10 Mart 2010 Çarşamba

AYNAYA KIZMAK

ÇİZGİ-YORUM COŞKUN GÖLE



Ömrünce hiç aynaya bakmamış olan var mıdır acaba? Bir günde kim bilir kaç kere ayna karşısına geçeriz? Evimizin bir çok yerinde ayna olması nedeniyle bunu saymak imkansız. Aynaya baktığımızda kendimizi hanım olarak ne kadar güzel, veya bey olarak ne kadar yakışıklı buluruz değil mi? Kendini ayna karşısında beğenmeyen nerdeyse yoktur bence. Gerçekçi insanlar hariç, tıpkı her şarkı söyleyenin kötü sesini beğenmesi gibi ayna karşısında herkes kendini beğenir. İnsanın kendisiyle barışık olması güzel şeydir de, gerçeği görememesi körlük derecesinde olmamalıdır. İnsan ne kadar mükemmeliyetin peşinde olursa olsun kusursuz olması mümkün değil. Ya fiziksel ya zihinsel, ya ruhsal bir eksiği muhakkak vardır. Ne eksiği varsa, o yüzüne muhakkak yansır. Bunu gizleyebilen ancak tiyatro oyuncularıdır. Kimse onlar kadar bu konuda ustalaşamaz.

Belki de bu yüzden masallarda aynaya kendisinden daha güzeli var mı diye sorulur. Daha güzeli olduğu öğrenilince, ayna tuz buz edilir bu yüzden. İşi azıtıp güzeli ortadan kaldırmaya da çalışır masaldaki kıskanç hanım. Aslında o masaldaki biziz. Bütün çirkinliğimize rağmen aynadan soytarı olmasını bekleriz. Soğuk cam parçası soytarılığı ne bilsin, ne var ne yoksa gösterir, bütün doğruculuğuyla.

Peki aynanın tarihi ne kadardır? Nasıl icat edilmiştir? Ayna olmadan önce insanlar kendilerini görme imkanına sahip değimliydi? Son soruyla cevaplara başlayalım. Ayna icat edilmeden önce insanlar durgun ve daha sığ göllerde, derelerde kendilerini görebiliyorlardı. Aynanın icadına sebep olan yanardağların kurumuş lavlarından da kendilerini görmüşlerdi.

Her gün baktığımız ve kadınların elinden düşmeyen aynaların nasıl icat edildiğini biliyor musunuz? Ben bilmiyordum. Bu yazı için araştırdım ve öğrendim. Bakın nasıl icat edilmiş.

“Günümüzden 4 bin yıl önce, Ortadoğu ve İtalya’nın kuzey kesimlerinde, yanardağ lavlarının parlak artıklarının cilâlanmasıyla, görüntüyü aksettiren ilk aynalar yapılmış. İnsanoğlu hem yok eder hem yapar. Yok eden şeyleri bile böyle faydalı duruma getirmesini de bilir.

Neyse, konumuza devam edelim. Gümüşleme yöntemiyle ayna elde etme tekniği ise, 14. yüzyılda Venedik’te geliştirilmiş. Venedikliler, bir cam tabakasının arka yüzeyine cıva sürerek, ayna yapmayı başarmışlar ve o tarihten sonra bu cam parçası, özellikle kadınların ellerinden düşmez olmuş.

Asıldıkları odanın içinde bulunan her şeyi yansıtan dışbükey aynalar, ilk kez 14. yüzyılda Almanya’nın Nürnberg kentinde yapılmış. Cam ustaları, üfleme yöntemiyle cam küreler oluşturduktan sonra, bunları ortadan ikiye bölüyorlarmış, sonra da iç kısımlarını ince bir cıva tabakasıyla kaplayarak dışbükey aynayı elde ediyorlarmış. Günümüzde ayna yapmak için kullanılan yöntemin temelleri ise, 1835 yılında, Alman kimyageri Justus von Liebig tarafından atıldı. Gümüş nitrat, özel bir yöntemle cama tatbik edildiğinde, içindeki gümüş cama yapışıyor ve böylece son derece net görüntü veren bir ayna elde ediliyordu.

Aynanın icadı ve yapımı konusunu anlatmayı burada bırakalım. Bizi ilgilendiren aynanın nasıl yapıldığından çok nasıl kullanıldığı…

Aynanın kullanılmadığı yer nerdeyse yok! Bütün kapalı mekan ve araçlarda ayna var. Ayna araçlarda çok önemlidir. Önden geleni görürsünüz, ama arkanızdakini göremezsiniz. Ayna işte bunu sağlayarak geliş ve gidiş yönünü birlikte görmenize yardımcı olur. Ayna takip etmeyi bilmeyen iyi sürücü olamaz. Bu sözü bir yere bağlayacağım, onun için unutmayın.  Ama şimdi kullanıldığı başka bir alandan daha söz etmek istiyorum.

Teknoloji artık kadınların karar verme süreçlerini hızlandırıyor. Kararsız kadınlar akıllı aynadan satın alacakları ruja ve kıyafetlere göre karar veriyor.. Şimdilik mağazalarda kullanılacak akıllı aynalar kararsız kadınların makyaj malzemelerini seçerken işini kolaylaştırıyor. Mağazaları ziyaret eden kadınların hızlı karar vermesi mağaza içindeki süreçleri kolaylaştırıyor. Akıllı aynalar maliyetleri dolayısıyla kozmetik firmalarının, yada büyük departman mağazaların ilgisini çekiyor. Fotoğraf makinelerinde bulunan yüz tanıma teknolojisinin bir benzerini kullanan akılı aynalar makyaj malzemelerinin kullanılmadan sonucun görülmesini sağlıyor.

            Akıllı aynaların evlere girmesi şimdilik zor, çünkü henüz oldukça yüksek fiyatlara satılıyor. Bu akıllı ayna sistemleri öncelikli olarak mağazalarda kullanılacak. Alman Metro şirketi geleceğin mağaza örnekleri arasında gösterdiği tasarımlarda akıllı aynaları kullanarak kıyafet değiştirme sürecini kısaltıyor. Elbisenin üzerindeki minik çip okutulduğu anda akıllı aynanın karşısındaki müşteri kıyafeti üstünde görüyor.

