21 Şubat 2011 Pazartesi

ENGELLİLER HAKKINDAKİ GENELGENİN GETİRDİKLERİ 2

Geçen hafta içişleri bakanlığının engelliler hakkında yayınlanan genelgesini sizlere sunmaya başlamış, ortaya çıkan konuları özetleyerek anlatmayı bu haftaya bırakmıştık. Yazımıza o genelgede kaldığımız yerden başlayarak devam edelim.

POLİS MERKEZLERİ ENGELLİLERE GÖRE YENİDEN DÜZENLENECEK

Engellilere ayrılmış park alanlarına diğer kişilerin park etmesine izin verilmeyeceğinin vurgulandığı genelgede, engelli vasıtalarının geçmesine engel unsurların kaldırımlarda bulundurulmaması için gereken tedbirlerin alınması istendi. Zihinsel veya psikolojik açıdan engelli bireyleri, özellikle çocukları rahatsız etmeyecek şekilde uygulama yapılmasına çalışılacağı dile getirilen genelgede, görevli personelce, engelli bireylere yönelik gereken duyarlılık gösterileceği, gerektiğinde yapılan işlemlerde bu kişilere öncelik tanınacağı kaydedildi.

Güvenlik hizmetlerinin yürütülmesi çerçevesinde, engellilere verilen hizmetler bakımından polis binalarının uygun fiziki koşullara sahip olmasının büyük önem taşıdığının altının çizildiği genelgede, “Özellikle polis merkezlerinin vatandaşlarımız tarafından kullanılan giriş ve çıkışları ile asansör, WC gibi iç mekânları, engellilerin ihtiyaçlarını karşılayacak şekilde bir kez daha gözden geçirilecek ve gerekli iyileştirici tadilatlara derhal başlanacaktır.” denildi.

***

5378 sayılı Özürlüler ve Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnameler gereği yayınlanan ve yukarda okuduğunuz genelgeyi özetleyecek olursak şu konuların ortaya çıktığını görürüz:

1: Öncelikli konu engelli psikolojisi.. engellinin psikolojisinin bozulmaması için ceberut, zorba görünüm yerine güler yüz ve şefkat öne çıkarılacak. Polis böyle davranmak zorunluluğunda olacak.

2: Sorgusu alınan gözaltındaki kişi kendisi değilde çocuğu engelliyse, gözaltındaki kişinin yönlendirmeleri doğrultusunda engelli çocuğun günlük hayatının aksamadan sürdürebilmesi sağlanacak. Onlara ani tepki ve müdahaleler yapılamayacak.

3: “Toplum destekli polislik” tanımı getirilerek fiziksel çevre şartlarının olumsuzluğundan kaynaklanan zorlukların giderilmesi için ilgili kurum ve kuruluşlarla gecikmeksizin irtibata geçmek polislere artık şart.

4: Sürücü belgesi veya pasaport almak ile araç tescil işlemi yapmak veya parmak izi vermek gibi idari işlemleri sırasında engellilere öncelik tanınacak.

5: “Gözaltı süresince engelli kişilerin temel ihtiyaçlarının karşılanmasına yönelik imkânlar ölçüsünde gerekli tedbirlerin alınmasına çalışılacaktır. Engelli olup, psikolojik ve sosyal desteğe ihtiyaç duyan şüphelilerin Cumhuriyet savcısının talimatı doğrultusunda bu hizmetlerden yararlanması yönünde gerekli çalışmalar yapılacaktır (buradaki konunun temenniden öteye gitmeyeceğine adım gibi eminim. Çünkü burada muğlak ifadeyle konu özetlenmiş, açık bir yaptırımı yok!).

6: İfadesinin alınmasına ihtiyaç duyulan bir olaydan zarar gören, mağdur olan veya tanık sıfatı kazanan ve fiziksel engeli bulunan kişilerin –başka bir yere götürülmeleri gerekmedikçe- ifadelerine bulundukları yerde başvurulacaktır. Mümkün olduğunca fiziksel engelli vatandaşlarımızın, herhangi bir kolluk işlemi için yasal zorunluluk olmadıkça polis birimlerine gelmeleri istenmeyecektir (bence en güzel ifade alma biçimi bu. Ama burada da “gerekmedikçe” ifadesi var ki, bu bile engellilerin “bulunduklar yerde” ifadesini alınamaz duruma düşürecektir.

7: Engellilere ayrılmış park alanlarına diğer kişilerin park etmemesi sağlanacak.

8: Engelli vasıtalarının geçmesine engel olan unsurların kaldırımlarda bulundurulmamasına çalışılacak.

9: Özellikle polis merkezlerinin engelliler tarafından kullanılan giriş ve çıkışları ile asansör, WC gibi iç mekânları, engellilerin ihtiyaçlarını karşılayacak şekilde olması sağlanılacak.

Bütün bunlar çağdaş bir devlette olması gerekenlerdir. Bunlar sadece engelliye değil her birey için gerekli. Engelliye bunlara bağlı olarak fiziki iyileştirmeler ve psikolojik destek eklenmelidir. Çünkü engelli ve engelsizler olarak bir arada yaşayan toplumu oluşturuyorsak bu şart!


Yazışma Adresim: www.goleaydin@hotmail.com

Bütün yazılarım...: http://hayatintatlarivehayatindusundurdukler.blogspot.com

Yayın Tarihi: 11.02.11

DEMOKRASİ Mİ? HOPAŞİNANAY!.../KÜRTÇE 2. DİL OLAMAZ ÇÜNKÜ İNGİLİZCE 1. DİLDİR

Ülkemizde olan biteni izlemek başlı başına bir iş. Her şey öyle baş döndürücü bir hızda gelişiyor ki, izlerken insanın başı dönüyor. Bir konuya eğilip yazayım diyorum, bir gün değil bir saat sonra bile o konu eskiyor, yazamıyorum. Olay bakımından çok bereketli, çok zengin bir ülkeyiz. Dünya ülkeleri de bizden aşağı kalır değil. Ama kimse hız konusunda elimize su dökemez. Doğal afetler konumuz dışı. Öyle bir kıyas yapmıyorum.

Bir ara “barbarlık” başlığı altında bir yazı yazayım dedim. Olaylar öyle üst üste geldi ki konu kendiliğinden gelişti, sonunda buhar oldu uçtu. Ülkemizde her konunun buharlaşma nedenine, toplum olarak balık hafızalı olmamız gösterilir. Doğrudur da.. öyle olmasa bizi o kadar çok ve kolay kandıramazlardı. Politikacıların bizi her defasında nasıl kandırdıkları konusu ortada.

