14 Ekim 2010 Perşembe

APTAL KUTUSU TV AKILLI KUTU OLACAK MI

ÇİZGİ-YORUM COŞKUN GÖLE


Konuşulan Türkçeden tutunda, yayınlanan film ve dizilerdeki içeriğe kadar televizyonları, namı diğer “aptal kutsunu” sürekli eleştiriyorum. Basın yayın kuruluşlarının en az eğitim kurumları kadar önemli olduğuna inanıyorum. Etkilerini çok kısa zamanda görüyoruz, sorarım size, nasıl inanmayayım? Yabancı filmlere yapılan Türkçe çeviri seslendirmeleri gençler arasında İngilizce fiil çekimli ve İngilizce’ye özgü ses vurgulu Türkçe konuşma en küçük kentlerde, hatta köylerde bile böyle yaygınlaşmadı mı? Artık argomuz bile Türkçe değil. İşin Burasında gelişmiş ülkelerin açık pazarı oluşumuzu görmemek körlük olur. Ne almıyoruz ki onlardan? Adamlar ürünlerinin alışkanlık yapıp sürekli ve daha çok kullanılması için kültürlerini de sattıkları ürünün içinde veriyorlar, yada sinema ve televizyon yoluyla beyinlere şırıngalıyorlar.

Sözünü ettiğim işin bir boyutu. Birde yerli programlarla bir kitlenin, bir gurubun görüşleri dayatılıyor. Kimi zaman iktidarlarında bunda parmağı olabiliyor.

Son zamanlarda televizyon dizilerini izlediniz mi? İzledinizse neleri fark ettiniz? Geçen yıllarda olduğu gibi dizilerin konusu kırsal yörelerde geçmiyor. Diziler kenti keşfetti. Artık bundan sonra kent insanının sorunlarını izleyeceğiz sanırım. Türkiye hızla kentlileşirken köylülüğün, ağalığın kutsallaştırılması yapılamazdı zaten. Dikkat edin ağalığın dedim. Ağalık, yani toprak ağalığı doğuya (hadi açık söyleyelim, köylüleşememiş Kürtlere) ait, gelenekçi, tutucu bir düzendir. Gelenekçiliğe övgü dizilerle, kumaya razı genç kızlar yetişti. Buradan nereye gider? Özgürlüğünden kaçan kadınlara mı? Üretim dışı tutulan, bireyleşemeyen insanlara mı?

Televizyonlardan bu konuları içeren ne diziler geçti…

Seymen Ağa, Samur Ağa, Ömer Ağa, Boran Ağa, Son Ağa, Sıla, Berivan, Asi, Asmalı Konak, Kırık Ayna, Kınalı Kar, Beyaz Gelincik, Zerda.

Bu dizilerle ağaları beyleri, aşireti, kanayan yaraya parmak basıyoruz diyerek, ilkelliğin abidesi “töreyi” Türk insanına dayattılar. Aşiret ağaları, beyleri bu dizilerde adalet dağıtan holywood yakışıklısı olarak gösterildi. Yakışıklı ağaların köleleri (köylüleri) çalışıp ağalarının ceplerini doldururlarken onlar gıcır gıcır otomobillerle, gencecik kızlarla yaşıyorlardı. Gençler bunlara özenip kartal kanat yürür, Hepsi keskin bakışlı ağır ağabeylik oynar oldular.

Bir başka konu da vatandaşı devletten koparma harekâtıdır. Bu yolla özelde bir çok kurum, genelde devlet vatandaşın gözünden düşürülmek istendi.

Kod Adı, Hatırla Sevgili, Sağır Oda, Hacı

Bu dizi filmler çeşitli televizyonlarda yer buldular. İçlerinde en uzun soluklu olanı “Kurtlar Vadisi’dir.” Bu diziyle birlikte derin devlet, siyaset ve mafya ilişkilerinin anlatıldığı “Kod Adı” dizisinde beni en şaşırtan şey senaristlerin aldığı bilgilerdir. Bu senaristler bu bilgileri nerden alıyor ve bu ilişkileri nerden biliyorlar? Bunlar önceleri istihbaratçı mıydılar? Çünkü geçmişi bilmekle kalmıyor geleceği de haber veriyorlardı. İstihbaratçı olmadıkları muhakkak canım, yoksa bunları yayınlayamazlardı.

Bu yıl televizyonlara bir şeyler oldu galiba. Yıllarca yaptıkları hatadan bu yıl vazgeçtiler. Televizyonlar bu tip filmleri toptan kaldırdılar.

Senaryoların neredeyse yüzde 95’i kentte geçiyor artık...

Arka Sokaklar, Behzat Ç., Ezel, Kanıt gibi polisiye diziler,

Türk Malı, Papatyam, Geniş Aile, Akasya Durağı gibi komedi dizileri,

Kavak Yelleri, Küçük Kadınlar, Arka Sıradakiler gibi gençlik dizileri,

Yaprak Dökümü, Hanımın Çiftliği gibi klasik diziler,

Öyle Bir Geçer Zaman ki, Fatmagül’ün Suçu Ne, Bitmeyen Şarkı gibi dram içerikli aile dizileri

En az bundan önce yayınlanan diziler kadar bağımlılık yaratıyor.

Tartışmasız usta Gani Müjde’nin yazdığı Deli Saraylı, (yabancı olsalar önde gelen dünya televizyon ödüllerini alacaklarına inandığım) Perran Kutman ve Çetin Tekindor’un müthiş oyunlarıyla hem güldürüyor, hem yurtseverlik aşılıyor.

