16 Aralık 2009 Çarşamba

SAKLI HAZİNE; SAĞLIK


ÇİZGİ-YORUM COŞKUN GÖLE





         İnsan, sağlığında elindeki hazinenin değerini bilmek şöyle dursun, sahip olduğu hazinenin farkında bile değildir. Kaybettiği zaman fark eder ama geriye dönüş ne yazık ki yoktur artık. Ya yeni duruma alışıp hayata öyle devam edecektir, yada sürekli sağlıklı günlerini anarak kendine acıyacaktır.

         Böyle bir tanıdığım engelli bayan vardı. Kendisiyle hiçbir şekilde anlaşamazdım. Trafik kazasıyla bir ayağını diz altından kaybetmiş, bir elide tutmaz olmuştu. Protez ayağını kullanamadı. Tek ayakla zıplaya zıplaya gitmeye çalışırdı. Çocukların yürüteçlerinin açık bir türü olan engelli yürütecini (wolker) kullanmayı bile istemiyordu. Bir keresinde “engelli olmayı kendime yakıştıramıyorum, içime sindiremiyorum” demişti. “Kim sindirebilir ki” dedim. “Biz de sindiremiyoruz, ama toplumla ve kendimizle kavgalı değiliz. Hatta hastalığımızı kabul edip, kendimizi dert edinmemeyi öğrendik. Kendinizle barışın, göreceksiniz hayat daha kolaylaşacak.” Dinledi mi? Hayır canım, ne dinlemesi.. O bildiğini okudu.

         Öyle içki ve sigara içiyordu ki sonunda kesik ayağını kalçaya yakın yerden bir kere daha kestiler. Yetmedi ikinci ayağını da aynı hizadan aldılar. Artık kucakta taşınıyor. Biraz hali vakti yerinde olan babasının sayesinde (ki o da kızının müsrifliğinden bıkarak eskisi gibi para göndermiyormuş) şoförler ve yardımcılarla gezmeye devam ediyor. Hayata tutunmayı hiç düşünmeyen biriydi. Her şeye boş vermiş, kendini en olmaz eğlencelere vermişti. İki oğlu bu yüzden annelerini terk etmişlerdi. Şımarık ve hoppa gençliğine büyük özlem duyuyordu.

          Öte yandan 36 yıllık dostum Faruk, askerlikten, talimlerde silah atışlarından çıkan seslerin etkisiyle kulak çınlaması edinerek gelmişti. Çıktığı doktorlar “bu durum astık senin yapışık ikizin, ondan kurtulman mümkün değil, alışmaya ve unutmaya bak” demişlerdi. Uzun yıllar gece sessizliği onun için işkence oldu. Çünkü sessizlikte kulağının içindeki çınlamayı daha çok duyuyor ve bu yüzden uyuyamıyordu. Alt tarafı bir çınlama demeyin, o çınlamayla bütün dengeniz bozulur. Her şey birbirine bağlı. Bir eksiklik, yada bir fazlalık diğer organları da etkiler. Eski doğal hayatınızı yaşayamaz olursunuz.
     

         İki ay kadar önce gazetenin birinde bir haber okumuştum. Haberi atmadım, bilgisayarıma kaydettim. Bu gün tam sırası, onu sizle paylaşmak istiyorum. Haber şöyleydi:

         “Doktorların yanlış teşhisi sonucu beyin kanaması geçiren ve hafızası 10 dakikaya inen kadına 4 milyon sterlin (yaklaşık 10 milyon lira) tazminat ödenecek.

         İngiltere’nin kuzey doğusunda bulunan Durham’da yaşayan Cristina Malcolm 2002’de baş ağrısı şikâyetiyle hastaneye gitti. Burada baş ağrısına bir virüsün neden olduğu yönünde yanlış bir teşhis konulan kadın ciddi bir beyin kanaması geçirdi. Geçirdiği ikinci beyin kanamasının ardından yaşama döndürülebilmesi için ameliyata alınan kadının beyninden yarım litre kan alındı. Ağır kanamalar beyinde kalıcı hasara sebep olurken talihsiz kadın 10 dakikadan daha fazla hiçbir şeyi aklında tutamayacak duruma geldi.

         Her şeyi defalarca söylüyor



         Eşi Sandy Malcolm, yaşamlarının bir hayli zorlaştığını söylerken karısına babasının öldüğünü 3 gün içinde 10-15 kere söylemek zorunda kaldığını ve her duyduğunda eşinin aynı derecede üzüldüğünü görmenin kendisi için çok zor olduğunu söyledi. Çocuk sahibi olma hayallerinden de vazgeçtiklerini söyleyen Sandy Malcolm, karısının tedavi gördüğü iki farklı hastaneye ve yanlış teşhisi koyan doktora açtığı tazminat davasını kazandı. Hastane personeli ve doktor, Malcolm çiftinden özür diledi.                      
     

         Hasta yakınları için en üzücü durum hafıza kaybı olsa gerek. Yaşlılıkla gelen bunama da böyle değil mi? Sorulara cevap vermekten yorgun düşersiniz. Hastaya çok üzülürsünüz, hele hasta olan çok sevdiğiniz kişi ise..  Ama ne olursa olsun hastayla birlikte sizde tükenirsiniz. Bir yanlış teşhis veya yanlış tedavi sonucu yakınınız kötürüm kaldıysa öfkenizin bile önemi kalmaz, çünkü ortadaki durumu düzeltmeniz size düşmektedir. Bunun karşılığında alınacak yüklü bir tazminat belki bazı sorunları çözer. Fakat bir insan önemli bir özelliğini kaybettiği için, eksik insan olmaktan kurtulamaz ki.

         Sözün kısası dostlar sağlık paha biçilmez ve saklı bir hazinedir. Değerini bilmemiz, onu çarçur etmememiz gerekir.

