11 Ekim 2009 Pazar

ŞAİRLERİN ŞİİRLERİYLE SÖYLEDİĞİ 16



         Çetin Altan diyalektik gerçeği uygulayabilen ender yazarlardandır. O hamasete karşı çıkar, aklın ışığında gerçeği bulmayı önerir. Bu çağın kahramanlık çağı olmadığını, ancak çalışmakla esas hedefe varılacağını söyler. Bugünkü teknolojik gelişmeyle sıradan vatandaş Kanuni Sultan Süleyman’dan daha iyi yaşıyor der sık sık. Ona göre devlet teknoloji kullandığı ölçüde hantallıktan kurtulur , insan devlet için o zaman at ve saman gibi malzeme olmaktan çıkar. İnsanın mutluluğu burada gizlidir. Görüşünün özeti budur ve çok haklıdır. Bu haklı görüşüne rağmen kendisi ve çocukarı, bu görüşlerini demokratik gelişme adıyla cumhuriyeti yok etmek için kullanırlar.


DÜNYA KÜÇÜK PORTAKAL

Gece yarısı
Sessiz bir ışık kayıyor gökyüzünde
Bulutların üstünden yıldızlara yakın
Şimşek flaşları kısa bir mavi yalım
Ürkütüyor insanları
                          siz ürkütmeyin sakın
Peri masalları anlatın her kese,     
                                         ateşler yakın
Derinden, çocuk neşeleriyle
                                        flütler şakısın
Gece duasına çıkın alın sevgilinizi
Yüzyıl önce sevgiliniz değil,
                               dedeniz tutardı elinizi
Deseydik o zamanlar
                                gece yarısı dedemize
“Bulutlar üstünden yüzerek geleceğim”
Yüzünü buruşturup,     
                   bir şaplak indirirdi ensemize
Midye yavruları gibi
                          kabuğumuza kapanırdık
Efsunlandığımızı düşünürdü korkarak
Yine deseydik gece yarısı dedemize
“Bir zaman sonra tüm evlerde
Bir pencereden aynı anda görüneceğim”
Kâfurlar yakarak bizi tütsülerdi
Hemen açıp kutsal kitabı okuyup üflerdi
Gece yarısı uçmak kanatsız
Gün ortası yazmak postasız
Sabah sabah almak parasız
Şimdi dünya sınırsız
Şimdi dünya bir küçücük portakal

Aydın Göle
17.10.98

         Çetin Altan’ın bir yazısından alıntılarla bu şiir çıktı.

***   ***   ***
         Sevgiye ulaşmak her insanın özlemi. Ama nasıl ulaşacağız? Kim biliyor bu sorunun cevabını? Bu soruya kalbini her şeye kapatanlar cevap vermiyorlar mı, kendimi kaybediyorum. Şiir buna bir cevap olarak doğdu.


Arala biraz kalbinin perdesini
Bulursun muhakkak sevginin adresini
Sevgi küçücük bebektir ilgi ister,
                                                  özen ister
Sarıl sevgiye, ona şefkat göster
O ancak sen büyütürsen büyür
Gördüğünde şaşarsın bir gün
                                         ayaklanır yürür

Aydın Göle
17.10.98

***   ***   ***

         Bu şiirle bildiklerimi bilmek istemeyen ve bilmeyerek mutlu olacağını düşünen tarafımı açığa çıkarıyorum. Bu tam bir kaçışı anlatan şiirdir. Ne kadar kaçsak da gerçek her yerden karşımıza çıkar. Kaçış faydasız mücadele biçimidir. Bu mücadelenin kaçana dahi olmak üzere kimseye faydası yoktur.
...     

İçimde üzülen ağlayan bir çocuk
Tenha sokaklarda ağzında bir ıslık
Geçmiş günleri arıyordu
Anıları dağılmıştı odaya
Her birinde rastlardınız sevdaya
Çünkü sevgisiz yaşayamazdı o
Gizli bir alışkanlığıydı içimdeki çocuğun
Bir tek adını bilirdi varlıkla yokluğun
Her yağmur ona yağardı
Her rüzgar ona eserdi
İçimdeki çıkmaz sokaklarda
                                   usanmadan gezerdi
Clinton’la Monica Lowinsky’nin
                 seks skandalını hiç duymamış
Rusya’da kaç başbakandan sonra
           yedek başbakanı onaylamış duma
Kimler hainlik etmiş yurduma
Asya kaplanları
         bir gecede nasıl dönmüşler kediye
Hükümet borsayı düşürmüş
                                           vergi diye diye
Biz biraz diklenince
                             Apo’yu kovmuş Suriye
Önce Rusya’ya gitmiş Apo,
                                         sonra İtalya’ya
İtalyan mallarına ambargo,
                                        Apo’ya küfürler
Galatasaray Juventus maçını
                                      neden ertelemiş UEFA
Bilmezdi
İçimdeki çıkmaz sokaklarda 
                              usanmadan gezerdi
Gözleri; çakmak çakmak,
                        yıldızlardan ışığını alırdı
Bulutlar bassada kirpiklerine,
                             bakışlarından dağılırdı
Hayaller ülkesindeydi
                                       gerçeklerden uzak
Gerçekleri yaşamak ona göre tuzak
İçimdeki çıkmaz sokaklarda
                                        usanmadan gezerdi
Her kapıda bir sevgi bir özlem
İki arada bir derede çaresiz
Akşamın karanlığına kendini gizlerdi

Aydın Göle
19.10.09   

***   ***   ***

         Sadece umudun bitmesi değil, umudun yorulması bile hayatın devamını etkiler. Şiirde batış bunun simgesel anlatımıdır. Her batış kendi içinden yeni doğuşları sağlar, inciler bu batıştan hayat bulur. Bu yönüyle umut yeniden dirilir. Şiir karamsarlığımın karlı doruklarında yeni başlangıçlara sıkışmış bir tarafımı anlatıyor.