Sırada ülkesini ve cumhuriyetini demokrasiyle birlikte savunan tartışma programları olmalı. Şimdiye kadar bağırış çağırışla seviyesiz kişilerin yüzünden sinirlerimizin altüst olduğu tartışmalar izledik. İyice ölçüyü kaçıran müdavimlerden vazgeçen tartışmalarla uzman ve kültürlü tartışmacılarla bozulan kişiliklerimizi tamir edebiliriz umarım.

Aptal kutusu böyle böyle akıllı kutusu olacak sanırım.

Yazışma Adresim: www.goleaydin@hotmail.com

Bütün yazılarım...: http://hayatintatlarivehayatindusundurdukler.blogspot.com


Yayın Tarihi: 13.10.10


BU ÜÇ KONUYU BİRLEŞTİRİP YORUMU SİZ YAPIN


ÇİZGİ-YORUM COŞKUN GÖLE


Elimden geldiğince eğitim konusuna da yazılarımda değiniyorum farkındaysanız. En son yazımda yüksek öğrenim görenlerinde işsiz kaldığını belirtmiştim. Hatta verdiğim iki örnekle gördükleri yüksek öğrenim dalından çok farklı işlerde çalışıp ilerlemek zorunda kalanlardan söz etmiştim. Bunlardan biri biraderim, biri de arkadaşımın oğluydu. Bu neyin göstergesidir? Bu bence eğitimdeki planlama düzensizliğinin göstergesidir. Devlet hangi sektöre ne kadar eleman yetiştirmek gerektiğini hiç bilmiyor olabilir mi? Bunu düşünebiliyor musunuz? Büyük ölçekte mutlaka nereye, ne nitelikte ve ne kadar sayıda eğitilmiş insana ihtiyaç olduğunu devlet biliyor. Peki o zaman yaşanan bu duruma ne denir?

Artan nüfusun oranında istihdam artmadığı için devlette çaresiz durumdadır. Hele hele ekonomik hayattan çekilince buna çözüm getirme yeteneğini de kaybetmiştir. Ortada tek bir çare vardır. O da çığ gibi gelen genç nesli umut tacirliğiyle bir şekilde oyalamaktır. Sadece devlet oyalasa iyi, özel sektörde gençleri dershaneler yoluyla oyalıyorlar. Aslına bakarsanız içlerinden çok azı hedefe ulaşmakta. Bunun için her ilde üniversiteler açıldı, açılıyor ve daha da açılacaktır. Her ilde bundan sonra büyük illerdeki gibi birkaç üniversite olursa şaşmayalım. Çünkü genç nüfusu oyalamanın başka yolu yoktur. Tabi sorunu kökünden çözmeye niyeti olan iktidarlar gelmediği sürece bu böyle sürecektir.

Ben 1968 yılında ilk okul 5’ten bitirme sınavıyla mezun oldum. O yıllarda lise mezunu olan direk yedek subay olarak askerlik yapmaktaydı. Yeri geldikçe her yerde belirtiyorum, o dönemde okuma yazma oranı düşüktü (bu yüzden liseliler yedek subay oluyordu tabi), ama verilen eğitim bugünküyle kıyaslanmayacak kadar kaliteliydi. O dönemde ilk okuldan lise öğretmenlerine kadar bütün eğitim kadrosu idealist insanlardı. Tek dertleri gelecekteki ülkemiz insanını iyi eğitmekti. Ücretleri başka iş yapmalarını gerektirmiyordu. Hatta gazete kitap ve dergi alabilecek ekonomik güce sahiptiler. Çoğunun mutlaka öğrencilerini özendirecek bir yeteneği vardı. Güzel sanatlara karşı eğilimliydiler. Kimi bir enstrüman çalıyordu, kimi resim yapıyordu, kimi el becerileriyle hünerlerini ortaya koyuyordu.

12 mart sonrasında eğitimin yapısını bozacak af dönemlerinin ardından sınıfta kalmama dönemi başladı. 1980’lerin ortasında öğretmenlerin maaşları geçinmek için yetmemeye başladı, önceleri kaçak olarak, daha sonra açıkça ek işlerde çalışmaya başladılar. İçlerinde taksi şoförlüğü yada taksicilik yapanlarını bilirim. Açılan dershanelerde eğitimin köküne kibrit suyu ekti. Çünkü artık devlet okullarında temel dersler geçiştirilmeye başlanmış, üniversiteye girebilmek için o dersler dershanelerde (bilen ve çalışkan öğrencilere daha çok eğilerek, tembellerinin de sadece parasını almayı düşünerek) öğretilir olmuştu. Ne yazık ki ortaya yarış tayları çıkmıştı. Öğrenciler sınavlarda dereceye girmeye çalışan yarış taylarıydı artık.

Böyle bir durumda hangi eğitim kalitesinden söz edilebilir?

Başka bir konuya geçelim.

Bugünlerde gazetelerde bir haber dikkatimi çekmişti. Haber gazetelerden televizyonlara da taşındı. Tarihi mirasımız olan kültürel varlıklarımızı Kültür Bakanlığı Milli Savunma Bakanlığından istemiş. Bunu duyunca kocaman bir “hayda” çektim. Yahu bunlar ilgili Bakanlıkta neden değil? Oraları Milli Savunma Bakanlığına kim verdi? Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay kültür varlıklarımızı Milli Savunma Bakanı Vecdi Gönülden istemiş ve kendisinden söz almış. Verilen söz tutulmayınca habercilere şikayetle milli saraylarımızın battaniye ve ayakkabı deposu olarak kullanıldığını söylemiş. Vecdi Gönül’de bu şikayete alınmış.