Geçtiğimiz yıl 5 ağustosta Şili’de bir maden kazası yaşanmıştı. Yerin 622 metre altında 33 maden işçisi mahsur kalmıştı. Dünyadaki bütün haber kanallarının canlı yayınlarıyla izlediğimiz kurtarma çalışmalarının sonunda, yer altındaki bütün işçiler 13 ekim 2010’da kurtarıldılar. “Ne güzel öleceklerdi.” Fırsatı kaçırdılar.

Bu söz size bir yerden

aşina gelmiyor mu? Gelmiyorsa üzülmeyin, balık hafızalıyız dedik ya!.. internetten konuyla ilgili geçmiş gazeteleri tararken bu sözleri görünce hatırladım. 17 mayıs 2010 tarihinde Zonguldak’ta bir maden ocağı çökmüş, göçük altında 30 işçi kalmıştı. Daha sonra 28 işçinin cesedi çıkarılmış, 2 işçinin ise cesedi çok sonra bulunmuştu. Başbakan’ın Zonguldak’taki maden faciasıyla ilgili “kader” açıklamasının ardından, Çalışma Bakanı Ömer Dinçer’den de tartışma yaratacak sözler gelmiş, madencilerin acı çekmediklerini söyleyen Dinçer “Güzel öldüler” demişti. Sanki ölürlerken yanlarındaydı, yada naklen ölüm yayını yapıldı. Güzel öldüklerini nerden gördü?

Şili’deki muhteşem bir birliktelik, azim, planlama hayat kurtarıyor, kurtulan her işçi Devlet Başkanı Sebastian Pinera ve Maden ve Enerji Bakanı Laurence Golborne’i karşısında buluyor ve onlarla kucaklaşıyorlardı. Biz ise maden işçilerimizi kurtaramıyor “güzel öldükleriyle” ve “kaderle” tembelliğimizi örtüyorduk.

Şili’deki maden işçilerini kur

tarma harekatınd

an 3 ay altı gün sonra yani 19 ocakta aynı Enerji Bakanı Laurence Golborne benzin ve gaz zamlarından dolayı yuhalanıyor, hatta taşlanıyordu. Halkın, gaz fiyatlarını arttırmayacağı sözünü tutmadığı için Devlet Başkanı Sebastian Pinera’ya da tepkisi büyüktü. 3 ay önce işçilerin hayatlarını kurtarmak onların hoş görülmeleri için yeterli olmamıştı. Bunun üzerine gaza yapılan zamlar geri alındı.

Bizdeki seçim kazananlar kendilerini halkın hizmetçisi saymadıklarını açıkça gösteriyorlar. Halk yararına yaptıkları her şeyi biz yaptık diyerek inayet gösteren padişah gibi halkın kafasına kakıp duruyorlar.

Galatasaray spor kulübünün “Türk Telekom Arena Ali Sami Yen” uzun isimli stadının açılışı sırasında yaşanan olay

ları hatırlayın. Onlara göre Galatasaray taraftarı kendilerine stat yaptığı için başbakana borçlu. Bunu unutup, açılış töreninde kendisini ıslıklamalarına sinirlenen başbakan usta konuşmacılığıyla o taraftarı sakinleştirecek bir konuşma yapmak yerine “değer bilmezler, yazıklar olsun”

diye söylenerek stadı terk etti. Ardından sazı eline alan TOKİ başkanı yaraya tuz ekti.

Bizde böyledir. En d

emokrat olduğunu iddia eden yönetici bile halkın karşısında mütevazi duracağına ona tepeden bakar. En olmadık biçimde sinirlenince de karşısındakinin veli nimeti olduğunu unutarak azarlar. Bu bizim ne kadar demokrat olduğumuzun göstergesi. Azarlanmak hoşumuza gidiyor. Demokrasi istediğimizde yok!

İki gün önce derneğimize Arifiye’den bir konuk geldi.

Sohbet sırasında söz döndü dolaştı siyasete geldi dayandı. Ben tutum ve davranışın çok demokratik olmadığın

ın örneklerini verdim. Konuğumuz ülkeyi ancak bir diktatörün kalkındırabileceğini belirtiyordu. Başbakanın böyle davranmasının güven verdiğini söylüyordu. Sözün bittiği yerdi. Ne desem dinlemezdi.

Sadece başbakan hayranı böyle davranmıyor. Başbakana şiddetle karşı olan başka biri de demokrasinin halkı kandırma rejimi olduğunu, tam bağımsız olmadan özgür olunamayacağını, tam bağımsızlığın devletin ekonomik alandan kaçmadan sağlanamayacağını, sağ iktidarların son zamanlarda özelleştirme adı altında kitleri yabancılara satarak bağımsızlığı yok ettiğini, küreselleşmenin bu iş için hazırlanmış bir kılıf olduğunu söyleyerek demokrasi karşıtı olduğunu belirtiyordu. Ülke ancak diktatörlükle refaha erebilirmiş.

Aklınız karıştı mı?

Çaremiz var canım. Bir

tutam Defne Joy Foster, bir tutam “su testisi su yolunda kırıldı,” bir tutam da “yok böyle bir dans” koyduk mu her şey hallolur. Demokrasi için üzülmeye değer mi hiç? Hopaşinanay!...

Yazışma Adresim: www.goleaydin@hotmail.com

Bütün yazılarım...: http://hayatintatlarivehayatindusundurdukler.blogspot.com

Yayın Tarihi: 09.02.11

*********************************************************************

KÜRTÇE 2. DİL OLAMAZ ÇÜNKÜ İNGİLİZCE 1. DİLDİR


ÇİZGİ-YORUM COŞKUN GÖLE

Yılmaz Özdil’in yazılarına hayranım. Olayları hafif alaylı bir dille ele alışı, açık ve sade yazışıyla kolay anlaşılır anlatımını çok beğeniyorum. Bir ay kadar önce yazdığı bir yazısını sakladım. Bende gazetemize yazmaya başladığım sıralarda Türkçe konuşma hassasiyetimi vurgulamış, bir dizi yazı yazmış, dilimize girmiş yabancı kelimelerin Türkçe karşılıklarını vermiştim. Yılmaz Özdil Kürtçenin bu ülkenin ikinci dili olarak onaylanmasını isteyenlere başka bir bakışla

cevap veriyordu. Şimdi o yazıyı okuyalım.