Bir yorgun gemiydim battım
Mavi derinliklerde yan yattım
Ahtapotlar geziyor kamaralarımda
Mürekkep balıkları gözyaşı döküyor
                                             yalnızlığıma
Yosunlar sardı paslı demirlerimi
Midyeler paslarımı yiyor,
                                          inci büyütüyor
Gelirsem bir gün sana inci getireceğim
Gözyaşlarımla yıkanmış
Bir tanrı kadar yalnızım
Yalnızlığımdan sıkıldım utandım
Senin güzelliğindi beni yaşatan
Nisan bahçelerini özledim
                              mayıslardaki kokunu
Seni giydim deri diye etime
Soyunsam bir kemik kalacaktım
Dokunsalar üç gün üç gece ağlayacaktım
Göklerde yok başımın üstünde
Işıl ışıl yıldız dolu göklerde
Söyler misin balım
                           mutluluk şimdi nerde
Bir cadı beni aldı
                            mahzun kaldı o yerde
Dişlerinin arasında beyaz peynirde
Unutma balım ben varım
Okyanus balıklarında yüreğim
Bir küçük filikada kaldı küreğim
Seni kimlere sorayım
                         buralara gelen giden yok
Kuşlar uçuyor mu yine başının üstünde
Kanatlarında geliyor mu selamım
Balıklar karaya vuruyor mu ara sıra
Pullarında umudum saklı unutma
Bir gün o derinliklerden çıkıp geleceğim

Aydın Göle
23.10.1998

***   ***   ***

         21. yy, 20. yy’dan verilmiş cevabın hükmünü dayatmaya başladı. Yeni cevaplar için yeni sorular gerek. Sorular sınavlarda çalındı bilmiyor musunuz?  Çiçeği soldurmamak nasıl mümkündür ki…


Pandomimciler gibi sessiz
Kırmızı sahne ışıklarında
Strip_tease yapıyordu kızlar
Kimi kayıtsız kimi aç bakıyordu gözler
Ellerde şampanyalar
Köpük köpük dünya
İki dudak arasında yaşamak var ya
Birinde kelebek öpüşü
Kulaklarda kanarya ötüşü
Bu yürek bir sevgiye kanar ya
Ötekinde idam sehpasında ölüm
Bir çiçek vazoda ağır ağır solar ya
Yaşamak bir ikilemdir gülüm
16 mm’lik sinemaskop film midir
                            asırlarca her yaşanan
Genel evlerde yalan orgazmlar
Midelerde açlık spazmları
Ağızlarda havana puroları
                              ellerde şampanyalar
Köpük köpük dünya
Günahlarımız yatıyor mezarlıklarda
                                              bizle beraber
Yaşamak iki dudak arasında
Birinde kelebek öpüşü
Kulaklarda kanarya ötüşü
Bu yürek güzel sese kanar ya
Ötekinde salgınlarla
                       bombalarla gelen ölüm
Bir çiçek vazoda ağır ağır solar ya
Yaşamak bir ikilemdir gülüm

Aydın Göle
23.10.98

***   ***   ***

         İyi pazarlar sevgili okurlar

10 Ekim 2009 Cumartesi

OSMANLI VE ÇOK SESLİ MÜZİK

         Osmanlının son zamanında klasik müzik müzisyeni bir italyan vardı sarayda ve paşa ünvanıyla anılıyordu. Bu kimdi biliyormusunuz? 05.10.09 Pazartesi tarihli yazıda belirtmiştim, okuyanlar bilir; "Donizetti" paşa! Bu İtalyan müzisyen Çok Sesli Türk müziğinin ilk temellerini atması için 2. Mahmut tarafından getirtilmiştir.

         Cumhuriyetle birlikte sosyal değişim amacıyla müziğinde değişmesi öngörülmüştü. Adnan Saygun’lar, Ulvi Cemal Erkin’ler, Cemal Reşit Rey’ler böyle doğdular. Yani bir kesimin tu kaka ederek küçümsediği ve çamur atmaya bayıldığı çok sesli müzik sadece bu rejimin "marifeti" değildir. Gördüğünüz gibi bu işin bir öncesi var.

         Bu müzik türü batıda da aristokrasi (soylular) ve sonrasında yükselen burjuvazi (kent soylusu) sayesinde gelişmiştir. Asya tipi üretim tarzının egemen olduğu doğuda, gelişmediği için, halk gelenekleri ve kültürü değişmemiştir.

         Osmanlı’da İstanbul’un fethinden sonra Bizansın yerleşik kültürü reddedilmeden üstüne Türk İslam kültürü eklenip, sanat musîkisi dediğimiz saray müziği yani halkın müziğinden ayrı bir üst düzey müziği oluşmuştur. Bu o zamanın Türk Klasik müziğidir. Bu gün bu müzik “Klasik Türk Musîkisi” adıyla anılıyor. Cumhuriyet bu kültürü devralmış, yanına halk türkülerini katarak bunu çok sesli harmanlayıp sunmak istemiş, fakat işin kültürel yanından çok ticari kazancını düşünen Unkapanı tarzı cahil tüccar prodüktörler nedeniyle halka yayılmamıştır. Bence bizde burjuvazinin gelişmemiş olması, modernleşme ve yenileşmekte istenen seviyede olmamızı önlemiştir.