Birde şu habere bakın:

“2010 yılı Fizik dalında Nobel ödülü, grafen ismi verilen iki boyutlu bir karbon bileşiğinin labaratuar ortamında üretilmesinde ve özelliklerinin incelenmesinde gösterdikleri çabalardan ötürü Manchester Üniversitesi’nden iki profesöre, Andre Geim ve Konstantin Novoselov’a, verildi.

İkilinin üzerinde çalıştıkları grafen, atom kalınlığında olduğu için iki boyutlu olarak tanımlanan, karbon atomlarının altıgen bağlantılarla bir düzlemde yan yana geldiği bileşik olarak tanımlanıyor. Fiziksel açıdan bilinen en sağlam madde olarak tanımlanan grafen, bu özelliğine elektrik iletkenliğinin yüksek olması da eklendiğinde, önümüzdeki yıllarda süper iletkenler başta olmak üzere birçok başlıkta bilim ve teknoloji dünyasını etkileyecek bir buluş olarak kabul ediliyor. Nitekim kendisine ve meslektaşına Nobel Ödülünü kazandıran grafen hakkında Andre Geim, ‘Plastik hayatımızda ne değiştirdiyse grafen de aynı potansiyele sahip’ açıklamasını yapıyor.”

Benim ne anlattığımı mı soruyorsunuz? Hiç canım. Ne anlatacağım? Her şey açık değil mi? Benden yorum beklemeyin, yorumu siz yapın.


Not: Son zamanlarda Telekom işi iyice azıttı. Düzenli ve kesintisiz internet bağlantısına hasret kaldım. Dün yayınlanması gereken "ŞAİRLERİN ŞİİRLERİYLE SÖYLEDİĞİ" pazar yazısını yollayamadığım için yayınlanmadı. Bu yazıyı, karikatürü gece alamadığım için e-postayla 03:00'de karikatürsüz yolladım. Karikatürsüz yayınlandı.


Yazışma Adresim: www.goleaydin@hotmail.com

Bütün yazılarım...: http://hayatintatlarivehayatindusundurdukler.blogspot.com


Yayın Tarihi: 11.1010


KÜRESEL ISINMA DERKEN KAPIYA DAYANAN BUZUL ÇAĞI MI


ÇİZGİ-YORUM COŞKUN GÖLE


Eskiden doğa olayları merakla izlenerek bir çok soruya cevap aranmıştır. Laboratuar dışında, yaşayarak edinilen, nesilden nesile aktarılarak günümüze kadar gelen tecrübeye dayanan bilgi böyle bir çabanın ürünüdür. Bütün zamanların en çok merak edilen konusu “yarın havanın nasıl olacağı” konusudur. Yaşı kırkı bulanlar, yada köyle bağını koparmamış olanlar dedelerinden, ninelerinden havaların nasıl olacağının tahminlerini duymuşlardır. Hatta daha geniş zamanlı tahminler bile yapıldığını hatırlayanlar vardır mutlaka. Eskiler kışın sert ve uzun olacağını ayva ağacına bakarak söylerlerdi. Eğer ayva ağaçları, dallar almayacak kadar ayva doluysa o kışın uzun süreceğine ve sert geçeceğine işaret sayarlardı. Kimi zaman bu kehanet tutmaz, yanıldıkları da olurdu.

Neden hava tahminlerinde bulunurlardı, sadece merak ettikleri için mi? Elbette ki hayır. Hayatta kalabilmek için hava durumunu önceden bilmek gerektiğini tecrübeyle öğrenmişlerdi. Hayatta kalabilmenin baş şartı kıtlığa yakalanmamaktı. Uzun kış günlerinde kar altından yiyecek şey çıkmaz. Bunun için bereketli geçen yaz aylarından elde edilen başta tahıl olmak üzere bir çok yiyecek ürün depolanırdı. Depolanan ürünün idareli kullanımı ancak kışın süresi ve sertliği tahmin edilerek yapılırdı. Buna bakarak hava durumunun ilk merak edilmeye başlandığı zaman çiftçiliğin başladığı zamandır diyebiliriz.

20 yy.da devletlerin gelişmesi, radyo gibi iletişim araçlarının yaygınlaşması sonucunda hava tahminleri geniş kitlelere duyurulur oldu. Bunun için meteoroloji adıyla bilinen gözleme dayalı bilim geliştirildi ve bunu içeren bir kurum oluşturuldu. Her ana haber bülteninin ardından en az haberler kadar merakla bu kurumun gözlemleriyle yazılan hava tahmin raporları dinlenirdi. Her meslek gurubu ama özellikle çiftçiler, şoförler, denizciler ve havacılar (pilotlar ve hava limanı işletmeleri) hava durumuna göre hareket eder duruma gelmekteydi.

Bir savaş ihtimali olduğu zamanlarda radyolardan hava tahminleri verilmez devlet sırrı olarak saklanırdı. Bugün için komik belki, krizin aşıldığını, savaş ihtimalinin bittiğini hava tahminlerinin tekrar verilmeye başlanmasıyla anlardık. O tarihlerde Yunanistan acar çocuk gibiydi. Kıbrıs ve Makarios nedeniyle bize az sorun yaşatmadılar. Günümüzde herkes her bilgiye kolayca erişebildiği için meteorolojik bulgular saklanamıyor artık.

Bilimsel buluşlardan payını alan meteoroloji kurumu, hava tahminini tutturmada giderek daha fazla oransal artış sağlamaktadır. Hatta nokta tahminlerde bulunarak doğabilecek felaketleri önceden haber vermektedir. Yetkili ve vatandaşlar bu haberlere göre tedbir alma ve uygulama zamanı bularak can ve mal kaybını önleme imkânına sahip olmaktadırlar. Günümüzde meteorolojinin böylede bir görevi ve etkisi bulunmaktadır.