***

The iki dil...

Kanyon:

Mhacka, Chakra, Macrocenter, W, Sushico, Bally, Bashqua, Scabal, Haaz, Mom-to-be, Flower... “Allahım nerdeyim ben?” diye düşünüyordum ki, “Mars” Cinema yazıyor!

Yasai katsu curry
Ebi Raisukaree
Yaki Udon
Moyashi soba.

Nedir bunlar?
“Karateci” diyenler, yanıldı.
Mönü bu.
Pilav, tavuk, kabak filan.

İstinye Park:
N’fes büfe, Ta-Ze, Coqu

et, Hat Quarters, House Cafe, Milimetric, Anatolian Arts, Tırtıl Kids,Topal Exclusive, Osmani, Biletix, Mania... Şeytan diyor, gir içeri “How much?” diye sor.

- Buyrun...
- Kahve lütfen.
- Espresso, decaffeinate, cappucino, latte macchiato, cafe au lait, hot chocolate?
- Türk kahvesi yok mu?
- Maalesef...
- Su alayım o zaman.
- Normal mi, Pellegrino mu?
- Dizel olsun!

Ankara Cepa:
X-Side, Assortie, Pırlant, En Plus, Decorium, Medilife, Can Can Garage, Dryman...Advantage Platinum’u yanınıza almayı

unuttuysanız, sıkmayın canınızı, Mastercard Gold’la ödersiniz artık... Başbakanımızın kankası, sponsor Remzi’nin mağazası da var, Ramsey.

Canım fast food çekti, çevirdim bi taksi, kapısında Yellow Taxi yazıyor, bindim, radyoda Joy FM açık, şoför baktı ki bende Türk tipi var, Power Türk’e çevirdi, öndeki arabanın arkacamına yapıştırmışlar, baby on board, neyse geldik, ağız alışkanlığı tabii “Thank you birader” dedim, “Okey abi” dedi.

Kelebekia, Aqua, Avangarden, Realty World, Pelican, Exen, My World, Incity, Kentplus, Uphill Court, Fibalife, Sunflower, Antrium, Millenium, Elysium, Bosphorus, Riverside,Residence filan... Gaziantep olmuş Antepia! Maraşium’la Urfaqua yakındır.

Ankara Kent Park:
Prestige Sinema, Tobacco Shop, Kuki House, Burger Story, Timboo Cafe, Most Life Club...Pantolonu yıkatıyorsun Dry World, kaportayı yıkatıyorsun Oto Hammam.

BDP’liler “Biz bundan sonra market, manav, lokanta etiketlerimizi Kürtçe yazacağız” dedi, ortalık ayağa kalktı.
Sordum Kürt arkadaşlarıma, “Ew hurme ki tu duxi, rojek be te buxurine” deniyormuş...“Zamanında yenen hurmalar, gün gelir tırmalar” yani!

***

Yılmaz Özdil yapmış yapacağını. Ülkemizde 2. dilin tabelalarda ve dilimizde çoktan yer ettiğini, Kürtçenin 2. dil olamayacağını vurguluyor. Bizim 2. dile değil 3. dile itirazımız var. şimdi sizin bana itirazınız mı var? Neden?

1: Yazıyı Yılmaz Özdil üzerine kurduğum ve kolaycılığa kaçtığımı mı düşünüyorsunuz?

2: İngilizcenin çoktan 2. dil olduğunu hatta Türkçeyi tahrip ederek öne geçtiğini vurgulayarak Kürtçenin resmi dil olmasına ses çıkarılmaması gerektiğini ima ettiğimi mi düşünüyorsunuz da ondan mı?

3: Yoksa bu ikisini ayırmadan mı düşünüyorsunuz?

Peki o zaman bende size sorarım, Türkçe İngilizcenin istilasına bu kadar uğrarken neden tepkisiz kaldık?

Bu ülkede kim ne desin bin yıldır esas kimlik Türklüktür, resmi dil de Türkçedir. Kürtçe resmi dil olsun demiyorum. İngilizce de resmi dil olsun denmedi. Ama dilimiz denetim ve egemenliğinde olduktan sonra İngilizce resmi dil olsa ne fark eder, olmasa ne fark eder?


Kısaca Kürtçe 2. dil olamaz, çünkü İngilizce 1. dildir.


Yazışma Adresim: www.goleaydin@hotmail.com

Bütün yazılarım...: http://hayatintatlarivehayatindusundurdukler.blogspot.com


Yayın Tarihi: 07.02.2011


ENGELLİLER HAKKINDAKİ GENELGENİN GETİRDİKLERİ 1

Her engelli diğer insanlar gibi sade vatandaştır. Bir arada yaşayan bütün insanlar gibi ikili ilişkilerde uyuşmazlık yaşayabilir, bu uyuşmazlık sonucu suçlu duruma düşebilir, hatta bizzat suç bile işleyebilir. Tıpkı diğer insanların hastalanması gibi engellilerinde hastalandığı, hatta kimi engellilerin fiziki yapıları nedeniyle daha kolay hastalandıkları düşünülür ve bu uyuşmazlıkların geçici bir hastalık olduğu kabul edilirse, karşılaşılan adli sorunların çarelerinin aranması sanırım kolaylaşacaktır. Bu konuda engellilere daha duyarlı yaklaşılması gerektiğini söylememe gerek var mı? Kaldı ki, anayasada yapılan ve referandumla kabul edilen değişikliğe göre engellilere (hiç sevmediğim deyim kullanıldı, bence “önceliklilik” veya “hoşgörülü ayrıcalık” dense daha iyi olurdu) “pozitif ayrımcılık” uygulamak artık bir zorunluluk.

İşte buna bağlı olarak içişleri bakanlığı bir genelge yayınladı. O genelgeye göre adli soruşturma, trafik güvenliği v.b çeşitli konularda polisçe alınması gereken engelli ifadelerinin nasıl alınması, karakolların fiziki yapısının engellilerin kullanımı için nasıl olması gerektiği belirtiliyor. Cihan haber ajansından gelen o genelgeyi olduğu gibi aktarıyorum.

***

Türkiye’de yaklaşık 8 milyon engelli vatandaşın yaşadığının hatırlatıldığı genelgede, polis tarafından günlük hayatın akışı içerisinde yerine getirilen “Durdurma, kimlik sorma, önleme araması uygulamaları, yol kontrolü vb. kolluk işlemleri” sırasında karşılaşılan engelli kişilerin psikolojik açıdan olumsuz etkilenmemelerinin önem taşıdığı ifade edildi.