  
Yazışma Adresim: www.goleaydin@hotmail.com

Yayın Tarihi: 16.12.09

15 Aralık 2009 Salı

UMUTSUZLUKTAN UMUDA YOLCULUK: GÖZLEM VE EYLEM


ÇİZGİ-YORUM: COŞKUN GÖLE



         Geçen gün İstanbul’daki kardeşim ileti yoluyla bir hikâye göndermişti. Beğeneceksiniz eminim. Belki de biliyorsunuzdur da.  Bu hikâyeyi sizlerle paylaşmak istedim.
…   …
Adamın birinin eşeği kuyuya düşmüş. Allem etmişler, kullem etmişler çıkaramamışlar. Eşeğin sahibi hemen orada basit bir hesap yapmış. Eşek yaşlı ve sıskaymış. Eskisi gibi yürüyemiyor, yük taşıyamıyormuş. Bedavadan yem yiyor diye düşünen adam eşeği düştüğü kuyuya gömmeye karar vermiş. Komşulara kararını açıklamış. “Biz onu çıkaramayız, acı çekerek öleceğine üstüne toprak atarak biz onu buraya gömelim. Zaten yaşlı, yarın öbür gün nasılsa ölmeyecek mi?” Demiş. Komşular kürekleri kapıp gelmişler. İlk birkaç kürekte eşek yeri göğü inleterek anırmış. Sonra sesi soluğu kesilmiş. Sahibi merak edip kuyuya bakınca ne görse beğenirsiniz? Meğer eşek atılan topraklar sırtına geldikçe silkelenip onu üstünden atıyor, bilmeden toprakların ayağının altında kalmasını sağlıyormuş. Böylece  toprak atıldıkça eşek kuyunun ağzına yaklaşıyormuş. Adam toprak atmayı sürdürünce de eşek kuyudan çıkmış, koşarak oradan uzaklaşmış.

Bu hikâyeyi kimin yazdığı belli değil. Belki internette dolaşan hikâyelerdendir. Fakat umutsuz hiçbir şey yoktur, yeter ki biz görmesini bilelim diyen bir hikaye olduğu için çok beğendim. Bu hikâye yıllar önce okuduğum, içinde gözlem gücünün anlatıldığı böyle hikâyeler olan, Edgar Allan Poe’nun Morgue Sokağı Cinayeti isimli kitabını hatırlattı. (O kitabı okurken teyzem ve yeğenlerim bizdeydi. Teyzemin kızı yeğenim Nesrin de kitap okumaya meraklıdır. O sıralar 12-13 yaşındaydı. Kitabı okumak istemişti. Kendisine yaşının uygun olmadığını söyledim. Ben dışarıda olduğum sırada bulup okumuş, gece hikayeler uykusuna girmiş ve uyuyamamıştı. Hikâyeler onun yaşındaki kişiler için ağır ve ürkütücüydü.) İçinde bir hikâye vardı ki beni derinden etkilemişti. Geçmiş gün, net hatırlamıyorum ama hikâyenin adı “Girdap” olabilir. Yanılıyorsam beni bağışlayın. Boşuna dememişler: “Hafıza-i beşer nisyanla malûldür.” Yani insan unutma sakatlığına sahiptir. Bende yürüme özürlülüğüme ek olarak birde unutma sakatıyım.

Hikaye şöyleydi:

İzlanda da balıkçılar sezonun son avına pırıl pırıl bir havada çıkarlar. Ama daha sonra hava bozar. Balıkçılar kaçmaya fırsat bulamadan fırtınaya ve yağmura yakalanırlar. Kuzey denizinin girdapları balıkçıların korkulu belasıdır. Sonunda o da olur. Bütün balıkçı gemileri girdaplara kapılarak deniz dibini boylar. Balıkçı gemilerinin birindeki bir balıkçı bu fırtınada olanı biteni öyle bir izler ki, sanki beynine kazır. Girdaba giren her nesnenin şekline göre değişen hızda girdaba kapılıp battığını görür. Ağabeyine kendisini fıçıya bağlamasını onunda aynı şeyi yapmasını söyler. Ağabey kardeşini fıçıya, kendini geminin direğine bağlar. Sonunda gemi batmak üzereyken fıçıya bağlı olan balıkçı kendini girdaba atar. Balıkçı gemisi ve ağabey girdabın içine bir boşluğa düşmüş gibi hızla girer ve denizin dibini boylar. Fıçıya bağlı olan balıkçı girdabın kocaman dairesinde hızla döner ama dibe yavaş gitmektedir. Sonunda girdap kapanır ve balıkçı kurtulur. Ertesi gün balıkçı köyünde, deniz kıyısında bu balıkçıyı bulanlardan hiç kimse onu tanıyamaz. Bir gecede saçı bembeyaz olmuştur. Hafızasını da kaybettiği için kendisinin kim olduğunu anlatamaz.
…   …   …

Hiçbir şey hayattan önemli değildir. Kimse ölmeye çalışmaz ve çalışmamalıdır. En kötü durumda bile yaşamaktır amaç. Hayatı sonlandırmak intihardır. İntihar dinen de yasaktır. Öyleyse yaşamak için her şart zorlanmalıdır. Bu hikayelerin anlattığı da bu değimlidir? Onun için umudumuzu yitirmeden şartları gözlersek yaşamanın bir yolu bulunur. İsterseniz bunu ülke gerçekleriyle de bağdaştırabilirsiniz. Ve büyük ölçekte de durumun aynılık gösterdiğini göreceksiniz. 



Yazışma Adresim: www.goleaydin@hotmail.com

13 Aralık 2009 Pazar

YÜKSEK ÖĞRENİM GÖRENLERE ÜMİT ENGELİ







ÇİZGİ-YORUM: COŞKUN GÖLE





         Başbakan bir konuşmasında üniversite mezunu olanların işe yerleştirilmesi gibi bir mecburiyetin olmadığını söyleyerek gençlerin ümidini kırmıştı hatırlıyor musunuz? Bir Başbakan neden Başbakan olur diye sormaz mısınız o zaman? Elbette genel planlamalarda tek tek bireylerin durumu ele alınmaz, ama o genel planlamalar da bireylerin isteklerinin sonucudur. İktidarların öncelikli konularından biri istihdam konularıdır. Devlet ekonomik hayattan çekilip hakemliğe soyunduğu için artık işsizlik hükümetlerin derdi olmaktan çıkmış görünüyor.
         Seçimle gelen iktidarlar köktenci politikalar uygulamazsa şayet, kendini halkın isteklerini gözetmek zorunda hisseder. Böyle bir sözü söyleyince bir daha seçilmeyeceğini bilir. Peki olması gereken nedir? Olması gereken bütün eğitilmiş insanların iş sahibi olmasıdır tabii.. Burada yetenek, ayırıcı özellik olmalıdır. Hiç kimse birbirinin kopyası değildir. Kimi başarılı, kimi başarısız olacaktır. Bu durumda mesleğinde işsiz kalan kaderine razı olur. Meslek değiştirmek, başka meslekle hayatını kazanmak bizde son derece olağandır. Bunları bildiği halde Başbakanın bütün yüksek okul okuyanların ümidini kırmaması gerekirdi.

