22 Temmuz 2011 Cuma

CELLÂDINI SEVMEK YADA STOKHOLM SENDROMU


Cellâdını seveceksin dense ürperir miydiniz? Şaşkınlıkla “hayırdır bu ne demek diye soracağınızı tahmin etmek zor değil. Öyle ya hakkınızda ne zaman idam kararı verildi ki cellâdınız olsun değil mi? Tam olarak böyle olmasa da buna benzer bir olay İsveç’te olmuş. Seçimler sonuçlanıp AKP 3. kez seçimleri kazanıpta, halkın bu tercihine CHP lideri “Stokholm sendromu” deyince bu deyimin ne demek olduğunu araştırdım. Sonuçta girişte kullandığım iki kelimeyle özetlenen anlam çıkıyordu. Oysa tıbbi bir terim olan bu deyimin bir hikâyesi bile varmış. Şu internete bir kere daha gönülden borçlandım. Nasıl öderim bilmem.

Aynen özetleyerek alıntılar yaptığım bulgularım şöyle:

Stokholm sendromu, denen bu terim rehinenin kendisini rehin alan kişiye duygusal anlamda bağlanması olarak özetlenebilecek psikolojik durumunu anlatıyor. Psikiyatr Nils Bejerot tarafından adlandırılan sendrom ismini 1973 yılında İsveç’in başkenti Stokholm’de yaşanan bir olaydan almış.

Stockholm Sendromu tanımlamasını doğuran olay, 23 Ağustos 1973 günü Jan Erik Olsson Stockholm’de bir banka şubesini soymasıyla başladı. Müşterilerin ve bu arada bazı memurların dışarıya kaçmasına göz yuman soyguncu üç banka memuresini esir aldı.
Bu süre zarfında rehineler, soygunculara duygusal bir yakınlık hissetmeye başladı. İddiaya göre rehinelerden biri nişanlısını terk ederek Olsson’un hapisten çıkmasını bile bekledi. Bu soygun girişimi sırasında polise yardımcı olan kriminolojist ve psikiyatrist Nils Bejerot, rehinelerin bu psikolojisini, ‘Stockholm sendromu’ olarak kavramlaştırdı.”

Yabancıların isim merak’ını her konuda, her olguda görmek mümkün. Tıpkı bu olayın bir psikolojik bozukluğu anlatan durumun isimleştirilmesi gibi. Kentin ismini taşıyan psikolojik bozukluk bir kere daha başka kentte ve başka kişilerle tekrarlanınca iyice bilinir olmuş. Onu da okuyalım.

“İlk olaydan sonra ise dünya, bir başka Stockholm Sendromu’na tanık olmuş. 1974’te ünlü medya devi Hearst Yayıncılık’ın sahibi Hearst ailesinin kızı Patricia Hearst, 1974’de Symbionese Liberation Army tarafindan Berkeley’deki evinden kaçırıldı. Hearst, 2 ay kadar sonra örgüt üyeleriyle birlikte bir banka soygununa katıldı. Fidye olarak 2 milyon doların yoksullara 70 dolarlık yiyecek paketleri halinde dağıtılması istendi.

Hearst’ün örgüte sempati duymasına yol açan etkenlerden biri, yoksullara yemek dağıtım talebi olarak görülüyor. Siyasi gündemde polemik doğuran “Stockholm Sendromu” rehinenin kendisini rehin alan kişiye duygusal anlamda bağlanması olarak tanımlanıyor. 1973’te Stockholm’deki bir banka soygunuyla başlayan süreç, bu sendromun kurbanı olarak gösterilen Patty Hearst’ün kişiliğinde yaygınlık kazandı.”

Bütün ayrıntısıyla “Stokholm Sendromu” böyle ortaya çıkmış.

Peki Kemal Kılıçdaroğlu bunu kullanma gereğini neden duydu?

Seçimler öncesinde sorsanız AKP iktidarından şikâyet etmeyen yoktu. İşçiler, köylüler, emekliler, öğrenciler, kadınlar, herkes durumunun  ne kadar kötüye gittiğini öfkeyle anlatıyordu. Her sorulan kişi daha önceki seçimlerde AKP’ye oy vermediğini söylüyordu. Kim olsa bu manzara karşısında iktidarın en azından sarsılacağını düşünür. Tam tersine oy oranını arttırarak 2 yerel, 2 referandum, 3 genel olmak üzere 9 yılda 7 seçimden hem de her defasında oyunu arttırarak zaferle çıkarsa bu duruma ne dersiniz? Bu halk yanıltmayı seviyor mu dersiniz?

Toplumun akıl sağlığından kuşkumuz olmadığına göre ortaya çıkan “Stokholm Sendromu” değildir. Bana kalırsa ideolojinin ne kadar önemli olduğu ortaya çıkıyor. 1970’lerde güçlü olan ideolojiler 1990’larda gerileyip sol partiler ideolojisiz kalıp kapitalizm karşısında yenilince seçmene bir şey anlatamaz duruma düştüler. CHP’nin elinde devlet kuruculuğu mirasından başka bir şey olmadığı, o söylemden uzaklaştığı bu seçimlerde açıkça ortaya çıktı. Merkez soldan merkez sağa kadar bir yelpaze ile seçmeni bundan sonra ne kadar kendine çeker bilinmez.

Hayır bu cellâdını sevmek değil. Kim ne derse desin hedefi olanlar ideolojisi olanlardır. Yörüngeye oturmuş gezegen gibi sabırla, kararlı biçimde, hızından hiç kaybetmeden hareket etmek ve bunun sonuçlarını almak başka nasıl açıklanır? CHP’den devletimizin bekası için bunu bekliyoruz. İş üreten muhalefet ve ideolojisine sahip çıkan bir parti olmadan CHP seçim kazanamaz.
  