Bu işlemler sırasında engelli kişiler ile iletişim kurulmasında güler yüzlü ve iletişime açık bir yaklaşım sergilenmesi istenen genelgede, “Özellikle engelli çocuğu bulunan vatandaşlarımızın, çocuklarına ilişkin yapacakları yönlendirme ve ilgilendirmelere uyulacak, ailenin veya yanındaki yakınının verdiği bilgilere göre hareket edilecektir. Engelli olduğu anlaşılan yetişkin veya çocuklara yönelik ani tepki ve müdahalelerden kaçınılacaktır. Özellikle ilk anda engelli olup olmadığı anlaşılmayan kişilere yönelik yapılacak uygulamalarda dikkatli hareket edilecek, muhtemel olumsuzluklara sebebiyet verilmemesi açısından gerektiğinde kişinin durumuna ilişkin çevrenin bilgisine başvurulacaktır.” denildi.

5378 sayılı Özürlüler ve Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılması Hakkındaki Kanunun hatırlatıldığı genelgede, kolluk hizmetleri kapsamında yerine getirilen kontrol ve denetimlerde ibrazı halinde özürlü kimlik kartı ve raporların kişinin kimliğinin belirlenmesinde dikkate alınmasına özen gösterileceği belirtildi. Toplum Destekli Polislik hizmetleri kapsamında, fiziksel çevreden kaynaklanan ve engelli kişilerin hayatını zorlaştıran olumsuzluklar tespit edildiğinde bunların giderilmesi için gecikmeksizin ilgili kurum ve kuruluşlar ile irtibata geçilmesi istenen genelgede, engelli vatandaşların durumlarının tanımlanmasında ‘engelli’ tabiri kullanılması, ayrımcılık ve aşağılama içeren tabir ve kavramlardan özenle kaçınılması gerektiği kaydedildi.

GÖZALTI SÜRESİNCE ENGELLİLERİN İHTİYAÇLARI KARŞILANACAK

Sürücü belgesi veya pasaport almak ile araç tescil işlemi yapmak veya parmak izi vermek gibi idari işlemleri nedeniyle polis birimlerine gelen engelli vatandaşlara öncelik tanınacağının vurgulandığı genelgede, işlemlerin gecikmeksizin sonuçlandırılmasına ağırlık verilmesi istendi.

Bir suç şüphesi nedeniyle gözaltına alınan veya özgürlükleri kısıtlanan engellilerin mevcut durumları dikkate alınarak yasal işlemlerin seri bir şekilde yürütülmesine özen gösterileceğinin dile getirildiği genelgede, “Gözaltı süresince engelli kişilerin temel ihtiyaçlarının karşılanmasına yönelik imkânlar ölçüsünde gerekli tedbirlerin alınmasına çalışılacaktır. Engelli olup, psikolojik ve sosyal desteğe ihtiyaç duyan şüphelilerin Cumhuriyet savcısının talimatı doğrultusunda bu hizmetlerden yararlanması yönünde gerekli çalışmalar yapılacaktır. Bir olaydan zarar gören, mağdur edilen engelli vatandaşlarımızın iş ve işlemlerinin yürütülmesine özel önem ve öncelik verilecek, bu vatandaşlarımızın bir kez daha mağdur edilmemesi için gereken tedbirler alınacaktır. İfadesinin alınmasına ihtiyaç duyulan bir olaydan zarar gören, mağdur olan veya tanık sıfatı kazanan ve fiziksel engeli bulunan kişilerin –başka bir yere götürülmeleri gerekmedikçe- ifadelerine bulundukları yerde başvurulacaktır. Mümkün olduğunca fiziksel engelli vatandaşlarımızın, herhangi bir kolluk işlemi için yasal zorunluluk olmadıkça polis birimlerine gelmeleri istenmeyecektir. Zarar gördüğü, mağdur olduğu veya tanık olduğu olayın etkisinde kalan engelli kişilere gerekli sosyal ve psikolojik desteğin sağlanması için ilgili kurum ve kuruluşlar ile irtibata geçilecek ve konu ile ilgili ayrıca o yerde görev yapan Toplum Destekli Polislere bilgi verilecektir.” ifadeleri kullanıldı.

***

Yazımıza burada ara verelim. Haftaya içişleri bakanlığının engelliler hakkında yayınladığı genelgeyi kaldığımız yerden okumaya devam edelim. Ayrıca bu konuyu daha açıklayıcı biçimde inceleyelim. Çünkü bu genelgenin çok önemli gördüğüm yönleri var.

DEVAM EDECEK

Yazışma Adresim: www.goleaydin@hotmail.com

Bütün yazılarım...: http://hayatintatlarivehayatindusundurdukler.blogspot.com

Yayın Tarihi: 04.02.11


ZAVALLI ANGUSLAR


Attı mı mangalda kül bırakmayanları bilirim. Onlar her şeye oturdukları yerde çare bulurlar da yerlerinden kalkmadıkları için çarelere de çare olmak gibi bir garabetle karşı karşıya kalırız. Ben ne mi dedim? Açayım biraz.

Bir telefon aldım. Et balık kombinasında bulunan ithal canlı hayvanlar bu karda kışta, çamur çökekte, açık havada ve üstelik yemsiz hayat mücadelesi veriyorlarmış. Doğruluk derecesini araştırdım. Haber doğruydu. Hatta eksikti bile.

Biliyorsunuz ülkemizde tarım ve hayvancılıkta sıkıntılarımız var. Bu sıkıntı hayvancılıkta doruk noktasında. Uzun zamandır teşviklerin kesilmesi, yemin aşırı pahalanması yüzünden besiciler et ve süt için büyükbaş hayvana bakamaz, büyükbaş hayvan yetiştiremez oldular. Bu yüzden elimizdeki büyükbaş hayvan sayısı hızla eridi. Hatta tehlike sınırının bile altına indi. Haliyle bu durum et tüketimini çok etkiledi. Bunun üstüne, et sıkıntısı artınca dışarıdan canlı hayvan getirilmesine karar verildi.