            Böylece defalarca deneyip çıkarma süreci kısalıyor. Hem küçük mağazalarda kıyafet odası  için alan harcanmıyor hemde müşterilerin karar süreleri kısalıyor. Müşteriler ürünün stok ve beden durumunu da aynadan takip edebiliyor. Mağazacılığı değiştirecek bu teknoloji yakında internet siteleri tarafından da kullanılacak. Böylece müşteri evden çıkmadan alış veriş yapabilecek. Şık tasarım ve ihtiyaç kadınların tercih nedeni. Kadınlar teknolojik cihazları şık bir aksesuar gibi taşımayı seviyor. Ancak erkekler gibi duygusal davranıp ihtiyacı olmasa da satın almıyor. Erkekler telefon ve bilgisayarı bir statü sembolü olarak görüp işlevi için kullanıyor gibi görünse de çoğu zaman gerçeği yansıtmıyor. Kadınlar teknolojik ürünlerle duygusal bağ kurmak yerine ihtiyaca göre karar veriyor. Ancak ürünlerin yetenekleri ve tasarımı arasında karar vermek gerektiğinde şıklık ön plana çıkıyor. Şimdilik taşınabilir bir şıklık olmadığı için bu aynalar sadece mağazalarda yer bulabilecek.

            Gördünüz mü aynalardaki gelişmeyi? Benim çocukluğumda erkeklerin cebinde var olan horozlu aynalardan yukarıda okuduğunuz mağaza aynalarına kadar geldik.




            Ayna yalın gerçekliktir. Hiçbir nesneyi gizlemez, son derece tarafsızdır. Yargılamaz, hüküm vermez. Her şeyi bütün çıplaklığıyla büyüleyici çerçeve içine alır. Sanat, sanatçı, yazar ve çizerler kişisel görüşleri nedeniyle ayna kadar tarafsız olmasa da gerçekleri gösterirler. Aynaya kızan masaldaki güzellik iddiasını bitiren ayna gibi sanat ve sanatçı da iktidarı uyarmak ve yönlendirmek görevine sahiptir. Tıpkı trafikteki aracın aynaları gibi. Tersi soytarılık olur değimli? Yazının bir yerinde unutmayın dediğim yere geldik. Ne demiştim: “Ayna takip etmeyi bilmeyen iyi sürücü olamaz.” Mutlaka trafikte ya kaza yapar, yada kazaya sebep olur. Başbakanımızın gazete patronlarına “köşe yazarlarına parayı siz veriyorsunuz, hükümete çatan yazarları kulağından tutun atın” demesiyle görünen o ki aynalar umurunda değil. Oysa Aynaya Kızmak olmaz!




Yazışma Adresim: www.goleaydin@hotmail.com
Bütün yazılarım...: http://hayatintatlarivehayatindusundurdukler.blogspot.com

Yayın Tarihi: 05.03.10

4 Mart 2010 Perşembe

SEVGİYLE BERABER

ÇİZGİ-YORUM COŞKUN GÖLE















            Adım hikâyeciye veya fıkracıya çıkarsa hiç şaşırmayacağım. Bazen küçük bir fıkra yada küçük bir hikâye, sayfalar dolusu yazıyla anlatılan şeyi bir çırpıda anlatmaya yettiği ve daha etkili olduğu için hikâye veya fıkralara sığınıyorum. Bu günde böyle bir hikâyeyi sizlere sunmak istiyorum. Aşağıya alıntıladığım ve benimde bildiğim bu hikâyeyi Savaş Ay Takvim Gazetesindeki köşesinde yazmış. Şarkıcı Şükran Ay’ın oğlu olan Savaş Ay kenarda köşede kalmış kesimlerin sesi olmayı seçmiş bir yazardır. Onları olduğu gibi yazar. Yıllarca onu ATV’deki televizyon programlarında izledik. Tıpkı yazıları gibi programlarını da  aynı düşüncede hazırlar ve sunardı. Sevdiğimi pek söyleyemem, fakat başarılı olduğu da bir gerçek. Bu yazısındaki sözünü ettiğim hikâye onun tarzının tamamen dışında olduğu için beni şaşırttı. Kurgusuyla hiç oynamadan, onun yazdığı biçimiyle aktarıyorum, beğeneceğinizden eminim.

***   ***   ***

            Bir kadın evinden çıktı, evinin önünde beyaz, uzun sakalları olan 3 yaşlı adam gördü. Onlara: “Sizi tanımıyorum ama aç olmalısınız. Lütfen evime buyurun ve bir şeyler yiyin.” dedi. “Kocanız evde mi?” diye sordular. “Hayır, dışarıda” dedi kadın. “O zaman giremeyiz” dediler.

            Akşamleyin kocası eve geldiğinde kadın olanları ona anlattı. Kocası: “Onlara eve geldiğimi söyle ve onları eve davet et” dedi. Kadın dışarı çıktı ve yaşlı adamları davet etti. “Biz bir eve hep beraber girmeyiz” dediler. Kadın: “eden?” dedi. Yaşlı adamlardan biri cevap verdi: “Onun adı ‘Zenginlik’tir ” dedi, arkadaşlarından birini göstererek. Ve bir diğerini göstererek: “Onun da adı ‘Başarı’dır, ve ben de ‘Sevgiyim.” Ve ekledi: “Şimdi eşinle konuşun ve hangimizi evinize davet edeceğinize karar verin” dedi.

            Kadın eve girdi ve olanları kocasana anlattı. Kocası çok sevindi; “Ne kadar harika. Zenginliği davet edelim, gelsin ve evimize zenginlikle doldursun” dedi. Kadın: “Neden başarıyı davet etmiyoruz?” diye konuştu. O sırada onları dinlemekte olan kızları: “Sevgiyi davet etsek daha iyi olmaz mı?” diye sordu. “O zaman evimiz sevgiyle dolar.” Adam: “Bence kızımızın tavsiyesine uyalım. Lütfen dışarı çık ve sevgiyi davet et. Sevgi bizim misafirimiz olsun” dedi.