Yazışma Adresim: www.goleaydin@hotmail.com

Yayın Tarihi: 01.07.2011



30 Haziran 2011 Perşembe

İKİ HİKÂYENİN DİLİNDEN

ÇİZGİ-YORUM COŞKUN GÖLE

Bugün sizlere yorumsuz iki hikâye anlatacağım. İlkini yıllar önce sabah gazetesindeki köşesinde Çetin Altan’dan okumuştum. İkincisini e-posta ile sevgili kankardeşim Şenay Demircioğlu bir ay kadar önce göndermişti. Çetin Altan’dan okuduğum hikâyeyi ben yeniden yazmış olacağım. Konusu benim olmasa da anlatımı bana has bir hikâye olacak.

Hikâyemiz şöyle:

***

1. Hikâye

Başarılı ve zengin genç işadamı Şemsettin limuziniyle bir parkın önünden geçerken bankta oturan genç bir adamın hareketlerini yıllar öncesinde kalmış Rasim arkadaşına benzetir. Şoföre durmasını söyler. Limuzininden inip parka girer, banktaki adama yaklaşır. O adam arkadaşı Rasim’in ta kendisidir.

“Beni tanıdın mı?” der Rasim’e.

Rasim Şemsettin’e şöyle dikkatlice bir bakar. Kısacık bir an geçer üstünden ve Rasim’de Şemsettin’i tanır. Birbirlerine sarılıp kucaklaşırlar. Öyle ya, çocuklukları, ilk gençlikleri birlikte geçmiş; ilkokul, ortaokul ve lise öğrenimlerini bir sınıfta görmüşlerdi. Birbirlerini nasıl unutsunlar?

Uzatmayalım. İki eski arkadaş geçmişten, özlemden söz ettikten sonra şimdiki durumlarına gelirler. Şemsettin Rasim’e ne iş yaptığını sorar.

Rasim:

“İşsizsim, girdiğim bütün iş yerleri iflas etti. Ben iş tutayım dedim, az sermaye ile işi çeviremedim. Şimdi günlük işlerde amelelik yapıyorum.”

Rasim bu kez arkadaşına ne iş yaptığını sorar.

Şemsettin:

“Şansım açıkmış dostum, Allah’ta yürü ya kulum dedi. Hangi işe el atsam o iş değer kazanıyor. Borsada bütün şirketlerim en kârlı şirketlerin başında geliyor.”

Rasim arkadaşı adına sevinirken kendisinin şansızlığına üzülür. Bunun sonucu olarak bir an derin bir sessizlik olur.

Durumu fark eden Şemsettin arkadaşına;

“Artık üzülme, benim şirketlerimden birinde müdür olarak çalışırsın. Senle karşılaşmamız iyi oldu. Bu Pazar bir balo veriyorum. Bütün jet sosyete orda olacak. Sende gel. Hem ulaştığım zenginliği görürsün. Ertesi günde başarılı olacağına inandığın alanda iş yapan şirketlerimden birini seçer orda işe başlarsın.”  

Rasim’in boynu bir kere daha bükülür. Baloya gidecek takım elbisesi yoktur. Olacakları tahmin eden Şemsettin giderken Rasim’in cebine bir çek yaprağı bırakır. Üstünde yazılı olan rakam Rasim için servettir.

Efe’m konuyu uzattık kusura bakmayın.

Rasim Grand tuvalet Şemsettin’in malikânesine gider. Daha semtine girdiğinde şaşırır kalır. Sur gibi kalın duvarlı, belki yüz futbol sahası büyüklüğünde bahçesi olan dev gibi bir binadır malikâne. Kapıda isim listesiyle misafirleri kabul eden korumalar vardır. Rasim’in heyecandan dizleri titrer. Malikânenin balo salonuna alınır. Salon o kadar büyüktür ki nerdeyse üç futbol sahası içine sığar. Daha malikânenin semtine girişte şaşkınlıktan küçük dilini yutan Rasim yutmaya küçük dil bulamaz. Çok kalabalık bir davetli gurubu bir birine çarpmadan dolaşmaktadır. Bir köşede envai çeşitte yiyeceklerle donatılmış açık büfe vardır. Garson kızlar isteğe uygun içki dağıtmaktadırlar.

Bizim Rasim ne bulursa yiyip içerek salonda dolaşırken bir yandan da kulağına klasik batı müziği çalınır. Sesin geldiği yöne gider. Salonun bir köşesinde Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası eşliğinde dünyanın iki meşhur tenoru Pavarotti ve Carusso sevimli, şirin şarkılar söylerler. Bir ara Pavarotti sahnedeyken Rasim Carusso’ya yaklaşır. Biraz kırık dökük İngilizcesiyle birazda işaretlerin yardımıyla Pavarotti’nin ne güzel şarkı söylediğini anlatır. Carusso’nun yüzü buruşur. Öküz sesi çıkartır. Yani Carusso Pavarotti için, ne güzeli canım, öküz gibi bağırıyor demek istemiştir. Biraz sonra Carusso ile Pavarotti yer değiştirirler. Rasim bu kez Pavarotti’ye gene  kırık dökük İngilizcesiyle ve gene işaretlerin yardımıyla Carusso’nun ne güzel şarkı söylediğini anlatır. Pavarotti’nin tepkisi Carusso’nunkinden farklı değildir. Onunda yüzü buruşur. O da öküz sesi çıkartır. Rasim kendi kendine “sanatçı kaprisi” diyerek oradan uzaklaşır.

Şemsettin bu esnada konuklarını ağırlamakla meşguldür. Bir ara iki eski arkadaş buluşurlar. Şemsettin arkadaşının gelmiş olmasına sevinir.

“Nasıl buldun malikânemi? Çok kocaman değil mi? Soğuk ve sıcak yemekleri beğendin mi? Salonun bir köşesini Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrasına ayırdım. Onlar Pavarotti ve Carusso’ya da eşlik ediyorlar, dinledin mi ikisini?” diyerek soru yağmuruna tutar.