         Uygarlık sadece batıya özgü değildir. Her coğrafyanın uygarlığı üretim ve paylaşım arasındaki süreçlerle var olur. Bu süreçlere kentleşme olgusunu eklemezsek herşeyi anlatmış olamayız. Teknolojik gelişmeye bağlı olarak bir kültürün oluştuğunu da göz ardı edemeyiz. Bu dini yaşayışları da ister istemez etkiler. Siz ne kadar değişmez kabul etseniz de inanışları değil elbette, ama yaşayış biçimlerini tüm direnmelere rağmen değiştirecektir. Bu Osmanlıda bile böyle olmuştur. Birde Osmanlı bu kadar hızla değişen gelişen teknolojilerle karşı karşıya değildi. İşin bu yanını düşünecek olursanız, söylediklerimi önemsersiniz.

         Önümüzde örnek olarak duran sanatçılar popüler, yani genel geçer kültürün sanatçılarıdırlar. Bu sanatçıları ölçü alıp adam gibi kültür tartışması yapılırsa hata olur. Tıpkı tarihi, gazetecilerin değil tarihçilerin yazması gibi. Gazeteci sadece tanıklık eder, ama çoğu kez neye tanıklık ettiğini dahi bilemez.

         Sanat tarihini belirleyen toplumun zevk ve düşüncesini ileriye götüren yeniliklerdir. Bunlar batıda çok bilinen isimlerle söyleyecek olursak Mozart, Beethoven v.b sanatçılarsa, bizde de Itri, Dede efendi, Sadullah Ağa, Cumhuriyetle birlikte Münir Nurettin Selçuk, Adnan Saygun, Ulvi Cemal Erkin’dir. Batıda nasıl bu örneklerin arasına Elvis Presley, Madonna alınmıyorsa bizdede Sezen Aksu, Orhan Gencebay bu örnekler arasına alınmazlar. Kaldı ki ülkemizden örnek olarak andığım kişiler tarz oluşturmuş özel iki isimdirler.

         Geçen sene sığ bir Fazlı Say tartışması çıkmıştı hatırlar mısınız? Neden sığ diyorum, adamın ülkenin geleceğinden duyduğu korkuyu dile getirip çekip gitmekten söz etmesi üzerine toplum tarafından bilinmeyen müzik yapan, kimsede CD’leri bulunmayan adam olarak yabansılanmış, yaptığı müzik küçümsenmişti. Fazlı Say’ın söyledikleri tartışılabilir, o başka bir konu. Söz ettiğim konudan bakıldığında Fazlı Say’ın herkesin edinemediği kültürün en üst düzey temsilcisi olduğu görülür.

         Bu müziği icra eden ve üreten sanatçılar mutlaka bu ülkenin müziğini çağla buluşturacaklardır. Popüler kültürün temsilcileri olanlar bir yönüyle (çok sesliliğe gidişin müziği olan müziklerle) farkında olmadan bu hizmette bulunmuşlardır. Ama o kadar, daha fazlasını yeni yetişen genç beyinlerden beklemek gerekir. Kalıpçı değil özgür müzikler artık olmalıdır. Bunu kesinlikle prodüktörlerden beklemiyorum. Bu internet çağında al satçılıktan başka bir şey olmayan prodüktörlük bitmelidir. Bunların beğenilerini değil, toplumu gelişmiş beğeni düzeyine taşıyacak sanatçıların, esas üretmek istedikleri eserlerini görmek istiyorum.

         Çeşitli uygarlıkların olduğu dünyamızda Çin ve Japonya dahi kendi müziğine çok sesliliği çoktan getirdiler.

         Son söz: Türkiye kendine özgü çok sesli müziği çoğaltmak zorundadır.

Yayın Tarihi : 09.10.09

7 Ekim 2009 Çarşamba

IMF SİZCE NEDEN GELDİ



          Gazetecilikte bir kural vardır; bunu bilmeyen gazeteci olamaz denir. Bir köpek bir adamı ısırırsa bu haber değildir. Ama bir adam bir köpeği ısırırsa bu bir haber değeri taşır. IMF’nin ülkemize geldiği haberi kendileriyle çok sık birlikte olmaya alıştığımız için pek önemli bir haber değeri taşımıyor. Bu defaki gelişleri çok ilginç. Bu yüzden başlarken andığım gazetecilikteki haber değeri kuralı içine girdiğini düşünüyorum.

         Konumuza girerken bu IMF neymiş bir görelim mi?

         Uluslararası Para Fonu (International Monetary Fund) (IMF), 1944 yılında uluslararası para sisteminin esaslarını belirleyen Bretton Woods Anlaşması gereğince kurulmuş ve 1 Mart 1947’den itibaren fiilen çalışmaya başlamıştır. Merkezi Washington’dadır. Bu bile onun amacını belirtmeye yeter.

