK


Yayın Tarihi: 18.05.2016

DÜŞÜNCE EVRENİNDE 4

Bir süredir “Düşünce Evreninde” geziyorduk. Şimdiye kadar üç yazı yazmıştık. Araya sakatlar haftası girdi, bu arada engelli bir kardeşimizide kaybettik. Dolayısıyla konumuzu ertelemek zorunda kaldık. Dördüncü bölümüyle tekrar konumuza dönüyoruz. Ahlaki değerlerde kalmıştık. Düşünce evreninin önemli bir konusu bu. Çünkü insanlık uzun süreden beri çıktığı hayat denen maceranın sürdürülebilmesini buna bağlamıştır. Dinler bunu yaymaya çalışmış, devlette bunu ana ilke edinmiştir. Hiçbir anayasa ahlaksız öğe barındırmaz. Bugün için kimi yerlere göre ahlaksızlık olarak nitelendirilebilecek bazı yasalar, içinde bulunduğu toplumun özgürlük ihtiyaç ve anlayışını ortaya koymak ve gidermek amacını taşır. Şunu unutmamak gerekir ki ahlaki değerler evrensel değildir. Çağdan çağa ve ülkeden ülkeye değişir. Biz bunu birde yer küremiz kadar bir alanla sınırlıyoruz. Oysa evrende daha gelişmiş akla, iradeye ve düşünceye bağlı insan veya insana benzer canlılar varsa onların doğallıkla ilkeleri de olacaktır. İşte bunun içinde hiçbir ahlaki değeri evrensellik ölçüsüne yükseltemeyiz. Bütün ahlaki değerler ortak yaşam alanının dışına çıkılmamasını ve bu alanın düzenlenmesini amaç edinir. Zaman ve toplum değişirken yeni değerler ortaya konmaya başlandığında eski değerlere bağlı olanların şikâyetleri başlar.

Şöyle ki;  

“Ahlaki değerler iyi ve önemli olduğuna inandığımız ilkelerdir. Bağışlayıcı olmak, dürüst olmak, özdenetim göstermek, sevmek ve hayata saygı duymak ahlaki değerlerden bazılarıdır. Öyleyse değerlerimiz davranışlarımızı, önceliklerimizi, ilişkilerimizi ve çocuklarımıza sağladığımız ahlaksal rehberliği etkiler. Ancak bu kadar önemli olmasına rağmen ahlaki değerler yavaş yavaş kayboluyor.”

Gördüğünüz gibi, insanlık tarihi boyunca bu şekildeki şikâyetler her dönem duyulmuştur. Gelin görün ki tamamen haksız oldukları söylenemez.

Bakın neden.

“2008 yılında Amerika Birleşik Devletleri’nde araştırmacılar, yüzlerce yetişkin gence ahlaki değerler hakkındaki görüşlerini sordu. David Brooks The New York Times’da bu gençlerin durumu hakkında şöyle yazdı: ‘Ahlaki meseleler üzerinde düşünmek ve konuşmak konusunda ne kadar aciz olduklarını görmek insanı hayal kırıklığına uğratıyor.’ Gençlerin çoğu, tecavüz ve cinayetin yanlış olduğunu düşünüyordu, fakat ‘bu uç örnekler dışında alkollü araç kullanma, kopya çekme ya da aldatma gibi konulara bile ahlaksal çerçeveden bakmıyorlardı.’

Örneğin gençlerden biri şöyle dedi:

‘Neyin doğru neyin yanlış olduğu beni pek ilgilendirmiyor.’

Birçok genç de şöyle düşünüyordu:

‘Doğru olduğunu düşündüğün şeyi yap. Yüreğinin götürdüğü yere git.’

Peki böyle bir düşünüş tarzı mantıklı mı?”

Bu acı gerçek, dünyanın değişen ahlak standartlarını gösteriyor. İnsanlar daha fazla bencil,  daha çok açgözlü, hava atmaya meraklı, burnundan kıl aldırmaz, kötüyü ve şiddeti seven kişiler olup çıktılar. Üstelik artık iyilik sorgulanıyor ve iyiden nefret ediliyor. Herkes sadece zevki seviyor. Üzüntülü birinin yanında duran yok!