Rasim her şeyi çok beğendiğini, gördükleri karşısında küçük dilini yuttuğunu söyler. Pavarotti ve Carusso için ise;

“Öküz gibi bağırıyorlar”

Deyince, Şemsettin;

“Yahu onların biri Pavarotti, diğeri Carusso, dünyanın en ünlü tenorları. Nasıl öküz gibi bağırıyorlar dersin. Sen müzikten anlamıyorsun, belli” diyerek Rasim’e kızar.

Rasim; 

“Yok yok yanlış anlama, ben demiyorum, kendileri diyor.” Der.


 ***      

2. Hikâye

Bir inek, bir beygir, bir eşek, dağılıp insanların ne yaptıklarını öğrenmeye ve beş yıl sonra buluşmaya karar verdiler. Her biri başka yöne yola çıktılar.

Beş yıl sonra buluşma yerine önce inek ile beygir geldi. İkisi de perişan bir haldeydiler. İkisi de zayıflamış, dişleri dökülmüş, kamburları çıkmış, adeta çökmüşlerdi. 

Beygir sordu: “Nedir bu halin inek kardeş?..”

İnek iç çekerek anlattı: 

“Bu insanlar merhametsiz. Beni durmadan birbirlerine sattılar. Alan sütümü sağdı. Bir inek daha varmış, onu yanıma koyup çifte koştular, aç bıraktılar. Canımı zor kurtardım be kardeş...”

Sonra beygir anlattı: 

“Benim de ağzıma bir demir parçası geçirdiler, ağzımı açamadım. Üzerime bindiler. O indi öbürü bindi, o indi öbürü bindi... Binmedikleri zamanlar zincire vurdular... Belim çöküp de onları taşıyamaz bir hale geldiğimde arkama kocaman bir araba bağladılar, bu sefer birçoğunu birden taşımaya başladım. Ben onları taşıdıkça kırbaçladılar. Canımı zor kurtardım yahu inek kardeş...” 

Ve uzaktan eşek gözüktü.

Eşek; ıslık çala çala, taşlara tekme ata ata geldi. Mutluydu.

Şişmanlamıştı, tüyleri parlıyordu, gözlerinin içi gülüyordu, üzerinde lacivert takımlar vardı. 

İnek ile beygir, “Nedir bu halin, neler oldu” diye merakla sordular, eşek anlattı: 

“Bir memlekete vardım, birisi bağırdıkça insanlar onu alkışlıyordu.
Ben de yüksekçe bir yere çıkıp bağırdım. Benim bağırmamı bilirsiniz, duyan benim yanıma koştu, duyan koştu. Onlar geldikçe ben daha çok bağırdım...”

“Sonra?..” 

“Sonra beni bir yere seçtiler...” 
“Yani sen bir yerin başı mı oldun ?..” 

“Evet... Bir şey yapmama gerek kalmıyordu, ben bağırdıkça onlar ‘Memleket seninle gurur duyuyor’ diye alkışladılar. Yiyecek birçok şey vardı. Ben ise yedim ve bağırdım, yedim ve bağırdım...” 

“Pekiii... Senin eşek olduğunu anlamadılar mı?...”

Eşek yanıtladı: 
“Yarısı anladı, ama diğer yarısına anlatamadı...”




Yazışma Adresim: www.goleaydin@hotmail.com
Bütün yazılarım...: http://hayatintatlarivehayatindusundurdukler.blogspot.com

GERİSİ NE GAM


ÇİZGİ-YORUM COŞKUN GÖLE

Seçimler bitti sonuçlar alındı. Herkesin konumu dört yıllığına belirlendi. Sadece belirlenemeyen CHP’nin ne olacağı.. seçim sonrasında “başarılıyım, başarılı değilsin” tartışmalarına kendini iyice kaptıran CHP kafasını kuma soka dursun bölgemizde ve dünyada ilginç şeyler olmaya devam ediyor. Bunlardan biride bu sıralar yazılarımada konu olan yabancı basında çıkan yazılarda geçen “Osmanlı” konusuydu. ABD’nin haftalık Newswek dergisi bu haftaki sayısında  Niall Ferguson imzasıyla yayımlanan “Orta doğunun Bir Sonraki İkilemi” başlıklı yazısında “Osmanlılığın Yeniden Doğuşu” vurgusuyla gene ülkemizi konu edinmiş.

Büyük devletler çok daha ileriyi görüp tasarlamalarıyla büyük olmuşlardır. Toplumdaki her sesin duyulması sağlanarak büyük aklın ortaya çıkmasıyla gerçekleştirme imkânı buldukları tasarıları onların bugünkü büyüklüklerinin sebebidir. Büyük aklı ortaya çıkarırken tasavvurlarını saklama gerekliliğini düşünmezler bile. Hatta sesli düşünmekten büyük keyif alıyorlar. Newswek dergisisinin bu haftaki yazısı da böyle bir sesli düşünme ürünü.

“ABD’nin Büyük Ortadoğu’daki askeri varlığını azaltması konusunda, Cumhuriyetçi başkan adayları ile Başkan arasında mutabakat bulunduğu, hiç kimsenin cevaplamak istemediği sorunun ise ABD’nin buradan çekildikten sonra neler olacağı.” Yazıda, bu duruma ilişkin üç muhtemel senaryodan söz edildi. İlki “Mutlu senaryo”, ülkelerin ardı ardına Batı demokrasisini kucaklaması, ikincisi “kabus senaryosu”, ya iç savaş ya da İslami devrimin ortaya çıkması denilirken, üçüncü muhtemel senaryonun ise “yeniden canlanmış bir Osmanlı İmparatorluğu” olduğu belirtildi.

