28 Aralık 2010 Salı

ESKİDEN GARDIROP ATATÜRKÇÜLERİ VARDI 1

Gardırop Atatürkçüleri kavramını dilimize rahmetli Bülent Ecevit kazandırmıştı. CHP’nin ortanın solunu temsil ettiğini belirterek yeni bir politika uygulayınca daha sağda yer alan birkaç gurup CHP’li 1969 ve 1971 yılları arasında istifasıyla kurulan parti ve onun başkanı rahmetli Turhan Feyzioğlu’na ve ondan sonra gelen benzer düşüncedeki kişilere söylenmiş bir sözdü. Askeri darbelere karşı çıkan Bülent Ecevit’e karşılık bu görüşteki parti askeri iktidara bakan vermiş, daha sonra içlerinden birinin başbakan seçilmesini onaylamıştı.

Gardırop Atatürkçülüğün tarif şöyle: Sadece kravat, papyon takmayı, batılılar gibi giyinmeyi Atatürkçülük sayan kişilere Gardırop Atatürkçüsü denir. Gardrop Atatürkçüleri, batılıların giysilerine, yaşantılarına özenirler, ama batıdaki gibi gerçek çok partili, çoğulcu özgürlükçü demokrasiye, söz, düşünce ve örgütlenme özgürlüğüne, bilime, tekniğe, çağdaş kurumlara karşıdırlar.

Sözün burasında bir ara verelim. İzniniz olursa bu konuyla ilgisiz gibi duran bir konuya girelim. Kaynağını 13 haziran 2003 tarihli Vakit gazetesi olarak doğrulattığım bir yazıya yer vermek istiyorum. Bugüne uyarlanarak internetten ileti ile bana yollanan böyle bir yazının bu gazetede yayınlanması da ayrıca ilginç.

Aşağıda okuyacağınız yazının kaynağını ararken kısaltılmış adı CFR olan iki konuya rastladım. Biri deniz ve nehir taşımacılığının şartnamesi, diğeri yazımızı ilgilendiren konuydu.

CFR ne demekti, CFR’nin amacı neydi onları görelim önce:

CFR, 21 Temmuz 1921’de New York’ta kuruldu. Kuruluşunda Yahudi kökenli Walter Lippmann’ın önemli rolü oldu. 2. Dünya Savaşı’nda çok önemli bir rol oynadı. Foreign Affairs adlı ünlü dergi bu örgütün yayın organıdır. Bu dergi vasıtasıyla dünya kamuoyu üzerinde bir politik yönlendirme yapmaya çalışmaktadır. Görünüşte CFR’nin çalışmalarının pek gizli olmadığı ileri sürülür. Gerçekte ise son derece gizli çalışmaktadır.

CFR’nin açık okunuşu “Council of Foreign Relations” yani “Dış İlişkiler Komitesi”dir. Gizli Dünya Devleti’nin en önemli organlarından biridir.

Soros Vakfı vasıtasıyla dünya ülkelerinin geleceği için Gizli Dünya Devleti’ne hizmet edecek yöneticiler yetiştirmeye çalışan Yahudi kökenli George Soros ABD’nin CFR üyesi ünlülerinin başında gelir. CFR’nin Türkiye’den de üyeleri mevcuttur.

Dünyada olduğu gibi Türkiye’de de adımlarını atarken, küresel çete, başından beri olduğu gibi, sadece AKP’yle yetinmedi. CHP, MHP ve SP içindeki kollarınıda güçlendirdi. Ekonomik, siyasi, sosyal ve kültürel operasyonları ELİTLER eliyle yönetti. BASIN YAYIN ve ÜNİVERSİTELER’de darbeleri CFR yaptı. Aydınların ve yöneticilerin bu kadar rahatlıkla gözüken ülke tasfiyesindeki çabalarının nedeni CFR işgalidir.

Bunlara muhalefet edecek olanları Kanada’da beslenen hahamların ve benzerlerinin ‘iddialarıyla’ hapise tıkdırdı. TSK’yı önce NATO’yla zehirledi, ardından diğer CFR uzantılarıyla sızma operasyonuna tabii tuttu.

Şimdi ‘YEPYENİ’ bir anayasa yolda!

CFR federasyon anayasası istiyor! Vazgeçilmezi ‘başkanlık sistemi’

CFR, gizli ve açık örgütleriyle üzerinde çalıştığı, ‘İstanbul merkezli yakın Doğu federasyonu’ ve Diyarbakır merkezli Ortadoğu federasyonu’ operasyonunda adım adım ilerliyor.

Birkaç ay sonra, 2011’de Türkiye daha sıkışık bir gündemle yaşayacaktır.

‘Zaman daralıyor’ …

Bunlar ‘boş laf’ olarak niteleyenler 2011 de olacaklara hazır olsunlar. İsteyenler yaşamlarını uyuyarak geçirsinler.

Günlük yaşamınızda yakın çevrenizi dışlayarak, kişisel kârlar peşine düşerek, sizlere sunulan Televizyon Lunaparkının eğlencesi içine düşerek, sıkıştığınızda bankalara güvenerek (ki ben bu borçlanmanın çok tehlikeli olduğunu düşünüyorum. Farkındaysanız kredi kartlarının kullanımı düştü fakat şişen borçları yeniden yapılandırma adı altında daha uzun zamana yayarak, daha çok borçlanma demek olan kredi ile borç ödeme dönemi başladı) asıl önemli olanı son günlerini yaşadığınız Cumhuriyet değerlerini sonsuz korumacı güç olarak sanarak uyurken; toplumsal tepki hakkınızı rahatınızı bozmasın diye kullanmazsanız CFR kapınıza zararlıdır mührünü kazıdığında uyanmak bir işinize yaramayacaktır.

Yazı böyle sona eriyordu.

Çarşamba günü başka bir yazıya daha göz gezdirerek konumuzu bitirelim.

DEVAM EDECEK

(devam edemedi. Çünkü yazımızın aşağıda okuyacağınız 2. bölümü Atatürk'e hakaret içeren sözler içerdiği gerekçesiyle gazetede yayınlanmadı.)

*** *** ***

ESKİDEN GARDROP ATATÜRKÇÜLERİ VARDI 2

Ahmet Altan’ın 4 Kasım 2010 tarihli Taraf gazetesindeki “CHP” başlıklı yazısından bir bölüm:

“2010 yılında ‘Atatürk ilke ve inkılaplarına’ bağlı bir parti Türkiye’de hayatiyetini sürdürebilir mi? / Bence, kendini ‘Atatürk ilkeleriyle’ tarif eden hiçbir partinin yaşama şansı yok. / Bir kere, Atatürk’ün bir ilkesi yok. / Daha doğrusu tek bir ilkesi var, ‘demokrasisiz’ bir ortamda ülkeyi yönetme gücünü elinde tutmak. / Onun dışında, Atatürk’ün ‘tersini’ söylemediği bir sözüne, tersine davranmadığı bir eylemine kolay kolay rastlayamazsınız. / Kendi iktidarına odaklanmış, fevkalade pragmatist bir liderdi Atatürk...”

Altan’ın bu satırlarını okurken, 6 yıl önce yazdığım bir yazıyı hatırladım.

“Mustafa Kemal, Mustafa Kemal’e karşı!” diye bir yazı...