Birkaç postada gelen hayvanlar et ihtiyacını gidermekten uzaktı. Dolayısıyla kasaplarda, satılacağı açıklanan fiyattan daha fazla fiyata satıldılar. Sonunda daha büyük alımlar yapılıp sadece Sakarya’da değil, et balık kombinaları olan illerede dağıtımı yapıldı. Son alımlar sonrasında ilimize 4 bin canlı hayvan geldi.

Gelin görün ki Sakarya et balık kombinası bu kadar sayıda canlı hayvanı barındıracak kapasitede değil. Eleman sayısı derseniz onlarda çok, çok az. Olan öncelikle Allahın bize emaneti olan hayvancıklara, zavallı anguslara oluyor. İşte burada hayvan sevenler derneğine soruyorum, nerdesiniz? Kesilmelerine, kurban bayramında kurban edilmelerine binlerce demeç yayınlayarak karşı olduğunuzu bildiren, en ufak harekete eylemle karşılık veren siz sayın muhteremler, bu olan bitene neden kayıtsız kalıyorsunuz?

Bu işin ekonomik boyutundan söz etmedim. İşin bu yanıda var ve bu göz ardı edilmemeli. Millet parasıyla ithal edilen hayvancıklar burada kaldıkları sürece yeterince beslenip barındırılamadığı için sürekli kilo kaybediyorlar. Hatta o kadar ki kesilme sırası gelmeden ölecek duruma gelenler bile var. Açlık ve bakımsızlıktan ölecek duruma gelen hayvanları son anda keserek tüketilmek üzere market ve kasaplara dağıtılıyorlar.

Bütün canlılar yaşarken eziyet çekmeme hakkına sahip. Ne olursa olsun buna uymak insan olmanın başlıca şartıdır. Gördüğüm kadarıyla ne yazık ki insan olma vasfımızı her geçen gün biraz daha yitiriyoruz. Öncelikle cumhurbaşkanımız ve başbakanımız olmak üzere tüm yetkililerden bu konuya ilgi ve gereken hassasiyeti göstermelerini istiyorum.

Yazışma Adresim: www.goleaydin@hotmail.com

Bütün yazılarım...: http://hayatintatlarivehayatindusundurdukler.blogspot.com

Yayın Tarihi: 02.02.11

31 Ocak 2011 Pazartesi

ÇOCUK MASUMİYETİNE REKLAM VE MODANIN ETKİSİ

ÇİZGİ-YORUM COŞKUN GÖLE

Çocuklar ne yaparlarsa yapsınlar, yaptıkları bize şirin gelir. Çünkü çocuk bilinçli olarak yapmaz yaptıklarını. Çoklukla yaptığı şey taklittir ve oyundur. Eğitim çağına gelene kadar, ki bu çağ giderek daha küçük yaşlara inmektedir, çocuk ilk öğrendiklerini bu yolla öğrenir. Öğrendikçe taklit eder, taklit ettiği şey her ne ise onu oyununun bir malzemesi, bir parçası olarak kullanır. İşte bu sırada büyüklerin dünyasıyla bütünleşir. Zaten bütün derdi bu dünya ile bütünleşmektir. Tüm yaptıkları bu bütünleşmeyi sağlayacak biçimde dikkat çekmek içindir. Bunları yaparken çok kestirme bir yol izler, kendini hiç gizlemez. İşte bu çabalar bize ilginç, komik ve şirin gelir.

Bunu bilen reklâmcılar çocukları ürün pazarlama konusunda sınır tanımaz biçimde kullanıyorlar. Bu sıralar ünlü bir otomobil firmasının iki çocuk üstüne kurduğu reklâmı bu cinsten bir reklam. İçine kattıkları çocukça istekler ve bir birini izleyen konular reklâm filmini sinema filmi haline getiriyor. Asıl sorun bundan sonra başlıyor. Olağanlaştırılan şey çocukların tüketme taleplerinin değiştirilmesidir. Çocuklar o yaşlarda sakız balon simit üçgeninden çıkıp otomobil, sevda, macera v.b çokgenine sokuluyorlar.

Beslenmeden temizliğe kadar bir çok konuda çocuk görüntülerine bulaştırılan cinsel içerik, bütün şirinliğine rağmen tehlikeli. Hatırlayın; bir kâğıt peçete reklâmında küçük bir kız kendinden büyük topuklu ayakkabılar ve bir büyüğünün geceliğiyle “güzelliğimi süte borçluyum” diyerek bardaktaki sütü deviriyor, masaya yayılan sütü temizlemek için kâğıt peçeteyi alırken “bende iyi şeylere lâyığım” diyerek de göz süzüyordu.

Reklâmların çocuklara kötü etkisinden söz edilecekse en başta bencillikten söz edilmeli. “Bende iyi şeylere lâyığım” sözü böyle bir bencilliğin temellerini atar. Böylelikle ilerdeki yaşlarda bencillik yerleşik kişilik haline gelir. Ardından geleneksel beslenme alışkanlıklarının

değiştirilerek Türk mutfağının terk edilmesi, sağlıksız, ayak üstü beslenmeyle obez bir neslin yetişmesi reklâmın kötü etkileri arasında sayılmalı. Daha sonra çocukların erken yaşlarda hedefsiz bir tüketime yöneltilmekte olduğu unutulmamalı. Reklâmlar bilinçsiz tüketimi artırmakta ve ihtiyaçtan çok ihtiyaç dışı tüketime yol açmaktadır.

Örnekler o kadar çok ki, saymakla bitmez.

Gıda sektörü kadar önemli sektörde moda sektörüdür. Moda denilince her konuyu içine koyabilirsiniz. Güncel her konu modayı ilgilendirir. Elbette giyim kuşam, modayı ilgilendiren konuların en başında gelir. Moda ile çocukların masumiyeti çalınmaktadır. Görünenin altını kazırsanız bunu görürsünüz. Gelişmiş batı ülkeleri bu konuda çok duyarlı davranıyorlar. Ticari geçmişleri de epey eski olunca anamalcı zihniyetin doymazlığının nereye varacağını kestirebiliyorlar. İngiltere’den bir haberle konumuzu pekiştirelim.