Yazı devamında Osmanlı İmparatorluğu’nun 17’inci yüzyıla kadar elde ettiği topraklar ve kapladığı geniş coğrafyadan söz edilerek, sonraki iki yüzyılda ise İmparatorluğun Balkanlar ve Kuzey Afrika’daki topraklarının büyük bölümünü kaybederek, “Avrupa’nın hasta adamı” haline geldiği ve Birinci Dünya Savaşı sonrasında ise sona ererek, ardından Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulduğu anlatılıyor. Yazıda, yakın zamana kadar Türkiye’nin AB’ye katılıp katılamayacağı, hatta ne zaman katılacağı sorusunun sorulduğu, Türklerin ülkenin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün hedef gösterdiği gibi bakışlarını tereddütsüz şekilde Batıya sabitlemiş göründüğü, “ancak Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın göreve geldiği 2003 yılından beri bu görüşün değiştiği” savunuluyor.
Başbakan Erdoğan’ın İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı döneminde okuduğu bir şiirden dolayı hapse atıldığı hatırlatılan ve şiirden alıntılar yapılan yazıda, “Açıkça görülüyor ki Erdoğan’ın arzusu, Türkiye’nin sadece agresif bir Müslüman değil, aynı zamanda bölgesel bir süper güç olduğu Atatürk öncesi döneme dönme yönünde” olduğu özellikle vurgulanıyor.

“Başbakan Erdoğan’ın laikliğin kaleleri yargı, basın ve ordu karşısında kendi gücünü muhtemelen artıracak şekilde anayasayı değiştirmeye yönelik çabası, İsrail’in Gazze’de ‘devlet terörizmi’ uyguladığı yönünde giderek dozunu artırdığı eleştirileri, Arap Baharının sunduğu fırsatlardan istifade etmeye dönük, Suriye’yi ağır biçimde eleştirmesi, İran’ı kontrol altına alma çabası ve kendisini rol model olarak tanıtması gibi becerikli manevralarının bunu gösterdiği” şeklinde yorumlanıyor.

ABD Başkanı Barack Obama’nın ilk ziyaretlerinden birini Türkiye’ye yapmasının tesadüf olarak görülemeyeceği kaydedilen yazıda, AK Parti’nin son seçimleri kazanarak üçüncü kez art arda iktidara gelmesinin de sürpriz olmadığı belirtilerek, “Ancak yine de Erdoğan’a daha yakından bakmaya ihtiyacımız var. Çünkü Erdoğan’ın, Türkiye’yi, Kanuni Sultan Süleyman’ın hayran kalacağı şekilde dönüştürmeyi hayal ettiğinden şüphelenmek için iyi nedenler bulunmakta” deniliyor.

Başbakan Erdoğan’ın, seçimden sonra yaptığı “balkon konuşması”nda, “İstanbul kadar Saraybosna kazanmıştır; İzmir kadar Beyrut kazanmıştır; Ankara kadar Şam kazanmıştır; Diyarbakır kadar Ramallah, Nablus, Cenin, Batı Şeria, Kudüs, Gazze kazanmıştır” sözleri örnek olarak gösterilen yazıda, Erdoğan’ın liderliği altında istikamet Ortadoğu’da yeni bir Osmanlı (Müslüman) imparatorluğu şekline bürünürse, bir sürpriz bizi bekliyor olabilir” yorumuyla sona eriyor.

Batılı ülkelerin Libya’daki iç karışıklığı gündeme geldiğinde birleşmiş milletler vasıtasıyla “kendi halkına soykırım uygulayan devletlere müdahale” kararı (beş daimi üye tarafından ittifakla olmasa bile veto edilmeyerek) yürürlüğe girdiğinde varmak istedikleri hedefi görmüştüm. Bu yazı ne kadar haklı olduğumu gösteriyor.  CHP bu dönemde değilde ne zaman faydalı olacak? Siz seçim kaybettiniz sadece, oysa bütün bir halk olarak hepimiz vatan derdindeyiz. Gerisi ne gam?



Yazışma Adresim: www.goleaydin@hotmail.com


Yayın Tarihi: 27.06.2011 


İNSANIN BOZUK PUSULASI: BENLİK 2

Geçen Cuma günü, yani 17.06.2011 tarihinde yayınlanması gereken bu yazı e-postanın azizliğine uğradığı için yayınlanamamış. Gazetemizin arşivine baktığımda fark ettim. Bir devam yazısı olmasa üstünde durmazdım. Fakat ilki yayınlanan yazının ikincisi de yayınlanarak son bulması gerektiğini düşündüğüm için elde olmayan bu durumdan dolayı siz okurlarımdan özür dileyerek bugün yayınlıyorum.

***

İnsanın gelişmesi hayat denen sürekli değişimin bir parçası olmasına bağlı. Bunuda benlik dediğimiz şey sağlıyor. Yazımızın ilk bölümünde “Biz evrensel bir güce sahip insandan söz ederken, insanın benliği yüzünden yok olma tehlikesiyle karşı karşıya olduğunu savunanlar kadar, bu benliğiyle var olduğunu savunanlarda var. Bence iki görüşünde haklılık payı inkâr edilmemeli” demiş ve benliğin ortaya koyduğu bugünkü insana ait çelişkileri göstermeye çalışmıştım. Kaldığımız yerden devam edelim.

İnsan her konuda daha çok uzmanlaştı. Şimdi bir konuyu daha derinlemesine inceliyor. Bu incelemeye bağlı olarak olumlu sonuçlar almaktadır. Fakat uzmanlaşmaya bağlı olarak sorunlar azalmamış ne yazık ki daha çok artmıştır. Bir örnek istenirse sağlık konusu örnek verilebilir. Tıbbi gelişmeler sonucu her hastalığın daha çok ilacı bulunmuştur, hastalıkların tedavi imkânları artmıştır. Gelin görün ki çevresel şartlar, üretimdeki yapay maddelerle bugün insanoğlunun daha az sağlığı var. Bir çok eski hastalıktan kurtulmuşken çağın hastalıkları denebilecek hastalıklarla boğuşması yüzünden sağlığı eskisi kadar (belki de daha çok) tehlikededir.