            Kadın dışarı çıktı, sevgiyi seçtiklerini söyledi ve sevgiyi evlerine davet etti. Sevgi kalktı ve eve doğru yürümeye başladı. Diğer iki arkadaşı da kalktı ve onu takip ettiler. Kadın büyük bir şaşkınlıkla: “Ben sadece sevgiyi davet ettim, siz neden geliyorsunuz?” diye sordu. Yaşlı adam cevap verdi: “Eğer siz zenginlik veya başarıyı davet etmiş olsaydınız, diğer ikimiz kalacaktık. Ama siz beni (sevgiyi) davet ettiğiniz için, ben nereye gidersem, başarı ve zenginlik de benimle gelir. Her nerede sevgi varsa, başarı ve zenginlik de vardır.” Demiş.

***   ***  ***

Nasıl? Hikâye güzel mi sizcede? Öğüt veren şeyler her zaman sevimli olmaz. Herkesi öğüt sıkar. Kimse öğüt almak istemez. Onun için mi atalarımız “bir musibet, bin nasihatten yeğdir” demiştir? Başkalarının tecrübeleri bizim tecrübemiz olmadığının ne güzel ifadesidir bu söz.. peki bırakalım da herkes deneye yanıla mı öğrensin hayatı, bazı gerçekleri.. o zaman billûrlaşmış tecrübelerin yuvası okullar neden var? Bazı tecrübeler okulla öğrenilir, bazı tecrübeler öğütle.. Tabi ki öğüdün dozunu kaçırmamak şart!

Bu hikayede başka bir gerçek var. Görünür gerçeğin dışında bir gerçektir bu. Sonuç olarak “sevgi” her şeyi beraberinde getirir gerçeğini gösteren bu hikâyede sevgiyi isteyen kim ona da bakmak gerekir bence. Baba “zenginliği” misafir etmek ister. Anne “başarı”yı. Evin kızı ise evleri sevgi dolsun ister. Neden?

İnsan yaşamı boyunca çeşitli evrelerden geçerek olgunlaşır. Olgunluk; bilgi ve deneylerin toplandığı evredir. Bu evrede edinilen bilgi ve beceriyle birlikte kazanılan tecrübe maddi temeli oluşturur. Buna bakarak zenginlik sonuçtur diyebiliriz. Başarı da; geçmişte edinilen bilgi ve beceriyle, tecrübenin doğru kullanıldığı olgunluk evresine aittir. Peki olgunluk döneminden önce başarı ve zenginlik olmaz mı? Olur tabii, neden olmasın? Hiçbir kural istisnasız değildir. Bizim sürpriz dediğimiz işte bu istisnadır. Yani işin doğasında seyrekte olsa, olma ihtimalinin olduğu şeye biz ihtimal diyoruz. Bu ihtimal beklenmedik zamanda gerçekleşirse buna da sürpriz diyoruz. Bazen sürprizler her şeyin önüne geçerek yönlendirici olsa da olgunluk evresi yukarıda saydığım kazanımlarla istediği sonuçları alır. Kadın erkek ayrımı olmaksızın bu böyledir, ama bayanlar başarıya daha çok önem verir. Hikâyemizdeki anne bunun için eve başarıyı almak istemiştir.

Gençlik evresi henüz hayata hazırlanıldığı evredir. Bu dönemin insanı bilgi, beceri ve tecrübeyle donanmamış olduğu için uçma denemeleri yapan kuş gibi sık sık düşerken sığınacağı liman olarak sevgiyi görür. En saf, en temiz sevgi dışarıda değil yaşadıkları evlerindedir. Çünkü dışarısı acımasız, güvenliksiz, sevgisizdir. Amansız bir yarış vardır dışarıda. Hele bilgi ve tecrübe olmadan dışarısı kişiyi barındırmaz. Gençlik evresinde insan bu yüzden sevgiye daha çok ihtiyaç duyar.

Sevgi, başarı ve zenginliği de olmak üzere, tüm iyi şeyleri içinde taşır. Sevgiyle dünyayı kurtarabilirsiniz. Fakat sadece başarı, yada zenginlik dünyayı kurtarmaya yetmez. Hikâyemizdeki evin kızı sevgiyi seçerken belki romantik düşünerek seçmiştir. Bilmeden de olsa doğrusunu yapmıştır. Sevgiyle beraber gerisi gelir.

Yazışma Adresim: www.goleaydin@hotmail.com
Bütün yazılarım...: http://hayatintatlarivehayatindusundurdukler.blogspot.com

Yayın Tarihi: 03.03.10

BİZE BİN YILLIK KOALİSYON GEREK

ÇİZGİ-YORUM COŞKUN GÖLE

  
            Hükümetler seçim sonrasında ülke şartlarına göre hizmet etmek, iş ve çalışma şartlarına uygun şartlar oluşturmak için kurulur. Bu her parti için değişmez kuraldır. Revizyon yapabilir, ama ihtilâl asla yapamaz. Ne hikmetse ülkemizde tek başına iktidar olan parti ve liderleri her zaman gemi azıya alıp işin içinden çıkılamaz duruma getirmişlerdir. Menderes, Demirel, Özal, Erdoğan bu konuda örnek gösterebileceğimiz liderlerdir. Öncelikle parti içi emir komuta zinciriyle adlarındaki tüm demokratlıklarına rağmen demokrat olamadıkları için (burada Demirel diğerlerinden biraz ayrılır, çünkü Adalet partisinde parti içi demokrasinin göstergesi olarak delegeli önseçim sistemi vardı) bu liderler, her dediklerinin padişah buyruğu gibi kabul görmesini ve ağızlarından çıkan her dilek ve isteğin kanunlar üstünde olmasını isterler. Son zamanların deyimiyle “karizmatik”, öz Türkçeyle “büyüleyici” liderler çağını dünya epey gerilerde bıraktı. Ortadoğulu oluşumuzdan mıdır nedir, büyüleyici lider olma vasfı bizde hala hüküm sürüyor. Oysa iktidar olmak bir ekip işi olmalıdır. “Benim kurtulmam, beni kurtaracaklardan kurtulmamla mümkün olacaktır” diyen seçmen olmadığı için bir liderin ardına düşüp her seferinde hüsrana uğramamız boşuna değildir.