***

İngiliz hükümetide yakın gelecekte çocukları bekleyen tehlikeleri fark etmiş olacak ki modadaki aşırılıkla mücadele için kolları sıvadı. Kendisi de 3 çocuk babası olan Başbakan David Cameron, ailelerin çocuklarıyla alışverişe çıkmaktan korktuğunu gerekçe göstererek üzerinde ‘Lolita’ yazan kıyafetler ile cinsel içerikli yayınlara yasak getirilmesi talimatını verdi. Cameron’ın bu kadar kararlı olmasının altında yatan neden ise, 6 yaş çocuklar için üretilen ‘Lolita’ marka yatakları gördüğü zaman yaşadığı şok. Çünkü, Rus yazar Vladimir Nabokov’un aynı isimli romanında orta yaşlı bir adamın 12 yaşındaki genç kıza tutkusu konu ediliyordu. Yasağın haklı gerekçelerinden birini İngiltere Çocuk Bakanı Sarah Teather BBC’ye verdiği röportajında şöyle dile getiriyor. “Çocuklarıyla alışverişe giden ailelerden sürekli uygunsuz kıyafetler gördükleri yönünde şikayet alıyoruz.” Birkaç yıl içinde Avrupa’nın çocuklara en dost ülkesi olmayı hedefleyen İngiltere tek de sayılmaz. Amerika’da birçok sivil toplum örgütü çocukların hedef olmasını engellemeye çalışıyor.

***

Ülkemizde de konu üstüne görüş bildirenler var. Ülkemiz çocuk psikologlarının görüşlerine yer vermek istiyorum.

Ortak kanı, modanın çocukların ruhsal ve fiziksel gelişimini olumsuz etkiliyor olduğu yönünde. Bu yüzden İngiltere’deki yasağı haklı buluyor ve Türkiye’de de uygulanmasını istiyorlar. Kendisi de çocuk sahibi olan psikolog Zeynep Temizer Atalar, kısa elbiseler ve düşük bel pantolonlardan şikâyet ederek başlıyor söze. Çocukların bu tür kıyafetlerin içinde rahat edemediklerini dile getiren Atalar, ebeveynlerin çocuklarına büyümüş de küçülmüş görüntüsü vermek için bu elbiseleri seçtiğini anlatıyor. Çocukların belli yaşlarda anne ve babasına özenmesinin normal olduğunu ifade eden Atalar, ebeveynlerin bilinçli davranıp çocuklarına yaşına uygun kıyafet seçmesini tavsiye ediyor. Atalar bir de uyarı da bulunuyor. “Çocuklarınızı büyümüş de küçülmüş diyerek sevmeyin! Yaşına uygun muamele yapın.”

Bu uyarıyı dikkate almak gerek. Şimdide Ayşenur Dinç’in belirlemelerine bir bakalım.

Uzman psikolojik danışman Ayşenur Dinç, moda sektörünün özellikle kız çocuklarına çabuk büyümeleri ve kendilerine uygun olmayan kıyafetleri seçmeleri yönünde baskı uyguladığını dile getiriyor. Çocukların kıyafet seçiminde en büyük belirleyicinin televizyon olduğunu söyleyen Dinç, çocukların rol model olarak gördükleri ünlülere benzemeye çalıştıklarını anlatıyor. Son yıllarda yapılan araştırmalarda çocukların öğretmen ya da doktor olmak yerine şarkıcı veya oyuncu olmak istemeleri de bunun göstergesi. BBC televizyonu da toplumda rol model olarak görülen şarkıcı ve oyuncuların 18 yaşından küçük olduğunu hatırlatıp, tekstil firmalarının onlara benzemeye çalışan kız çocukları üzerinden servet kazandıklarını ifade ediyor.

Dinç, internet oyunlarındaki tehlikelere de dikkat çekiyor. Sitelerde “Dora’ya uygun kıyafeti giydir ve makyaj yap”, “Küçük Sırlar dizisindeki Ayşegül’e makyaj yap!” gibi oyunların olduğunu dile getiren Dinç, bu tür sitelerin de çocuklara yetişkin gibi olmayı öğrettiğini söylüyor. Dinç örnek olarak da 3 yaşında kızı olan bir annenin rujunu kızının çekmecesinde bulmasını örnek gösteriyor.

Giderek çocuklar çocuk masumiyetinden uzaklaşıyorlar. Daha doğrusu çocuklar masum, ama örnekler çocuklara göre değil.

Yazışma Adresim: www.goleaydin@hotmail.com

Bütün yazılarım...: http://hayatintatlarivehayatindusundurdukler.blogspot.com


Yayın Tarihi: 31.01.11

30 Ocak 2011 Pazar

ŞAİRLERİN ŞİİRLERİYLE SÖYLEDİĞİ 72

Merhaba sevgili okurlar. Bir Pazar günü daha sizlerle olmanın keyfini yaşıyorum. Konuyu uzatmadan, direk girmeme izin var mı?

Doğu ile batı arasında fark aranırsa duygu ve akılda aranmalıdır. Batı duyguya boş vermiş, aklı ve mantığı öne çıkarmıştır. Bunun da sakıncalarını eşya insan ilişkileri içinde giderek eşyalaşan insan konumuna düşerek görmektedirler. Doğu ise yaratana inancını gelenekleriyle karıştırıp sorgulamayan mantıkla kabulü esas aldığı için kabuğunu kıramamaktadır. Bir yanda eşyalaşan ama teknik olarak gelişen batı, diğer yandan inançlarını gelenekleriyle mutlaklaştıran doğu, insanlığı kaybetmiş durumdadırlar.

Gelecekte nasıl bir insanlık anlayışı oluşturulacak şimdiden görünüyor. Konumuzu değiştirmemek için uzatmadan şunu söyleyebilirim. Batıda buna çare yüz yıllardır düşünürler yoluyla aranıyor. Bu yüzden batıda her çağda düşünür yetişiyor. Doğuda ise tefekkür sahibi duygu insanı.. Onun sözü çok net. “yaratılanı severim yaratandan ötürü.” Sorun burada çözülüyor ona göre.

Oysa sorunu çözerken insan olmanın özelliklerini duygu yoluyla anlamak ve anlatmakta batılıdan çok daha ustadır. Çünkü temelinde insanın eşyalaşması yoktur onda. Mevlâna şiirlerini bunun için seçtim

...

AĞIT

Göz gamın ne olduğunu bilseydi,
gökyüzü bu ayrılığı çekseydi,
padişah bu acıyı duysaydı;
göz gece demez gündüz demez ağlardı,
gökler yıldızlara, güneşle, ayla
gece demez gündüz demez ağlardı.
padişah bakardı ününe,
tacına, tahtına, tolgasına, kemerine,
gece demez gündüz demez ağlardı.