         Ekonomik krizle beraber Avrupa da zor günler yaşıyor. Gelir dağılımında hatırı sayılır düşüşler yaşanıyor. AB’ye bağlı İspanya, Portekiz ve İzlanda da açlık baş göstermiş. Bir çok insan gıda yardımı için yerel yönetimlere başvurmuşlar. Buralarda da işsizlik artmış. Mesleğini icra edemeyenler boş oturur olmuşlar. Sosyologlar son durum üzerine çare aramaya başlamışlar. Kriz zamanlarında az gelişmiş ülkelerin aksine gelişmiş ülkelerde sosyal dönüşümün neden kolay gerçekleşmediğini sorguluyorlar.

         Normal zamanlarda kayıtlı ekonomilerle gelişmiş ülkeler refahı yayma fırsatı bulurlarken, kriz ortamında elleri kolları bağlı hareketsiz kaldıkları gözleniyor. Çünkü o ülkelerde meslek sahibi kişiler başka bir mesleğe geçemezler. Ülkemizde yukarda belirttiğim gibi, bir meslekte başarılı olamayan istediği an meslek değiştirebilir. Bu bizim şansımız mıdır acaba? Kayıt dışı ekonomiyi savunmak elbette olacak şey değildir. Sonuçta ülkeler ve insanlar kayıt dışı ekonomilerle yarınlarını kaybederler. Ama ömür boyu tek bir mesleğe mahkum olmakta hoş bir şey değil.

         Dünya işsizliği konuşurken meslek mahkumiyetinin gereksizliği ortaya çıkıyor. Bir meslekte çalışmakta uzmanlaşmayı sağladığı bir gerçek. Uzmanlık gerektiren konular bazı mesleklerde kalmayı şart koşmakta haklıdır. Bunun için eğitimli insanların iş sahibi olmaları gerekir. Şimdi gelin düşünelim; Başbakan söylediklerinde ne kadar haklıdır?

ÇİZGİ-YORUM: COKUN GÖLE









*** *** ***

         07 Ağustos Cuma günü gazetemiz Anadolu’da yayınlanan “TÜRK LİBERALLERİNİN İHANETİ” başlıklı yazımda da belirttiğim gibi seçimle tek başına iktidar olan partilerin 1950’lerde DP ile başlayan süreçte 2009’daki AKP’ye kadar istisnasız hepsi meclisi emellerinin basamağı olarak kullanırken, meclisin denetlenmemesini savunuyordu. 1960 ihtilali buna engel olmak amacını güderek 61 anayasasını çıkarmış, hükümetin meclisi arka bahçesi gibi kullanmasını, anayasa hükümlerinin dışına çıkmasını önlemiştir. 12 eylülün değiştirdiği anayasaya rağmen rahmetli Özal “yasayı bir kere delmekle bir şey olmaz” diyerek şark kurnazlığının ve liberallerin işine geldiği gibi davranma özlemlerinin örneği olmuştur.

         28 Ekimde televizyon haberlerinde başbakanın yaptığı gezi sırasında Pakistan parlamentosunun katıldığı oturumunda bir tasarının oy birliğiyle kabul edilmesine hayran kaldığını öğrendim. Ahmet Hakan eleştirilere tahammül edemeyen Başbakanı kastederek bakın bu konuda ne demiş.

         “Unutmayın ki...
         Başbakan’ına laf söylenmeyen bir ülke...
         Bütün kararların oybirliğiyle alındığı “renkli” ama maalesef “tek sesli” parlamentoya sahip olan Pakistan’a döner...
         “Hafazanallah” diyorum, başka bir şey demiyorum...”

         Başka söze hiç gerek yok!



Yazışma Adresim: www.goleaydin@hotmail.com
Bütün yazılarım...: http://hayatintatlarivehayatindusundurdukler.blogspot.com

Yayın Tarihi: 11.12.2009

10 Aralık 2009 Perşembe

3 ARALIK VE SONRASI

        Sakarya Büyük Şehir Belediyesinin, Dünya Özürlüler Günü nedeniyle 3 Aralık Perşembe günü, AKM Salonunda verdiği sabah kahvaltısına, Sakarya Ortopedik Özürlüler Derneği BaşkanYardımcısı sıfatıyla, derneğimizi temsilen katıldım. Protokolde ev sahibi olarak bizleri ağırlayan Büyük Şehir Belediyemizin Başkan Yardımcısı Osman Aydın, Genel Sekreter İbrahim Pehlivan, Sağlık ve Sosyal Hizmetler Daire Başkanı Davut Yüce, Prof. Dr Ali Seyyar, Özel Kalem müdürü Orhan Bayraktar ve Sanatçı-Yönetmen Ayhan Yazıcı vardı. İlimizin özürlü dernek temsilcileri başkanlar düzeyinde temsil edilirken, bir gurup özürlüde kahvaltıya katılmıştı.

         Kahvaltının sonunda Osman Aydın Büyük Şehir Belediye Başkanı  Zeki Toçoğlu adına biz özürlülerin bu özel gününü kutladı. Yerel yönetimler olarak şimdiye kadar olduğu gibi, özürlü yaşamını kolaylaştıracak her türlü hizmeti vermeye devam edeceklerini belirterek katılan konuklara birer karanfil verdi.

         Saat 10:30’ da sunulan programı izlemek için AKM tiyatro salonuna geçtik. Program önceki yıllara göre çok düzenliydi. Slayt gösterisinin ardından katılanları sıkmayacak konuşmalar yapıldı. İlk konuşmayı duygu ve düşüncülerini salondakilerle paylaşan özürlü vatandaş Aslı Ediş yaptı.