Yeri gelmişken biraz kısaltarak yeniden ‘tedavüle’ sokmak isterim:

Farklı durumlarda –hatta bazen aynı durumda- birbiriyle yüzde yüz çelişen tavırlar almış bir siyasetçiyi ideolog olarak kabul edemeyiz. Pragmatizm başlı başına bir ideolojiyse, tamam. Değilse, Kemalizm de ideoloji değildir. Mustafa Kemal’in filanca tavrını, icraatını, inkılâbını benimsediğinizi söyleyebilirsiniz, ama kendi kendinizle çelişmeyi göze almadan “Ben Kemalist’im” diyemezsiniz.

Nedir Kemalizm? Zincire vurulan Halife-i Rûy-ı Zemin Hazretlerinin imdadına koşmak mı, halifeliği kaldırmak mı?... Din ve devletin ayrılığını öngören laiklik mi, din işlerinin devlet eliyle yürütülmesi mi?... Kemalizm’i laik bir ideoloji olarak görüyorsanız, Reis-i Cumhur Mustafa Kemal’in Elmalılı Hamdi Yazır’a Kur’an tefsiri yazdırmasını ve devlete bağlı bir diyanet işleri başkanlığı kurdurmasını nasıl izah ediyorsunuz?

Mustafa Kemal’in her hal ve hareketini örnek almaya kalkarsanız hiçbir işin içinden çıkamazsınız. Harf inkılabı yapıp Arap alfabesinin yerine Latin alfabesini koyan Mustafa Kemal, bu inkılabına rağmen Arap alfabesini kullanmakta ısrar etmişti. Radyolarda Türk müziğinin çalınmasını yasaklayan ve millete mütemadiyen Batı müziği dinleten Mustafa Kemal, Türk müziğinden hiç şaşmamıştı. Millete Frenkler gibi davranmayı telkin eden Mustafa Kemal, Polonyalı bir dostunu “Bırak şu Frenk hafifliğini” diye azarlamıştı. “Mustafa Kemal’in yolu”nu tesbit etmek için teoriye mi yoksa pratiğe mi bakacağız?

“Kemalizm, teoridir. Mustafa Kemal’in dediklerini yapalım, yaptıklarını yapmayalım” mı diyeceğiz? İyi de, Mustafa Kemal’in kendisi bile “Kemalist” olamamışsa biz nasıl olalım?

Bir görüşe göre ‘Mustafa Kemal ne yaptıysa Anadolu topraklarını kaybetmeyelim diye yaptı; yeri geldi Batı’ya meydan okudu, yeri geldi Batı’ya taviz verdi; tavırları çelişkili de olsa aynı amaca matuftu, dolayısıyla bir tutarlılıktan söz edilebilir.’ Meseleye bu zaviyeden bakıldığında, Kemalizmin pragmatizmden başka bir şey ifade etmediği, bir ideoloji veya doktrin olmadığı, Anadolu topraklarını korumaya matuf konjonktürel manevralardan meydana geldiği, hatta konjonktüre göre manevra yapmayı ‘ilkeleştirdiği’ görülecektir.

Öyle ise, “Mustafa Kemal’in yolu”nu takip edenler, yeri ve zamanı geldiğinde –ki çoktan gelmiştir-, “Ülkemizin selameti için Mustafa Kemal’i aşmalıyız” diyebilmelidirler. (Gerçek Hayat, 7 Mayıs 2004)

Bu yazıyı okuduktan sonra CFR’lere dönmeye gerek var mı? Eskiden Gardırop Atatürkçüleri ABD darbecileri ve Sovyetçiler vardı, şimdi ABD lehine çalışan CFR’ciler ve Sorosçular var. Şimdi daha çetrefilli, daha zorlu sorunlarla boğuşuyoruz.

Ecevit’in 27 Aralık 1981 tarihli mektubu “Başörtüsü konusu” başlığını taşıyor:

“Arayış hâlâ elime geçmediği için son sayıda bu konuya değinildi mi, bilmiyorum. Değinilmediyse bence hiç değinilmesin.
Başörtüsü ile uğraşmanın gereksiz olduğuna inanıyorum. Gardırop Atatürkçülüğünün tipik bir örneği... Zaten ondan da dönüş yapacaklardır.
Olsa olsa Atatürkçülüğün başörtü yasaklanarak kanıtlanamayacağı belirtilebilir.
Atatürk’ün irticaa karşın da büyük güvence olan- partisi kapatılmış, vasiyeti çiğnenmiş, yeni bir ulusal kültür oluşuma katkı için kurduğu kurumlar ortadan kaldırılıyor. Atatürk’ün her türlü dogmacılıktan uzak bilimci yaklaşımı bırakılıyor; tüm bunların günahı, başörtü yasaklamakla örtülemez.
Kaldı ki bazılarının farkında olmadığı bir gerçek var: Atatürk kadınların kılığına kıyafetine hiç karışmamıştır. O konuda hiç yasa çıkarmamış, herhangi bir zorlamaya da gitmemiştir. Özendirme yoluyla ve zamana, gelişmeye bırakarak bu sorunun çözümünü daha uygun bulmuştur. Bu da sanırım Atatürk’ün kadınlara karışmayı Türk gelenekleri açısından uygun görmemiş olmasındandır.
Kadınlara her hakkı ve özgürlüğü tanımıştır, her olanağı sağlamıştır, ama ne giyeceklerine müdahale etmemiştir.
Kaldı ki, başörtüsü ile ilgili bir sorun varsa, bu sorunu başörtüsünde değil (…) Bu konularda devlet dine saygı ile çağdaş bilimsel yaklaşımı daha çok bağdaştırıcı bir yol izlese, böyle bir sorun ya kendiliğinden sona erer ya da sakıncasız boyutlara iner.”

İşte Gardırop Atatürkçüleri bunu görmezler. Sorun çok daha büyük ve çok daha tehlikeliyken başörtüsüne takılmak başka türlü açıklanamaz.


BİTTİ

Yazışma Adresim: www.goleaydin@hotmail.com

Bütün yazılarım...: http://hayatintatlarivehayatindusundurdukler.blogspot.com


ilk Yazının Yayın Tarihi: 13.12.10


ŞAİRLERİN ŞİİRLERİYLE SÖYLEDİĞİ 65

Merhaba sevgili okurlar. Sanırım bu haftayla birlikte üçüncü hafta oldu sizlere kendi şiirlerimin dışında şiirlerden örneklerde sunuyorum. Bu hafta iki merhum şairimiz Can Yücel ve Cemal Safi’den şiirler seçtim. İlk şairimiz Can Yücel. Can yücel’in bu şiirini okuduğum zaman rahmetli babamın özlemi burnumu sızlattı. “Babam şofördü/ yol yutardı/gelemediği zaman/tutar arabada yatardı.” Mısralarını hatırladınız mı bilmem. Bloguma girip okuyabileceğiniz bu şiirle bende babamı anlatmıştım.

Ben Hayatta En Çok Babamı Sevdim

Ben hayatta en çok babamı sevdim
Karaçalılar gibi yerden bitme bir çocuk
Çarpık bacaklarıyla -ha düştü ha düşecek
Nasıl koşarsa ardından bir devin

O çapkın babamı ben öyle sevdim
Bilmezdi ki oturduğumuz semti
Geldi mi de gidici - hep, hep acele işi
Çağın en güzel gözlü maarif müfettişi
Atlastan bakardım nereye gitti
Öyle öyle ezber ettim gurbeti

Sevinçten uçardım hasta oldum mu,
Kırkı geçerse ateş, çağırırlar İstanbul'a
Bi helallaşmak ister elbet , diğ'mi oğluyla!
Tifoyken başardım bu aşk oy'nunu,
Ohh dedim, göğsüne gömdüm burnumu,

En son teftişine çıkana değin
Koştururken ardından o uçmaktaki devin,
Daha başka tür aşklar, geniş sevdalar için
Açıldı nefesim, fikrim, canevim
Hayatta ben en çok babamı sevdim

Can Yücel

***

Sıradaki şairimiz Cemal Safi. Cemal Safi’yi şairden çok şarkı sözü yazarı olarak biliriz. Babamla meslektaş olduğunu öğrenmiştim. O da kamyon şoförüymüş.