DEVAM EDECEK 



Yayın Tarihi: 16.05.2016

ŞAİRLERİN ŞİİRLERİYLE SÖYLEDİĞİ

(Namık Kemal 1)

Merhaba sevgili okurlar. Bir Pazar günü daha gene bir şair ve o şairin şiirleriyle birlikte elinizde tuttuğunuz gazetemizle evinize geldim. Bugünkü şairimiz vatan şairi namıyla ünlü Namık Kemal. Her hafta diğer şairlerimize yaptığımız gibi önce şairimizi genel olarak bir tanıyalım.

“Türk milliyetçiliğinin öncülerinden, Genç Osmanlı hareketi mensubu, ünlü Türk yazar, gazeteci, devlet adamı, şair Namık Kemal, 21 Aralık 1840 tarihinde Tekirdağ’da dünyaya geldi. Yenişehirli Mustafa Asım Beyle, Fatma Zehra Hanım’ın oğlu olan şairimiz
Yurtseverlik, hürriyet, millet kavramlarına bağlı bir Tanzimat Devri aydınıdır. Bu kavramları Türk fikir hayatına ve edebiyatına sokan ilk sanatçıdır.

Çocukluğu annesinin babası Abdülatif Paşa’nın yanında geçti. Abdülatif Paşa, Tekirdağ (Tekfurdağ) sancağında vali yardımcısı idi; Afyonkarahisar sancağına tayin edildiğinde ailece Afyon’a taşındılar. 1848 yılında annesi Fatma Zehra Hanım’ı Afyon’da kaybetti. Mehmet Kemal, yaşamını büyükbabasının yanında sürdürdü.

Abdülatif Paşa’nın değişik kentlerde görev yapması nedeniyle özel dersler aldı ve kendi kendini yetiştirmeye çalıştı. Arapça ve Farsça öğrendi. 1855’te babasının Bulgaristan Filibe mal müdürü, dedesinin Sofya kaymakamı oluşu ile Sofya’ya gitti. Sofya’da evlerine ziyarete gelen dedesinin arkadaşı şair Binbaşı Eşref Bey, şiirlerini okuduktan sonra Mehmet Kemal’e yazıcı, kâtip anlamlarındaki “Namık” adını verdi. O günden sonra Namık Kemal olarak anılmaya başladı. 18 yaşına kadar kaldığı Sofya’da komşuları Niş Kadısı Mustafa Ragıp Efendi’nin kızı Nesime Hanım ile evlendi. Bu evlilikten Feride ve Ulviye adında iki kızı ve Ali Ekrem adında bir oğlu dünyaya geldi.

1857’de İstanbul’a döndü ve Bab-ı Ali Tercüme Odası’nda stajyer olarak memurluğa başladı. 1858’de büyükannesi Mahmude Hanım’ı, 1859’da büyükbabası Abdülatif Paşa’yı kaybetti. Babasının ikinci evliliğini yaptığı Dürrüye Hanım’ın Kocamustafapaşa’daki evinde yaşadı. Babasının bu evliliğinden Naşit adında bir kardeşi oldu. 1859’da Gümrük Kalemi’nde çalışmaya başladı.

1863’ten itibaren dört yıl yeniden Tercüme Odası’nda görev aldı. Bu yeni görevi sırasında Batı’yı tanıyan kimselerle tanışma imkânı buldu ve gözlerini batı kültürüne çevirdi. Edebiyatta batılılaşmanın ilk adımlarını atan İbrahim Şinasi İle tanışması hayatını değiştirdi. Sanat ve hayat görüşü değişti. Batı edebiyatını öğrenmeye başladı, ilgisi nesire yöneldi. Tarih ve hukuk alanında kendini geliştirmeye çalıştı. Tercüme odasının bir kâtibinden Fransızca dersleri aldı. Tasvir-i Efkar’da fıkra ve tercüme yazılar kaleme aldı. İlk defa Şinasi’de gördüğü “hak, millet, vatan, hürriyet, millet meclisi” gibi kelimeleri yaygınlaştırdı.