         Emekli öğretmen olduğunu öğrendiğim Büyük Şehir Belediyesi Başkan Yardımcısı Osman Aydın kürsüden “Hiç kimse engelli doğmak istemez. Engelli olmak insanın elinde olan bir şey değildir. Unutmamalıyız ki her insan birer engelli adayıdır. Asıl engellilik kişinin sevgiden yoksun olmasıdır. Bize düşen görev engelli kardeşlerimizin yanında olduğumuzu göstermek ve bu kardeşlerimizin topluma kazandırılmasında gereken desteği vermektir” diye özetlenebilecek bir konuşma yaptı.

         Şunu hemen itiraf etmeliyim ki; beni en çok çarpan konuşma Prof. Dr Ali Seyyar’ın yaptığı konuşmaydı. Batı toplumlarının ölme hakkı denebilecek “ötenaziyi” yasalaştırma çabalarını örnek göstererek yaptığı konuşmasında, bizim inanç ve geleneklerimize ters bir uygulamanın karşısına “bakıcı edinme ve edindirme” yasalarıyla çıkılması gerektiğini, özürlü olsun olmasın her yaşlı insana bu imkanın sunulacağı yasaların mutlaka çıkacağını, çünkü yaşlılığında bir özürlülük olduğunu söyledi. Prof. Dr Ali Seyyar “Toplum olarak engelli vatandaşlarımıza daha fazla yardımcı olmalıyız. Ülkemizde engellilere diğer ülkelerden daha fazla değer verildiğini araştırmalarda görmekteyiz. Yeni çıkan yasa ile engellilerin haklarının eskisine göre daha genişletilmiş olması oldukça sevindirici” dedi. 

         Program sonunda Ayhan Yazıcı’yı büyük bir keyifle izledik. Bir özürlünün neler yapabileceğinin güzel örneklerini sundu bizlere. Hak ettiği alkışı da “spastik show” adını verdiği  gösterinin her anında almasını bildi. Vagon fabrikasından iki hafta önce emeklide olmuş. Yani çiçeği burnunda bir emekli aynı zamanda.

         Bu günü düzenlemekte emeği geçen, başta Sakarya Büyük Şehir Belediyesi Başkan Yardımcısı Osman Aydın’a, bütün konuşmacılara, katılan her kese ve günün sonunda oynadığı oyunla Ayhan Yazıcı’ya şahsım ve derneğim adına teşekkür ederim

***   ***   ***
         Buraya kadar yazdıklarım işin güzel tarafıydı. İki gün sonra Beyaz Ay Derneği Yönetim Kurulu Üyesi Selim Özen ve derneğimizin başkanı Sadettin Yılmaz’la yaptığım görüşmede anlattıkları şeylerde oldukça ilginçti. Sakarya Üniversitesindeki bilimsel toplantının (sempozyumun) yapılacağı gün davetiyelerin kapının altından atıldığını, geç haber verilmesi nedeniyle katılamadıklarını söylediler. Sevgi Çiçeği Derneğinin Başkanı Ferruh bey meğer on gün önce bu toplantıyı biliyormuş. Fakat gelin görün ki diğer dernek başkanlarına haberleri vardır diyerek mi, yoksa gaflete düştüğü için mi kim bilir, kimseye haber vermemiş. Yani dostlar özürlünün özürlüden haberi yok! Bu bilimsel toplantıyı düzenleyen SAÜ Makina Mühendisliği Bölümü öğretim üyesi ve Proje Koordinatörü Yrd. Doç. Dr. Yavuz Soydan gibi özürlü olmayan özürlü dostlarınınsa özürlülerden hiç haberi yok! Kısacası kendileri çaldılar kendileri oynadılar.     

         Buna rağmen merak ettim bu toplantının amacını araştırdım. Gel de interneti sevme! Benim gibi bir özürlü bu kaynaklara gidip gelmekle öyle kolay ulaşamazdı. İnternet bir tıkla her şeyi önüme serdi. Arkadaşlarımın dediklerinin ışığında konuya daldım. Bakın bakalım konu neymiş?

         “Engellilerin, günlük yaşam aktivitelerini kolaylaştırmak ve çalışma hayatına daha fazla katılmalarını sağlamak amacıyla Sakarya Üniversitesi, Avrupa Birliği Leonardo Da Vinci Programı yenilik transferi projelerinden olan 'Fiziksel engelliler için medikal ekipmanların tasarım, imalat, test, seçim, bakım, süreçlerinde karma eğitim platformu projesi' ymiş.”

         Aşağıya alıntıladığım satırlardan ne yapılmak istendiğini çok açık olarak anlayacaksınız. Amaç gerçekten harika. 

         “Bu proje, Avrupa Birliğinin Finasal Desteği ve T.C.Başbakanlık Ulusal Ajans Aracılığı ile Tagem Kopisan Ltd.Şti. Yürütücülüğünde ve Sakarya Üniversitesi  Koordinatörlüğünde  Yürütülmektedir.
Fiziksel Engelliler İçin Fiziksel Engellilerin İhtiyaç Duyduğu Yardımcı Araç Tasarımı-Geliştirilmesi-İmalatı-Seçimi-Kullanımı-Testleri Konusunda Karma (Uzaktan + Örgün) Eğitim Platformu Oluşturulması”

         Bu başlık ile başlayan projenin tanıtımı şöyle devam ediyor:

“Fiziksel engelliler toplumun önemli bir bölümünü oluşturmaktadır. Engelliler, sağlanan sosyal, ekonomik ve teknolojik gelişmelere bağlı olarak günlük yaşam aktivitelerine ve çalışma hayatına daha fazla katılmak istemektedirler. Bu katılım isteği yardımcı araç (tekerlekli sandalye, protez vb.)  kullanımını zorunlu kılmaktadır. 
Engellilerin kullanacağı yardımcı araçlar, engelin durumuna ve diğer şartlara bağlı olarak  genellikle kişiye özel ve ayrıcalıklı tasarım-imalat-test kriterleri gerektirmektedir. Bu gereklilik, Avrupa’daki işgücü maliyetlerinden dolayı araç fiyatlarının çok yüksek olmasına veya ucuz fakat güvenliksiz uzakdoğu araçlarının ortaya çıkmasına neden olmaktadır. Her iki durumda da engelliler olumsuz olarak etkilenmektedir.