Çoban Kızı

Tayfuna tutuldum aşk deryasında
Yönümü yitirdim yüzer dururum
Sahilde vurduğum dert adasında
Dolmayan çilemi yazar dururum

Sezince boyundan büyük nazını
Prenses sanmıştım çoban kızını
Armağan ettiğin çam sakızını
Ya sabır taşında ezer dururum

İltifat eylesem sus der istemez
Şiirler söylesem kes der istemez
İsyankâr olurum ister istemez
Canımdan usanır bezer dururum

Aklında iki gün birini tutmaz
Deli etmek için beni unutmaz
Bugünkü adresi yarını tutmaz
Mahalle mahalle gezer dururum

Her gece teklifsiz rüyama girer
Uykumu bölmenin zevkine erer
Önüme bir yığın bilmece serer
Ağlaya ağlaya çözer dururum

Bir zaman baş tacı ettiğin bendim
Nereye layıktım nereye kondum
Kapıya atılmış paspasa döndüm
Çiğneyip geçtikçe tozar dururum

Cemal Safi

***

Cemal Safi’nin “Vurgun” şiirini bakalım hatırlayacak mısınız?

Vurgun

Gözlerim uykuyla barıştı sanma
Sen gittin gideli dargın sayılır
Ben de bir zamanlar sevildim ama
Seninki düpedüz vurgun sayılır

Ne kadar zulmetsen ah etmem sana
Her iki cihanda gül kana kana
Seninle cehennem ödüldür bana
Sensiz cennet bile sürgün sayılır

Yalan mı söyledin göz göre göre
Ne zaman dolacak verdiğin süre
Gönülden gördüğüm takvime göre
Aldığım her nefes bir gün sayılır

Cemal Safi

***

Geldik benim şiirlerime. Tarz tekrarına düşmemek için bir süredir şiir yazmaya ara verdim. Okuduklarınız bu yüzden epey eski tarihli. Umarım sizlerin beğeninize seslenen şiirlerdir.

17

Günü esenlemeden

Selamla beslemeden

Sevgiyle nasıl büyür

Ağaca baharla su yürür

Su yürür dallar yapraklanır

Ayaklanır nebat

Börtü böcek uyanır

Sevgi korosu başlar şarkıya

Ta ki yatana kadar

Susmadan susturmadan söyler

Akşam vakti çatınca

Batınca güneş ufuktan

Ayrılık sancısı sarar

“unutma bizi hiç

Her sabah erkenden gül bahtımıza”

Demeden güneşe

Gece bitmek bilmez

Aydın Göle

26 mart 2003

………

18

Günler, aylar insafsız

Her biri cepheye asker taşıyan vagonlardır

Ya kolu gidecek gidenlerin, ya bacağı

Ya gözü gidecek gidenlerin, ya kulağı

En kötüsü hayattan kopacak bir çoğu

Yaşamak budur dostum, ne bekliyordun

Ne düşman bellidir, ne dost

Sensin hepsi, hepsi sen, başkası değil

Yorgun düşer toprağa cesetler günlerin içinden

Hınca hınç günah yüklü her bir mezar

Günlerin içinde dostum başka bir şey

Arama bulamazsın

Ara sıra gördüğün mutluluk

Kutuptaki yaz güneşidir aldanma

Günler, aylar insafsız

Her biri cepheye asker taşıyan vagonlardır

Yaşamak budur dostum, ne bekliyordun

Aydın Göle

27 mart 2003

…..

19

Bir çuval uyku buldum

Sobada patlattım mısır gibi

Her patlağı saçıldı odaya

Her kes bayıldı, herkes mest

Sanada ayırdım, istermisin

Aydın Göle

28 mart 2003

……

20

Verse mabud istemeden gönlümüzdekini

Batmazdık günaha böyle boğazımıza kadar

Elverir ki mutluluktan ayaklarımız

yerden kesilirdi bir karış kadar

Varsın olsundu, böylesi daha mı iyi

Mabuda yakarmalarımız makbul değil

Yarda insaf yok

Serde akıl kalmadı

Sevda dersen gönülde gani

Bu sevdayla biz ölürüz yani

Aydın Göle

30 mart 2003

…….

249/21

Öyle kolay bilmece ki o

Çözülmüş dolaşıyor ortalarda

Merağımı uyandırmıyor bile

Uykusuzluktan mı ne?

Uykusuzluğum tek dostum

Beni bıraksa olamazdım

Olamazdım gecelere nöbetçi

Ölümle ralliye çıktım

Kıl payı öndeyim henüz kankam

Aydın Göle

1 nisan 2003

***

Bir Pazar yazısınında sonuna geldik. İyi pazarlar sevgili okurlar.

Yazışma Adresim: www.goleaydin@hotmail.com

Bütün yazılarım...: http://hayatintatlarivehayatindusundurdukler.blogspot.com

Yayın Tarihi: 12.12.10

12 Aralık 2010 Pazar

DOMATESİ YEN YENEBİLİRSEN

Arkamızda bıraktığımız yaz ayları aklınızda mı? Daha dün denebilecek kadar yakın bir geçmişten söz ediyorum, unutmuş olamazsınız. Kırk günü aşan bir süre aşırı sıcaklarla boğuşmuş ve epey bunalmıştık. Bu günlerde kış soğukları olmasa da hava o günlere göre epey serin. Kimimiz bu serinlikle karşılaşınca o sıcakları özlüyoruz. Annemin bir sözü var; “insan nankör varlıktır, her şeyden şikayet eder” der. Hava biraz ısınınca yanarız. Bir serin rüzgar esse donarız. Bu nankörlük değil elbette. İnsanın zayıf yaratılışta olması onun üstünlüğünü sağlamıştır. Doğaya uyamayan insan bugünkü teknolojiye gelebilmiştir. İnsan beden olarak zayıf yaratılışta olmasa bu gün et obur veya ot obur yaratıklardan farklı olamazdı. Onlar gibi gelişemeden, olduğu gibi kalarak ömür tüketirdi. Anlamı kavramadan kitap okumak gibi bir hayat ne sıkıcı. İyiki Allah insanı zayıf yaratmış.

Dedim ya; insanın zayıf yaratılışlı olması üstünlüğüdür. Karşılaştığı her güçlükte aklını kullanmayı başaran tek canlı olması bunun göstergesidir.

Bugünde biraz aklımızı çalıştıralım, var mısınız?

Şu veriler hükümetlerce sürekli işlenmedi mi? Şimdide işlenmiyor mu?

Milli gelirlerimiz arttı, insanımız giderek zenginleşiyor, terör bitmek üzere, ekonomimiz dünya ilk on’una giriyor, sağlık hizmeti problemleri sona erdi, ilaç sıkıntıları halledildi, işsizlik son göstergelere göre azalıyor, ziraatımız güçleniyor, hayvancılığımız gelişme yeteneğinde olduğunu gösteriyor, tarımımız güçlü, milli kuruluşlarımız her geçen gün artıyor, elektronik üretim sanayimiz, insansız uçaklarımız, ağır sanayimiz, madenlerimiz, enerji kaynaklarımız ve üretimimiz, toplumsal huzur ve barışımız var, dünyanın en başarılı üniversitelerine, dört dörtlük bir milli eğitim program ve projelerine sahibiz.