            Sözü şuraya getirmek istiyorum:

            İktidarın ikinci beş yılından sonra uc veren anlaşmazlıklar bir kavgaya dönme eğilimini geride bıraktı. Artık gizlisi saklısı yok, hükümet kurum ve kişiler dahil herkesle kavga etmekten hoşlanıyor. Ortalık toz duman.

            Son general gözaltılarından sonra iki akp milletvekilinin söyledikleri niyet beyanından başka nedir ki? Kahraman Maraş milletvekili Avni Doğan “bizi fişleyenleri şimdi biz fişliyoruz”, Çorum milletvekili Ahmet Aydoğmuş iktidar karşısında olanlar için “kanı bozuklar” diyerek konuyu özetlemişlerdir. Daha öncede seçim mitinglerinde “Son Osmanlı Padişahı” ve ikinci Atatürk” pankartları açılan Başbakan Recep Tayyip Erdoğan için AKP Aydın İl Başkanı İsmail Hakkı Eser’in 14 Kasım 2008’de yaptığı bir konuşmada “İkinci Peygamber gibidir” dediğini hatırlarsınız. Denizli’de eşi emekli imam olan ev kadını Fatma Durmuş’un yazdığı ‘İlahilerle Hakka Çağrı’ adlı ilahi kitabında  “Tayyip Allah yolunun bekçisidir. Tayyip’i üzmek Allah’ı üzmektir. Sevenlerini üzmek de aynıdır” demişti. Bunların sözü edildiğinde “Geçmişte edilmiş sözleri neden dikkate alıyorsunuz?” diyorlardı. Kendileri de şimdi, geçmişte, hemde gene iktidar oldukları dönemde, darbe yapacakları iddiaları üstüne bugün emekli olmuş, pijamasını giymiş generallerin peşine neden düşüyor? Bunu saklayarak emekliliklerini sağlayan Hilmi Özkök paşa Ergenekoncular kadar bu olaydan sorumlu değil mi? Yaşar Büyükanıt paşanın hiç mi dahli yok? Madem darbeler yada darbe girişimleri yargılanıyor neden 12 eylül darbesi yargılanmıyor?

            Ya AKP’li niyet beyancılarına yapıldığı gibi geçmişin söz ve hareketleri yargılanmaz, yada şimdi emekli generallere yapıldığı gibi şimdi ile geçmiş demeden yanlış olan her şey her zaman yargılanır denir.

            Herkes “Bir partinin tek başına iktidarı istikrar getirir” düşüncesindedir. Yaşananlar öyle söylemiyor ne yazık ki.. Rahmetli Adnan Menderes’in partisi Demokrat Parti, Süleyman Demirel’in partisi Adalet Parti, rahmetli Turgut Özal’ın partisi Anavatan Partisi ve Recep Tayyip Erdoğan’ın partisi Adalet ve Kalkınma partisi iktidarlarında çıkan ülke içi çekişmeler bu dediklerimi doğrulamaya yeter delillerdir.

            Bizim demokrasi anlayışımız trafiğimiz kadardır. Trafikte herkes kral, herkes en iyi araba kullandığı iddiasında. Onun için şoförler en önde yer almaya çalışırlar, onun için en hızlı giderler. Oysa sürat felaket getirir. Bu yüzden ülkemizin geleceği için artık bin yıl çok partili hükümetler kurulmalıdır. Bu zorunlu olarak bir ortak paydada buluşmayı sağlayacaktır. Kısacası bize bin yıllık koalisyon gerek.




Yazışma Adresim: www.goleaydin@hotmail.com
Bütün yazılarım...: http://hayatintatlarivehayatindusundurdukler.blogspot.com

Yayın Tarihi: 01.03.10


ŞAİRLERİN ŞİİRLERİYLE SÖYLEDİĞİ 33






            Cemre düştü ve havada bahar cümbüşü var. Artık kokuları ve sesleriyle cümbür cemaat evrenimizi doldurur bu cümbüş, ne güzel. Bu güzelliği şimdiden içimde duymak ve bu duygularla sizlerle tekrar şiirlerimle birlikte olmakta ne güzel. Merhaba sevgili okurlar.

            Eskiler okur yerine kari derlermiş, kıraat etmekten gelen bir fiil olarak. Kırat; okumak, kari; okuyucu demekmiş.

            O eski dili duymakta çok hoş geliyor kulağıma. 1989 yılında Cerrahpaşa’da bir buçuk yıl önce böbreğimdeki taşı aldırmak üzere ameliyat olduktan sonra bu kez çürüyen böbreğimi aldırmak için yatarken, eski bir öğretmen emeklisi, 80 yaşında dinç bir İstanbul beyefendisiyle tanışmıştım. Okumaktan gelen alışkanlıkla eski dil Türkçeyi anlıyordum. Fakat ben o lezzette şivesini yakalayarak konuşamıyordum. Konuştuğum dil daha güncel bir dildi. O beyefendi yaşıyorsa (100 yaşını geçmiş olurdu o zaman) Allah sağlığını versin, ölmüşse rahmet etsin beni mest etmişti. Eski romanlardan yapılan dizilerde bu yüzden güncellemelere karşı çıkıyorum. Dil bir dönemin en önemli izidir. Bu yok edildiğinde o dizi dönemi yansıtmış olamaz.

            Bu kadar söz yeter. Şiire sıra gelmedi mi derseniz haklısınız. İlk beş şiiri geçen hafta sözünü ettiğim Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun “Yaban”  adlı romandan yaptığım intihallerle yazdım. 