Sanayi ile beraber toprak su kadar hava kirliliği de arttı. Hele gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerin bıraktıkları gazlar bu kirliliği hızla arttırmaktadır. Bunun sonucu olarak ozon tabakasında yırtık saptanmıştı. Gene bunun sonucu olarak bu gazlar nedeniyle oluşan sera etkisiyle küresel ısınmadan da söz ediliyor. Bu yıl, meteorolojiden öğrendiğimize göre en sıcak yazı yaşadık. Gerçektende çok sıcak 40 gün geçirdik. Bundan sonrada her yıl bir derece daha ısınacağımızı belirtmişlerdi.

İyi, güzelde şu ne habere ne buyrulur?

****

Son bin yılın en sert kışı kapıda!

Hava tahmin uzmanları, bu yazın rekor sıcaklıklarının ardından, Avrupa’da son bin yılın en sert kışının kapıda olduğunu düşünüyor.

16:22 | 05 Ekim 2010

Rus internet medyası RT’nin haberine göre, Polonyalı bilim adamları Meksika Körfezi’nden Atlas Okyanusu’nun kuzeyine dek uzanan sıcak su akıntısı Gulf Stream’in hızının son birkaç yılda yarı yarıya azaldığını belirterek, bu nedenle akıntının Kuzey Kutup rüzgârlarının soğuğuyla baş edemeyeceğini ve Avrupa kıtasının soğuk bir kışla karşı karşıya kalacağı tahmininde bulundu.

Bilim adamları, Gulf Stream akıntısının tamamen durması halinde Avrupa’da yeni
bir Buz Çağı’nın başlayacağını öngörüyor.

Rusya’nın Fobos hava durumu merkezinden önde gelen uzman Vadim Zavodçenkov da gelecek ayın hava tahmininin yüzde 70 doğru yapılabildiğini belirterek, soğuk kış senaryosunun doğru olabileceğini söyledi.

Kasım ayının hava tahminini daha kesin yapabildiklerini belirten Rus uzman, meteorologların uzun dönemli hava tahminlerinde kullandıkları istatistik modellerinin, geçen yazın rekor sıcaklıklarını tahminde pek işe yaramadığını da sözlerine ekledi.

***

Okuduğunuz habere göre yeni buzul çağına girebilirmişiz. Kürsel ısınma derken bu da neyin nesi oluyor? Bilim insanları sizce de aklımızı iyice karıştırmış olmadılar mı? Nereye gidiyoruz; küresel ısınmaya doğru mu, buzul çağına doğrumu?

Yazışma Adresim: www.goleaydin@hotmail.com

Bütün yazılarım...: http://hayatintatlarivehayatindusundurdukler.blogspot.com


Yayın Tarihi: 08.10.10


MISIRDA ARTIK İŞGALCİYİZ


ÇİZGİ-YORUM COŞKUN GÖLE


20. yy imparatorlukların bittiği ulus devletlerin ve kapitalizmin yükseldiği, sonunda tek değer olarak kaldığı yüzyıl olmuştu.

Arada buna tepki olarak doğan ve tam olarak gelişemeden çöken komünizmi de saymak gerekir. Geçen yüzyıl Türk dünyası için pek iç açıcı şekilde bitmemişti. Yüzyılın başında kurulan komünizmle birlikte Kafkasya ve orta Asya’daki Türk ve Müslüman halk Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği ve komünist Çin’e katılırken çöken Osmanlı imparatorluğunun yerine o zaman yeryüzündeki tek özgür Türk devleti olma özelliğini taşıyan Türkiye Cumhuriyeti büyük Atatürk’ün önderliğinde kurulmuştu. Cumhuriyetimiz; varlığını sürdürmenin ve kalkınmasını sağlamanın yolunun tarafsızlıktan geçtiğine inanılarak 1950 yılına kadar hiçbir devletin yörüngesine girmemişti.

1950 yılından sonra dünyanın kapitalizm ve komünizm olarak iki kutba ayrılması sonucu tarafsız kalamayacağımızı düşünerek kapitalist guruba katıldık. Bunda ölçü her zaman Yunanistan olmuştur. Yunanistan ne yaptıysa bizde onu yaptık. Yunanistan Avrupa Birliğine girmek için başvurunca bizde aynı yıl oraya da girmek için başvurduk. Böylelikle tarafsızlığımız bitmiş, tarafsızlığımız üstüne tam bağımsızlığımızda sona ermiş oldu. Buna rağmen çok uzun yıllar orta doğu politikalarından mümkün olduğunca tarafsız olmaya özen gösterdik. Orta doğu yani Arap ülkelerine uzaktan bakmayı yeğledik.

Ulusal ve laik devlet yapımız nedeniyle Arap ülkeleri de bizlere pek yakın durmadılar. Kıbrıs davamızda bizlere destek vermemelerinden bu bellidir. Ama şu haber gibi bir haberi de şimdiye kadar hiç okumamıştım: “Mısır’da ders kitapları artık Osmanlıyı ‘işgalci’ olarak tanıtacak.” Hilafeti aldığımız zamanlarda Mısır’da hüküm süren Memlük’ler Türk’tüler. Osmanlıya isyan bayrağı açan Kavala’lı Mehmet Ali paşada Türktü. Ama hiçbir zaman Osmanlı Türk varlığına işgalci dememişlerdi.