Gelişmemiz küçümsenemez tamam, keşke iktidar partilerinin dediği kadar dört başı mamur olsak. Onlar bize dev aynasını uzatırlar. Öyle yapmasalar kendimize güvenimiz artmaz onları tekrar tekrar seçmeyiz ki..

Onlar bize yalancı cennetleri vaat ederek iktidara gelirler. Kendi iktidar dönemlerini güllük gülistanlık gösterirler. Sanki memlekette değil cennetteyiz. Ama bu yıl domates öyle olmadığını gösterdi. Yaz bitmeden karpuz, ardından domates bitti. Domates altın fiyatlarıyla yarıştı sanki..

Evet evet, hani şu Türk mutfağının vazgeçilmezi yemeklik, salatalık, salçalık domates!! Alın size “işe yarar” seminer konusu, ister açık ister gizli toplantılar düzenleyin. Ama şu domates konusu unutulmadan görüşülsün. Bir ara domatesin kilosu 10 liraya kadar çıktı. 10 kilo alırsanız 4 Kilo kaliteli salça yapabilirsiniz. Yani 100 liraya 1 Kg. salça. Kısacası övünçle açıklanan memura, emekliye, işçiye zamlar salça parası bile değil.

Ezberledik artık biliyorsunuz, her yaz başında keneler yoluyla kanamalı Kırım Kongo gribi, sonbahara doğru kanatlılar yoluyla kuş gribi uğramadan gitmez oldu. Bir ara ortalığı tırtıl sarmıştı, unutmuş değilim. Bu yılda domates güvesi musallat olmuş. Tarladaki domatesin halini televizyonlardan gördüm. Hem bitkinin hem meyvenin içi boşalmıştı. İçler acısı bir durumdu. Allah’tan sera domatesleri (ben hiç sevemiyorum o domatesleri, yaz gelmeden domates yemiyorum, oysa tam bir domates tutkunuyum.) imdada yetişti fiyatlar geriledi.

Yetişti yetişmesine ama kafalardaki sorular bitmedi. Türk insanının en çok konuştuğu konulardan biri de genetiği ile oynanmış gıdalardır. İnsanımız İsrail’in şu meşhur hormonlu ve genleriyle oynanmış tohumlarını konuşur. Malum hormonlu ve GDO’lu “Milli” zirai politikalarımız sayesinde daha da konuşacak bu gidişle.

Hani söylendiği gibi heybetli olan ekonomimiz ve siyasetimiz bir domatese kurban gitti! Hem bütün yaz yok sattı, hem inanılmaz uçuk bir fiyattan. Galiba birileri bizi muhatap bile almayıp, ciddi bir cevaba bile ihtiyaç duymadan açıktan dalga geçti.

Bize boyumuzun ölçüsünü birde bu şekilde gösterdiler. Hep gösterdikleri gibi. Sen önce “domates”i yen diyorlar sanki.

Yenebilirsen!

Yazışma Adresim: www.goleaydin@hotmail.com

Bütün yazılarım...: http://hayatintatlarivehayatindusundurdukler.blogspot.com


Yayın Tarihi: 10.12.10


İNGİLİZ BELGESİNDEKİ ŞOK İDDİA! 2

Kitabında 1923'ten günümüze, belgeler ve gizli yazışmalar eşliğinde Türkiye Cumhuriyeti’nin yıpratılarak bölünmesi üzerine yapılan dış çabaları irdeleyen Prof. Dr. Sonyel, belgeye nasıl ulaştığını şöyle açıkladı: ‘Ben İngiliz arşivlerini didik didik etmiş bir tarihçiyim. İngiltere Dışişleri Bakanlığı Arşivi’ndeki yüzlerce dosyanın hemen hemen tümünü inceledim. Söz konusu belgenin fotokopisini çekmedim ama notlarım arasına almıştım. Devrik Padişah Vahdettin’in ölüm tarihinin bu istihbaratın verildiği tarihten önce olması ilginç bir nokta. Belki de önceden konuşmuş olabilirler. Ayrıca raporda yazılanların tamamıyle doğru olup olmadığını da bilemeyiz. Ben bir tarihçi olarak sadece belgeyi koydum.’

Konuyla ilgili diğer tarihçilerin görüşleri ise şöyle:

Yrd. Doç. Dr. Orhan Çekiç (Tarihçi-Yazar): Vahdettin ölene kadar Mustafa Kemal’in ölmesini ve rejimin değişme ihtimalini hep güttü. Kendisini bu amaçla Türkiye’den ziyaret edenlere maddi yardımlar da yaptığını biliyoruz. Bazı kesimlerin ‘hanedanın yurt dışına çıktıktan sonra hiçbir şekilde Cumhuriyet aleyhine faaliyette bulunmadığı’ yönünde iddiaları vardır. Bu iddialar tamamen mesnetsizdir. Hanedan mensupları, tekrar padişahlığın dönmesi için her türlü faaliyette bulundular. 1938’inde Mart ayında Ankara’da Atatürk’ü öldüreceklerdi. Türk devleti, 30 Mart 1938’de Atatürk’ün hasta olduğunu ilk kez resmi olarak açıklayınca bu suikasttan vazgeçildi.

Bunun kaynağı İngiliz arşivleridir ve oraya giren kişi de yine Prof. Salahi R. Sonyel’dir. Hanedan mensuplarının İngiltere’de yaşayan kolu, 1937’de İngiltere Dışişleri Bakanlığı’na yazılı başvuruda bulunarak ‘Bize 100 bin pound yardım edin. Bu suikastı biz düzenleyelim. Mustafa Kemal’i ortadan kaldırırsak, rejim çöker, tekrar padişahlık gelir. Taht sırası da Vahdettin’in kolundan devam eder’ dedi. Bunu söyleyen Vahdettin’in oğlu Şehzade Burhanettin’dir. İngilizler kendi aralarında olayı tartıştılar. Ankara'daki Büyükelçi Sir Loraine’e sordular. Loraine onlara, ‘Sakın ha muhatap bile almayın, çünkü bu olay duyulursa Türkiye’yi kaybederiz. Burada rejim oturmuştur. Karizmatik liderdir. Bu laik düzen değişmez’ diye uyarıyor. İngiltere bunun üzerine olaylı teklifi kapatıyor. Bu olay Vahdettin öldükten 11 yıl sonra bile hanedanın, Mustafa Kemal’i ortadan kaldırmayı planlandığını gösteriyor. Bu nedenle Vahdettin’in Irak’ta Kürtleri toplayıp Cumhuriyeti yıkmak için bir girişimde bulunmuş olma ihtimaline şaşırmam.”

O zamanın süper gücü İngiltere durumu böyle özetlemiş. Öte yandanda şeyh Sait olayına göz yummuştur. Şimdi bütün bu olanları yazan gazeteye bakar mısınız? Sabahtan beklenir davranış olmadığı konusunda birleşiyor muyuz?

Neyse.. haberin sonunuda görelim.