Bundan sonra fırtınalı bir hayat yaşayan Namık Kemal’in yolu Ziya Paşa’yla kesişti. Çıkardığı gazete ve dergilerle hükümete şiddetli muhalefeti nedeniyle baskı altına alınınca Ziya Paşa’yla Paris’e kaçtı. Mısır yönetimindeki haklarından mahrum edilen Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın torunu Mısırlı prens Mustafa Fazıl Paşa, kendisini Yeni Osmanlılar Cemiyeti’nin reisi ilan etmiş ve Avrupa’ya davet ettiği örgüt üyelerinin finansörlüğünü üstlenmiş birisiydi, maddi olarak şairimiz ve arkadaşlarını desteklemişti. Daha sonra Paris’e gelen Sultan  Abdülaziz’le ilişkilerini düzelten prens Mustafa Fazıl Paşa sultanla İstanbul’a döndükten sonra Yeni Osmanlılar Cemiyeti’nden mali desteğini çekince, o arada arkadaşları ile arası bozulan Namık Kemal’de 1870’te Sadrazam Âli Paşa ile barışıp yurda döndü.”

Şairimizi tanıtmak amacıyla özetleyerek yaptığım alıntılara gelecek hafta devam etmek üzere  şimdi izninizle şairimizin şiirlerine yer verelim.

...

BEYİTLER

Sana senden gelir bir işte ‘dâd’ lâzımsa
Zaferden ümidin kes gayriden imdad lâzımsa.

Yüksel ki yerin bu yer değildir;
Dünyaya gelmek hüner değildir.

Bize gayret yaraşır, merhamet Allah’ındır.
Hükmü ati ne fakirin, ne de şeyhin şahındır

Namık Kemal

***

HIRRENÂME

 (1872’de mizah dergisi Diyojen’de yayınlanan ve Sadrazam Mahmud Nedim Paşa’yı yeren hicviye)

Kedimin her gece böbrekle dolardı sepeti
Yok idi Ni’metinin râhatının hiç adedi
Çeşmi şehlâ nigehi fârik iken nik ü bedi
Sardı etrafını bin dürlü adular
Kedimi gaflet ile fare-i idbâr yedi
Buna yandı yüreğim âh kedi vâh kedi

Keyfi gelse bıyığın oynatarak mırlar iken
Kızdırırsan yüzüne atlayarak hırlar iken
Kuyruğu geçse ele dırlanarak hırlar iken
Sofrada her kedinin def’ini hazırlar iken
Kedimi gaflet ile fare-i idbâr yedi
Buna yandı yüreğim âh kedi vâh kedi

Keseyi kapsa dökerdi yere hep pâreleri
Ciğere işler idi tırnağının yâreleri
Koşturur oynar idi kukla gibi fareleri
Deliğe sokmaz idi bir gün o âvâreleri
Kedimi gaflet ile fare-i idbâr yedi
Buna yandı yüreğim âh kedi vâh kedi

Ürperir tüyleri bir kerre deyince mırnav
Korkudan başlar idi lerzişe bakkal ile manav
Saldırırdı âdeme bulmaz ise başka bir av
Yüzünü görse köpekler diyemezken hav hav
Kedimi gaflet ile fare-i idbâr yedi
Buna yandı yüreğim âh kedi vâh kedi

Sokulunca yatağa kovmak ile gitmez idi
Okşamakla tokadı tekmeyi farketmez idi
Yiyecek görse gözü mırlaması bitmez idi
Kedimi gaflet ile fare-i idbâr yedi
Buna yandı yüreğim âh kedi vâh kedi

Namık Kemal

***

HÜRRİYET KASİDESİ

Görüp ahkâm-ı asrı münharif sıdk u selametten
Çekildik izzet ü ikbal ile bab-ı hükûmetten

Usanmaz kendini insan bilenler halka hizmetten
Mürüvvet-mend olan mazluma el çekmez ianetten

Hakir olduysa millet şanına noksan gelir sanma
Yere düşmekle cevher sakıt olmaz kadr ü kıymetten