Proje, fiziksel engelliler için yardımcı araç tasarımı-geliştirilmesi-imalatı-seçimi-kullanımı-testleri konularında uygulamalı eğitim platformunun oluşturulmasını hedeflemektedir. Proje ile;
      Yardımcı araçlarla ilgili tüm aşamalarda engellilerin daha fazla katılımının sağlanması,
      Doğrudan kullanıcıların katılımı ile tüm aşamalarda optimizasyonunun sağlanması,
Proje, engelli araçları konusunda deneyimi olan Tagem Kopisan Ltd.Şti.’nin koordinatörlüğünde, yurt içinden; Proje konusunda uzman eğitici kadrosuna sahip Sakarya Üniversitesi, her türlü bilgi, döküman ve yetkiye sahip başbakanlık özürlüler idaresi, engellilerle ulaşımı ve iletişimi sağlayacak Türkiye Sakatlar Konfederasyonu, engellilerin rehabilitasyonu, meslek edinmesi ve istihdamına yönelik çalışan Kocaeli Büyükşehir Belediyesine Bağlı Gülen Yüzler,  engellilere yönelik destek faaliyetleri ile yerel yönetimler (belediyeler) arasında ön plana çıkan Adapazarı Merkez Belediyesi, engelli araçlarının imalatı konusunda Türkiye’nin en büyük kuruluşlarından birisi olan Faz Elektrik (Belmo) A.Ş., yurt dışından Almanya, Bulgaristan ve Romanya’dan konusunda uzman  ortakların katılımları ile gerçekleştirilecektir. Konuyla ilgili tüm kesimlerin aynı çatı altında, ortak ve ulaşılabilir bir hedef için bir araya gelmeleri, çıktıların yüksek verimli ve yaygın etkiye sahip olmasını  ve paylaşılmasını sağlayacaktır. 
Proje süresince ve sonuçlandığında, engelliler için yüksek  verimli bir istihdam ortamı oluşturulacaktır.
         Katma değerin yüksek olduğu medical sektöre, istihdam oranı oldukça düşük olan engellilerin doğrudan yönlendirilmiş olacak ve daha yüksek yaşam standartlarına kavuşması sağlanacaktır.
         Proje ile ülkemizde pek gelişmemiş olan bir sektöre hareket getirilmiş olacaktır. 
         Engellilerin kullandığı yardımcı araçlara ait ulusal ve uluslar arası standartlara uygunluğun araştırılacağı test alt yapısının oluşturulması, dolayısıyla güvenliğin artırılması.
         Üretim hızının yavaş ve üretimin genellikle tekil (kişiye özel) olması engellilerin yapısına uygun olduğundan başarı dolayısıyla özgüven artacaktır. Bu sonuç platformun yaygınlaşmasına neden olacaktır.
                Engelli araçlarının seçimi-kullanımı konusunda kolay anlaşılır, uygulanabilir ve sistematik dijital ve basılı  döküman ve eğitim seti hazırlanacaktır.
      Sağlanacak WEB tabanlı iletişim ve etkileşim projenin diğer Avrupa ülkelerindeki engellilerle paylaşımını sağlayacaktır.
      Proje, sektörde Avrupa’nın dünyanın diğer bölümüyle rekabet kabiliyetini artıracaktır.
      Tüketici-yardım alan, kapalı ortamlarda fizyolojik problemlerin yanında psikolojik sıkıntılara da düşen engelliler, üretici-yardım eden,  çalışan ve istihdam oluşturan biri konumuna geçecektir.
      Proje diğer engelli grupları ve dezavantajlı gruplar için de model olabilecek bir karakterdedir.
      Proje ile engellilerin mesleki eğitimine yönelik yeni eğitici kadrosuda yetişmiş olacaktır. 
Engelliler, kullandıkları araçların hangi özelliklere sahip olması gerektiğini yaşayarak bildiklerinden, tasarım, üretim ve test kriterlerinin belirlenmesinde daha verimli olacaktır. Proje sonucunda, daha kullanışlı ve güvenli araçlar çıkacaktır.”

         İşte bu proje için AB’den 240.000 avro alınmış.

         Yazımın başına “3 ARALIK VE SONRASI” başlığını neden koyduğumu anladınız mı sevgili okurlar? Yukarda da dediğim gibi “Özürlünün özürlüden haberi yok! Yrd. Doç. Dr. Yavuz Soydan gibi özürlü olmayan özürlü dostlarınınsa özürlülerden hiç haberi yok! Kısacası kendileri çaldılar kendileri oynadılar.” 

         Yazık oldu dostlar çok yazık. Bu bilimsel toplantı özellikle duyurulmamak istendi sanki. NEDEN ACABA?


Yazışma Adresim: www.goleaydin@hotmail.com

Yayın Tarihi: 09.12.09

KADINLAR ERKEKLER

ÇİZGİ YORUM: COKUN GÖLE



         Dünya var olduğu zamandan beri kimileri kimilerinin eteğine tutunmadan edememiştir. Kadın erkek çekişmesi belki insanlık tarihi kadar eski çekişmedir. Bu konuda söz söylemeyen kalmış mıdır acaba? Koca koca filozoflar, koca koca sanatçılar, koca koca devlet adamları kadın erkek ilişkisi hakkında iki çift laf etmişlerdir. Bu gün bu sözlerden dem vuracağım. Bence hepsi, içlerinde düşündürücü olanlar olsa da, eğlencelik sözlerdir. Gelin biraz eğlenelim.

*** *** ***

         Tecrübeler sonunda halkın söylediği sözlerden birini sunuyorum. Burada anlatılan sadece kadına ait bir durum olmasa gerek. Ya saygı gereği, ya boyun eğmekten dolayı sesini alçaltarak konuşan ve bir şey isteyen olduğu kadar, istediğini alamayıp bağıranda çook..