Kalabalıklaşan dünyada yalnızlaşması insanı mutsuz etmektedir. Çareyi alkol ve sigara tüketmekte aramaktadır. Hıristiyan dünyasında papazla günahlarından arındığını düşünen insan bugün papazın yerini alan psikologlara servetler ödeyerek alkol ve sigara ile birlikte ruhunun sıkıntılarını çözmeye çalışmakta. Günümüz insanların daha az güldüklerini görüyoruz. Daha hızlı araba kullananların, çok çabuk öfkelenenlerin temelinde bu mutsuzluk aranılsa yanlışlık olmaz sanırım.

Kimse insanın doğa varlığı olduğunu düşünmüyor. Düşünmediği için doğal davranmıyor. Doğal davranmamak için kendini zorluyor. Her insanın kendi içinde biyolojik bir saati var. Bunu en çabuk ve en kolay uykunun gelme zamanlarıyla anlayabiliriz. Uçakla kıtalar arası yolculuk yapanlar bilirler; gidilen yer gün ortası olmasına rağmen uyku sanki gecenin yarısıymış gibi bastırır.  Değişen yaşam biçimi insanın yatağa girme vakitlerini çaldı. Artık çalışanlar dışında güneşin doğuşunu gören yok. Şimdi uykulardan yorgun kalkılıyor.

İnsan okumaya zaman ayırmaz oldu. Okumak zahmetli iş, şimdi onun yerini seyretmek aldı. Herkes sadece televizyon seyrediyor. Ne öğreniyorsa ordan öğreniyor. Bütün bilgileri ambalajlanmış konserve bilgiler. Bunun üstüne bir “ben” oturtuluyor ki, aman Allah! Zalim bir insan, karakteriyle herkesi dehşete düşüren insan farkına varmadan kendi sonunu hazırlıyor. Oysa insan okusa ve şükretse ilkel benliğinden kurtulurdu.

İnsan benliğini doyurmak için sahip olduğu eşya sayısını önemsiyor. Başarısını buna bağlıyor. Çünkü yeni dünya düzeninde başarı tek gösterge. Başarılı olamayanın yaşama şansı yok. Bakın bütün insanlar yarış atıdır artık. Öyle bir koşudalar ki, nefes almaya fırsat bulamıyorlar. Nefes alabilseler ne uğruna başarı elde etmeye çalıştıklarını soracaklardır mutlaka. Görecekleri şeyse bütün bilinen insani değerlerinin kaybından başka bir şey değildir.

Uzayan ömürle birlikte hayatına yıllar katmayı beceren insanlara, yıllarına hayat katıp katmadıkları sorulsa kim hayat muhasebesinden olumlu cevap alır? Hiç kimse! Aya giden insan komşusuna eşine dostuna gitmiyorsa bu muhasebenin cevabı hiç olumlu olur mu?

Şöyle etrafınıza bir bakın. Ne çok konuşan var değil mi? Fakat dinleyen yok! İletişim eksikliği yaygın. Karşılıklı konuşma öncelikle bir insanın başka bir insana saygısı gereğidir. Saygı başkasının yaşama hakkını tanımakla başlar. Sonrada başkasının kendi kendisini üretmesine ve anlatmasına fırsat vermekle devam eder. Kimsenin kimseye tahammülü olmayan bir dünyada elbette kimse kimseyi dinlemeyecek, herkes kendi konuşup kendi dinleyecek, sonunda neden konuştuğunu unutup, yorularak susacaktır.

Bir zamanların Amerikalı komedyeni  George Carlin’in dediği gibi “Zaman artık, hızlı hazırlanan ve yavaş sindirilen yiyeceklerin; büyük adamlar ve küçük karakterlerin; yüksek kârlar ve sığ ilişkilerin zamanıdır.”
  
Kendisini felâkete sürükleyen benliğinden kurtulan insan kolayca mutluluğa ulaşabilirdi. Halâ daha ulaşma şansına sahip. Her şeye rağmen henüz hiçbir şey için geç kalınmış değil. Yeterki insan gelişmeyi olumlu yöne çevirmekte istekli ve kararlı olsun.


BİTTİ


Yazışma Adresim: www.goleaydin@hotmail.com


Yayın Tarihi.: 24.06

KÜRESEL BİR DÜNYA İÇİN ONURUM BEDEL Mİ

Seçimlerinden bir hafta kadar önce “CHP’ye oy verilmesini” isteyerek, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın daha önce kendi iktidarının devamı için yabancı basının benzer yayınlarına sessiz kaldığını unutup, konu “CHP” olunca tepki gösterdiği The Economist dergisinin son sayısındaki başyazısında konu ülkemizdeki seçimlerdi. Kazandığı  3. seçimi “ezici zafer” olarak tanımlayan dergi, Başbakanın şimdi artık “çatışma” değil “uzlaşma” araması gerektiğini belirtti.

Hatırlıyorsunuz değil mi, seçim çalışmaları sırasında başbakan gittiği illerin meydanlarında The ekonomist’in bu yazısıyla “CHP”yi vurmaya çalışmıştı. Aynı günlerde The New York Times bu durumu belirten bir yazı yayınlayarak seçimlerden sonra tek partinin egemenliğinde bir anayasa çıkarılmasının olumsuzluğunu belirtmiş, uzlaşmayı gerektirecek, toplumun her kesimini kapsayan bir anayasa yapabilecek meclis aritmetiğinin gerektiğini vurgulamış, seçim sonuçları tamda böyle bir ortamı doğurmuştu. İstenen şey “CHP”yide Büyük Ortadoğu Planının içine çekmekti.

The Economist’in ortaya çıkan yeni durum hakkındaki son yazısına dönelim.

Başbakan Erdoğan’ın her seferinde oy oranını arttırarak ardı ardına üç kez seçimi kazandığını belirten dergi, “Arap Baharı çalkantıları arasında Türkiye, Müslüman dünyasında laik bir demokrasinin cesaret verici örneğini veriyor” yorumunu yaptı.