Gül bahçesi güzün geleceğini duysaydı,
uçan kuş avlanacağını bilseydi,
gerdek gecesi bu özlemi görseydi;
gül bahçesi hem güle hem dala ağlardı,
uçan kuş uçmaktan vazgeçer ağlardı,
gerdek gecesi öpüşmeye, sarılmaya ağlardı.

Zaloğlu bu zülmü görseydi,
ecel bu çığlığı duysaydı,
cellâdın yüreği olsaydı;
Zaloğlu savaşa, yiğitliğe ağlardı,
ecel bakardı kendine ağlardı,
cellât, yüreği taş olsa, ağlardı.

Kumru, başına geleceği duysaydı,
tabut, içine gireni bilseydi,
hayvanlarda bir parça akıl olsaydı;
kumru selviden ayrılır ağlardı,
tabut omuzda giderken ağlardı
öküzler, beygirler, kediler ağlardı.

Ölüm acılarını gördü tatlı can,
koyuldu işte böyle ağlamaya.
Olanlar oldu, gitti dostum benim.
şu dünya bir altüst olsa, ağlasa yeri var.
öylesine topraklar altında kalmışım

Mevlâna Celâlettin Rumi

*** ***

NİCE İNSANLAR GÖRDÜM

Nice insanlar gördüm üzerinde elbise yok
Nice elbiseler gördüm içinde insan yok!

Mevlâna Celâlettin Rumi

*** ***

OLDUĞUN GİBİ GÖRÜN

Güneş gibi ol şefkatte,merhamette.
Gece gibi ol ayıpları örtmekte.
Akarsu gibi ol keremde, cömertlikte.
Ölü gibi ol öfkede, asabiyette.
Toprak gibi ol tevazuda, mahviyette.
Ya olduğun gibi görün, ya göründüğün gibi ol.

Mevlâna Celâlettin Rumi

*** ***

RUBAİLER

97
O eşsiz, parlak incinin hayali, gözümün önüne geldi.
O anda kendimi tutamadım, ağlamaya başladım.
Gözyaşlarım akarken içim yanıyordu.
Heyecandan şaşırmıştım.

Gizlice gözümün kulağına dedim ki; biliyor musun?

‘Gelen konuk, çok değerlidir, çok azizdir’
Ona bol bol aşk şarabı sun.

Mevlâna Celâlettin Rumi

*** ***

465
Göğsünün içindekini gerçek gönül sanan kimse,
Hak yolunda iki üç adım attı da her şey oldu bitti sandı
Aslında tesbih, seccade, tövbe, sofuluk,

günahdan sakınma bunların hepsi yolun başıdır.

Hak yolcusu aldandı da, bunları varacağı yer sandı.

Mevlâna Celâlettin Rumi

*** ***

NE OLURSAN OL

Paranı ver, gönlünü ver, canını ver

Ama SIRRINI VERME! ...
Günlerini say, kazancını say, büyüklerini say
Ama YERİNDE SAYMA! ...
İşini beğen, aşını beğen, eşini beğen
Ama KENDİNİ BEĞENME! ...

Emek ver, kulak ver, bilgi ver
Ama SAKIN BOŞ VERME! ...
Fidan büyüt, çocuk eğit, yoksul besle
Ama KİN BESLEME! ...
Davet et, hayret et, ülfet et

Ama İHANET ETME! ...
Kitap oku, meslek oku, dünyayı oku
Ama LANET OKUMA! ...
Sınıfını geç, hayatını seç, rakibini geç
Ama GÜLÜP GEÇME! ...

Gönül al, dost al, yoldaş al
Ama BEDDUA ALMA! ...
Yaklaş, tanış, konuş, uzaklaş
Ama UŞAKLAŞMA! ...

Doğrul, sayrıl, evril, devril
Ama EĞRİLME! ...
Hislen, tasalan, seslen, uslan
Ama PASLANMA! ...
İtil, ütül, atıl, katıl

Ama SATILMA! ...

Mevlâna Celâlettin Rumi

*** ***

NE OLURSAN OL YİNE GEL

Gel, gel, ne olursan ol yine gel,
İster kafir, ister mecusi, ister puta tapan ol yine gel,
Bizim dergahımız, ümitsizlik dergahı değildir,
Yüz kere tövbeni bozmuş olsan da yine gel...

Mevlâna Celâlettin Rumi


*** ***

Mevlâna şiirlerinin ardından kendi şiirlerime geçiyorum. Sembolik ve gerçek üstü anlatımları denediğim belki ilk okuyuşta “saçma” nitelendireceğiniz şiirler bu şiirler. Her birinin bir açık, birde kapalı anlamı var. ilk şiir tamamen bu düşüncede olan bir şiir.

...

52

Aşınmış duygu insanlarıdır

Fahişeler, cellatlar

Ve merasim şakşakçıları.

Yürüyorlar hepsi bir hizada

Gözleri fersiz.

Kin ağacıdır dalları

Yürüyen ayakları sessiz.

Köklerinde yılan gizli

Zehir sızar yapraklarından

Boş şişinmelerin kurbağaları

Girilmez duvarlar korur sanmayın onları

İskambilden şatolarda yaşarlar

Üflesen yıkılır ihtişamları

Aydın Göle

21 mayıs 2003


*** ***

Bu hafta sizlere sunacağım bana ait ikinci şiir bir gerçeğin yalın dille anlatımıdır.

...

53

Çok sevdim.

Çok sevindim.

Çok sevildim mi bilmem.

Sevgisini söyleyen çok oldu ama

Ne çok terk edildim, ne çok!

Aydın Göle

22 mayıs 2003

*** ***

Alın size bir sembolist şiir daha.. boş sözler kabul ettirilmez mi diye soruyorum sununda. Öyle çok kabul ettiriliyor ki.. siyaset dünyasına bakın anlarsınız.

...

54

Tekerlek dolandı, yol yoruldu

Çok sorular soruldu

Cevapları alınmadı

Adreslere varılmadı

Boşa aktı zaman

İri kahkahalar alındı yüzlerden

Zırva tevil götürmez mi

Aydın Göle

22 mayıs 2003

*** ***

Değişen bir şey yok! Gene gerçek üstücü anlatım ve sembollerle süslenen şiirle devam edelim. Anlamını kolayca anlarsınız. Hareketli hayatın içinde kişilerin konumlarını şaşırması sonucu yitirilenin akıl olduğunu anlatıyorum.

...

55

Avlakta avlar kovalıyor avları

Avcıların dişi yok, pençesi yok!