         Uluslararası para yetersizliğini gidermek için para akışını sağlayacak bir kurum olarak oluşturulan Uluslararası Para Fonu’nun gerçekleştirmeye çalıştığı amaçları şöyle gösterilir:
         1: Uluslararası ticaretin gelişmesini sağlamak üzere ülkelerde tam istihdam üretim seviyesine ulaşılması. (kimin istihdamını derseniz, gelişmiş ülkelerin istihdamını tabi ki, buralarda her tür harcamaya karşı çıkılırken istihdamın sağlanmasına izin verilir mi? Verilen  ise en az iş gücüyle en çok mal üretimidir.)
         2: Gelişme hızlarının artırılması. (bu gelişme borç ödeyebilir bir gelişmeden başka şey değildir.)
         3: Sabit kur sisteminin gerçekleştirilmesi ve kurlarda istikrarın sağlanması.
         4: Tek yönlü devalüasyonların imkanlar oranında önlenmesi. (tek yönlü devalüasyonu kim yapabilir, elinde mal fazlası olan elbette. Elinde mal fazlası olan ülke mal eşittir para demek olduğu için IMF’ye zaten ihtiyaç duymaz ki.. borçlu ülkeler elindeki mallar ucuza satılsın diye enflasyon yapmak zorunda bırakılır.)
         5: Ödemeler dengesi sorunlarının çözümüne yardımcı olmak için üye devletlere kredi verilmesi ve ticari serbestliğe kavuşturulması. (Ticari serbestlik konusu ihracat değil ithalat serbestliğidir. Çünkü onlar daha kolay satış yapacakları şartları isterler.)                                                                                       
         6: Kararlı Kur politikası ile ulusal para politikaları arasında eşgüdüm kurarak, kambiyo piyasalarına istikrar kazandırılması. (Burada da en kolay ve en hızlı biçimde elde ettikleri kazancı ülkelerine, kasalarına aktarma amacı vardır.)

         Bildiğiniz gibi IMF sadece ödeme güçlüğü çeken ülkelere sürdürülebilir borçlanmaya devam etmeleri için para verir. Bunun için de kemerleri sıkma ve yatırımları azaltma önerilerinde bulunur. Devlet harcamaları düşürülerek ek vergiler yoluyla artması düşünülen vergi gelirleriyle dış borçların ödenmesi istenir. İstekleri uygulanmazsa dilim dilim serbest bıraktıkları krediler verilmez olur.

         Bunun ilk görünen işareti reel gelirlerin azalmasıyla geçim zorluğudur. Ben en az 42 yıldır bunun yaşandığını biliyorum. Ya sonrası.. sonrası bu gün gelinen durumdur. Elde avuçta ne varsa sat öde.. artık devletin elinde satacak bir şeyde kalmadı. Sıra Türk girişimcilerinin ellerindeki para yapar işletmeleri satmaya geldi. Yabancı ortaklı Türk şirketleri dönemi dahi bundan sonra geride kalabilir. Bunlar devletin elindeki kaynaklar kadar çok ve zengin değildir ne yazık ki.. bir tanesi bir demir çelik, bir zirai donatım, bir vagon fabrikları, bir Telekom yada bir et ve balık etmez. Çünkü bunların kasalarında paraları, muhasebe kayıtlarında alacakları, üstüne üstlük işletmelerinden daha çok arazileri vardı. Onlar bu borcu ödemeye yetmedi düşünsenize.

         Geçenlerde gelen IMF Başkanı Khan’a yıllardır biriken eziklik duygusunun eseri olarak Bilgi Üniversitesi'ndeki panel sırasında Birgün Gazetesi editörü Selçuk Özbek ayakkabı fırlattı ve bir kişide pankart açtı. Irakta Muntadar Al-Zeidi'nin ABD Başkanı Bush'a ayakkabı fırlatma eyleminin kötü bir kopyası olan bu eylem sonunda IMF başkanı Khan “biz bir yere çağrıldığımız için gideriz, çağırmayında gelmeyelim” dedi. Bu söz her şeyden daha yaralayıcı bence.


         Dostlar IMF bu defa neden gelmiş biliyor musunuz? Haberin şaşırtıcı tarafına geldik işte. Şimdiye kadar harcamaları kıs, ücretleri düşür, vergileri arttır diyen IMF bu defa piyasa hareketlensin, tüketim artsın diye kredi verecekmiş. Son zamanlarda bir reklam kampanyası başlatıldı. “Bir çiçek alın, alış veriş olsun para dönsün” denen reklamlar televizyonlarda gösterime girdi. IMF bunu yapmaya çalışıyor. Fakat o, çiçek ve sakız almamız için kredi açmıyor. Daha çok buz dolabı, daha çok bilgisayar, daha çok LCD tv, daha çok otomobil satın almamızı sağlayarak gelişmiş ülkelerin ekonomik durgunluğu aşmaları için bizi borçlandırıyor.

         Bunun sonunda 2010 yılında görece bir ferahlama olacaktır. Bu bizi kandırmasın! Kanarsak kredi kartı mağdurları arasına gireriz. Bundan sonra eski ücretlerle iş bulunamayacağı için, bırakın eski ücretleri, ücretlerin ayrıca yarı yarıya düşürülmek istendiği bir dönemde kredi kartı borcu ödenmez, ödenemez. Şimdi devletleri borçlandırma dönemi bitti. Kredi kartlarıyla kişiler borçlandırılıyor. Unutmayın ki kredi kartları uluslar arası borçlandırma kartılarıdır. Siz sadece kişisel borçlanmıyorsunuz. Kredi kartı kullanıcıları yüzünüzden artan borçlarla, kredi kartı kullanmayanlarda aynı sıkıntılarla yüz yüze kalacaklardır.

         Yukarıda dediğim gibi 2010 bir kısa ferahlama dönemi olacak, bunun sonunda sonbaharda erken genel seçimlere gidilecektir. Bu gidişle hiçbir hükümet 2011 yılını göremez. Bunu bilen başbakan IMF ile anlaşırsa, ki anlaşacağını düşünüyorum, erken seçimi bekleyin derim.