…………

Boynu bükük ve hep sırıtan çocuk
Derler ki ara sıra ağladığıda olurmuş
Masalından kaçmış keloğlandır
İtaatli kılıbık, biraz korkak
Çokça geveze, azıcık filozoftur
Ruhu dipsiz bir kuyu
Huyu pekte edepsiz değildir hani
Göreni şaşırtır hatta
Yolculuklardan sabır kazanmış
Kurtla kuşla yarenliğinden sadelik
Oynadığı her oyun bir perdelik
İnsanlardan kaçar
Her hayvana kucak açar
Tabiat onun tek gerçek dostu
Bütün sevgisizliklerini kustu
Has sevgiler ona kaldı
Kimse anlamadı, girmediler masala
Sırıtmasını deliliğine verdiler
Oysa iç dinginliğinden rahattı,
Sevgisi ışıldardı yüzünde
Sırıtması bundandı
Has sevgiler ona kaldı

Aydın Göle
17.03.2002

***   ***   ***

Hıçkıra hıçkıra ağlayacaktı utanmasa
Yuttu büyük bir lokma gibi hıçkırıklarını
Biraz sarsıldı duvar arandı dayanacak
Kırpışık gözleri buğulu, takıldı tavana
Kurt gibi
avazı çıktığı kadar uluyacaktı utanmasa
Bu yüzden sessiz döktü göz yaşlarını

Aydın Göle
17.03.2002

***   ***   ***

Akar durur bu nehir
Ciğerimden akar gibi
Bir cerahat gibi ılık
Buradan kuşlar gitti
Şimdi gökyüzü bomboş
Katlanılır şey midir ayrılık
İlk zamanlar günleri unutuyordum
Aylar karışıyor birbirine şimdi
Yalnız mevsimleri duyuyorum etimde
Bir gün yaşımı da unutacağım
Seslenseler adımı, bakmayacağımı
Geçmişimi belki hiç hatırlamayacağım
Seni hissetmekten kurtulamayacağım

Aydın Göle
17.03.2002

***   ***   ***

Nasıl sevişir kuşlar
Kediler, köpekler, atlar
Nasıl koklaşır bilirim
Sen nasıl seversin bilmem
Göz göze geldiğinde sevgilinle
Masum bir bebek mi durur kirpiklerinde
Yoksa gözbebeklerinde
bin şimşek mi var
El ele tutuşup dudak dudağa gelince
Nasıl okşarsın bilmiyorum
Kalbin süt kabı gibimi taşar
Tahrip gücü yüksek
roket gibi kıtalar mı aşar
Ağzından dökülen sözler sesler
Kaç manaya gelir bilmiyorum

Aydın Göle
19.03.2002

***   ***   ***

Kırk yaşında adam maskesi
Küçük bedenlerinde büyük öfkeler
Bomboş yüzüyle korkutur herkesi
Adam gibi yürür kederli cüceler

Aydın Göle
19.03.2002

***  ***   ***

Kimseyi görmek istemiyorum kimseyi
Bir loş kuytuda, bir başıma kalıyorum
Kalabalıklar boğuyor beni
Billur mavisi yalnızlığıma koşuyorum
Çünkü orda sen varsın
Billur mavisi yalnızlığım
Masmavi körfezim

Aydın Göle
19.03.2002

***   ***   ***

Beni kim anlar
Kimler derdime deva bulur
Anlatsam kim dinler ona sevdamı
Gurbet gibi bir sevda
Hangi hemşire
Hangi kardeş
Kimler deva bulur derdime
Benimki sevda
Hey toprak ana, ne katısın
Benim acılarıma çok yabancısın

Aydın Göle
20.03.2002

***   ***   ***

            Şimdi okuyacağınız şiiri 1999 büyük deprem sonrasında evimiz için yazdım. Evimiz üstümüze yıkılmamış, fakat oturulmaz duruma gelmişti. Bir gün bir arka sokaktaki geçici olarak oturduğumuz amcamızın evinden harabe durumdaki evimize gelmiş, yeni evimiz yapılmaya başlanmadan önce vedalaşmıştım.

…………

Duvarlarından bütün resimleri
Pencerelerinden tül perdeleri
İnsafsızca, zalimce aldım affet!..
Kel duvarlarında çok çivi kaldı
Ne çok canını yakmışım meğer
Bir çivide dedemin resmi
Bir çivide saat
Bir çivide tablo vardı
Her çivi geçmişe açılan kapıydılar
Hüzün buğusu çıkıyor kapılarından
Ben artık gidiyorum hoşça kal
Teşekkür ederim
Gün oldu fırtınalardan
Gün oldu yağmurdan, kardan
Korudun beni teşekkür ederim
Sıcak yaz günleri nefes aldığım yerdin
Ayazda bağrında ısıtır,
karanlıkta beni gizlerdin
Ben artık gidiyorum hoşça kal
Son kez bakayım durda
Soramazsın biliyorum, ama sorda 
Neler anlatırım senle paylaştığım
Hatırlıyor, gülüyor, üzülüyorum
Hoşça kal mabedim ben gidiyorum

Aydın Göle
20.03.2002

***   ***   ***

            Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun “Yaban” adlı romanından intihallerle yazdığım iki şiiri daha sizlere sunuyorum. 

Sakalı vardı
Heybetliydi bu yüzden
Sanki kainat dardı
Nerden gelmişti bu gezegene
Uzak yerlerin hikâyelerini anlatırdı
Her şafak söktüğünde, güneş batana dek
Bir berber yanlışlıkla birgün
Kırptı sakallarını
Gitti yarısı heybetinin
Mahalle ona çoktu artık
Hikâyelerini dinleyende yoktu artık
Kala kala kaldı mahallenin delisine

Aydın Göle
21.03.2002

***   ***   ***

Beyaz, bembeyazdı dişleri
Karanlıkta ağzına üşüşmüş yıldızdılar
Bir körpe söğüt dalıydı vücudu
Dalları bir dereden eğilmiş su içer
Toprak anada kökleri
Her dalında yaprakları vardı
Yapraklarında ben vardım
Ben kim miyim
Ben ona sevdalı meraklı tırtıl
Her ayağımda ona atan bin yürek var   
Yolculuğum yüreğine doğru onun
Bin yıl sürsede

Aydın Göle
21.03.2002

***   ***   ***

            Bu haftanın son şiiriyle sizlerden ayrılıyorum. Gelecek Pazar buluşmak dileğiyle.. her şey gönlünüzce olsun.