22 temmuz tarihinde çıkan bu habere göre Mısır’ın orta doğuda artan Türk etkisinden dolayı bu kararı aldığı söyleniyor. Biliyorsunuz başbakanımız Filistin konusunda doğrudan insiyatif almış, bunun üstüne Filistin Arapları başbakanımızın resimleriyle bayraklarımızı taşıyarak gösteriler yapmışlardı.

Habere göre; “El Düstur’a konuşan Mısırlı eğitim uzmanı Cemal Abdül Hadi, ders kitaplarındaki son değişikliğin, son zamanlarda Ortadoğu’da artan Türk etkisine duyulan tepkinin bir göstergesi olduğunu savunarak, “Mısır, Türkiye’nin Ortadoğu’da artan rolünden rahatsızlık duyuyor ve bu etki ile Osmanlı İmparatorluğu’nun oynadığı rol arasında özdeşlik kuruyor” demiş.

Gene bu habere göre işte bu yüzden; “Suudi Arabistan toprakları dışındaki İslami ilerleme için kullanılan ve aynı zamanda “İslamı yaymak ve ümmeti İslam bayrağı altında toplamak” anlamını da içeren “fetih” sözcüğünden vazgeçilerek, “başka ülke topraklarını ve insanlarını sömürme” ve “şiddet yoluyla ele geçirme” anlamlarını da içeren “işgal” sözcüğü kullanılmaya başlandı.”

Ben Osmanlının fütuhatına hep bu gözle baktım. Ayrıca toprak düzeni ve köleliği reddeden İslam inancı nedeniyle fetihler sonrası Osmanlı toplumunu tanıyan gayrı müslimler, serflikle Hıristiyanlığın bileşiminden kurtuluş yolu olarak İslamiyet’i, dolayısıyla Osmanlıyı görmüşlerdi. Boşnak ve Arnavutlar böylelikle İslamiyet’i seçtiler. Bu dediklerimi görmeniz için Kemal Tahir’in “Devlet ana’sını” okuyun derim.

Kemal Tahir bu romanında Anadolu’nun Osmanlı fütuhatına hazır olmasının nedeninin Osmanlı’da toprağın serflerin(**1) elinde olmamasından ve serflere bağlı toprak mülkiyetinin getirdiği bir köleleştirmenin Osmanlı anlayışında bulunmamasından kaynaklandığını belirtir. Ona göre Anadolu gayri müslim nüfusu bu nedenle Osmanlı egemenliğine karşı gelmemiş, hatta desteklemiştir.

Anadolu’yu, Balkan’ları idaresi altına aldıktan sonra İslamiyet’in kalbini de bünyesine katarak İslam dünyasının hamisi olan Osmanlı bunun karşılığını ne yazık ki ihanet olarak görmüştür. Bugün Mısır bu tavrıyla Arap milletinin belki doğrudan halkı değil ama yönetici sınıfının biz Türk’ler hakkındaki düşüncesini bir kez daha göstermiştir. Buradan da Osmanlıya geri dönüşü çağrıştıran politikalardan en çok Arapların rahatsız olacağı sunucunu çıkarabiliriz.

Son söz: AKP iktidarının “Yeni Osmanlıcı” politikaları sonucu “Mısırda artık işgalciyiz.”

(**1) Toprak ağalığı diyebileceğimiz bu düzen, krallardan bile güçlü derebeylerinin doğmasına neden olmuştu. Bu derebeyleri kendileri özel silahlı birliklere sahiplerdi. Hem birliklerinden hem kendine bağlı köylülerden devlete asker verirlerdi.


Yazışma Adresim: www.goleaydin@hotmail.com

Bütün yazılarım...: http://hayatintatlarivehayatindusundurdukler.blogspot.com


Yayın Tarihi: 06.10.10


YÜKSEK OKUL OKUMUŞ İŞSİZLER ORDUSU

ÇİZGİ-YORUM COŞKUN GÖLE

Okula gitmeyen, öğrenim gördüğü devreleri hatırlamayan, o yılları andıkça özlemle karışık

duygular yaşamayan var mıdır? Benden daha genç olup da, daha geç mezun olanlar bilgisayar kullanmayı, internette gezinmeyi bildikleri için o eski arkadaşlarını facebook denen toplumsal buluşma sitesi aracılığıyla bulabiliyorlar. Ben istesem de bulamam. Birincisi benim kuşağımda olanlar bilgisayarla tanışmayı, ondan korkup ürktükleri için inatla istemiyorlar. Aslına bakarsanız çoğu onu kutsallaştırıp hayranlık besledikleri halde birazcık kafayı çalıştırmak zor geliyor. Baksanıza çocuklarına bilgisayar

almayan kalmadı nerdeyse. Neyse.. konudan sapmayalım. İkincisi ben şimdi arkadaşlarımın çoğunun ad ve soyadlarını hatırlamıyorum.

Okul yılları ne taze umutlar taşıdığımız yıllardı değil mi? Beni; mübarek kadın, canım annem karnında bebesi ile kucağında okula götürdü, merdivenlerle okulun üçüncü katlarına çıkardı. Göçmen ve yapayalnız olarak ne muhteşem bir hayata tutunuştur o.. zaten okul hayata tutunmanın ilk aşamasıdır. Annem böylelikle beni hayata bağlamış oldu.

Daha sonra evlâtlarımızı okula göndermeye sıra geldi. Aynı duyguları tekrar bu kez başka biçimde yaşadık. Eğitimli olsunlar, zorlanmadan hayat kursunlar istedik. İşçilik, ırgatlık zor zanaattı. Az mı çilesini çekmiştik? Bizden önceki kuşaklar doğru dürüst işçi bile olamamıştı ya.. bunun adı gelişmeydi kime sorarsanız. Dünya yerinde durmuyordu.