         “Bir kadın kısık sesle konuşuyorsa bir şey istiyor demektir.
         Sesini yükseltiyorsa bilin ki istediğini elde edememiştir...”
                                                                             -Anonim-

…..

         Sokrates bu sözüyle belli ki güzel bir kadınla evli değildi. Çünkü bu söz bir filozof sözü. Kendiside malûmunuz filozoftu.

“Karısı güzel olan adam mutlu olur. Güzel olmayan ise filozof...”
                                                                               -Sokrates-

         İşin başka bir tarafı da vardır. Evlenmeden önce sevdiğimizin güzeliği hakkında, evlendikten sonra eşimiz güzel değilse çirkinliği hakkında konuşuruz. Yani biz hep konuşuruz.

…..

         Konuşkan insanları Chapman ne güzel anlatmış bu sözle. Konuşkan insanın (ayıp olmasın diye öyle diyorum aslında bu insanlara geveze dendiğini biliyorum) susma ihtimali var mı? Ancak ölürse susar derseniz Chapman’ı haklı buluyorsunuz demektir.

         “Bir erkek ölürken kıpırdayan son yeri, kalbidir. Bir kadın ölürken,dili...”
                                                                                     -George Chapman-

…..

         Kadınların en hassas konusu yaştır. Bütün kadınlar için zaman 35 yaşından sonra yavaşlar. İki yıl bir yıl yerine sayılır. Oysa zaman kadınları yalancı çıkarır. Ne kadar saklarsanız saklayın gerçek kendini gösterir.

“Erkek hissettiği, kadın göründüğü yaştadır.”
                                             -Moltimer Collins-

…..

         Aşağıdaki söze çok güldüm. Bir kadınla evleninceye kadar peşinden koşmak heyecan vericidir. Sonrasını düşünmek kimsenin işine gelmez. Önceki nesiller düşünselerdi biz dünyaya gelir miydik? Bizde bunu düşünmedik, çocuklarımıza bu sorunu devredeceğiz, kararlıyız.

         “Kadın peşinde koşmanın zararı yoktur. Zararı veren onları yakalamaktır.”
                                                                                                -Jack Davies-

…..

         “Bir sürü erkek başarısını ilk karısına borçludur. İkinci karısını da başarısına.”
                                                                                                      -Jim Backus-

Alın size doğru bir söz. Hangi yuva kadının fedakârlıkları üzerine kurulmamıştır? Fedakâr kadın eşinin başarısını hazırlar. Erkek bununla şişinir. Bu hazır başarının üstüne ikinci karısını alır. Yani bu durumda ilk eş cefakârdır erkek kıymetini bilmez. İkinci eş sefakârdır (bu sözcüğü kafiye olsun diye uydurdum, kusura bakmayın), bunun için başarılı (!) erkeği seçer. Erkek gene hünerin kendisinde olduğunu sanır tabii.

……

         Bakın bir Çin Atasözü ne demiş:
         “Kadına inanan, kendini aldatır. İnanmayan da kadını aldatır.”
                                                                                -Çin Atasözü-

         Kadınlara da sorsanız bunun tersini söylerler. Ne güvensiz bir dünya anlayışı değil mi?

……

         Komik bir söz daha

         “Zengin dullar bir gözleriyle ağlarlar, öbürünü kırparlar.”
                                                                        -Miguel De Cervantes-

         Ama aynı zamanda ne acımasız söz değil mi?

……

         “Altın ateşle, kadın altınla, erkek kadınla imtihan edilir.”
                                                                      -U.S.A-

         Doğru bir söz. Altın ateş karşısında erir, o haliyle biçim verilir. Kadın bu altınla güzelliğine güzellik katılacağına inanır. Süslenme alışkanlığından hiçbir kadını vaz geçiremezsiniz. Kadının altına düşkünlüğü kadar, erkeğin kadına belki de daha çok düşkünlüğü vardır. Bu düşkünlüğü ile kadın erkeği, tıpkı ateşin altını eğip biçim verilmeye hazır hale getirmesi gibi kıvama getirir ve sonunda biçimlendirir. Bu aşama çok sancılı da olabilir. Sancılı olup olmaması kadının ustalığına bağlıdır.
…..

         “Evlenmeden evvel gözlerinizi dört açın. Evlendikten sonra yarı yarıya kapayın.”
                                                                                                            -PORTEKİZ-

         Mutlu bir hayat yaşamak isteyenler için altın değerindeki bu söze herkes kulak vermelidir. Sadece erkeklere söylenmiş söz değil bu. Eş seçen herkes buna dikkat ederse büyük ölçüde sorun çıkmaz.



Yazışma Adresim: www.goleaydin@hotmail.com
Bütün yazılarım...: http://hayatintatlarivehayatindusundurdukler.blogspot.com



Yayın Tarihi : 07.12.09

ŞAİRLERİN ŞİİRLERİYLE SÖYLEDİĞİ 23

         Merhaba sevgili okurlar. Geçen hafta bayram izninde olduğum için bu köşede birlikte olamadık. Bu hafta kaldığımız yerden şiirlere devam ediyorum. Aşağıdaki şiirde bir rahatsızlığımı dile getirmek istemiştim. Okuyunca fark edeceksiniz; yandaş bularak din konusunda kendilerinde söz söyleme hakkını görenlerin ayyuka çıkan yolsuzluklarını anlatmak istemiştim. Belki mürit denen yandaşları farkında değil ama böyle bir ilişkinin bir dindar olarak, puta taparlıkla eş olduğunu düşünüyorum. Şiirde bunu anlatmaya çalıştım.
… … …

Müritlerim bağırışıyor
Yüzde yüzlük alkolden
        daha yüksek vecdle
Ne Allaha, ne şeytana
    banadır; ettikleri secde
Mayısın kanatlarında
     getirip önlerine cenneti
Ağustos çıkmazıyla yaşatıp cinneti
Cami duvarlarını,
                hatta tuğlalarını
            çil çil dolarlara sattım
Ve emirlerime uyuyorlar
“Beni izleyin ey cemaat!
Bize uysal ve ılımlılar lazım değil
Söylediklerimi yapmayan
              zinhar görecektir ateşi”
Benden birer parçadır bakın her kes.
                                             Bakın!
Herkeste adrenalin fazlası var
Futbol oynasalar
           –cimbomlu futbolcuların yerine-
Kara cübbeleriyle yenerlerdi,
                         ener ve elerlerdi Real’i




Aydın Göle
17.05.2001

*** *** ***

Sıradaki şiirde sevginin bir ezber olduğunu anlatmak istemiştim. Ezberi sakın papağan tekrarı sanmayın! Ezber; bilmenin beyne işlenmiş halidir. Bildiklerimizi ezberleriz, bilmediklerimizi unuturuz.