“Mustafa Armağan (Tarihçi-Yazar): Abdülhamid’in torunu Abdülkerim Efendi’nin Çin Türkistanı’nda Türkler’e yeni bir devlet kurmak için bir çaba gösterdiğini biliyorum. Diğer hanedan üyeleri arasında bu tür ilişkilere bulaşmış kişileri gösteremiyoruz. İstihbarat raporlarının doğruyu yansıttığını söylememiz mümkün değildir. Düzmece belge de üretirler. Fransızlar güya ‘12 Eylül 1919’da Vahdettin İngilizlerle gizli bir anlaşma yaptı’ diye sahte bir belge de üretmişlerdir. Bunun sahte bir belge olduğunu da yine Salahi R.Sonyel ortaya çıkarmıştır. Tabii insani duyguları da düşünürsek, bir insanı bir işten atsalar haksızlığa uğradığını düşünebilir. Kendisini işten atanlara iyi hisler beslemeyebilir. Şeyh Sait isyanında Abdülhamid’in oğlunun Kürdistan sultanı yapılması gibi bir düşünce Şeyh Sait çevresinde oluşmuştur. Bir Peyanname’de Selim Efendi’nin ismi geçiyor. Dolayısıyla bir takım yerlerde bu tip şeyler düşünülmüştür. Ancak o isimlerin, o işlerin içinde olduğunu ispatlamak için başka güçlü karineler gerekir.”

İşin doğrusunu yanlışını ortaya çıkaracak değilim. Böylede bir gücüm yok maalesef. Onu tarihçilere bırakalım. Benim demem o ki; sabah gazetesi bu haberle beni çok şaşırttı. Çünkü o cenahın söyleyeceği sözler bunlar değil. Çünkü onlar kimi padişahları ermiş mertebesine çıkartıyorlar. Oysa iktidar ermişliği kaldırmaz. Her iktidarda ararsanız ne kusurlar bulursunuz. İktidarın devamı için bazı kusurların devamıda şart olabilir. Oysa ermişlik kusurdan arınma çabasını gerektirir. Kusurlu olmaya devam ederseniz ermiş olamazsınız. Ben cumhuriyeti sevdiğim kadar Osmanlıyıda severim. Çünkü onlar benim atalarım. Ama ben atalarıma tapmam. Taparcasına sevenlerin bunları söylemediklerine çok şahit oldum. Şaşkınlığım bundandır.

***

Geçen cumartesi gecesi “Tarihin Arka Odası” programında Sultan Vahideddin’in torunu Hanzade Özbaş; Murat Bardakçı, Erhan Afyoncu ve Pelin Batu’nun sorularını cevaplandırdı.

Özbaş, “Dedeniz hain miydi?” sorusuna cevabı şöyle oldu:

“Dedem hain değildi. Ben, ilkokulda dedemin hain olduğu yazıları okumak zorunda kaldım. Öğretmen, okuma sırası bana geldiğinde tam o satırları bana okutuyor. ‘Benim dedem hain değildi’ deyip sınıftan çıkıp gitmişim. Ortaokulda tekrar aynı hakarete maruz kaldım. Tarihten ikmale kaldım bu yüzden. Lise sonda tarih hocam beni çok hoş tuttu, o bana çok sevdirdi tarihi. Orada da tarihten kaldım. Çalışmadım. Dedemin ‘hain’ olduğunu okuyarak nasıl o derse çalışırım. Sultan Vahideddin’in hain olmadığını çok iyi biliyorum.”

Özbaş, Cumhuriyete bakışıyla ilgili bir soruyu da şöyle yanıtladı:

“Ben Cumhuriyette doğdum ve Türk okullarında okudum. Hep memleketimde bulundum. Dolayısıyla ben Cumhuriyetin dışında bir şey yaşamadım. Cumhuriyete de, Türk Cumhuriyetine de uygun bir hanım olduğumu düşünüyorum. Ben hep çalıştım, kızlarımı da eğittim. Ben hep Cumhuriyet çocuğuyum, Osmanlı’dan gelmek benim için bir bonus.”

***

Geçtiğimiz hafta çok konuşulan “Wikileaks” sitesinin açıkladığı dosyalar nedeniyle sizlere aktardığım “İngiliz belgesindeki şok iddia” yazı dizisini Osmanlı hanedanlığının Türkiye’de yaşayan torununun sözleriyle bitirmesek olmazdı. Yukarıdaki satırları onun için aktardım.

Bir kere daha vurgularsak “Wikileaks” çağın hızına uygun bir habercilik yapmıştır. “Wikileaksin” verdiği haberlerle, kişilerin kendi aralarında konuştuklarını olduğu gibi aktarması yüzünden herkes birbirine düştü. Kimilerine göre zaten istenen buydu. Kimilerine göre ise artık hiçbir şeyin kapalı kapılar ardında kalamıyacağının, dolayısıyla internetle gelen yeni özgürlük dalgasının bir işaretiydi. İki tarafında göz ardı edilmemesi, ama konununda fazla abartılmaması gerektiğini düşünüyorum. Wikileaks önceside bu tür belgeler açıklanırdı. Bir farkla; tarihte rolü biten aktörler ya politika, yada hayat sahnesinden çekildikten sonra bu olurdu. Çılgın bir bilgi erişim hızına erişilen dünyada bununda olmaması mümkün değildi. Politika bildiği yollardan artık ayrılmak zorunda. Burada gözetilmesi gereken çok ince bir çizgi var: Güçlü devlet veya devletlerinin olur olmaz yer, zaman ve biçimde gücünü kullanmasından dolayı utandırılması için açıklanan belge ve insan hayatını tehlikeye atılacağı düşünülmeden açıklanan belge. Bu ikisi birbirinden kesin olarak ayrılmalıdır. İnternet ortamında bu alanın iç içe olması tartışılacak konudur.

BİTTİ

Yazışma Adresim: www.goleaydin@hotmail.com

Bütün yazılarım...: http://hayatintatlarivehayatindusundurdukler.blogspot.com

Yayın Tarihi: 08.12.10

İNGİLİZ BELGESİNDEKİ ŞOK İDDİA! 1

Günlerdir Wikileaks sitesinin açıkladığı dosyalar gündemimizde. Herkes bu yüzden birbirine düştü. Kimilerine göre zaten istenen buydu. Kimilerine göre ise artık hiçbir şeyin kapalı kapılar ardında kalamıyacağının, dolayısıyla internetle gelen yeni özgürlük dalgasının bir işaretiydi. İki tarafında göz ardı edilmemesi, ama konununda fazla abartılmaması gerektiğini düşünüyorum. Nedenini aşağıda okuyacağınız satırlarda bulacaksınız. Wikileaks öncesi bu tür belgeler açıklanırdı. Bir fakla; tarihte rolü biten aktörler ya hayat, yada politika sahnesinden çekildikten sonra bu olurdu. Çılgın bir bigi erişim hızına erişilen dünyada bununda olmaması mümkün değildi. Politika bildiği yollardan artık ayrılmak zorunda.

Şimdi dizi yazımızın ilk bölümüne geçebiliriz.

***

Bazı şeyler hiç umulmadık zamanda veya umulmadık birinden olursa şaşırmamak mümkün değildir. Olan şeyin olumlu yada olumsuz olması, şaşkınlığın artması veya eksilmesinde etkili değildir. Beklenmedik zamanda ve/veya beklenmedik kişiden olması yeterli sebeptir. Geçenlerde Sabah Gazetesinde böyle bir haber okuyunca çok şaşırdım. Eski sahiplerinin elinde böyle bir haberin yayınlanması çok doğaldı. Yeni sahibinin başbakanın yakını olması ve siyasi duruşu nedeniyle Sabah Gazetesinde böyle haber yayınlanmasını beklemezdim.