5 Ekim 2009 Pazartesi

SON OSMANLININ ÖLÜMÜ ÜSTÜNE



         Cumhuriyet kurulmasaydı geçenlerde vefat eden son Osmanlı şehzadesi olan Ertuğrul Osman belki padişah olarak vefat edecekti. Cumhuriyetin kuruluşunu içine hiç sindirememiş olanlar hanedanlığın kaldırılmasını fırsat bilerek saltanata kutsallık atfederek Osmanlının geçmişinin gölgesinde varlık bulmaya çabalamış ve bunda da başarılı olmuştur. Oysa Osmanlı padişahları evliya değil hükümdardılar. Taşıdıkları halifelik ünvanı da onlara papalığın Hıristiyanlık liderliği gibi bir islam liderliği kazandırmaz. Çünkü onlar için halifelik saltanattan başka bir şey değildir.

         Halifelik peygamber efendimizin vefatının ardından gelen dört halifeden sonra dinsel birleştirici makamı olmaktan çıkmış bir saltanat makamı olarak hanedanlıklara görece güç katmıştır. Oysa halifelik, hanedanlık dışı olması gereken risalet makamı olmalıydı, babadan oğula geçmemeliydi. Bunları bilmeden cenazeye gelen bir çok kişi bunlara şeyhler de dahildir, merhum Ertuğrul Osman beye sembolik anlamlar yüklemişlerdir. Aslında içerden bakılacak olursa Ertuğrul Osman bey’in hiçte tahmin etmedikleri kadar modern olduğu görülürdü. Siz ne kadar sembolik anlamlar yüklerseniz yükleyin gerçek durum budur.

         Belki bu söylediklerime inanmadınız, belki de sizi ikna edemedim. Peki bir olayı hatırlayalım o zaman. Bunu da bize Ahmet Hakan söylesin.

         “İskenderpaşa Dergahı'nın Şeyhi Prof. Esat Coşan öldüğünde, cenazesinin Süleymaniye’ye defni söz konusu olmuştu… O zaman bu girişime en sert tepki Osmanlı Hanedanı’ndan geldi.
Osmanlı Ailesi'nin Türkiye'de yaşayan en yaşlı temsilcisi Neslişah Osmanoğlu, aile adına hazırladığı ve dönemin başbakanı Ecevit'e göndermeyi planladığı dilekçede “Süleymaniye Mezarlığı tarikat mezarlığı oldu... Alakasız kişiler buraya defnediliyor. Eğer Esat Coşan buraya gömülürse, büyük büyük dedemiz Kanuni Sultan Süleyman ile büyük büyük annemiz Hurrem Sultan'ın mezarlarını Süleymaniye'den çekeriz” diyordu.
Dönemin Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer, Esat Coşan'ın Süleymaniye'ye defnedilmesiyle ilgili kararnameyi veto edince dilekçe Ecevit'e gönderilmedi...
Bunun üzerine Neslişah Osmanoğlu, Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer'e teşekkür mektubu yazdı.
Mektupta şöyle deniliyordu:
“46 senelik iktidarı boyunca devleti sadece akıl, mantık ve bilim çizgisinde idare etmiş olan ceddimiz Kanuni Sultan Süleyman'ın inşa ettirmiş olduğu Süleymaniye Camii'nin haziresinin son zamanlarda umumi mezarlıktan da öte bir ‘tarikat mezarlığı' haline getirilmesi, büyüklerimizin hatıralarını muazzep eder (azap verir) bir hal almıştır”.
Mektup teşekkürle bitiyordu:
“Gösterdiğiniz haklı ve doğru tavırla Süleymaniye Haziresi'nde ebedi uykularını uyuyan cedlerimizin ruhlarını huzura kavuşturduğunuz için zat-ı devletlerinize ailemiz adına şükranlarımızı ve teşekkürlerimizi takdim ediyoruz”.

         Gördüğünüz gibi durum hiçte sanıldığı gibi değil. Cumhuriyetin getirdiği hayat tarzını hanedan çoktan benimsemiş ve uyum göstermişti. Bunun temellerini ilk yenilik hareketlerinde görebiliriz. İlk yenilik hareketlerine kalkışan genç Osman bu uğurda kurban olunca, 2. Mahmut buna engel olduğunu düşündüğü yeniçeri ocağını ortadan kaldırmakla işe başlar. Yeniçerilik kalkınca mehteranı da gereksiz görerek yerine müzika-i hümayun’u kurar ve başına dönemin ünlü İtalyan müzisyeni Gaetano  Donizetti’nin kardeşi Guiseppe Donizetti’yi getirir. Paşa ünvanını alan Donizetti orkestrası'nın 1829 yılında rami kışlası'nda verdiği konser sultan 2. Mahmut’un ayakta alkışlarıyla son bulmuş, 1831 de bandosuna mahmudiye marşı'nı çaldırarak ilk Osmanlı madalyasını alan Donizetti, Sultan Abdülmecid tahta çıkınca onuruna mecidiye marşını bestelemiştir. Daha sonra Osmanlı sarayına ilk operayı da sokmuştur. Prens ve prenseslere piyano dersleri de vermiş ve onlara klasik batı müziğini öğretmiştir.

         Değişim eğitimde de gerçekleşmiştir. Medreselerin yerini mekteb-i sultani almış, idadiler kurulmuş bu gün ki mülkiyelileri oluşturan  Galatasaray tarih sahnesine çıkmıştır.

         Herkesin kendine göre bir Osmanlısı var. Oysa son Osmanlı 2. Mahmut’tan beri değiştiği için eski Osmanlı değildir.

         Merhum Ertuğrul Osman beye Allahtan rahmet diliyorum.