Yazılarıma derinlik katan karikatürlerini gördüğünüz kardeşimi babam bu düşüncelerle okuttu. Günde kimi zaman 18 saat direksiyon sallayarak kazandığı maaşla çocuk okutmak kolay iş değil. O zamanlar bütün okullar parasızdı. Çok cüzi bir kayıt ve kayıt yenileme parası ödenirdi. Ona rağmen annemle babam ekonomik yönden az güçlük çekmemişti.

Kardeşim şimdiki Marmara üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesinin ilk mezunlarındandır. Okulu bitirdikten sonra işe girmek ayrı bir dertti. Ankara Siyasal (eskiler mülkiye mektebi derlermiş) elindeki ayrıcalığı kaybetmemek için o mezunlara az engeller koymadılar. Bir kere dış ilişkiler bölümlerinden mezun olanlara elçi, kamu bölümünden mezun olanlara vali ve kaymakam olma hakkının tanımamasını hükümetlere uygulatıyorlardı. Şimdiki mezunlar bu engelleri aştılar mı bilmiyorum. Geriye sadece müşavirlikler kalmıştı. Onun için de az ter dökülmedi. Yazılı sınavlar kazanılıyor sıra mülâkata geldiğinde “biz sizi ararız” denilerek körpecik beyinler umutsuz bir beklenti içine sokuluyorlardı. Tabii aranmıyorlardı. Bu söz halâ nazikçe “sizi işe alamıyoruz” demek için kullanılıyor. Daha doğrusu adayları başından savma sözüdür bu söz.

Kardeşim o dönemlerde çizgi dünyasına yeni girmiş ve adını kabul ettirmişti. Ama karikatüristlikle hayatını kurmak istemedi. Muhasebe bürolarında muhasebeciliğe başladı, sonunda mali müşavirliğe yükseldi. Tekstil piyasasında mali müşavirlik yaptı. Bir ara bir tekstil firmasının kurucu ortağı oldu. Bu aşamaya gelene kadar otellerde, arkadaşlarıyla bekâr evlerini, pansiyonları yıllarca mesken edindi. Çok zorluklar çekti. Annem o eve gelmeden güzel yemekler yapmazdı. O geldiğinde evimize bayram gelmiş olurdu. Tıpkı Gurup Gündoğarken’in “Ankara’dan ağbim geldi” şarkısı gibi bir durum bizim evimizde de yaşanırdı. Bir farkla; ağbi olan bendim. Ve kardeşimin İstanbul’dan gelmesini dört gözle beklerdim. Düşününki o zamanlar cep telefonunu bırakın, evlerde doğru dürüst telefon bile yok! Hafta; ay kadar, ay; yıl kadar uzun gelir, zaman geçmek bilmezdi.

Bu konuda yazılacak o kadar çok şey var ki…

Aynı çileleri işçi ailesinden gelip okuyanlar arasında çekmeyen yok! Geçen gün arkadaşım İsmail T’nin büyük oğlu Ahmet’i gördüm. Orman fakültesini bitirdi. Bitirdiği yıl mühendis adayları için yapılacak KPSS sınavlarına nerdeyse iki yıl vardı. Geyve orman işletmesi şefliğinde ihtiyaç gereği geçici olarak çalıştı. Sonrasında geçtiğimiz haziran ayının sonunda KPSS sınavlarına girmiş, sonuçlar belli olana kadarda İzmir’e gezmeye gitmiş, orda bir restoranda iş bulup bütün bir yaz kalmış. Önce komi olarak başladığı işte gitar çalıp şarkı söylediğini söyleyince bu kez müzisyen olarak devam etmiş. Ona müziği ve gitar çalmayı öğrettim. O öğrettiklerimin üstüne bin koyarak gelişti. Onunda niyeti müzisyen olmak değil. O da yüksek okul okuduğunun karşılığını mesleki olarak görmek isteyenlerden. KPSS sınavlarını kazanmış. Orman işletmelerinde mühendis personel alımı yok sanırım. İşte bu yüzden şimdi polisliğe başvuruda bulunacakmış.

Babası fabrika ve öğrenci servisliği yapan bir firmada şoförlük yapıyor. O gün kızı küçük bir operasyon geçirdiği için hastanede refakatçi olarak kalmış. O da kız kardeşine refakat eden babasının yerine 4-12 fabrika servisini çekmeye yarım otobüsü hazırlıyordu. Ahmet ayrıca ehliyetli bir şoförde..

Bu iki örnek, yüksek öğrenim görenlerin, gördüğü eğitime bağlı olarak mesleğini yapamadığını gösteriyor. Çoğu böyle. Yeteneksiz olarak elenseler diyecek sözüm olmaz. Bunlar genellikle fırsat bulamadan eleniyorlar.

Başbakanımız ne demişti, “her okuyanın iş bulacağı kuralı yok!” dememiş miydi? O zaman bu gençleri neden okutuyoruz? Pıtrak gibi her ile üniversite neden açıyoruz? AB’de en çok yüksek öğrenim mezunu olan toplum olarak görünmek için mi? Adamlar bu kez de yüksek okul okumuş işsizler nüfusumuzun arttığını biz görmesek de onlar görmezler mi?


Not: Bu karikatür 1978 yılında "mikrop" dergisinde

yayınlanmıştı. Oradan alıntıdır.