Haberin başlığı şöyleydi:

“İngiliz Belgesindeki Şok İddia!”

“Vahdettin eğittiği Kürt militanlarla Atatürk’ü devirip bağımsız Kürdistan’ı tanıyacaktı.”

Daha sonra haber kanallarında da duyduğumuz bu iddia o gazetede yer bulur dermiydiniz? Ünlü tiyatrocu rahmetli Haldun Taner’den okuduğum ve çok hoşuma giden bir söz aklıma geldi: “Bozuk saatler bile günde iki kere doğruyu söyler” Gerçi sayısal ve elektronik saatler çıktı çıkalı bu söz geçerliliğini yitirdi ama olsun. Klasik saatler hala bozuk bile olsa günde iki kere doğruyu söylüyor ya, o yeter. Benim düşünceme göre Sabah gazetesi böyle durumdaydı.

Haberi okuyalım, artık şart oldu.

“İngiliz arşivlerinde yaptığı çalışmalarla tanınan Türk Tarih Kurumu şeref üyesi olan Prof. Dr. Salahi R. Sonyel, Remzi Kitabevi'nden çıkan son kitabı ‘Kıskaç Altında’ İngiliz arşivlerinden çıkan çok tartışma yaratacak bir belgeye de yer verdi.

Irak’taki bir İngiliz polis müfettişinin, İngiliz Yüksek Komiseri ve istihbarat örgütlerine gönderdiği raporuna göre, 1926’da 40 bin Kürt militanın Musul’da Türkiye’ye karşı emekli subaylarca eğitilmişti. Bu militanların önderleri, devrik Osmanlı Padişahı Vahdettin’le ve o sırada Türkiye’nin muhalefet partisiyle Mustafa Kemal’i yönetimden düşürmek için anlaşmışlardı. Vahdettin iktidarı ele geçirince, ‘Kürt bağımsızlığını’ tanıyacaktı.

Irak’taki Polis Cürüm Araştırma Bölümü’ne mensup genel müfettiş yardımcısı J.F Wilkins 21 Ağustos 1926’da Irak İçişleri Bakanı, İngiliz Yüksek Komiseri ve öteki istihbarat örgütlerine gizli bir yazı göndermişti. Bu yazıya bir de rapor iliştirilmişti. Raporda, şu bilgiler vardı: ‘Doktor Ahmet Sabri ve Kracya Muratyan Musul’a gitmek üzere 16 Ağustos’ta Bağdat’a uğramış; 18 Ağustos’ta Hacı Raşit el Hava’yı ziyaret ederek, ona, amacı Kürdistan’da Türklere karşı harekete geçmek olan kendi partilerine katılmasını önermişlerdi. (...)”

Siz ne durumdasınız, şaşırdınız mı? Şaşırılmayacak gibi değilki, elbette şaşırmışsınızdır. Durun bu daha başlangıç. Sözü edilen Prof. Dr. Salahi R. Sonyel’in yazdığı “Kıskaç Altında” adlı kitabı dayanaklarını belirterek iddialarını sürdürüyor. İlginç ve şaşırtıcı olan Sabah Gazetesinde genişçe yer bulması. Şaşırtıcı olanda bu.

Yazıyı okumaya devam ediyoruz.

“19 Ağustos akşamı her ikisi de doktor Şükrü Muhammed’in evine gitmiş ve orada Doktor Ahmet Sabri onlara Türkiye’de geniş kapsamlı bir isyandan söz etmişti. Bununla ilgili planın amacınada değinen Sabri, Büyük Britanya’dan kapsamlı bir yardım gelmesinin beklendiğini de söylemişti. Kürt asiler epey hazırlık yapmışlardı. 40 bin kadar Kürt militan emekli subaylarca eğitiliyordu.

Bu militanların önderleri düşük Padişah Vahdettin’le ve o sırada Türkiye’nin muhalefet partisiyle şu koşullara göre anlaşmaya varmışlardı: Mustafa Kemal’i erkten düşürmek için bu kişiler yardımda bulunacak; iktidarı ele geçirince ‘Kürt bağımsızlığını’ tanıyacaklardı. Onların iddialarına göre, aralarında Rusya, Fransa ve İtalya olmak üzere, çeşitli yabancı yönetimlerle görüşmelerde bulunmuşlardı.”

Yeri geldikçe burada her seferinde belirttim. 199 depreminde yardım amacıyla geldiği söylenen Fransız, İtalyan ve Hollanda ortaklı Caritas firması daha sonra burada misyonerlik faaliyetlerine soyunmuş, bunun farkına varan o zamanki il müftümüz onların sınır dışı edilmesini sağlamıştı. “Caritas” firmasının ardında “Ciloe” vakfı vardı. Bu vakfın amacı dünyaya Hıristiyanlığı yaymaktı. İzmit’ten Bolu’ya kadar olan deprem bölgesinde bu konuda faaliyetlerini birkaç yıl yürüttüler. Bu kadarla kalmadılar, bizim Kürt sorunumuzla bile ilgilendiler. Deprem yardımı için Caritas firmasıyla gelen bayanlardan Martina, sınır dışına çıkarıldıktan dört sene sonra Sivas’ta öldürülen bir rahip ve iki Hıristiyan Türk için gazeteci kimliğiyle geldi. Bunlar her fırsatı değerlendirmeyi çok iyi biliyorlar. Hiçbir şey yapmasalar bile en azından hükümetlerinin politika belirlemelerine katkıda bulunuyorlardır. Atatürk zamanındada çıkan kürt isyanlarına bu gözle bakılmalı. Sabah gazetesi kitaba bu yüzden değer vermiş olabilir. İlginç olan hanedan sultanlarının olduğu gibi verilmesi.

Beni şaşırtan habere devam ediyorum

“Yazar Sonyel’in kitabın dipnotlarında bu raporun, İngiliz Dışişleri Bakanlığı Foreign Office-FO Arşivi’nde 371/11480/E5456 numarayla bulunduğunu yazdı. Ayrıca Sömürgeler Bakanlığı’ndan Dışişişleri Bakanlığı’na 22.09.1926 tarihli yazıda bulunduğunu; ilişiğinde H.Doobbs’un Sömürgeler Bakanlığı’na gönderdiği 2.09.1926 tarihli gizli yazının da ilişikte olduğu bilgisini de verdi.

Ancak Sultan Vahdettin’in 1926’nın mayıs ayında, yani bu istihbaratın ağustosta alınmasından 3 ay önce ölmüş olması da dikkat çekti.