Seçim sonuçlarının, AKP’nin beklediği seviyede, yani üçte iki oya ulaşamadığı için de “cesaret verici” olduğunu savundu. The Economist, “bugünkü seçim sonuçlarının aksi olsaydı Başbakan Erdoğan başkalarının görüşlerini dikkate almadan, bir uzlaşma aramadan, düşlediği anayasayı çıkarmaya çalışabilirdi” görüşünü dile getirdi.

Bu satırları okuyan her vatansever mutlaka içinden yabancıların içişlerimize burunlarını sokmalarına kızıyordur. Küreselleşme aldatmacasıyla gelinen nokta bu. Onlara, önerilerde bulunarak içişlerimize karışmak yetmez, belki  daha ilerisini bile düşünür ve uygularlar.

Devam edelim.

İngiliz dergisi başyazısında, “AK Parti’nin üçüncü dönemi konusunda kaygı verici unsurun, partinin laik cumhuriyeti ‘İslamlaştırmaya’ çalışması değil, Sayın Erdoğan’ın otokratik eğiliminin doğrultusunda hareket etmesi” yorumunu yaptı.

Önümüzdeki dört yılda bazı zorlukların, Başbakan Erdoğan’ın “eleştirilere daha az hoşgörülü” olmasına sebep olacağını, ekonominin “fazla ısındığı”na, cari açığın GSYH’nın yüzde 8’i gibi çok yüksek bir düzeye tırmandığına, işsizliğin halâ yüzde 11 civarında olduğuna işaret ederek ekonomiyi yavaşlatmak için alınması gereken önlemlerin “popüler olmayacağını” belirtti.

The Economist, “Dış politikada gidişat muhtemelen daha çetin olacak” görüşünü dile getirirken bölgedeki halk ayaklanması ve şiddetin Türk diplomasisi için “test” oluşturacağını savundu. İsrail ile ilişkilerin çok soğuk olduğunu, AB müzakerelerinin adeta durduğunu belirten dergi, “Erdoğan her iki cephede ilerleme sağlayacaksa, geçmişe göre daha uzlaşmacı olmalı” şeklinde yazdı.

Seçimlerden epey önce başkanlık modeli ortaya atılmıştı biliyorsunuz. Artıları eksileriyle bu yönetim şekli ülkemizde yıllardır tartışılır durur.

Başbakan Erdoğan için “en büyük test”in anayasa olmayı sürdürdüğünü belirten dergi, bu konuda Erdoğan’ın iki şey yapması gerektiğini savunarak bunların; 1:“Fransız stili güçlü bir başkanlık hırsından vazgeçmek”, 2:“Türkiye’nin en ciddi sorunu olan, 15 milyon Kürt ile ilişkiler sorununu çözmek için yeni bir çaba harcamak” olduğunu belirtti.

Güçlü bir başkanlık için “Bu, Türkiye gibi fazla merkezileşmiş bir ülke için kötü fikirdir ve muhtemelen başka hiçbir parti bunu kabul etmez” diyen dergi, Erdoğan’ın yeni bir anayasa yapma ihtiyacının olduğuna göre “şimdi BDP’ye dönerek şiddetin bitmesinin karşılığında daha çok azınlık haklarını ve yetki devri sağlamalı, cezaevindeki PKK lideri Abdullah Öcalan ile konuşmak demekse bile” diye yazdı. The Economist, başyazısına şu sözlerle son verdi:
“Sayın Erdoğan, dördüncü defa aday olmayacak, bu nedenle gözleri cumhurbaşkanlığında. Bunun yerine, daha çok tarihteki yerini düşünmeli. Sağlam liberal bir anayasa ve Kürtlerle anlaşmayı içeren bir miras, kendisine, Atatürk’ün yanında, modern Türkiye’nin en büyük insanları arasında bir yer sağlar.”

Başbakanın bu yazıya tepkisi ne olur bilmiyorum. Seçim sırasında böyle bir yazı kendisine ne sağlardı bilinmez. Ama şu kadarını söyleyeyim; bütün bunlar hiç hoşuma gitmiyor. Küresel dünya için ben onurumu bedel olarak ödeyeceğim, bu görünüyor.





Yazışma Adresim: www.goleaydin@hotmail.com
 Yayın Tutanapım:22.06.2011

BU TOPLUM LİDERLERİNDEN İLK KEZ DAHA ÖNDEDİR

Bir haftayı henüz geride bıraktık. Bir hafta önce yeni vekillerimizi belirlemiş, hükümeti kurma yetkisini AKP’ye ve lideri, aynı zamanda son 8 senedir başbakan olan Recep Tayip Erdoğan’a bir kez daha 4 yıllığına vermiştik. Liderlerin gittikleri il ve ilçelerde yaptıkları seçim konuşmalarını biliyorsunuz, çok acımasız ve çok seviyesiz tartışmalara sahne olmuştu. Bu tür tartışmalar eskiden olsa toplumda gerginliklere yol açar hatta kavga sebebi bile olabilirdi. Sanırım seçmende batılı ülkelerin seçmenleri gibi düşünme tarzı oluştu artık. Liderlerin gittiği illerde gene kalabalıklar meydanları dolduruyor. Gene seçim arabaları ile yapılan seslendirme çalışmaları ortalığı yıkıyor. Fakat bu seçimde ben sade vatandaşta bir sessizlik gördüm. Öyle eskisi gibi ne olacak halimiz diye konuşan yoktu. Televizyonlardaki tartışmaları kahvelere taşıyanı da görmedim. Vatandaş bu tartışmalardan bezmiş gördüğüm kadarıyla.