Silâhlarını düşürmüşler kaçarlarken.

Kediyi fareye boğdururlar, aslanı ceylâna

Kaçıp gitmek kaldı yağız küheylâna

Avlakta gülüyor avlar, avcılar bu kez ağlıyor

Göz yaşlarında piranhalar yüzüyor

Üremek ve yaşamak için tüm çabalar

Kıstırılmış duygulara zencefil kattım bolca

Aydın Göle

30 mayıs 2003

*** ***

Huzuru arayış ve sorunlardan kaçış, insan olmayı unutmayışın şiiri. Ama sadece kendimi kurtarmaya çalışmıyorum. Tüm insanlara bu davet!

...

259

Ateş yakmak için karanlığa

Şafak söksün diye geceye

Nur topu doğurtmak için gebeye

Ak süt gibi besleyici

Yaşamak için hüznü, sevinci

Odayı kurdum size

Aydın Göle

30 mayıs 2003

*** ***

Bu haftanın son şiiriyle sizlerden ayrılıyorum. Gelecek hafta her zaman olduğu gibi gene buluşmak dileğiyle..

...

260

Çığlık mı duydun dağlardan yankılanan

Şimşek miydi çakan yoksa sen mi geldin

Gelme bir daha gideceksen

Günah değil mi bana

Yandım dumansız, külümde yok, arama

Aydın Göle

30 mayıs 2003

*** ***

İyi pazarlar sevgili okurlar...

Yazışma Adresim: www.goleaydin@hotmail.com

Bütün yazılarım...: http://hayatintatlarivehayatindusundurdukler.blogspot.com

Yayın Tarihi: 30.01.11


ENGELLİLER KONUSUNDA BİZ NELERLE UĞRAŞIRKEN

ÇİZGİ-YORUM COŞKUN GÖLE

Engellilerin yaşam kalit

esinin artması

için bir çok alanda iyileştirme ile birlikte ihtiyaca uygun yenilikler yapmak gerekir. Kent konseyi gibi (bu arada sayın il meclis üyesi Tönbekçi’den engelliler için belediyece bir ödenek ayıramadıklarını bu konseyde üzülerek öğrendim, engelliler yararına kentsel dönüşüm projeleri bir süre askıda kalacak de

mek

ki..)

konumuzun dile getirildiği ortamlarda görüşlerimi ve önerilerimi dillendiriyorum. 3 aralıkta denemesi Sakarya Vip tarafından yapılan engellilerin şehirler arası otobüslerine kolaylıkla bindirilmesini sağlayan taşınabilir sandalye gibi mahalle muhtarlıklarının yanına engelli tuvaletlerinin yapımı düşüncemizde ilgi gördü. Etraftan bu konu üstüne düşüncelerini almak için sorular soruyorum. İçlerinden en ilginci bir süre Almanya’da çalışmış olan kuzenim Turgut Şengör’den aldığım cevaptı. Almanya’da engelli tuvaletleri engelliye verilen jetonla açılabiliyormuş. Çıkışta jeton geri alınabildiği için tuvaletin kilitli kalmasının sağlandığını engellilerden başkasının kullanmasının engellenebildiğini söylüyordu. Ayrıca

jetonun geri alınabilmeside engellilerin bu tuvaletleri masrafsız kullanabildiğinin göstergesi.

Bir sohbet sırasında biri genç biri orta yaş üstü iki beye bu düşüncelerimi açtığımda daha genç olanı engelliler için bazı konuların ayıp olmaktan çıkması gerektiğini, tekerlekli sandalye veya akülü araçların koltuklarının altı lazımlık şeklinde boş bırakılması ve engellilerin gecelik gibi etekli giysi giyerek ihtiyaçları sırasında hiçbir engelle karşılaşmaması gerektiğini söyledi. Ben bir engelli olarak bu fikrin ne kadar ilginç olursa olsun estetik düşünceden yana olduğum için engelliyi üzeceğini düşünüyorum.

Ben tam böyle düşünürken imdadıma bir haber yetişti. O haberi okurken kendimizle gelişmiş ülke farkını bir kere daha gördüm. Önce haberi okuyalım mı?

***

İngiltere’de bir şirket, en uygunsuz ortamlarda sıkışıp ne yapacağını şaşıran mağdurlar için “cep tuvaleti” geliştirdi.

Daily Mail'in haberine göre, en olmadık yerlerde sıkışıp koşacak tenha bir köşe veya çalı arkası aramak zorunda kalanların imdadına artık Ardern Healthcare adlı bir şirket tarafından geliştirilen ve İngiliz Halford otomobil aksesuarları zinciri tarafından satışa sunulan ‘cep tuvaleti’ yetişecek.
3.99 sterlinden (yaklaşık 9 TL) satılan “cep tuvaleti” katlanıp cepte saklanabilen ve içinde kimyasal bir madde bulunan küçük bir torbadan ibaret. Sıkışan kişinin torbanın içine işemesinden sonra sidik kimyasal maddeyle etkileşime girip birkaç saniye içinde jele dönüşüyor.

Dolayısıyla torbadan herhangi bir sızma olmadığı gibi, koku veya taşıma sorunu da meydana gelmiyor.
“3 ila 103 yaş arasındaki herkes tarafından kullanılabilir” sloganıyla satılan “cep tuvaleti” özellikle trafik sıkışıklığı, festival yerleri gibi ortamlarda ve küçük çocuklu ebeveynler için ideal bir çözüm olarak gösteriliyor.

***

Aradaki farkı gördünüz mü? İşi ne kadar kolayca çözmüş eloğlu.. biz neleri düşünüyoruz değil mi? Farkındaysanız reklamlarda sızdırmazlıktır tutturulmuş gidiyor. Bu nasıl sağlanıyordu ki? Sözünü ettiğim haberde de belirtildiği gibi idrar o torbada jele dönüştürülüyordu. Bebek bezlerinde de bu böyle yapılmıyor muydu? Gözümüzdeki bir olayı kaçırıp düşünmeden nelerle uğraşıyoruz. Umarım birkaç yıla kalmaz idrar torbaları burada da üretilir. Gerçekten çok önemli bir konu. İhmal edilecek gibi değil.


Yazışma Adresim: www.goleaydin@hotmail.com

Bütün yazılarım...: http://hayatintatlarivehayatindusundurdukler.blogspot.com


Yayın Tarihi: 28.01.11