Yayın Tarihi : 05.10.09

4 Ekim 2009 Pazar

ŞAİRLERİN ŞİİRLERİYLE SÖYLEDİĞİ 15

         Geçen hafta belirtmiştim, okuyanlar bilir, derneğimize sekreter olarak alınan genç kız daha sonra benim kan kardeşim olmuştu. Bu gün onun için yazdığım başka bir şiirle başlıyorum. İlk tanışmanın heyecanıyla, ne yapacağınızı bilemezsiniz. Yeni tanımaya başladığımız bir kişinin her gün bir yanını keşfettikçe ona karşı şaşkınlığımız ve sevgimiz artar. Kan kardeşim böyle bir durumdayken kısa bir şaşkınlık içine düştü. Şiir bunu anlatıyor.

ONDOKUZ /3

Asmadan üzüm kopardım gökten yıldız
Göğsünüze kolye diye taktım, utandınız
Gelincik tarlaları gibi kıpkızıl kızardınız
Üzüm taneleri gibi dağıldınız,
                                           sizi topladım
Kalbimin en mutena köşesine koydum
                                                    sakladım
Söylemesem de herkes
                             sizi sevdiğimi biliyordu
Sanki sadece bana bakıyorlardı,
                            yada bana öyle geliyordu
Hep sizi anlatıyordum dağa taşa
Hep sizi soruyordum uçan kuşa
Bir gök kuşağının üstünde su damlasıydınız
Benden bıkıp usanmasaydınız
Göz bebekleriniz gülerdi, öpülesi göz bebekleriniz
Siz yüreğime ihtilal yaptınız
Düne ait ne varsa aldınız
Oysa benim yarınımda yok ki

Aydın Göle
 28.07.98

         Artık bunu da biliyorsunuz, ben aynı zamanda müzisyenim. Tüvasaşta üç yıl birlikte çalıştığım insan ve sevgi arsızı, efemine tavırlarıyla dikkat çeken, hayali bir dünyanın vatandaşı, iri iri söz söylemeye bayılan bir solistim vardı. Sohbette, dinlemekten çok dinletmeye eğilimli, özgün ve üzgün fakat, görünüşte çok neşeliydi. Sevdiğinin her müşkülüne koşan, kendisine; çocuklarını görüpte genç olduğunu hayretle söyleyenlere nerdeyse bütün varlığını hibe edecek kredi kartı mağduru, geleceğini bu yüzden dünden bitirmiş biri hakkında aşağıdaki şiiri yazmıştım.


                          (dostum coşkun’a)

O meleklerin diliyle konuşur
Aşkı sevgiyi onun dilinden dinleyin
En katı yürekler sesiyle un ufak olur
Onun kelebek kanatlarını ellemeyin
Özgür uçarken o, yeni dünyalar kurulur

Kimi zaman arkadaş, kimi zaman yoldaştır
Her müşkülünüze koşar kuşkunuz olmasın
Çoğu gece bizim için arayın görürsünüz, uyumamıştır
Çiçekler gibidir, çiçeklere vurgundur
Hiç bitmez görünür enerjisi, oysa bilirim yorgundur

Ölesiye severdi sevince
Şifadır herkese eli değince
Mezarda olsanız tereddütsüz kalkardınız
O şarkı şarkı söyleyince

Meleklerin diliyle konuşur
Aşkı sevgiyi ondan dinleyin
En katı yürekler bir kadeh gibi tuz buz olur
Kelebek kanatlarını ellemeyin
Bırakın o özgür uçsun
Ona özgürlük yakışır

Aydın Göle
31.07.98


         Tekrar kan kardeşime yazdığım şiirlere dönüyorum. 1998 yılı çok hareketli başlamış ve aynı hızla bitmişti. Dernek yararına, biri Yunus Emre Kültür Sitesi, biri Tüvasaş Lokalinde olmak üzere ben ve solistim Coşkun’la verdiğimiz konserler, dernek aracılığıyla Erenlerde benim projem olan Dikkat Özürlü Aracı Çıkabilir” yazılı uyarı tabelâlarının asılması, çiçek yapım atölyesinin açılması sırasında verilen kermes, Poyrazlar pikniği gibi birçok etkinlikten yüzümüzün akıyla çıkmıştık. Bunların hepsinde canımın yoldaşı olan kan kardeşimdi.

ONDOKUZ /4

Ağır ağır yürüyordu tembel bulutlar
Dokunsanız ağlayacaklardı bende
                                            ağlayacaktım
Bir çocuk gibiydim, terk edilmiştim
                         Terk edilmiş ve ürkektim
Böğrümde bıçak yarası hasretim
Duruyordum, yürüsem düşecektim
İçimde kemirgen bir kahır
Gecenin içinde bekçi düdükleri
Saati soruyordum sarhoş yolculara
Onlar zamanı unutmuşlardı
Ben beni unuttum seni unutamadım

Aydın Göle
29.07.98


ONDOKUZ /5

İnsanlar uyuyordu güzel düşlerde
Koca kent düşteydi, yoksa kent mi düştü
Ellerim şaşkın alıp başını gitmiş çarelerde
Ellerim kendini bilmiyordu, yere düştü
Beni unut kızkardeşim seni sıcacık
                               uykulara yatıramadım
Seni korkutan karanlığı yırtıp atamadım
Dualar okudum Tanrıya, kan içinde
                            avuçlarımı açıp göklere
Seni korusunlar diye dil döktüm meleklere
Yoluna sevgimden bir ışık tutamadım
Beni unut ondokuzlum,
                            ben seni unutamasam da
Kimseyi uykusundan uyandıramadım