DEVAM EDECEK

Yazışma Adresim: www.goleaydin@hotmail.com

Bütün yazılarım...: http://hayatintatlarivehayatindusundurdukler.blogspot.com


Yayın Tarihi: 06.12.10

ŞAİRLERİN ŞİİRLERİYLE SÖYLEDİĞİ 64

Merhaba sevgili okurlar. Bu satırları okuduğunuz günden en az bir gün önce kaleme almış oluyorum. Bu hesapça yazı basımdan bir gün önce verilmiş olmak zorunda. Bu gün cumartesi. Aralık 4 ve havalar çok güzel. Kış henüz yüzünü göstermiş değil. Bilenler bilir 3 aralık dünya engelliler günüdür. Dün bugünün anlam ve önemi üzerine etkinlikler düzenlendi. Saat 10:30’da TSD Adapazarı şubemizin önünde gönüllü gençlerle birlikte ilk kutlama gerçekleştirildi. Ardından VİP OTOBÜS Firmasının şehirler arası seyahatlerde engellilerin otobüslere binebilmeleri için fikir babası olduğum konuda bir ilki gerçekleştirdikleri törene bütün dernek engellilerimizle katıldım. Daha sonra saat 14:00-16:00 arasında yerel televizyonumuz SRT’nin 3 aralık engelliler nedeniyle ağırlıklı olarak engellilere konusuna yer verildiği, Arzu hanımın sunucusu olduğu programda yer aldım. Oradan dönünce saat 17:00’de merkez belediyemizin düzenlediği kent konseyi toplantısına arkadaşım Selim Özel’le gittim. Yeni camii ışıklarına geldiğimizde kapanan Lemar Marketin önündeki mal yüklemesi yapan kamyonun bankete çıkarak rampanın işgal edildiğini görünce Lemarın rampa çıkıntısını görmedim, ona çarpınca sola devrildim. Devrilme sonucu kaburgalarım ezildi. Bugün biraz rahatsızım. Kendi şiirlerime bu yüzden yer veremedim. Seçtiğim şiirler ve şairlerle bir amaç gözettim. Bakalım bu amacımı fark edecek misiniz?

***

Ağacın İkindi Türküsü

Açıklara çıkalım boğulmamak için
Günün kuytu yerleri şimdi harap
İçimizde bir ezgi inceden inceye
Bizi kendimize bağlarken akşam olur
Karanlığı gümüş rengine boyar mehtap

Oturup uzun uzun konuşsaydık
Sevişmek nasıl olsa gene olur, iyi kötü
Bir ıhlamur sıcaklığı yayılırken odamıza
Herşeyi ince ince düşünseydik
Ölümü, kırgınlığı, inceliği en başta
Bütün eksiklerimize gülüp geçerek

Belki de boşa geçti onca zaman
Bu da bir tür geçip gitme duygusudur
Ne güzel olurdu yeniden başlasak
Ne yapsan en başa dönülemiyor
Ne yapıp yapıp dalı unutmalı
Rüzgârla yere düşen sarı yaprak

Afşar Timuçin

***

Ay Karanlık

Maviye
Maviye çalar gözlerin,
Yangın mavisine
Rüzgarda asi,
Körsem,
Senden gayrısına yoksam,
Bozuksam,
Can benim, düş benim,
Ellere nesi?
Hadi gel,
Ay karanlık...

İtten aç,
Yılandan çıplak,
Vurgun ve bela
Gelip durmuşsam kapına
Var mı ki doymazlığım?
İlle de ille
Sevmelerim,
Sevmelerim gibisi?
Oturmuş yazıcılar
Fermanım yazar
N'olur gel,
Ay karanlık...

Dört yanım puşt zulası,
Dost yüzlü,
Dost gülücüklü
Cıgaramdan yanar.
Alnım öperler,
Suskun, hayın, çıyansı.
Dört yanım puşt zulası,
Dönerim dönerim çıkmaz.
En leylim gecede ölesim tutmuş,
Etme gel,
Ay karanlık...

Ahmet Arif

***

Aşk İki Kişiliktir

Değişir yönü rüzgarın
Solar ansızın yapraklar;
Şaşırır yolunu denizde gemi
Boşuna bir liman arar;
Gülüşü bir yabancının
Çalmıştır senden sevdiğini;
İçinde biriken zehir
Sadece kendini öldürecektir;
Ölümdür yaşanan tek başına,
Aşk, iki kişiliktir.
Bir anı bile kalmamıştır
Geceler boyu sevişmelerden
Binlerce yıl uzaktadır
Binlerce kez dokunduğun ten;
Yazabileceğin şiirler
Çoktan yazılıp bitmiştir;
Ölümdür yaşanan tek başına.
Aşk, iki kişiliktir
Avutmaz olur artık
Seni bildiğin şarkılar;
Boşanır keder zincirlerinden
Sular tersin tersin akar;
Bir hançer gibi çeksen de sevgini
Onu ancak öldürmeye yarar:
Uçarı kuşu sevdanın
Alıp başını gitmiştir;
Ölümdür yaşanan tek başına.
Aşk, iki kişiliktir.
Yitik bir ezgisin sadece
Tüketilmiş ve düşmüş gözden;
Düşlerinde bir çocuk hıçkırır
Gece camlara sürtünürken;
Çünkü hiç bir kelebek
Tek başına yaşamaz sevdasını,
Severken hiç bir böcek
Hiç bir kuş yalnız değildir;
Ölümdür yaşanan tek başına,
Aşk, iki kişiliktir.

Temmuz 1993

Ataol Behramoğlu

***

Bulut mu Olsam

Denizin üstünde ala bulut
yüzünde gümüş gemi
içinde sarı balık
dibinde mavi yosun
kıyıda bir çıplak adam
durmuş düşünür.

Bulut mu olsam,
gemi mi yoksa?
Balık mı olsam,
yosun mu yoksa?..
Ne o, ne o, ne o.
Deniz olunmalı, oğlum,
bulutuyla, gemisiyle, balığıyla, yosunuyla.

Nazım Hikmet Ran

***

Ayten

Ben bir Ayten'dir tutturmuşum oh ne iyi
Ayten'li içkiler içip sarhoş oluyorum ne güzel
Hoşuma gitmiyorsa rengi denizlerin
Biraz Ayten sürüyorum güzelleşiyor
Şarkılar söylüyorum
Şiirler yazıyorum Ayten üstüne
Saatim her zaman Ayten'e beş var
Ya da Ayten'i beş geçiyor
Ne yana baksam gördüğüm o
Gözümü yumsam aklımdan Ayten geçiyor

Bana sorarsanız mevsimlerden Aytendeyiz
Günlerden Aytenertesidir
Odur gün gün beni yaşatan
Onun kokusu sarmıştır sokakları
Onun gözleridir şafakta gördüğüm
Akşam kızıllığında onun dudakları

Başka kadını övmeyin yanımda gücenirim
Ayten'i övecekseniz ne ala, oturabilirsiniz
Bir kadeh de sizinle içeriz Ayten'li
İki laf ederiz
Onu siz de seversiniz benim gibi
Ama yağma yok Ayten'i size bırakmam
Alın tek kat elbisemi size vereyim
Cebimde bir on liram var
Onu da alın gerekirse
Ben Ayten'i düşünürüm, üşümem
Üç kere adını tekrarlarım, karnım doyar
Parasızlık da bir şey mi
Ölüm bile kötü değil
Aytensizlik kadar

Ona uğramayan gemiler batsın
Ondan geçmeyen trenler devrilsin
Onu sevmeyen yürek taş kesilsin
Kapansın onu görmeyen gözler
Onu övmeyen diller kurusun
İki kere iki dört elde var Ayten
Bundan böyle dünyada
Aşkın adı Ayten olsun

Ümit Yaşar Oğuzcan

***

Anneme Mektup

Ben bu gurbet ile düştüm düşeli,
Her gün biraz daha süzülmekteyim.
Her gece, içinde mermer döşeli,
Bir soğuk yatakta büzülmekteyim.

Böylece bir lâhza kaldığım zaman,
Geceyi koynuma aldığım zaman,
Gözlerim kapanıp daldığım zaman,
Yeniden yollara düzülmekteyim.

Son günüm yaklaştı görünesiye,
Kalmadı bir adım yol ileriye;
Yüzünü görmeden ölürsem diye,
Üzülmekteyim ben, üzülmekteyim.