Bu akşam gökten ceza yağacak
Nuh tufanı kokuyor karanlık
Mükâfat belirtisi hiç yok
Lanetlendik mi biz, günahımız ne
Af kapıları kapandı mı yüzümüze Allahım 

Aydın Göle
21.03.2002



Yazışma Adresim: www.goleaydin@hotmail.com


Yayın Tarihi: 28.02.10

27 Şubat 2010 Cumartesi

VE KAVGA BÖYLE BAŞLADI FIKRALARI

ÇİZGİ-YORUM COŞKUN GÖLE


  
Bugünkü yazıyı Karsan Soğutmanın sahibi, ocak ayında Avustralya’ya yerleşen Rahmi Oskay arkadaşımın yolladığı fıkralara ayırdım. 24 yıl önce kendisinin kurduğu ve elektro bağlama çaldığı Gurup Hoş Sada’da Necat (soyadını unuttum) davul, Ergun Yılgın vurmalı çalgılar, Recai Şenyurt ritim gitar çalıyorlardı, bende bas-klavye çaldım. Solistimiz Birol Adıyaman’dı. O dönemler için Orhan Gencebay’ın plak kayıtları hariç, sadece Sakarya’da değil Türkiye’de bile ilktik. Bas, ritim gitar org ve bateri eşliğinde kimse elektro bağlama çalmıyordu. Biz ilk pop arabesk denen tarzı çıkarmıştık. Baterist Necat, gitarist Recai, ve ben çok sesli müziğin takipçisiydik. Elektro bağlamada Rahmi ve solist Birol Adıyaman çok harikaydılar. 1986-1987 yıllarında 2 yıl beraberce müzik yapmak mutluluğunu yaşadım. Daha sonra onlar iş hayatına atılıp müziği bıraktılar. Benim ise müzik tek işim oldu.   

* * *


Ve kavga böyle başladı...

Cumartesi sabahı, sakin sakin giyindim, kahvaltımı ettim,  köpeği kapıp sessizce garaja geçtim.. Kayığı arabanın üzerine atıp, şelaleye doğru yola çıktıydım ki, baktım fırtına çıktı çıkacak..., garaja geri döndüm, radyoyu açtım, hava durumu, havanın gün boyu böyle gideceğini söylüyor.... Eve geri döndüm, yavaşça soyunup, yatağa süzüldüm.. Uyumakta olan karımın vücuduna arkadan sarılıp, arzu dolu, kulağına fısıldadım,

“Dışarıda hava berbat”...
10 yıllık sevgili karım mırıldandı:
            “Salak kocam bu havada balığa gitti, inanabiliyor musun?”

Ve kavga böyle başladı...


* * *

Bir adamla bir kadın, bebekler gibi uyumakta. Sabahın üçünde, birden dışarıdan bir gürültü geldi. Kadın, panik içinde yataktan fırlayıp adama doğru bağırdı:
  
“Aman Tanrım! Bu kocam galiba!”

Adam da yataktan fırladı, korku içinde ve çıplak, kendini camdan attı, yere yapıştı. Dikenli çalının arasından koşabildiğince hızlı arabasına koştu. Birden aydı, geri dönüp yatak odasına girdi ve karısına :

“Deliii !!! Senin kocan benim!!!” diye bağırdı.

“Yok yaa ne kaçtın öyleyse?”

Ve kavga böyle başladı.......

* * *

Kadın çıplak, yatak odasındaki aynadan kendine baktı. Gördüğünden pek memnun kalmamıştı ki, kocasına dönüp;

“Korkunç görünüyorum; yaşlı, şişman ve çirkinim!!” dedi ve devam etti:

“Hadi bana biraz iltifat et, buna ihtiyacım var!!.”

Kocanın cevabı:  “Gözlerin iyi görüyormuş!!.”

Ve kavga başladı......

* * *

Karımı restorana götürdüydüm.... Garson, her nasılsa, önce benim siparişimi aldı.

“Ben ızgara bonfile alacağım, az orta pişmiş lütfen.”
“Deli danadan korkmaz mısınız?” dedi.
“Cık, dedim o kendi siparişini kendi verir!.”

Ve kavga böyle başladı...

* * *

Mezunlar yemeğinde karımla masadayız. Yandaki masada, sarhoş, elindeki kadehi çevirip duran kadına bakakalmışım.
Karım sordu:
“Onu tanıyor musun?”
“Evet,” dedim, “Eski flörtüm. Duydum ki yıllar önce ayrıldığımızda içmeye başlamış, o zamandan beri kendisini ayık gören yokmuş”

“Hadi canım!” dedi karım, “amma uzun kutlamış!!”

Ve kavga böyle başladı...

* * *

Oturmuş TV de kanallar arası zaplarken, yanıma oturan karım sordu:

“Ne varmış bakiim TV'de?”
“Toz.” dedim,

Ve kavga böyle başladı...

* * *

Karım, yaklaşmakta olan yıldönümümüz için çaktırmadan ayak yapıyordu ..

“Üç saniyede hızla 0 dan, 100’e çıkabilen bir nesne istiyorum” dedi.
Bir baskül aldım ona!.

İşte kavga böyle başladı...

* * *

Kavga etmeye ne çok nedenimiz var! Şu sıralar ülkemiz kaynayan kazan gibi. Siyasi kavgalara ekonomik sıkıntıları koyarsanız intiharların sebebini anlarsınız. İktidarlar bu yapıyı düzelteceğine ikbal peşinde olanlara hizmet etmekten ve ihtilal yapmaktan başka bir şey düşünmüyorlar. Bu fıkralarla niyetim olan biteni unutturmak değil, kavga sebeplerinin nasıl kolay sebepler olduğunu göstermek.. birazda gülümseyerek olaylara böyle bakar mısınız?