Aydın Göle
11.08.98

ONDOKUZ /6

Bütün sevdiklerim göktüler,
                  buluttular, yağmurdular
Bir sen teklifsiz, nazlı dereciktin
Aktın, çorak topraklarımı yeşerttin
Bütün sevdiklerim gittiler,
                   unuttular, beni sormadılar
Bir sen kaldın son yıldızım
Kimse gelmez buralara ıssızım
Bütün eski resimleri yırttım
                paramparça attım sokağa
Onulmaz hasta olup düşsem yatağa
Resmine bakıp ondokuzlum
                                 ayağa kalkarım
Küpelerin, yüzüklerin hiç ellemedim
                                  duruyor ortalıkta
Spreylerin, kremlerin öylece duruyor,
           duruyor dudaklarının ruju bardakta
Sen kızkardeşim makyajını hep yersin
Nerden bulursun bilmem,
                                  hep hüzünler giyersin
İçin için yağıyor yağmurda
Boğazlanmadan ben yollarda
Bir acı türkü eski yıllardan
Bir küfür gibi ıslıklarda
Korkuyorum hep yanımda kal
Bütün sevdiklerim gittiler, unuttular,
                                           beni sormadılar

Aydın Göle
12.08.98


O gün beni korkutan gözlerle bakıyordu. Bir şeyler anlatmak istiyor, kalabalıktan dolayı anlatamıyordu. Meraktan ölebilirdim. Neler geçmiyordu ki aklımdan.. bütün korkum bana tutulmasıydı. Sonra derneğin arkasındaki Yunus Emre Parkına gittik. Orda bana açılma gereğini duydu. Askerde bir sevdiği varmış. Üç senedir birbirlerini seviyorlarmış. Bu şiirde bunu anlatmak istedim.


ONDOKUZ /7

Erenler Yunus Emre Parkında
                      bir yaz akşam üstü
Elinde sevgi dolu sepetin
Bir damlada benim payıma düştü
Üşümüş omuzlarında ceketin
Ak mı ak güldün biraz mahcup
Sevdiğin delikanlıyı anlattın
Biraz tedirgin bir banka oturup
Uzun boyluymuş, esmermiş, adı Ertan’mış
Askermiş, teskereciymiş, sevgisi artanmış
Türkülerce sevda yaşıyordun
Kabına sığmıyordun etrafa taşıyordun
Erenler Yunus Emre Parkında
                            bir yaz akşam üstü
Bana güvenmiştin zümrüt gözlüm
Makyajını yemiştin benle konuşurken
Ondokuz yaşın haşmetiyle
Başın göğe eriyordu
Kuşlar sana selam vermeden geçmiyordu

20.08.98


Şiir ve müzik güzelliğince günler sizin olsun sevgili okurlar.


Yayın Tarihi : 04.10.09 

2 Ekim 2009 Cuma

SAYIN BAŞKAN ZEKİ TOÇOĞLUNA AÇIK MEKTUP

         Merhaba sayın başkan..

         Belediyemizin, Adapazarı belediyesi olarak 1995 yılında başlattığı fakir ve kimsesiz ihtiyaç sahiplerine uyguladığı sıcak aş dağıtma kampanyasının sürmekte oluşuna çok seviniyorum. Evinde yiyecek ekmeği olmayanların boğazlarına hiç değilse günde 1 kere sıcak bir yemek giriyor böylelikle.

         Depremden sonra bir ara biz özürlüler derneğine de başvurumuz üzerine öğlen yemeği geliyordu, üye veya misafir özürlülerimizin karnını doyurmuş oluyorduk. Hele başlarda yemekler öyle kaliteliydi ki.. tavuğundan pastırmalı fasulyesine kadar, her çeşit etli yemek yemek mümkündü. Ne hayır dualar ediliyordu sebep olan herkese bilseniz.. Sıcak aş yardımı alan evlerden de bu duaların esirgenmediğini tahmin edersiniz. Allah kabul etsin.

         Fakaaat!... aş dağıtımının giderek kontrolsüz yapıldığını görüyorum. Baba oğul doğu kökenli inşaatçı tanıdıklarım var. Kirada oturdukları için fakir görünerek diğer bütün yardımlarla birlikte aş yardımı alabilirlerken, 4 çocuklu, eşi genç yaşta ölen, çok daha kötü durumdaki kız kardeşi alamıyor. Birinin verdiğiniz aşla karnı doyuyor, diğeri sabah kalktığında çocuklarını okula aç yolluyor.

         O kız kardeşin kayınları, kardeşleri ölünce, gelinlerini ve yeğenlerini kiradan kurtarmak için onlara arsa alıp ev yapmışlar. Şimdi bu kadıncağız üstüne kayıtlı evi olduğu gerekçesiyle bu imkândan faydalanamıyor. Sizde takdir edersiniz ki evin duvarlarına bakarak karın doymaz. Çocuklardan biri iş bulmuş çalışıyor, ama patronları kimi hafta 5 kimi hafta 10 lira haftalık veriyormuş. Kardeşlerden biri de yüksek okul kazanmış. Bu ailenin durumunun zorluğunu gözlerimle görüyor ve üzülüyorum.

         Burada isimlerini, kendilerini rencide etmemek için vermiyorum sayın başkan. Dilerseniz (bu isimler bende mevcut) özel kaleminiz ileti adresime yazarda bu isimleri isterse, verebilirim.

         Yaradanımız bizler için eşref-i mahlûka sıfatını uygun görmüş. Diğer bütün canlıları bildiğiniz üzre biz eşref-i mahlûka’nın hizmetine vermiş. Bizde hizmete yükümlü varlıklar için “HAYVANSEVERLER” dernekleri kurmuşuz. Onların esenliği için var gücümüzle yırtınıyoruz. Bunun için Süsen hanımlar ve Panter Emel’ler yetiştirdik. Biraz daha dişimizi sıksak kımıl zararlılarını yaşatma derneğini kuracağız nerdeyse. Ardından haşere hakları bildirgesi gelecektir muhakkak. Ama bunların içinde insanı koruyan, insanı gözeten dernekler ne kadar da az şaşırıyorum. Belediyelerin bu açığı kapatmaya çalışmaları gözlerimi yaşartıyor.