Vücudun kim hamir-i mâyesi hâk-i vatandandır
Ne gam rah-ı vatanda hak olursa cevr ü mihnetten

Muini zalimin dünyada erbab-ı denaettir
Köpektir zevk alan sayyad-ı bi-insafa hizmetten

Hemen bir feyz-i baki terk eder bir zevk-i faniye
Hayatın kadrini âli bilenler hüsn-i şöhretten

Nedendir halkta tul-i hayata bunca rağbetler
Nedir insana bilmem menfaat hıfz-ı emanetten

Cihanda kendini her ferdden alçak görür ol kim
Utanmaz kendi nefsinden de ar eyler melametten

Felekten intikam almak demektir ehl-i idrake
Edip tezyid-i gayret müstefid olmak nedametten

Durup ahkam-ı nusret ittihad-ı kalb-i millette
Çıkar asar-ı rahmet ihtilaf-ı rey-i ümmetten

Eder tedvir-i alem bir mekînin kuvve-i azmi
Cihan titrer sebat-ı pay-ı erbab-ı metanetten

Kaza her feyzini her lutfunu bir vakt için saklar
Fütur etme sakın milletteki za`f u betaetten

Değildir şîr-i der-zencire töhmet acz-i akdamı
Felekte baht utansın bi-nasib- erbab-ı himmetten

Ziya dûr ise evc-i rif`atinden iztırâridir
hicâb etsin tabiat yerde kalmış kabiliyetten

Biz ol nesl-i kerîm-i dûde-i Osmaniyânız kim
Muhammerdir serâpâ mâyemiz hûn-ı hamiyetten

Biz ol âl-i himem erbâb-ı cidd ü içtihâdız kim
Cihangirâne bir devlet çıkardık bir aşiretten

Biz ol ulvi-nihâdânız ki meydân-ı hamiyette
Bize hâk-i mezar ehven gelir hâk-i mezelletten

Ne gam pür âteş-i hevl olsa da gavgâ-yı hürriyet
Kaçar mı merd olan bir can için meydân-ı gayretten

Kemend-i can-güdâz-ı ejder-i kahr olsa cellâdın
Müreccahtır yine bin kerre zencîr-i esâretten

Felek her türlü esbâb-ı cefasın toplasın gelsin
Dönersem kahbeyim millet yolunda bir azîmetten

Anılsın mesleğimde çektiğim cevr ü meşakkatler
Ki ednâ zevki aladır vezâretten sadâretten

Vatan bir bî-vefâ nâzende-i tannâza dönmüş kim
Ayırmaz sâdıkân-ı aşkını âlâm-ı gurbetten

Müberrâyım recâ vü havfden indimde âlidir
Vazifem menfaatten hakkım agrâz-ı hükümetten

Civânmerdân-ı milletle hazer gavgâdan ye bidâd
Erir şemşîr-i zulmün âteş-i hûn-i hamiyetten

Ne mümkün zulm ile bidâd ile imhâ-yı hürriyet
Çalış idrâki kaldır muktedirsen âdemiyetten

Gönülde cevher-i elmâsa benzer cevher-i gayret
Ezilmez şiddet-i tazyikten te`sir-i sıkletten

Ne efsunkâr imişsin ah ey didâr-ı hürriyet
Esîr-i aşkın olduk gerçi kurtulduk esâretten

Senindir şimdi cezb-i kalbe kudret setr-i hüsn etme
Cemâlin ta ebed dûr olmasın enzâr-ı ümmetten

Ne yâr-ı cân imişsin ah ey ümmid-i istikbâl
Cihanı sensin azad eyleyen bin ye`s ü mihnetten

Senindir devr-i devlet hükmünü dünyaya infâz et
Hüdâ ikbâlini hıfzeylesin hür türlü âfetten

Kilâb-ı zulme kaldı gezdiğin nâzende sahrâlar
Uyan ey yâreli şîr-i jeyân bu hâb-ı gafletten

Namık Kemal

***

Haftaya şairimizin şiirlerine kaldığımız yerden devam edeceğim. Herkese mutlu hafta sonları.. 



Yayın Tarihi: 15.05.2016