Yazışma Adresim: www.goleaydin@hotmail.com

Yayın Tarihi: 26.02.2010



24 Şubat 2010 Çarşamba

ENGELLİ DERNEKLERİ HAKKINDA BİR YORUM VE BİR DUYURU


         Sevgili okurlar Başkan Yardımcısı göreviyle Yönetim Kurulu üyesi olduğum dernek yönetimimiz TSD Sakarya Şubesine Kayyum olarak atandı. Önümüzdeki bir ay içinde Olağanüstü Genel Kurul Toplantısıyla yeni seçimleri yapmak şimdiki tek amacımız. Eğer seçim sonucu üyelerimiz bizim görevde kalmamızı isterlerse engelli camiasındaki bu dağınıklığı sonlandırmak, bütün engellileri bir çatı altında toplamak istiyoruz.   

         Adapazarı’nda nerdeyse iki mahallede bir sakatlar derneği var. Şimdi bu derneklerin sayısı 28’dir. Bir ara dernekler, 33 dernekle rekor sayıya ulaşmıştı.  Çeşitli adları taşısalar da aynı engelli gurubunu temsil ediyorlar. Burada federasyon adıyla açılan derneklerin kendinden menkul Federasyonluklarını meşru göstermek amacıyla açtıkları alt şubeler piyon derneklerdir. Kentimizdeki Federasyon ve Piyon derneklerin Başkanları genellikle bayanlardır. Bu güzel bayanlar güzellik egolarını cemiyetçilik sosuyla tatlandırarak doyuruyorlar. Her toplantıda boy attıklarını ve güzelliklerinden kimseyi mahrum etmeme yarışında olduklarını görürsünüz.

         Uzun zamandır perişan görünüm içindeki aynı amaçlı derneklerin mutlaka bir çatı altında olmaları gerekir. Bu haliyle her dernek yılda bir etkinlik yapsa bile kamuoyunun bıkmasına ve engellilere karşı duyarlılığının örselenmesine sebep olmaktadır. Sadece tören takip eden yönetici tipini görmekten kamuoyu bıktı. Üyeler kendisine sahip çıkacak yöneticiler arıyor. Yöneticilerin güzel bayanları ve şık beyleri bunu unutalı çok oldu.

         Bu şekilde rahatsız edici bir dil seçtiğim için okurlarımdan özür diliyorum. Engelli camiasının bir üyesi olarak içinde bulunduğumuz çok başlılıktan utanıyorum. Bunu başkanların görmesini istediğim için bu rahatsız edici dili seçmek zorunda kalıyorum. Tekrar tekrar özür diliyorum.

         Aşağıda TSD Sakarya Şubesinin benimde içinde olduğum Kayyum Heyetinin kaleme aldığım basın bildirisini bu görüşlerle okumanızı rica ederim.




Yazışma Adresim: www.goleaydin@hotmail.com




*****************************************************


TSD Sakarya Şubesi Kayyumu Basın Bildirisi.


         12 Şubat 2010 Cuma günü TSD Federasyon Başkanı Sayın Şükrü Boyraz  tarafından TSD Sakarya Şubesindeki görevlerinden alınan Sayın Mehmet Tüysüz ve Yönetim Kurulunun yerine Sadettin Yılmaz Başkanlığında Aydın Göle ve Sibel Özkal’dan oluşan üç kişilik gurupla Kayyum olarak atandık.

         Öncelikle şunu belirtmek isteriz:12 senelik dernek çalışmamızın olduğunu kamuoyu gayet iyi bilir. Temsil kabiliyetimiz olup olmadığını kamuoyunun takdirlerine bırakıyoruz. Eğer temsil kabiliyetimiz konusunda TSD içinden olmayışımız sebep olarak gösterilecek olursa, bizi bir seçime hazırlamak üzere bu göreve atayan TSD Federasyon Başkanı Sayın Şükrü Boyraz’a haksızlık yapılmış olacağını belirtmek isteriz. Bu konuda herkese böyle düşünerek TSD’nin manevi şahsiyetine zarar getirmemesini önemle duyururuz. “Temsil Kabiliyeti”ne sahip olmasaydık bizi seçerler miydi? Şunu herkes bilsin ki hiçbir makam kalıcı değildir. Dernekler kimsenin tapulu malı olmadığı gibi, kimse ben yaptım oldu tavrında olma hakkına da sahip değildir.
“Bu seçim engelliler için ya var oluş, ya da yok oluş seçimi olacaktır. Temsil kabiliyeti olmayanların bu işin içinde olmalarının önünü kapatmak, ancak katılımcı çoğunlukla olacaktır. Engelliler olarak davamıza sahip çıkmamız ve dernek çalışmalarında etkin rol almamız gerekmektedir” deniliyor. Biz işte tamda sözünü ettikleri sebepler yüzünden bu göreve getirildik. Biz engelli bireyler olarak TSD Sakarya Şubesinin yok oluş sebebi olamayacak bilince sahibiz. Kaldı ki bize verilen görevi reddederek birer üyesi olduğumuz engelli camiasını yüzüstü bırakamazdık. Bu camianın birlik ve bütünlüğünü sağlamak ve sağlıklı bir seçime gitmek görevimiz olacaktır. Seçimlerde herkes aday olmak ve seçilmek hakkına sahiptir.

         Bu konuda yapılacak basın bildirileri engelli camiasını üzer bu unutulmasın. Amaç kişisel olmamalı, üyesi olduğumuz engelli camiasının itibarı her zaman ön planda tutulmalıdır.

                                           Saygılarımızla!.....