Yazışma Adresim: www.goleaydin@hotmail.com

Bütün yazılarım...: http://hayatintatlarivehayatindusundurdukler.blogspot.com


Yayın Tarihi: 04.10.10


3 Ekim 2010 Pazar

ŞAİRLERİN ŞİİRLERİYLE SÖYLEDİĞİ 58

Merhaba sevgili okurlar. En son 5 eylül 2010 Pazar günü şiirlerimle yayınlanan bu köşede aradan nerdeyse bir ay geçtikten sonra tekrar şiirlerimle karşınızdayım. Bilmiyorum farkında mısınız, gazetemizde bir farklılık var. Yeni yazarlarla daha güncel ve daha aktif olmaya başladık. Gazetemizin sahibi Adnan bey hedefimizin bundan sonra tirajımızı arttırmak olacağını söylemişti. Gelişmelerde bu yönde. Bu daha çok okura ulaşmak ve daha çok okura seslenmek demek. Sesimizin ulaştığı kitlenin artması bizleri sevindirir elbette. Ama okurlarda bu sese sesleriyle cevap vermeleri gerekir diye düşünüyorum. O durumda karşılıklı iletişim kurulur. Her iletişim etkileşim demektir. Bunun için tercih ettiğiniz yazarların e-posta adreslerine öneri, istek ve şikâyetlerinizi yazın, yada gazetemizin telefonlarını arayarak bizleri yalnız bırakmayın.

Bu pazarda şiirlerin arasına girmek istemiyorum. Gene gönderilmemiş, ayrılık sonrası sevgiliye yazılmış şiirlerle sizleri baş başa bırakıyorum. Umarım beğenirsiniz

******

93

İçimde bir yara kanıyor, tedavisi yok.

Bin yıllık ihtirasları kaşıdım, günahımla yüzleştim.

Ne güçsüzüm Tanrım!

Devrim bitti mi?

Ya umutlar?..


Aydın Göle

20 ocak 2003


94

Hangi sorular sorulmalı, sorulacak sorular

Sorular meselelerde mi gizli yoksa

Görüngülere kanma

Yüzüstü bırakır giderler bir gün

Ellerinde koskocaman bir hiç kalır


Aydın Göle

20 ocak 2003



95

Ne sihirdir ne keramet

El çabukluğu marifet

Çakıl taşlarını altın

Altınları bakır

Kralları fakir yaptım

Fakirleri çivi yataklarından kurtardım

Neredesiniz?


Aydın Göle

20 ocak 2003


96

Yağmurlar dinmedi

Gene ağlıyor gökler

Bilmem daha ne kadar yağar

Günler haftalar mı sürer

Aylar, yıllar mı

Utanmayın ağlayın yağmurla

Giden sevgilinin ardından

Gören nasılsa anlamaz ağladığınızı

Ben ağlayamıyorum

Bir mısra bile düşüremedim

Şiir tükendi Ben ağlayamıyorum

Söze ne hacet Dilim tutuldu

Ben ağlayamam öfkem var

Ben ağlayamam

Kendimle barışık değilim bugün

Sevmiyorum kendimi

Onu sevdiğim kadar

Bu yüzden kıyamıyorum

Kıyamam ona


Aydın Göle

21 ocak 2003


97

Efsaneleri yaşamak buysa

Efsanenin içindeyim

O zaten efsane

Bir sınav mı var

Burası sanki dershane

Allah’ım beni deniyor musun

Ahretten önce sırattayım


Aydın Göle

21 ocak 2003


98

Geri döner baharla

Bütün göçmen kuşlar

Sende dön güvercinim

Gök kuşağının altından

Gel pencereme

Yada omzuma kon

Sabır kaynayan kazandır

Taşı artık

Hasretin benden büyük

Beni aştı artık

Hasret sürgünlerindeyim

Sensizlik günlerindeyim


Aydın Göle

21 ocak 2003


99

Gece olacaksa

Sabahı olmalı

Sabah olacaksa

Seheri olmalı

Seher olacaksa

Meltemi olmalı

Meltem olacaksa

Yar yanında olmalı

Yar olacaksa

Sevecen eli olmalı

Her seven

Biraz kaçık

Biraz uçuk

Biraz deli olmalı

Uzun yağmurların ardından

Tertemiz güneş doğmalı

Ağaç olacaksa

Üstünde ötüşen kuşlar

Altında öpüşen çiftler olmalı


Aydın Göle

22 ocak 2003



100

Ben uyumuyorum

Yıldızlar gözünü kırpmadı henüz

Sende katıl türkümüze

Ağlamaktan, gülmekten sarhoş

Sabahları karşılayalım

Hasretinle eskidiğim

Al beni avuçlarına

Demir leblebiydi hasretin

Çiğnedim çiğneyemedim

Diş kalmadı ağzımda

Yutulmuyor bir türlü

Senli günler unutulmuyor bir türlü

Büyüdükçe hatıran

Devleşiyor hasretin


Aydın Göle

30 ocak 2003


101

Kadife yanağın değince yanağıma

Güvercin kanadı ellerini

Teslim edince avuçlarıma

En azgın kederler dinerdi

Petunyalar açardı

Yalan riya utanırdı

Kaçardı hayatımızdan


Aydın Göle

04 şubat 2003

******

Bu haftalıkta bu kadar sevgili dostlar. Tekrar buluşmak dileğiyle..


Yazışma Adresim: www.goleaydin@hotmail.com

Bütün yazılarım...: http://hayatintatlarivehayatindusundurdukler.blogspot.com


Yayın Tarihi: 03.10.10


İKİ ŞEY ATBAŞI GİTMELİ

ÇİZGİ-YORUM COŞKUN GÖLE

Türkiye’de uzun zamandır iki şey at başı gidiyor.