         Bilgilerinize sunar, yüce mevlâdan çalışmalarınızda başarılar dilerim.



İleti adresim:
goleaydin@hotmail.com



Yayın Tarihi : 02.10.09

30 Eylül 2009 Çarşamba

GEL DE ŞAŞMA!

         Şaşırmak ve hayret etmek “cehalet ana”dan doğma kardeş duygulardır. Bilgiyi sevgili edinmemiş bir “cehalet ana” sanal analık yaşar. Analığı gerçek analık olamaz. İdrak etme, anlama, kavrama zorluğu çektirecek bir cahillikten söz etmiyorum. Öyle bir cehalet, rahmi olmayan bir kadının ana olamayacağı gibi, sanalda olsa ana olmaya aday bile değildir. Anlaşıldığı üzere, şaşırmak veya hayret etmek için bile bir ön bilginin olması gerekir. O kadar bilgisi olmayan kişi, şaşırmak veya hayret etmek yerine daha çok korku duyar. Doğa olayları ve ani gelişen bir durum buna örnek olabilir. Kısacası hiç bilmezsek korkarız, az bilirsek şaşar veya hayret ederiz.

         Bazen de sosyal olaylar bizi şaşırtır. Bu konuda uzman olsak bile sıklıkla karşılaşılmayan her durum bizi hayrete sürükler. Örnek olarak “Parayla seks yapan eşine dava açtı” şeklinde bir haber duysanız şaşırmaz mısınız? Önce eşlerden birinin diğerini aldattığını düşünüp boşanma davasını açanı haklı görürsünüz. Bende öyle sanarak bu haber başlığını geçtim. 3. sayfa haberlerine pek itibar etmem.

         Bilgisayarımda “Milliyet Haberci” programı kurulu. O program bu haberi adeta gözüme gözüme soktu. Bende mecburen okudum. Meğer öyle değilmiş. Meğer para karşılığı seksi eşiyle yapıyormuş hanımefendi. Şimdi gel de şaşırma, “haydaaa” deme! Haber gül gibi katmer katmer açtıkça şaşkınlığım katlandı. Nerdeyse küçük dilimi yutacaktım. Olay Türkiye’de olan bir olaydı. Davacı beyefendi 82, davalı hanım 56 yaşındaydı.

         Bana gelen haberi aynen aktarıyorum.

         “Gazete Habertürk'te bugün (14.09.09) Cemal Doğan imzası ile yer alan habere göre, 5 yıllık karısının, yatağa girmek için her seferinde 40 TL istemesine dayanamayan koca mahkemeye başvurdu. Duruşmada eşinin, cinsel ilişki için kendisinden sürekli para istediğini belirten 82 yaşındaki koca Süleyman P. “Bir keresinde param yoktu, 20 liraya razı ederek yatağa girebildim” deyince, hâkim ve duruşma salonundakiler şaşkınlığa uğradılar. Süleyman P ile 56 yaşındaki eşi Amina P. duruşmaya avukatları olmadan geldiler.


         Koca Süleyman P. evliliklerinin başlangıçta imam nikâhlı olduğunu, son 1.5 yılında ise resmi nikâh yaptığını belirterek, şunları söyledi:“Ancak kendisi, sürekli olarak kendi odasında yatmaya başladı. Yatağıma gelmek için benden para istiyordu. Her girişinde ben de mecburen para veriyordum.” İlk eşinden 5 çocuğu bulunan Süleyman P.’nin bu sözleri, salonda büyük şaşkınlığa neden olurken, izleyenler gülmemek için kendilerini zor tuttu.


         Hâkim Mustafa Ateş, “Tam anlamak için soruyorum, nasıl yani, karınız cinsel birliktelik için para mı istiyor” diye sormak zorunda kaldı. Bu sırada hemen karşısında duran eşi Amina P.’nin gülmesine de iyice sinirlenen koca Süleyman P. ise “Evet hâkim bey. Son olarak iki kez 40’ar TL verdim. Hatta bir keresinde param yoktu, 20 TL’ye razı ederek yatağa girebildim” karşılığını verdi.”

         Eskilerin “kırkından sonra azanı teneşir paklar” sözü aklıma geldi. Uygun olmayan durumu belirterek sonunun iyi olmayacağını işaret eden bir sözdür. Bu amcamız iki kere kırkını aşmış, iki yılda fazlası var.

         Şimdi şaşırma nedenimi anladınız mı? Yaşama dair isteklerinde azalma olmaması ve yaşama bağlılığı aslında övgülük bir durum. Aynı zamanda sağlık işaretidir de. Bunların hepsi bir arada kaç kişide olabilir? İşin bu tarafından görürsek duruma iyimser bakmış oluruz. Ne kadar iyimser baksakta ortada bir gariplik var. Garipliğin nedeni bence yaşlılıktır. Çünkü yaşlılık tıpkı çocuklukta olduğu gibi bencilliklerin saklanmadığı dönemdir. O bencillikle doğal olarak utanmada ortadan kalkar. Kaç genç insan, utanmadan böyle bir nedeni anlatabilir ki? Bırakın anlatmayı, böyle bir şeyi teklif bile edemez. Çünkü bu teklif sonrasında kadına hakaret etmekten toplumun tepkisiyle karşılaşacağı kesindir. Böyle bir kişiyi düşünebilir misiniz?


Yayın Tarihi : 30.09.09