                                       TSD Sakarya Şubesi
                                          Kayyum Heyeti
                                            17.02.2010


***   **   ***   **   ***

Yayın Tarihi: 24.02.10

YORGUN MAYIS KISRAKLARI


Son günlerde büyük boyutlu bir kitap elimden düşmüyor. Kitabı okumaya başladığımda öyle rahat okuyamayacağımı fark ettim. 565 sayfa ve büyük boyutlu oluşu elde tutmayı zorlaştırıyor. Birde bir sayfası iki sayfa kadar olduğu için sayfalar ağır ilerliyor. Sözün kısası oldukça hacimli bir kitap.

Ben bir kitabın ilk yüz sayfasını sürüklenerek okurum. Sonradan kitaba ısınır ve sonunu nasıl getirdiğime şaşarım. Bu kitapta öyle oldu. Bu satırları yazdığımda kitabın son 60 sayfası kalmıştı.

Kitabın adını yazının başlığına koydum. Kitabın adı sanki bir şiirin bir mısrası gibi, o kadar güzel ve o kadar çekici. Yazarı Anaptan milletvekili seçilmiş olan Yılmaz Karakoyunlu.

Kitabın tanıtımını yapan yazılardan birkaç alıntıyı sizlere sunayım.

"Adnan Bey'in sesinde gençliğinin hayıflanmış hatıralarına dönmek isteyen arzulu özleyiş vardı. Bahar sabahlarında kısrakları ovaya salan kâhyanın cakalı yürüyüşünü hep hayranlıkla hissetmiş, bu kısrakların sırtında sınırsızlığın hazzını duymak istemişti. Beyaz kısrağın taze bir kız gibi ovada salındığını gözlerinin önüne getirdi. Bu kısrağın gözlerinde mor bakışlı şafakların billûr kâselerini gördüğünü söylerdi. 

            Kısrakların zorla ahırlara konuluşunu hala içime sindirebilmiş değilim. Hürriyete susamış yelelerin nasıl savrulduğu gözlerimin önünden hiç gitmedi. Hürriyet tutkunluğumun ilk heyecanını o ovalarda şahlanan yorgun mayısın kısraklarından almıştım." 

            Yılmaz Karakoyunlu Yorgun Mayıs Kısrakları'nda Cumhuriyet'in kuruluş yıllarından 1960'a kadar uzanan bir dönemi romanlaştırmış. Olaylar gerçek... Karakayonlu'nun kıvrak anlatımıyla kaleme aldığı hüzünler, acılar, sevinçler de gerçek... Ya aşklar, aşklar da gerçek... Nazım Hikmet'in, Yahya Kemal'in, Adnan Menderes'in aşkları... Ve gerçek olan iki şey daha var: mahpusluklar ve idamlar...

            Başka bir tanıtımda kitap ve yazardan şöyle söz ediliyordu.


            Yılmaz Karakoyunlu’nun bu son romanını koyu bir hüznün lezzetiyle okuyacaksınız. Karakoyunlu, bu defa Cumhuriyet’in kuruluş yıllarına ve o yılların önemli kişilerinin hayatlarına ışık tutuyor. Her gün can alan verem hastalığının, bitimsiz savaşların, yoksulluk ve yoksunluğun dehşetini içimize salarken, Çakırbeyli Adnan’ın, Üsküplü Yahya Kemal’in, Selanikli Celile ile oğlu Nâzım’ın, Berin’in, Ayhan’ın, Piraye’nin öykülerini olanca açıklığıyla dile getiriyor. Özel yaşamların henüz kamuya mal olmadığı zamanların siyasetle sarmalanmış büyük aşklarıyla gözlerimizi kamaştırıyor. 
Bütün insanî zaaflarıyla "Gazi Hazretleri"ni, "başvekil"i, "cumhurbaşkanı"nı
anlatırken onların nezdinde genç Cumhuriyet’in geniş bir panoramasını da çiziyor. Bugün hâlâ tartışılan “o yıllar”ın en önemli şahsiyetlerini o çok özel koşullarında değerlendiriyor. "Yorgun Mayıs Kısrakları"nın her bölümüne genç şair Nâzım Hikmet ile üstat Yahya Kemal’in şiirleri eşlik ediyor; Çakırbeyli Çiftliği’nin özgürlük simgesi yorgun mayıs atları, kızıla boyalı bir fonda, dörtnala mahşere koşuyor.     

Bu kitap sadece aşk ve macera kitabı değildir. Demokrasi tarihimiz içinde önemli bir yer tutan 1950-1960 yılları arasında iktidar olan bir siyaset ve siyasetçinin tarihide vardır. Demokrasi mücadelesi tarihimizi Demokrat Partisinin 14 Mayıs 1950 yılında iktidar olmasıyla başlatırlar. Oysa bizde çok partili hayat meşrutiyetle başlamıştır. O tarihten bu yana demokrasi mücadelesi bir iktidar olma mücadelesine, tek adamlığa yönelmiş, bu yüzden demokrasimiz her dönemde yara almıştır. Geçmişten günümüze kadar uzanan çizgide pek büyük bir fark yoktur. Ne yazık ki halkta da kurtarıcı olarak tek lider arama arayışı değişmemiştir.

Kitapta sözü edilen aşklar başka bir yazının konusu olabilecek kadar yer tutar. Şu kadarını belirteyim. Rahmetli Menderes sevincini de kederini de yaşadığı aşklarla unutmaya çalışmış. Bu arada Devlet Operasının ünlü Sopranosu Ayhan Aydan’ı, Çok Sesli Çağdaş Türk Müziğinin önemli bestecisi eşi Hasan Ferit Alnar’dan, kız babasından kızını ister gibi istemesi bana çok itici geldi.

Romanın sözü edilecek çok konusu var. Burada hepsine yer vermem sayfanın boyutlarını aşar. Mutlaka incelenmesi gereken bir kitap. Bu romanı keyifle okursunuz inanın. Siyasi  ve edebi dünyamızın çok önemli kişilerinin çok yerinde belirlemelerine tanık olacaksınız.  




Yazışma Adresim: www.goleaydin@hotmail.com

Yayın Tarihi: 22.02.10