Bu iki şeyde beraberinde bölünmelere neden oluyor. Biri cumhuriyet sonrası palazlanıp kurumlaşan sermaye ile Anadolu sermayesidir, diğeri büyük şehirlere özgü kültürel yabancılaşmayla, nüfus olarak daha küçük şehirlere özgü Anadolu İslam kültürüdür. Bu iki kültür anayasa değişikliği için yapılan halk oylaması sonucuyla (güney doğu bölgesini de sayarak söylersek) 3 ayrı Türkiye’yi ortaya çıkardı.

Osmanlı mirasını reddetse de kurumsal olarak Osmanlıya ait olan sosyal etmenleri devralan cumhuriyet, bunun sonucu olarak beş yıllık planlarla devletin öncülüğünde sanayileşirken sıfırdan bir sermaye sınıfını oluşturmaya çalıştı. Atatürk sonrasında ve özellikle 1950-1980 arasında bu sermaye, ithal ikamesiyle korunarak tekel konumuna gelirken, yabancı sermaye ile işbirliğine giderek montaj sanayisine yöneldi. İstihdam sağlaması ve gelir üretmesi yönünden bu gelişme olarak görüldü. Oysa bu, kendi özgür sanayisini kuramaması için başvurulmuş bir yoldu. Sol görüş işte buna çok uzun süre karşı çıktı.

Solun savunduğu teze göre yabancı sermaye ile kalkınma görece kalkınmadır. Şehirleriniz görece olarak mamur hale gelirken, geliriniz, o meşhur iktisat söylemiyle söylersek “kâr transferiyle” ülke dışına çıkmaktadır. Bu sermaye en başta İstanbul’da olmak üzere Bursa, Kocaeli, İzmir ve Adana gibi başlıca liman şehirlerinin dışında yatırım yapmayı yeğlemez denmiş ve yeğlememiştir.

Bu boşluktan Anadolu sermayesi faydalanmış ve yabancı sermaye ortaklı büyük sermayenin bıraktığı alanları doldurmuştur. Önceleri yan sanayi olarak varlığını sürdürmeye çalışan Anadolu sermayesi daha sonra kendine uygun bulduğu alanlarda üretim yaparak ülke ekonomisinde söz söyler hele gelmiştir. Söz söyler duruma gelince de kendini anlayacak, kendini geleceğe taşıyacak partileri iktidara getirmiştir.

Bunu göremeyen İstanbul sermayesi düştüğü ücret tartışmalarıyla halk kesimlerinin nefretini kazandığı için (burada TİSK başkanı Refik Baydur’un geçinme güçlüğü çeken insanların gözünün içine bakarak asgari ücreti yarıya indirme önerisi unutulur gibi değil) onların sözcüsü liderler gözden düşmüşlerdir. AKP ve lideri başbakan Recep Tayyip Erdoğan tamda bu sırada ortaya çıkar. Gerçi Anadolu sermayesinin de ücret konusunda farklı bir düşüncesi yok! Onun tek derdi varlığını pekiştirmek ve uluslar arası alanlarda yer bulabilmek.. çünkü kendilerinde böyle bir birikim ve güç var artık. Cemaatlerse bu işin bir parçası. Eskiden TÜSİAD görüş bildirerek hükümetlere ekonomide yol gösterirken şimdi cemaatler bu işi sadece ekonomide değil her alanda devralmışlardır.

Bugün olanlara bence böyle balkımalıdır.

Uzun sözün kısası: Cumhuriyetin ilk yıllarında devlet eliyle sermayenin doğduğunu, daha sonrada korunduğunu görüyoruz. Kolaycılığa alışan bu sermaye yerli araba, yerli televizyon, gibi konulara yönelmeyerek ve kültürel olarakta ortaya yerli, gelişmiş bir kültür koyamayarak Cumhuriyetin değeri olmayı beceremediği için şimdi bunu yapacağından kuşku duyduğum, ama adı Anadolu, yani yerli sermaye olan sermayeye iktidarı devrediyor. Bunların hiç değilse halkın içinden çıktıkları için halka yabancı gelmeyen, dini geleneklere dayalı kültürleri var.

Bu gerçek burjuva yapısını getirir mi, zamanla göreceğiz. Gerçek burjuvazi demokrasiyi talep eder, çünkü yaşaması demokrasiyle mümkündür (bizdeki haliyle sermaye gerçek burjuvaziyi doğuramamıştır, bu yüzden demokrasimiz sık sık darbelere maruz kalmıştır). Doğu toplumlarının demokrasi talebi hiç olmadı. Japonya buna en güzel örnek. Gelişmiş bir sermaye sınıfı ve dünyada ilk ona girecek firmaları var, fakat kralın liderliğinde aşırı geleneklerle (her fert bir nefer gibi) yönetiliyorlar.

Buradan da şu sonucu çıkarabiliriz: Japonya’da gelir ve eğitilmişlik düzeyi, teknoloji kullanımı için gerekli, demokrasi için değil. Oradaki bu gelişmişlik bizi yanıltmasın. Ülkemizde de böyle olmayacağını kimse söyleyemez.

Peki gelişmiş olmak demokrat olmaktan daha mı önemlidir? Çoğu kişi için sorun görürsünüz; gelişmiş olmak demokrat olmaktan daha önemlidir. Oysa bu iki şey at başı gitmelidir.


Yazışma Adresim: www.goleaydin@hotmail.com

Bütün yazılarım...: http://hayatintatlarivehayatindusundurdukler.blogspot.com

Yayın Tarihi: 01.10.10