1924

Necip Fazıl Kısakürek

***

İyi pazarlar sevgili okurlar. Haftaya görüşmek dileğiyle..


Yazışma Adresim: www.goleaydin@hotmail.com

Bütün yazılarım...: http://hayatintatlarivehayatindusundurdukler.blogspot.com



Yayın Tarihi: 05.12.10


BUGÜN 3 ARALIK

Bugün 3 aralık. Takvimden bir yaprak daha düşeceği herhangi bir gün daha işte.. rengi, kokusu olmayan herhangi bir gün. Diğer günlerden hiçbir farkı yok! Bundan sonrada hiçbir farkı olmayacak. Madem öyle, neden 3 aralık başlığıyla bu yazıyı yazmaya koyuldum? Açıklayacağım, hiç kuşkunuz olmasın açıklayacağım.

İnsanlar geliştikçe her guruptan yada kesimden insanın veya diğer canlıların farkına varır. Farkına vardığı şeylerle eskilerin deyişiyle hemhâl olur, hiç sevmediğim moda deyimiyle empati kurar, anlayacağımız biçimde söyleyecek olursak onun gözüyle bakmaya çalışır. Kişiliğine bürünmeye çalıştığı kişi veya diğer canlıların gözüyle görmeye başladığı anda sorunlara çözüm aramayada başlar. Aramakla kalmaz, konunun tekrar tekrar anılması ve unutulmaması için özel gün veya günler ilan eder. 3 aralık böyle bir amacın gündemde tutulmak istendiği dünya engelliler günüdür. Yeni sayılacak bir geçmişe sahiptir.

1992 yılında Birleşmiş Milletler aldığı bir kararla, 3 Aralık gününü “Uluslararası Engelliler Günü” olarak ilan etti. Bu kararın ardından BM İnsan Hakları Komisyonu 5 Mart 1993 tarihli ve 1993/29 sayılı bildirisi ile üye ülkelerce 3 Aralık gününün “engellilerin topluma kazandırılması ve insan haklarının tam ve eşit ölçüde sağlanması” amacıyla tanınmasını istedi. Ve o günden beri, 3 Aralık “engelliler günü” olarak bilinmektedir.

Bugünlerde kutlamalar düzenlenir, engelli sorunları dile getirilir, haklarından söz edilir, yeni gelişmelerden haberler verilir. Bütün bunlar salonlarda, dört duvar arasında yapılır. Hiçbir zaman sokağa inilmez ve gerçek hayatla buluşulmaz. Gerçek hayat acıtır. Kimse kusura bakmasın ama bende gerçek hayatın bir temsilcisi olarak canınızı, yüreğinizi acıtacağım. Bunu yaparken engellilerin acınacak kişiler oldukları sonucunu çıkarmayın. Sadece kendinizi onların yerine koyun.

*Siz hiç tekerlikli sandalyede oturup, bir topun, bir kelebeğin, yada bir hırsızın peşinden koşmayı denediniz mi?

*Siz hiç gözlerinizi bağlayıp annenizi, sevgilinizi, oğlunuzu, kızınızı görmeyi denediniz mi? Karanlık sizi korkutur mu yoksa? Karanlıkta kulaklarınız her sese daha mı duyarlı olur?

*Siz hiç kollarınızı bağlayıp birinin size yemek yedirmesini, su içirmesini beklediniz mi? Yemeği kaşıktan düşürmeden yiyebilir, suyu bardaktan dökmeden içebilir misiniz hiç düşündünüz mü?

*Siz hiç konuşmayıp şarkılar söylemek istediniz mi?

*Siz hiç duymayıp kordon da martıların sesini dinlemek istediniz mi?

*Siz zihinsel engellilere zihinsel engelli demek yerine, geri zekâlı, yada deli demeyi mi tercih ediyorsunuz?

*Siz hiç engelli bir yakınınıza, arkadaşınıza baktınız, ilgilendiniz, ona yardımcı oldunuz mu?

*Siz hiç küçük bir çocuğu tekerlikli sandalyesinden kucaklayarak alıp belediye otobüsüne bindiniz mi?

Bunları yapmadan bu kişiler üzerinden tezler yazıp profesör olsanız bile yaramıza merhem olamazsınız. Onun için kutlamalar veya anmalar artık geniş kitlelere seslenmelidir. Komisyonlar, komiteler kurulup, yalnız olan engelliler başta olmak üzere bütün engellilerle buluşulmalıdır. Ondan sonra her engellinin dilek ve görüşleri doğrultusunda projeler üretip uygulamaya konulmalıdır.

Bence öncelikli iki konu var. Biri kentsel fiziki yapı, ikinciside trafik ve ulaşım sorunu. Diğer konularıda anmak isterim. Mesela eğitim ve istihdam bunlarla atbaşı gidecek konular. Bu konuları sırası geldikçe anmak üzere bugün ilk iki konu üzerinde önerilerde bulunalım.

Kentsel fiziki yapı konusunda yapılabilecekler:

1: Resmi ve kamuya açık çok katlı özel binalarda rampa ve asansör şartı. Asansör ve rampa genişlik ve uzunluklarıyla rampaların eğim derecesi ve bu binaların zemin kayganlık denetimi.

2: Bütün okul ve sağlık kuruluşlarının özürlü kullanımına uygun hale getirilirken yasak savma türünden göstermelik uygulamaların yapılmasına göz yumulmaması.

3: Yeni konut yapımında yangın merdiveni mecburiyeti gibi hasta, engelli ve yaşlı insanların taşınması için kat asansörü ile merdivenlerin bir bölümünde eğim derecesi denetimine uygun rampa şartı.

4: Mahalle muhtarlıklarının yakınına özürlü tuvaletleri.

Trafik ve ulaşım için yapılabilecekler:

1: Yaya geçidi işaretleriyle belirlenmiş trafik ışıkları olmayan karşıdan karşıya geçiş yerlerinde engellinin elle yakabileceği özel geçiş ışıkları.

2: Kaldırımlardaki engelli rampalarının ve trafik ışılarının olduğu yerlerdeki karşıdan karşıya geçiş çizgilerinin olduğu yaya geçitlerinin araçlarca işgalinin önlenmesi için ceza uygulamaları, bunun ispatlanabilmesi için mobese kameralarının konulması.

3: Şehirlerarası yolculuk yapacak engellilerin otobüslere binebilecekleri tıpkı uçaklardaki gezici merdivenler gibi gezici asansör bulundurma şartı.

Bütün bunlar bir çırpıda söylenebilecek birkaç örnek.

Salon kutlamaları, sığ siyasetçi mantığıyla hiçbir kültürel dayanağı olmayan, sırf görme engelli olduğu için eliyle darbuka ile ritim tutup, ağzıyla bağlama taklidi yaparak melodi çalan kişilerle program düzenlemekle üzerinize farz olan görevinizi yapmış sayılmazsınız.

İçinde bulunduğumuz ayın adı aralık. Aralık bildiğiniz gibi tam açık olmayan, başka bir deyişlede tam kapalı olmayan anlamını taşır. Tam olarak bir şey olmakta kararsız olan bir durumu anlatmanız istense, yada bazı durumlarda bir şeyleri belli bir tarih vermeden başınızdan atmak isteseniz ne dersiniz? “Bir aralık bakarız” dersiniz değil mi? Bu gün üç aralık, eh!.. bakın artık!..


Yazışma Adresim: www.goleaydin@hotmail.com

Bütün yazılarım...: http://hayatintatlarivehayatindusundurdukler.blogspot.com


Yayın Tarihi: 03.12.10