Bu tip tartışmalar seçmenin fikrini değiştirmez. Seçmenin fikrini verilen vaadlerin tutulabilirliği, yani gerçekçiliği, ülkeyi kalkındıracak projelerin sunumu değiştirir. 1950 model demokrasiyi geçtik artık. İnönü-Menderes-Bölükbaşı ile başlayan tartışma biçimi 1970’lerde Demirel-Ecevit, 1980’lerde Demirel-Özal, 1990’larda Tansu Çiller-Mesut Yılmaz, 2002-2010 arasında da Baykal-Erdoğan ile sürdü. Şimdide aynı üslubun Erdoğan-Kılıçdaroğlu ile devam edeceğe benzediğini görüyoruz. Sorarım size, seçmenin olgunlaştığı dönemde liderlerimizin de olgunlaşması gerekmez mi? Bir takım konular böyle tavırlarla gerçeği göstermek için yapılıyor denemez. Öylede dense, derinde yatan gösterildiğinden çok farklı gerçeklik vardır. Yoksa bu gürültülerle o mu gizlenmek isteniyor? İnternet çağında hiçbir şey gizli kalamaz ki.. gerçi 22 ağustoslada başlayacak olan internet filtreleriyle bununda çaresine bakılmış olunacak. Konuyu saptırmayalım. Bunu başka bir yazıda inceleriz.

Nedir gizlenen (gizlenen değilse de, en azından açıkça dile getirilmeyen), gerçekler nelerdir peki? Neler olacak? Siz hiç seçim meydanlarında yeni sivil anayasa sözü duydunuz mu? Kürtlere anayasal vatandaşlık adı altında verilmek istenen hakları dile getiren oldu mu? Hem hükümet, hem muhalefet bundan hiç söz etti mi? Projeyse konu, işte proje bu! Hem de dış destekli proje. Baksanıza diğer projelerle ilgili yabancı basından övgü veya yergi içeren veya yorumsuz bir tek satır yer almazken yeni anayasa tartışması ile ilgili çarşaf çarşaf inceleme yazısı yayınlanıyor. İnceleme yazılarında bu kadarla da kalınmıyor, önerilerde bile bulunuluyor. 2023 yılında kutlayacağımız cumhuriyetimizin 100. kuruluş yıldönümünde bugünkü yapıdan neler kalacak? Anayasal vatandaşlık nedir? Azınlıklara ne gibi ayrıcalıklar getirir? Bunun sonucunda üniter yapı değişir mi? Bütün bunlarla birlikte Türklük unutulacak yada unutturulacak mı?

Bu soruların cevabı da bu yazının konusu değil. Bizim konumuz seçmen olgunlaşırken liderlerinde olgunlaşmasının gerektiğidir. İnanın toplum liderlerin önünde gidiyor. İlk kez bunu görüyorum. Eğer liderlere kalsa ülkeyi toz duman götürürdü. Siyasi konuşmalara bakın, seçim konuşmalarına bakın bunu göreceksiniz.

Yeni dönem millet vekilleri ve kurulacak hükümet vatana ve millete hayırlı olsun. Hiç unutmasınlar ki, tarih boyunca liderini takip eden bu millet ilk kez bu seçimlerde liderlerinden daha öne çıkmıştır. Yeni sivil anayasa tartışmaları sırasındada toplumun liderlere liderlik yapacağına inanıyorum. Sonunda tüm toplum katmanlarının mutlu olacağı ortak aklımızın eseri bir anayasanın yapılacağını umuyorum.




Yazışma Adresim: www.goleaydin@hotmail.com


Yayın Tarihi: 20.06.2011 

ŞAİRLERİN ŞİİRLERİYLE SÖYLEDİĞİ 85

Merhaba sevgili okurlar. Bu hafta sizlere benden bir yaş daha genç bir şairi tanıtacak ve şiirlerinden seçtiklerimi sunacağım. Şairimiz Adnan Özer1957’de Tekirdağ’ın Gazioğlu köyünde doğmuş. Liseyi Batman’da bitirmiş. 1979’dan beri İstanbul’da yayıncılık yapıyor. İstanbul Devlet Güzel sanatlar Akademisi’nin şiir yarışmasında birincilik kazandı. Tekirdağ yöresinin halk söylenceleri, türkü ve tekerlemelerine modern şiir yöntemleriyle yaklaştı. Son dönemlerdeki şiirindeki içerik ve kelime dağarcığıyla, doğu kültürüne, metafiziğe, İsmet Özel’dekini anımsatan benmerkezci bir başkaldırı yöntemine yöneldiğini görülüyor. Adnan Özer bir dönemin ünlü şairleri Neruda, Paz ve Pesao’nun şiirlerinide Türkçeye çevirerek dilimize kazandırdı.
Şimdi sizleri Adnan özer şiirleriyle baş başa bırakıyorum.


DIŞARDA TAŞLAR

zamanın ve güneşin beslediği miskin bıldırcınlar,
erimiş kanatlar ve ayaklar,
rüzgarın uzun takvimi,
yitmiş kayıt çizgileri
en uzun ömürlü ağaçlarda.

Gel bana,
ömrüm kısa,
gün boyu toprağın sıcak mıknatısıyla
kurumuş, bedensiz bir gömlek gibi.
Sar göğsümü, sıvan sırtıma,
sen kaynamış sütün ince kabuğu,
inandır beni kendine
hem ağzından çıktı bir kere
'seviyorum' sözü
boşlukta başı dönen küçük bir nar fidanı gibi.

ADNAN ÖZER
  
***

GİZLEDİKÇE AŞK
  
Kışın soğuk balıktan günlerini sayıyorum ağımda.
O yaza hiç dönülmeyecek!
O başlatılmamış, o varsayılan ortasında yaşanmış sevda
yakılmamış bir mum gibi aklımda.
Kesik ağzıyla suları eğrilten
boğaza karşı durup da
oraların kuşu yalıçapkınını hecelemiştik
beyaz bir yelkenli gecesiyle sulara.

Kışın vurgusu açık, bağımsız bir ses,
esiyor bize değmeden, bizden almadan
hiç uğramadığımız bir yerlerden doğruca.
Uçuyor cinsiyetin kindar ağzıyla.
İbret olsun diye savuruyor
uzaklara bir meddücezir haritasını.
Ne uzanma, ne geri çekiliş;
biz varsayılanın ortasında
iki içine işleyen zaman,
iki uyurgezer nokta.