… … …

Ne arıyorsun telefonla
Ne mesaj soluyorsun
Unuttun mu beni, ha?
Oysa sen aklımdan çıkmıyorsun
Seni ezberlemek istiyorum
Sesini, nefesini
Gülüşünü, yürüyüşünü
Sen aklımı karıştırıyorsun
Ben başımı kaşıyorum
Seni ezberlemek,
         kokunu ezberlemek
Gözlerini, saçlarını özlemek istiyorum
Havuzunda sazan olmak
Ne düşündüğünü sezen olmak
                                İSTİYORUM




Aydın Göle
17.05.2001

*** *** ***

Gelişmiş ülkelerin askerlere ve askerliğe bakışı bizim kadar cesur değil. Teknik donanımla da askersiz savaşmanın yollarını arıyorlar. Birey oralarda varlığını sürdürmenin telaşında. Bunun felsefesini geliştirerek yöneticilerini denetliyor. Kahramanlık bu çağda bambaşka alanlara kaydı. Şiirde bunun nedenini anlatmaya çalıştım.
… … …

Gördüğüm düşler hep aynı
                        kırları görüyorum yemyeşil
Koştuğumu görüyorum
                          nefes nefese,
                               papatya topluyorum
Sonra merdivenlerle çıkıyorum
                      uçsuz bucaksız göğe doğru
Pencereler bahar rüzgârlarına açık
Bütün kapılar kilitsiz,
                         ardına kadar nisan
Oysa kilitliyim bir kafeste
Gördüğüm düşler aynı
Aslanın yelesine tutunup
                         antilop avlıyorum
Sonra acıyorum ceylanlara
                    aslanla boğuşuyorum
Kan içinde ellerim, uyanıyorum
Kahramanlar aç,
                   tarlalar dolusu öldüren
Askercilik oynayan çok!
Öldürmek üzerine eğitimler
Sevmek kazılıp atılıyor genç beyinlerden
Kahramanlar çok ve aç
Denizcilerin sıtmasına tutulmuş hepsi
Dimdik görünme uğruna korkutmuşlar
                                               herkesi
Bir buğday başağı olamayıp
Hafif bir rüzgâr, tatlı bir meltem
                                  bitirmiş katılıklarını
Parmaklarımın ucunda bir buton
                         milyonlarca ton
                             yükü kaldırıyorum
Sanal alemde uçuyorum
Kahramanlar aç, acıyorum


Aydın Göle
18.05.09



*** *** ***

         Aşağıdaki şiiri günümüzün şartlarında okuyunca bireyden topluma, toplumdan devlete ve devletten devletlere ilişkiler yumağının vardığı sonucun karamsarlığını gördüm. Bu beni ürküttü. Yaşama dair güzellikleri inanç, ve güzel sanatlarda bulmasak dünya yaşanmaz olurdu herhalde.
… … …

Ölmeye mi doğmuşuz başka bir şeye mi?
Başkalarının şöhreti için mi acı çekiyoruz
Cüzamlı başkanlar kandırdı bizi
Zihnimizi köreltti kör bağnazlıklar
Ve kurtulamadığımız ölesiye sadakat
Bulaşıcı hastalık mıdır, yakalanmayan yok!
Güce tapınma molalarıdır vaazlar
Küçük göllerde balığız biz,
                      oltalar atılır üstümüze
Her iğnede varız biz
Yaşama veda
Uzaklardan bir seda
“Küçük heveslerin tutsakları
                  soframızı şenlendirdiniz"




Aydın Göle
18.05.2001

*** *** ***

         İnsanın en sevdiğinden ayrıldığında nasıl yıkılır? Toparlanmak çok zordur bilirim. Ne demişti bir şiirinde büyük usta Atilla İlhan: “ayrılıkta sevdaya dahil.” Yani dostlar, yaşamın içinde her şey var, zor ama katlanılması gerek. Unutulmasın ki; acılar insanı olgunlaştırır. Acılara direnmesini ve çare üretmesini insan en büyük çaresizliklerine borçludur. Sadece gülmeyle hayat geçseydi hepimiz şımarık çocuklar olurduk. Ben acılarımı da seviyorum.
… … …

O şimdi gitti!..
İçimde aradım kendimi
Yoktum, onunla gitmiştim
Dolaşan ayaklarım
                        bir başımı
                ve canlı naaşımı
                  taşıyor isteksiz

O şimdi gitti!..

Aydın Göle
18.05.2001

*** *** ***

         Bütün gelişmeler tekerleğin icadına bağlansa da bence yazının icadıyla başladı. Yazmaya başlayınca hem zamanı kaydettik, hem zamanın içinde yaptıklarımızı.. yazı ile daha çok üretme ve daha çok tüketmenin yollarını birbirimize öğrettik, ve bunun adına uygarlık dedik. Uygarlığın geldiği yer ormanın yok oluşuna gidiyor ne yazık.
… … …

Herkes selüloz manyağı
Kimi bembeyaz kâğıdı karalar boşuna
Sulu boya resim yapar kimi
Şiir yazar kimi, gökten yıldız düşürüp
Ağlayarak sevdiğine kimi
                         bir ucu yanık mektup,
      tarih düşerken üstüne günü unutup,
                             yollar uzak diyarlara
Kimi kitap toplar, kimi pul
Kimi sağdan bol sıfırlı hesap cüzdanları
Kimi yeşil yeşil dolar
Herkes selüloz manyağı
Bundan mıdır yoksa orman katliamı


Aydın Göle
18.05.2001


İyi pazarlar sevgili okurlar.