Şimdi sen bile bu şiir için
çeperleri kapanmış, kendi başına bir ses,
kışın soğuk balıklardan takviminde
sadece kendine dökülen bir yapraksın.

Yalıçapkını yeni bir sözcüğe uçuyordur şimdi
bilmediğimiz bir lugatta.


ADNAN ÖZER

***

KIRLARA VEDA

Gözyaşlarının gücü vardı eskiden
ırmak yüklü adamlardır, tuz katarlarının ardınca giden
gölgemizde damlaların bıraktığı izlerden
açılırdı hayal, tuzun sudan bukağısı çözulurken

Utanır arınırdık şehirde fazla kalmak suçundan,
akıl danışırdık yağmura, nasıl döneriz
evlerimize doğru yollarından,
nasıl fener yapıp kemiklerimizden, tütsüleriz
gecenin mor arılarını çıkınca kovanından.

Çoraksa gece, saçlarda yıldız, gözlerde yine yağmur,
sarı bir zaman dilimi gibi fenerler
(mum yanar, yağ dolanır, mumyalar toprağı çamur)
kandaki yaralar gibi gülün ağrıttığı dikenler,
ardımızdaki yoksul ve yerli bir söylenti...

Böyle yürürdük ateşli ekinler gibi menzilsiz,
Yoktu buğdaya un olmaktan ötesi
bulgur çeken kadınlardan doğduk ya biz;
güneşi taşta sırmalayan o kırıntı bilgeleri,
aya bakan sundurmalarda çatlak topkulu annelerimiz,
sıcak bağımsız, güleç mısırımız, dindar soğan tilmizleri;
topuklar, ah o topuklar ve kerpici terkedişimiz.

Kızıl toprak ve iri saman, yani Allah'ın harcı
gözyaşlarının gücüyle eskiden
serin eviçlerine sarı bir mahremlik sunardı,
yağmur bir dua gibi geçerdi pencerelerden,
yetim insan toprağın vicdanıyla doyardı.
Demem o ki, gözyaşlarının gücü vardı eskiden.

ADNAN ÖZER

***

KİNE EZ?
  
Bir devir aşk diye beni doğurdu
Aldı bedenimi Mağrip sıtmalarından
Nil diplerinden söktü ruhumu

Sisli denizlere açıldım bir zaman;
ne altın ne meyve,
yad olsun keşfettiğim kıyılar
Zamanın hayatla içlendiği çöllerde
bir çadırım olsun yeter
Ne göreceğim aynalarda
çağ bütünüyle yanılsama
İşkenceye alınıyor eşkalim:
Şehre yeni bir şamata
Gün gelmiş süslü satraplar ünlenmiş
kaç defa ay doladıysa göğsümü
kaç defa bulut püskürdüyse ağzım;
hileli bir rakam düşürdüler sorguçlarından
kadınlar, müziği halka sayan

Ey halk! Ey halk! diye çağırdığım
zaman haritasında körfezler gibi çekilen
hayale dalan rüzgârın önüne
sergiler ve dut yaygıları açan
insanlık eğrileri, ketenpere çömezleri

Yandım daha çağlasında bademin
Bahçeler gözüme yeni bir şöhret
özürün bir köşesinden öbürüne
kenar otu oldum, bir fiy û care
ben oldum, ben oldum
ben oldum da ne buldum Temmuz'un kınnabında
giderek lâl kafiye
göllere vehmedilen gül dolaklı şadırvanda
ama yine "gülün ölüm çağında".

ADNAN ÖZER

***

MAKEDON GÜZELİNİ ARAYAN ÇİNGENE

Anız yangınları sıçramıştı
Yaban güllerine

Başakçılara sordum
Sordum sordum sordum durdum

Tirşe gözyaşları düşüyordu
Cam göbeği göğsüme

Göçen avcılara sordum
Sordum sordum sordum durdum

Keten tarlasından geçtim
Soluk soluğa

Ahlatçılara sordum
Sordum sordum sordum durdum

Sazlı çatakta dolandım
Yeşil yareler içinde

Taraşçılara sordum
Sordum sordum sordum durdum

Yâr seni sordum
Onbaşılar kollarımı bağlıyordu

Uzakta taliga yollarında
Tekirdağın hanları yanıyordu

Hasanağa deresi Ergeneden
Karanfil sapları yolluyordu

Bohçacılara sordum
Yemen illerinden ipeklilere
Şam boncuklarına

Yâr seni sordum
Sordum sordum sordum durdum


ADNAN ÖZER


***


SENİ SEVİYORUM...

Seni seviyorum
çağladıkça coşan su
estikçe dellenen rüzgâr
ekildikçe anaçlaşan toprak
öğütler bunu bana

seni severken
türküden türküye geçer ırmak
toprak yaz yağmurlarıyla oynaşır
öğle tozlarıyla dolanır rüzgar ufku
adınla uyarırlar beni

seni seviyorum
bağda çillenen salkım
dalda allanan meyva
öttükçe kendini tüketen kabakçı kuşu
öğütler bunu bana

seni severken
yaz güneşi şehvete boğar bahçeyi
kükürt adetleriyle solar bağ yaprakları
ballı incirde yaşar -bin bir cilveli- aşklarını
turunç gerdanlı kuşlar
haberler getirir sağdıçlarım
gül kurusu mektuplar

seni seviyorum
hayra yorulan düşler
ceviz sandıkta bekârlığının gül suları
taş yastıklarda Zümrüdüanka kuşları
öğütler bunu bana
  
ADNAN ÖZER

***

Her şeyin sonunun olduğu gibi bu yazınında doğal olarak bir sonu var. İşte o sona geldik bile. İçinizi yeşertecek mutlu bir hafta sonu diliyorum dostlar. Haftaya gene şiirlerle buluşmak üzere..


  
Yazışma Adresim: www.goleaydin@hotmail.com
Bütün yazılarım...: http://hayatintatlarivehayatindusundurdukler.blogspot.com


Yayın Tarihi: 24.06.2011