Yayın Tarihi: 06.12.09

6 Aralık 2009 Pazar

DİZİLER VE AĞIR AKSAK DEĞİŞEN TOPLUMSAL YAPI



ÇİZGİ-YORUMUYLA COŞKUN GÖLE


         Kitapçı dükkanında cahil tezgahtar olmak ne demektir tahmin edebilir misiniz? O bal kavanozundaki sinek gibidir. Kavanozun neresinde duracağını bilemeden içine dalıp tadına vuruldukça daha çok batar. Aslında o kavanozun içindeki baldan da bir haberdir.

         Nil kırtasiyede dünya tatlısı bir arkadaşım vardı. Kan kanserinden vefat etti. Rahmetliyi her bölümde çalıştırmışlardı. En uzun çalıştığı bölüm fotokopi bölümü olmuştu. Oradan da vücudunda radyo aktif fazlasıyla birikmiş, doktorlar böylelikle kan kanserine yakalandığını söylemişlerdi. Bana bir keresinde türküler ve ozanlarla ilgili bir kitap önermişti. Almam için çokta ısrar etmişti üstelik. O an için bana pahalı gelmiş, alamamıştım.

         O, kitaplardan tamamen bir haber değildi. Geneli hakkında bir fikri vardı. Kitap almaya gelenlere önerilerde bulunabiliyordu. Bir gün içinde olduğu hazinenin farkında olup olmadığını sordum. O da fazlasıyla ilgilenecek zamanının olmamasından yakınmıştı.

         Bilgisayar çağında bir çok güzel alışkanlıklar terk edildi. Bunların arasında kitap okuma alışkanlığı da var. Gençlere sorun bakalım kaç kişi ders kitabının dışında bir kitap okumuştur. “Ahmet Kutsi Tecer, Esat Mahmut Karakurt, Yakup Kadri, Peyami Sefa...” gibi yazarlardan söz edin kimse bilemeyecektir. Onlar için Orhan Kemal, Kemal Tahir adları “travian” denen oyun kadar çekici değil. Oysa edebiyat hayatla örtüşürken bu tip oyunlar kişiyi hayattan koparıyor. Hayatın göstergesi olarak edebiyat eserleri sinema veya dizi film olarak beğeni toplarken o eserlerin kitap olarak okunmaması ilginç bir veridir. Giderek daha şifahi bilgiye (yani ağızdan ağza aktarılan bilgiye) önem verdiğimiz için her bilgimiz derinliği olmayan sığ bilgidir. Televizyonlarda konunun uzmanı olanların tartıştığı programı izleyerek kültürümüzün arttığını düşünerek kendimizi aldatıyoruz. Bilgi okumadan elde edilmez.

         Son günlerde tıpkı “Yaprak Dökümü” ve “Aşk-ı Memnu” romanlarından uyarlanmış dizi filmler gibi Orhan Kemal’in yazdığı romandan uyarlanan “Hanımın Çiftliği” adlı bir dizi film çok sevilmeye başladı. Milliyet gazetesi yazarı Hasan Pulur’a göre izleyicilerden çeşitli tepkiler geliyormuş. Bunlardan biri de Öznur Özdamar.

         ÖZNUR Özdamar da İtalya’da ekonomi doktorası yapıyor, “Hanımın Çiftliği”ni internetten izliyormuş, annesi tavsiye etmiş...
Dizinin ilk bölümündeki Güllü’nün babası Cemşit’in bir lafına takılmış...
Kızının sinemaya gitmesini kabul edemeyen Cemşit, “Satacağım bu kerameti!” deyip, bel kayışıyla Güllü’yü döver.


         ÖZNUR Özdamar tepkisini yazıp göndermiş:
“Roman 1961 yılında yazıldı. Az değil, 38 yıl geçmiş üzerinden ve biz hâlâ töre cinayetleriyle, kadın bedeninin namus gibi bir sözcüğün varlığı sebebiyle babası, amcası, erkek kardeşi tarafından idaresinden, kadına şiddetten bahsediyoruz. Vurun kahpeye gibi bir terim üretilmiş zamanında bu topraklarda ve ne yazık ki 21. yüzyılda dahi modasını yitirmemiş, hatta şekil değiştirmiş asın, kesin, biçin kahpeyi olmuş. Yıllar geçti, bu topraklar eline taşı, silahı alıp, erkek özgürlüğüne karışan, onları taciz eden bir kadın toplumu göremedi. Göremezler, çünkü erkekler annelerinin her şeyi yapabilecek özgürlüğe sahip, aslan oğullarıdır.


         Feminist bir yanım hiç olmadı. İki cinsiyet uyum içinde yaratılmış, yarım elma olsunlar diye, biri elma, diğeri elmanın sapı olsun diye değil. Bu yazı erkek egemen bir topluma karşı duruş olarak da algılanmasın, değil zaten. Anadolu kadını hep sözüne değer verilen olmuştur aslında. Bu yazı gücü kötüye kullanan, şiddetle özgürlükleri örtbas etme emelinde olan istisnalara karşı yazılmıştır.”


         Okudunuz işte, Öznur hanımın dedikleri bunlar. O dizide baba ve ağabey rolündeki oyuncular son derece sevimsiz ve itici karakterleri canlandırıyorlar. Geleneklerin egemenliğinde erkek kıyıcılığı böyle bir şeydir. Romanı okuduğunuzda da bunu görürsünüz. Bir kitapçıya gidip tezgahtara kitapla ilgili birkaç soru sorsanız size hiçbir cevap veremeyecektir. Kitaptan geçtim yazarları bile tanımayan çok!  Sonra toplumsal değişimi bekliyoruz değil mi? Toplumsal değişim bir gelişmenin ürünüdür. Gelişmediğimiz söylenemez, cumhuriyetimizin kuruluşundaki durumla bugünkü durum kıyaslanamaz bile. Fakat kültürel yönden her geçen yıl gerilediğimizi rahatça söyleyebiliriz. Cahil tezgahtarlar buna en iyi örnektirler.




Yazışma Adresim: www.goleaydin@hotmail.com
Bütün yazılarım...: http://hayatintatlarivehayatindusundurdukler.blogspot.com


Yayın Tarihi: 04.12.09